Türkler Osmanlı devletinin kurulmasından beş asır önce gönüllü olarak İslâma girmiş ve müslüman Türk toplulukları olarak birden fazla devlet kurmuşlardır. Bu toplulukların siyasî ve ictimai hayatlarında -bazı eksiklikler ve İslâm öncesinden kalma âdetler ve uygulamalar bulunsa da- hakim düzen, bağlayıcı kurallar manzumesi islâmîdir. Osmanlı toplumu ve devleti de bu geleneği temsil etmektedir.
Medreseler, mescidler, tekkeler, sohbet meclisleri toplumun bütün katlarına ve cüzlerine yayılmış eğitim ve öğretim kurumlarıdır, bu kurumların eğitim ve öğretimde dayandıkları fikri ve ideolojik temel İslâm öğretisidir ve tartışılmaz örnek de Resul-i Ekrem (s.a.)dir. Bu örneğin alternatifi, eşi dengi yoktur; bütün diğer örnekler bu vasıflarını, belli derece ve boyutlarda Allah Resulü'nün ve O'nun ashabının ahlakını temsil etmelerine borçludurlar. Ailenin kuruluşu, bozuluşu, roller, komşuluk ve dostluk ilişkileri, dayanışma ve yardımlaşma, eğlenceler, ihtifaller, merasimler, kılık kıyafet, ticari ve iktisadî işlemler hep bu örnekliğe ve İslâmın yol gösterici veya bağlayıcı kurallarına dayanmaktadır.
Devlet hayatının önemli unsurları iktidar, yasama, yargı ve yürütmedir.
Osmanlı devleti bir hanedan sultanlığı olarak kurulmuş, iktidar belli bir usule göre Osmanlı ailesi içinde el değiştirerek devam etmiştir. Yavuz devrine kadar yalnızca sultan olan Osmanlı padişahları bu devirden itibaren halife-sultan olmuşlardır. Kâmil mânâda islâmî hilafet uygulamada, raşid halifeler diye bilinen ilk dört halife devrine münhasır kalmış, Hz. Hasan'ın Mu'aviye lehine iktidardan çekilmesiyle gerçek mânâda hilafet, halife ünvanlı sultanların temsil ettiği saltanat rejimi ile yer değiştirmiştir. Osmanlı sultanlarının devam ettirdikleri siyasî gelenek de genel çizgileriyle bu saltanat sistemidir. Emevilerden itibaren kurulmuş İslâm devletlerinde sultan ve saltanat ne kadar meşrû ve islâmî ise Osmanlı saltanatı da o kadar meşrû ve islâmîdir. Fıkıhçılar, güce dayanarak iktidara gelen sultanın, yönetimde islâmî hilafet usulüne riayet ettiği takdirde -istila yoluyla iktidara gelmiş- meşrû halife sayılacağına karar vermişlerdir. Bu karara göre sultanın halife sıfat ve ünvanına liyakati yönetiminde İslâma verdiği yer ile ölçülecektir. (Bu konunun tartışma zemini İslâm Anayasa Hukukudur ve bu konuyu işleyen eserlere bakılmalıdır.)
Osmanlı sultanlarının ve dolayısıyle devletin, yasama, yargı ve yürütmede İslâma ne ölçüde bağlı oldukları konusu bu devlet tarihe intikal ettikten sonra tartışılmıştır. Laik çizgide olan ve Osmanlı'nın da laik (veya seküler) bir sistemi uyguladığını isbat ederek Cumhuriyet rejimine buradan da bir dayanak arayan bazı bilim adamları, teşrifat kuralları, vergi, kanunnameler gibi bazı kurumlara ve uygulamalara dayanarak Osmanlı devletinin siyasî hayatta şeriatı tatbik etmediğini iddia etmişlerdir. Halbuki şeriat, siyasî hayatın bütün cüzlerini, bütün zamanlar için bağlayıcı olan hüküm ve kurallarla doldurma yoluna gitmemiş, gerekli hükümleri koyduktan ve örnekleri gösterdikten sonra ulü'l-emrin meşveret ve ictihad ile dolduracağı/değiştireceği geniş bir alan bırakmıştır. Tarih boyunca kurulmuş bulunan İslâm devletlerinde -ferdin müslümanlığındaki kusurlar gibi devlet hayatının da bazı kusurları istisna edilirse- siyasî ve idari tasarruflarda şeriata riayet edilmiş, boşlukların doldurulması ve gerekli görülen değişikliklerin yapılması, şeriatın iznine ve verdiği selahiyete dayandırılmıştır.
Osmanlılar Karacahisar'ı fethedince Dursun Fakih buraya kadı olarak tayin edilmiştir. Sancak ve daha küçük yerlerin idari ve adli işleri kadılara bırakılmıştır.
Osmanlıda en büyük ilmiye makamı Bursa kadılığı idi. Birinci Murat zamanında kadıaskerlik makamı ihdas edilince üstünlük bu makama intikal etmiştir. Önceleri kadılar fetva işleriyle de meşgul olurken Yavuz Selim zamanında şeyhülislâmlık (meşîhat-ı islâmîyye, müfti'l-enamlık) ihdas edilmiş ve bu makam zaman içinde sadrıazamlık makamı ile aynı derecede tutulmuştur. Şeyhülislâmlar ilmiye sınıfının reisi ve şer'i mahkemelerin nazırı olmuşlardır. Mahkemelerde ve fetvalarda bağlayıcı kaynak Hanefi mezhebinin fıkıh ve fetva kitaplarıdır. Kamu hukuku alanında boşluklar, şeriatın verdiği selahiyete dayanılarak ulü'l-emr tarafından kanunnamelerle doldurulmuştur.
Osmanlı devletinin ictimaî ve siyasî hayatında İslâma (şeriata) bağlılığı çeşitli vesilelerle en selahiyetli ağızlardan ve bağlayıcı metinlerde şöyle ifade edilmiştir:

1. Sultan Osman ümerâya bir fermânında "bütün hareketlerinde ulemâdan fetvâ alarak şer'î hükümlerden ayrılmamalarını emretmiş ve ulemâdan kadılar tayin eylemiştir."
2. Sultan Orhan zamanında şer'î mahkemelere tam istiklâl verilmiştir. (H. 727)
3. Yavuz Sultan Selim bir fermânında "Şer'î hükümlerden kıl ucu kadar ayrılanları ve insanlara zerre kadar zulüm ve haksız muâmele edenleri en şiddetli ceza ile cezalandıracağını" ifâde etmiş, resmen şeyhulislâmlık makâmını kurmuştur.
4. Kanûni Sultan Süleyman devrinde şer'î hükümler aynen yürütüldüğü gibi gerekli sâhalarda yeni kanunnâmeler çıkarılmış ve eski kanunnâmeler tamamlanmıştır. Bu kanunnâmelerin şeriâta aykırı olmamasına titizlikle riâyet edilmiş ve Şeyhulislâm Ebusuûd Efendi'nin fetvâlarına dayanılmıştır.

Yine mezkûr Şeyhulislâma ait "Marûzat"ın mukaddimesinde hükümlerin fıkha dayandığı ve bazı meselelerde diğer mezheblerin içtihadlarına başvurulduğu sarih olarak ifade edilmiştir:

5. Kanûnî devrinde neşredilen ve ileride bazı maddelerini nakledeceğimiz cezâ kanunnâmesi tamâmen İslâm ceza hukukuna uygundur.
6. IV. Murat memur ve kadılardan, Kur'ân üzerine yemin ettirerek şeriat hükümlerini lâyıkıyle tatbik edeceklerine dâir söz almıştır.
7. IV. Mehmed zamanında çıkarılan kanunnâmede kadıların salâhiyeti açıklandıktan sonra "emmâ nizam-ı memleket ve hıfz-u hırâset-i raiyye ve siyâsete müteallık ümuru... vükelây-ı devlete havâle..." denilerek ta'zîr ve siyâset sâhası ile hudûd ve kısâsın yekdiğerinden ayrılığına, birinci sâhada devletin müdâhale ve salahiyetine işaret edilmiştir.
8. İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Paşa'nın sadâretine dair hatt-ı hümâyûnunda şu satırlara yer vermiştir:
"... inâyetullah'tan ihsan buyurulan devlet-i Muhammedî ve saltanat-ı Ahmedî olduğundan evvelâ tenbih-i humâyûnum budur ki vedîa-yı Cenâb-ı Müste'ân olan cümle ümmet-i Muhammed'in vesâir reâyâ ve berâyânın ve devlet-i aliyyenin bi-ecmaihim ümur ve hususlarını şer-i şeriften istiftâ ve ihkak-ı hak idüp şerîat-ı garrâyı icrâda şol kadar dikkat ve ihtimâm idesün ki Devlet-i aliyyenin ve cemî-i ibâdullah'ın üzerine şeriatın nûrâniyetini zâhir ve bâhir idüp âmme-i muvahhidîn müsterîhu'l-bâl olalar..."
9. Sultan Abdulmecîd devrinde Gülhane'de okunan hatt-ı hümâyûndan bazı pasajlar:
"... Devlet-i aliyyemizin bidâyet-i zuhûrundan berû ahkâm-ı celîle-i Kur'ânniyye ve kavânîn-i şer'iyyeye kemâliyle riâyet olunduğundan..."
"... yüz elli sene vardır ki gavâil-i müteâkıbe ve esbâb-ı mütenevviaya mebnî ne şer-i şerîfe ve ne kavânîn-i münîfeye inkıyâd ve imtisâl olunmamak hasebetiyle evvelki kuvvet ve ma'mûriyet bilâkis za'f ve fakra mübeddel olmuş..."
"... fimâba'd ashâb-ı cünhanın (suçluların) dâvâları kavânîn-i şer'iyye iktizâsınca alenen ber-vech-i tetkik görülüp..."

Bazı yeni kanunlar vazedileceğinden bahsettikten sonra:

"... işbu kavânîn-i şer'iyye mücerred din ve devlet ve mülk ve milleti ihyâ içün vaz'olunacak olduğundan..."

Bu ifade ve vesikalar ile uygulamanın delâlet ettiği gerçek şudur: Umûmiyetle Osmanlılar'da islâm hukuku (şeriat) hâkim olmuş, bu arada ceza sâhası da fıkıh ve fetvâ kitapları yanında zaman zaman çıkarılan kanunnâmeler ile tanzim edilmiştir. Ancak mezkûr kanunlar, hudûd ve kısâsa ait hükümleri umûmiyetle olduğu gibi almış, tanzîmi devlete bırakılan ta'zir cezalarını ise hal ve zamanın gerektirdiği şekilde vazetmiştir. (Kaynaklar için bak. H. K., Mukayeseli İslâm Hukuku, c. I, s. 160-163)

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 383
favori
like
share