Papatya Öyküsü - Derin Duygular - Duygu Üçel - Duygu Seli - Yaşam Hikayeleri - Öykü

Papatya elinde kahvelerle söylene söylene bindi asansöre. Üşengeç arkadaşları kantine gelmediğinden grubun kahvelerini almak gene ona kalmıştı. Gerçi pek şikâyet ettiği yoktu, ders konusunda bir türlü öğrenciliğe terfi edemediğinden kantine inmekte ders çalışmaktan daha az zorlanıyordu. Söylenmesinin nedeni kahveleri yine dökmüş olmasıydı. Gerçi küçük bir karton tepsiye zorla sığdırdığı 5 bardak o kadar dengesizdi ki bardakların tümüyle üstüne boşalmaması mucizeydi. Söylenmesine her zamanki gibi bir tebessüm eşlik ediyordu. Bu yüzden asansördekiler onun şarkı söylediğini sandılar ve gülümsediler.
Aslında bu olay onun hayatının özetiydi. O ‘gülmenin’ ne demek olduğunu biliyordu. Gülmek yüreğin dışarı yansımasıydı, gülmek dünyanın enerjisini cömertçe insanlara dağıtmaktı onun yüzünde. Ve en dertli anlarında bile bu cömertliğini sakınmazdı insanlardan. İşte bu yüzden onu üzülmüş gören çok azdı ya da kızmış. O hayatı ‘her şeye rağmen güçlü’ yaşardı. Tıpkı toprağın bütün ilgisizliğine rağmen arsızca açan papatyalar gibi kendiliğinden bütün doğallığıyla hayatınıza giriverir ve her şeye güzellik katardı.
O gün de yüzünde sıcacık bir gülümseme ve tepsinin içine dökülmüş 5 bardak kahveyle girdi çalışma odasından içeri. Kahkahalarla gülenin kim olduğunu ve neye güldüğünü görmek için kafasını kaldırmasına gerek yoktu, hışımla çemkirdi; "sırıtacağına gel de yardım et, hem kronik sakar olan sensin canım ben değil." Kız kahkahalarla gelip yardım etmeye çalıştı ama o kadar gülüyordu ki sonunda bardaklardan 2si tamamen üstlerine boşaldı. 2 dakika sonra tuvalette hem üstlerini kurutmaya çalışıyorlar hem de gülüyorlardı. Bardaklar boşalınca ikisi de kahkahayı koy vermiş ve üst dönem öğrencileri tarafından kibarca ‘kovulmuşlardı’. Bulundukları yer hastanenin acil kanadının en üst katıydı, tıp öğrencilerine ayrılmış bir çalışma odası. Genelde 5 veya 6 gibi yüksek sınıfların tercih ettiği bu sessiz alan dönem1 öğrencilerinin keşfedip gelmeye başlamasıyla adeta neşe(!) bulmuştu. Neler yoktu ki? Asansörden indiğinizde sizi tango yaparak karşılayan çiftler, ev ortamı yaratmak adına acile pijama ve terlikleriyle gelenler, yaklaşık 35 kişinin elinden geçmiş battaniyeye sarılıp horlayanlar, şarkı şekline getirdikleri formülleri ezberlemeye çalışan akıl hastası görünümlü 1. sınıflar... İşte Papatya da o 1. sınıflardan biriydi ve bu kaosta ders çalışmayı seviyordu. O kadar ki artık neredeyse her gün yedikleri azarlara gülüp geçiyordu.
Üstlerini temizledikten sonra çalışma odasına gidip notlarına geri döndüler. Sıcak bir Pazar gününde bir hastanenin 6. katında ders çalışan 5 tıp öğrencisiydiler. Ve saat 13.00’ı gösterdiğinde sanki günlerdir yemek yememiş gibi bir özlemle dersi bırakıp yemek molası verdiler.
Yemekten sonra yemeğin rehavetini atmak ve dersin sıkıcılığından bir kahve içimlik daha kaçabilmek için kantine daldılar. Sıcak, neşeli bir pazar günüydü ve tıp öğrencisi 5 kızın konuşup gülecek çok şeyi vardı. Bütün hafta boyunca yeni ‘tipler’ görmüşler ve takılacak yeni lakaplar bulmuşlardı. Hepsi de o kadar saçma ve komikti ki... Ayrıca hocalar yine bir sürü gaf yapmış ve öğrencilere hafta sonu muhabbeti malzemesi vermişlerdi.
Papatya o içten gülümsemesi ve çatlak yorumlarıyla konuya katılıyordu. O sırada arkadaşının omzunun üstünden gördüğü bir gruba takıldı gözü. Bir erkek grubuydu 5. ya da 6. sınıf gibiydiler ve kahve molalarında sohbete dalmışlardı. İçlerinden uzun boylu gözlüklü olana bakakaldı. Gülümsemesi ne kadar da güzeldi... ‘Şesu’ lakabının şu yeni çocuğa ne kadar yakışacağını tartışan arkadaşları Papatya’ya dikkat etseler yüzündeki gülümsemenin sonsuzluk gibi donuklaştığını görebilirlerdi.
Papatya o gün hiç ders çalışmadı, muhabbetlere çok istekli katılmadı ve yurda döndüklerinde kitabını eline alıp sessizliğe çekildi. Aslında o da her gün gördükleri şu yakışıklılardan biriydi hatta lakap bulmakta zorlanmamışlardı; ‘süperman’... Kendi kendine güldü. Hangisi daha komikti karar veremiyordu; taktıkları isim mi yoksa ilk kez ve bir defa gördüğü birini bu kadar düşünmesi mi? Her zamanki mantık maskesini takmaya çalışarak ‘saçmalıyorum’ dedi ve düşünmemeye özen göstererek uykuya daldı.
Aradan günler geçti. Neler yaşanmadı ki ona dair... İsmini öğrendi önce, sonra bu isim bir ses kazandı. Nedendir bilinmez o hep "süperman" demeyi tercih etti. Hayatıyla ilgili detaylar toplamaya başladı; hangi okullarda okuduğu, nereli olduğu, arabasının plakası vb... Kendi kendine "bu sadece bir oyun" diyordu "onu tanımıyorum bile..." Belki içten içe onu sahiplendiğinden belki ondan başka hoşlanan olup olmadığını görmek için ya da belki de sadece ondan konuşabilmek için insanlara onu göstermekten kendini alamadı. Hastanenin acil kanadı hayatının bir bölümü oldu sonra "O’nlu bölümü" . Onunla ilgili her şey önem kazanmaya başladı yavaş yavaş, arkadaşları bile... ‘Süperman’in en yakın arkadaşlarından biri saçma bir çalışma odası çekişmesi için gelip özür dileyince bütün gün ağzı kulaklarında dolaştı. Papatya ordaydı onun farkındalardı ve yaptıklarından utanıp özür diliyorlardı. Arabası bile önemliydi artık. Plakayı ezbere biliyordu ve ona benzeyen bir araba görse yüreği hop ediyordu. Okuduğu kitaplardaki aşkı onla özleştirmek, geceleri onun gülüşünü gözünün önüne getirip uykuya dalmak ne kadar da güzeldi.
Bir gün yemek yerken kızların ona ve ‘süperman’e dair kurdukları hayalleri gülümsemeyle dinledi. O zaman fark etti ki hiç hayal kurmamıştı onunla ilgili. Tanışmalarını hatta sevgili olmalarını, onunla gezip eğlenmeyi... Oysa her gece onun gülüşüyle uykuya dalıyor onu görmek mutluluk veriyordu ama Papatya hiç hayal kurmamıştı. Aşk ne kadar da karmaşıktı.
Zaman geçtikçe kalbine bir sıkıntı oturmaya başladı. Bu onunla tanışamamış olmaktan değildi. ‘Süperman’ son sınıftaydı ve son staj sınavını verince okulla bir ilgisi kalmayacaktı. Bu da onu bir daha göremeyeceği anlamına geliyordu. Hiçbir şey paylaşmamış olsalar da hayatında ona bir yer ayırmıştı ve onu göremeyince o boşluk rahatsız edecekti. Zaten final sınavlarının yükü yeterince canını sıkıyordu bir de onu bir daha görememe düşüncesi Papatya’yı iyice bunalttı. Artık onu gördüğünde hem bir ferahlık hem de hüzün hissediyordu. Aşk ne kadar saçma ve ne kadar güzeldi...
Zaman, her zamanki acımasızlığıyla aktı ve son final sınavını da verdiler. O kadar karmaşıktı ki... Haftalardır çalıştığı sınavlar sonunda bitmişti, tatilin ilk günüydü ama aynı zamanda onu göreceği son gün... Bir gece önce arkadaşları sınav notlarını yetiştirmeye çalışırken Papatya’nın kafası başka bir şeyle doluydu ve sınavdan sonra gidip karar verdiği şeyi yaptı.
"Kendimden büyük bir sevgiyle sevdim seni, sen fark etmesen de..." mektubu böyle başlıyordu. Arabasının sileceğine sıkıştırdı sonra da birkaç kere geri döndü mektubu düzeltmek için... Kalbinin onun eline geçmeden rüzgârla uçup gitmesinden korkuyordu. Ve sonra uzaklaştı oradan valizini toplayıp okula veda etmek için...
O mektubu okuyup okuyamadığını, okuduysa neler hissettiğini hiç bilemedi. Ama bildiği ve hiç unutmayacağı şey o gün valizini toplarken döktüğü gözyaşlarıydı.
Aradan yıllar geçmişti, mezun olmuş hastanede çalışmaya başlamıştı. Arkadaşları muayene açarken o kafe açmayı tercih etmişti tıpkı öğrenciyken hayalini kurduğu gibi. Çok tatlı, canlı onun üniversite yıllarında bulamadığı her şeyi barındıran ve çok işleyen bir kafeydi. O kadar zevk alıyordu ki burada olmaktan hastaneden çıktığında ne kadar yorgun olursa olsun mutlaka uğruyordu. Ya çalıştırdığı garsonları şaşırtıp servise yardım ediyordu ya da eline sevdiği kitaplardan birini alıp köşesine çekiliyordu. İşte o, servise yardım ettiği günlerden biriydi. Hastaneden erken çıkmış önce pastaneye uğrayıp torbalar dolusu yiyecek almış sonra da kafeye gelmişti. Müşteriler onu garson önlüğüyle görmeye alışıktı ama kahve ve çay içenlere kafe ikramı olarak dağıttığı küçük kurabiyeler müşterilerin niye buradan kopamadıklarını bir kez daha hatırlamalarına yol açtı. O masaları dolaşırken kapıdan giren birine takıldı gözü. 30larında uzun boylu, gözlüklü, çekici bir adamdı. Papatya’nın o uğruna ağladığı ‘Süperman’i tanıması çok uzun sürmedi. Birden 20 yaşının heyecanını hissetti içinde. Adamın ısmarladığı kahvenin yanına kurabiye tabağını koyup servisi yaptı sonra da karşısına oturdu. Yıllar önce yapamadığını yapacak onunla konuşacaktı. Konuşmadan önce gözü istemeden adamın ellerine kaydı; yüzük yoktu. Bencilce bir haz hissetti. " Affedersiniz birine benzettim galiba. Acaba Akdeniz tıptan mı mezunsunuz?" "Evet" dedi adam şaşırmış görünerek "Ya siz?" Papatya tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki kafeden içeri giren adamı gördüğünde ayağı kalktı. Adamın elindeki çiçekleri alıp 5 yılın yıpratamadığı bir heyecanla öptü kocasını. Sonra ‘süperman’e dönüp; "hayır" dedi. "ama okuyan bir arkadaşımı görmeye giderdim. Sizi o zaman görmüş olabilirim. Neyse kusura bakmayın o yıllara ait birini görünce heyecan yaptım galiba keyfinize bakın siz afiyet olsun."
Kocası niye bu kadar neşeli olduğunu sorduğunda "hiç" dedi. "bugün eski bir hastanın iyileştiğini gördüm de onu etkisidir" sonra kafedekilere aldırmadan öptü onu "hadi eve gidelim bugün uzun bir gündü". Kafeden çıkarlarken hoparlörden yükselen Bülent Ortaçgil’e eşlik etti. ‘aşk var mı? Var... Aşk var.’



Hayatıma renk katan Üstad’a ithaf edilmiştir...


Duygu Üçel

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 347
favori
like
share