Sohbete dalınmıştı. O arada dışarıdan bir ses geliyordu. Ev sahibi, dışarıdaki ses, ‘Ne olabilir di ki?’ diye anlamaya çalıştı. Konuklardan biri ‘Kapının çalındığını ve birisinin dışarıdan seslendiğini duydum.’ yarım kalan sohbet keyfinin yüzüne yansıyan haliyle konuşuyordu. İşte o an ev sahibi kapıya yönelmiş. Keyifle yapılan sohbet ise demlenmeye başlamıştı. Çünkü sesten onun kim olabileceğini anlamıştı. Böyle ortamlara gelebilmesi söz konusu bile değildi. Ama o ses, ona aitti. İçinden ‘ Hayırlısı ne ise o olsun.’diye geçirdi.

Konuklar,ev sahibini tepkisi merakla izliyorlardı.
‘Biliyor musunuz bu sohbet, bölünse de, gelen nasibiyle geliyordur. Kimdir o biliyor musunuz? ‘

Her bir konuk, misafirin kültürüyle değil, evin kültürüyle o evde bulunulmasını, içlerine sindirmiş. Onlar için ev sahibinin her bir sözü, özü çok kıymetliydi. İçlerinden biri;

‘ Peki kimdir o?’
‘ O bilmediğini bilmeyen, hem de her şeyi herkesten iyi bildiğini zanneden. Sahteyi gerçek gösteren biri.’diye cevapladı ev sahibi.
‘ Öyleyse biz karşılayalım onu ve geldiği gibi uğurlayalım?’
‘ O geliş, bir hikmettir, bırakın gelsin. Hikmet, o gelişin arkasındaki cevaptır. Sabredin.’

Misafir içeri alınmıştı. Her bir konuk, onu baştan aşağı süzüyordu. Görüntüsü onlara bayağı itici gelmişti. Ev sahibinin tavrı, gelen misafir sanki sohbetin içindeymiş gibi bir hali vardı. Onunla bu rahatlıkta konuşuyordu.
Konuk olarak gelmesi ilginç ve kendisiyle ilgili itirafların olması daha da ilginçti. O kendini gerçekmiş gibi gösteren kendi sahteliğinin itiraflarını yapmaya geldiğini söylüyordu.
Gökten kafasına bir saksı düşmüştü de onları tek tek anlatıyordu.

O güne kadar hep çevresine verdiği mutluk adına, keyif adına hep hüsrandı. Çevresindekileri, küçük bir çocuğun şeker ile kandırılmasından tutun da, büyükler için özel tasarlanmış oyunları mevcuttu. İnsanlar, onun zevk için sunduğu özel paketlerden, isteklerine en uygun olanlarını seçiyor. Sonrasında o mutlulukların bir süre sonra yetişkinlere verdiği mutsuzlukları bir kenara çekilip izliyordu. Onun için kolay lokma olanlar zaten zevklerine önem verenlerdi. Daha zor ikna edip, kandıracaklarını, kazanma hırsını aşılatıp, öyle tuzağına çekebiliyordu. Adeta suyun içine bir kanın ince sızışındaki gibi o konuda yaklaşımı çok ustalaşmıştı. Usul usul oluyor, sinsiliğini hiç bozmuyordu. İnsanları kandırırken tercihlerini zaten onlara bırakarak; ileriki safhalarda da onlara ‘Eminlik testi’ yapıyordu. Tuzağa düşenlerde ‘Eminim, ne demek?! Tabi eminim. Bu benim kendi tercihim.’dedirtirken, kendi gizliliğini çok iyi koruyordu. Onların dostluğunu kazanmayı, onlarla ahenk kurabilmeyi çok iyi beceriyordu. Böylelikle çevresindekiler, özel tasarımlı oyun paketlerden tercih etmiş, ucuz kurbanlarla kandırılıp, kendileri büyük kurban olabiliyordu. Aynı tüm ilişki içine girdiği insanlarla, çok iyi iletişim kurabiliyordu. İyi bir iletişim illüzyoncusu da olabiliyordu zaman zaman.

İlişkiye girebileceğe insanlara karşı sessiz kalıp, diğer insanlardan farklı taraflarını izliyor. Onların o farklı taraflarına zıt gitmeden, onlarla ortak özellikleri eşleşmek yerine, insanlardan farklılaşabilecek özellikleriyle eşleşiyordu. Böylelikle insanlar o özürlü, hatalı yanlarını yanlışa dönüştürecek kadar ‘Özgürlük’ adı altında ustalaştırabiliyordu. İşte o da bu kadar yanlışla ustalaşabilecek, toplumdan farklı olduğunu hissedecek o insanları kolay tavlıyordu.

Bu itiraflar, bu kadar çok açık bir şekilde neden ortaya dökülebiliyordu?
Üstelik bu itirafını, konuk gittiği evde onca konuğun önünde yapıyordu.

Herkesin rolünü en iyi oynaması açısından bir ‘Tiyatro provasının ilk ve tek olanı’ diyebiliriz. Ev sahi bininde, gelen misafirinde ve diğer misafirlerinde hep aynı senaryo içinde yer aldığını. Hepsinin de tiyatro oyuncuları olmuş olduğunu varsayalım.
Tiyatrodaki oyunun iyi oynanması için provaya ihtiyaç vardı. Yoksa ‘ Gerçeklik İllüzyonu’ nasıl yaratılabilirdi? Bu oyunu ayrıca seyredebilecek seyircilerinde olması gerekiyordu. Rollerini en iyi oynamaya çalışanlarla, başrole soyunmuşları ayırt edecek olan seyirlere çok iyi hazırlanmalıydılar.

İşte olması gerektiği gibi tam öyle oldu. Ve gelen misafir itiraflarına devam etti.

Bir an hayal edin sizde öyle bir konukseverliğin içinde derin bir sohbettesiniz. Hiç ister misiniz böyle bir davetsiz misafiri?
Hem de kılıksız, suratında nuru kaçmış bir halde size çıkagelen bir konuğu. Kim böyle bir misafiri ister ki öyle değil mi?
Hem de sizin ile ilgili iyi düşünceler beslemeyen. Kendi çıkarı, emeli için sizinle birlikte olmayı isteyen biriyle, ne kadar beraber olursunuz ki? Hemen hemen birçok insan, bunu istemez. Düşüncesini bile kabul etmek istemez.
Bizler, o düşüncedeki insanların olabileceğini inanır. Ancak kendi çıkarlarımıza uygun gelmeyeceği için onları değil misafirliğe, hayatlarımızın içine bile kabul etmeyiz. İnanmamız bize bir şeyler kaybettirmez. Ancak kabul etmemiz demek bize uygun olmayan tüm yanları kabul etmeyi getireceğinden mutsuz oluruz. Bu şekli ile de hemen ret ederiz.

Misafir tabiî ki kendi emelinin deşifre olmuş, su yüzüne çıkmış haliyle karşımıza çıkmayacaktı. Bu yüzden kendini saklayacaktı bizden gibi, bize hoş gözükecekti. Önemli olan aslında bu durumun böyle bize hoş gözükmesi, anlaşılması için bir illüzyondu. Aslında kendisine ve kendisinin tavırlarına yaptığı bir makyajdı. Makyaj ile gerçek niyetini saklıyor. Bize bizden biri olarak gözüküyordu. Böylece kendimiz için bir yanılmaca ortamı oluşuyordu. Bize konuk gelmesi de bu yüzdendi. Onun kendi egosu için yaptığıyla kendimize davet ediyorduk. Çünkü biz de kendi egomuz için acıdan kaçacağımız veya zevk alacağımız şeylere gitmek istiyorduk. İsteğimizin çıkarlarımıza uygun olması da kendi zaafımızı oluşturuyordu. Göremediğimiz, bilmediğimiz yanımız.
Bilmediğimizin bilmediğimiz, farkımıza varamadığımız yanımız idi. Aşırı olan tarafımızla zıttımız olmaya başlıyor. Kendi cahilliğimizin farkına varılmaz havasıyla, zıttımızı var ediyorduk. Kendi yaşamımızda hatta kendimizde onu misafirliğe çağırıyorduk. O zaten bizde ‘Emin ol ki sendenim.’ tereddüdünü bile yaşattırmıyordu. Hem de misafir olmaktan çıkıp bizdenmiş gibi bizle o kadar yakın, itiraflarını sıraladığı oyunlarıyla, yalanlarıyla oynuyordu. Bir misafirin hikmeti, insanın ileti oluyordu.

Her şey zıttına hükmeder ve her şey zıttını var eder.
Yaşamda hiçbir şey, hiç bir arı, hiçbir incir, hiçbir DNA aynı olmaz. Göz merceği, ağaç dalı, bir çiçeğin yaprağı aynı değildir. Tüm bunlar bulunmaz Hint kumaşından daha bulunmaz. Ve hiçbir şey dünüyle, evvelsi günüyle aynı değildir. Ve hiçbir şey eşit değildir. İki göz ile bakarken biri daha iyi görür, bir elimizle yemek yer. Bir ayağımızı toprağa daha kuvvetli basarız. İşte bu yüzden hiçbir şey, hiçbir şey ile eşit değildir. Aynı zamanda eşitlikte adalet değildir. Bu yüzden her tek bir çiftten oluşur. Çiftlerden biri aktif, diğeri ise biraz daha az aktiftir yani pasiftir. Bizler adalet yerine eşit olmayana eşit davranmaya çalışırsak, ona karşı adaletsiz davranırız.

İnsanoğlu, zihni ile bir şeyi doğrular, algılar. Ancak egosuyla ikna olur ve kabul eder. Yaşantısına sokar, davranışa dönüştürür sonrasında da inanca dönüştürür. Zihni, kabul etse de egosunun işine gelmediğinden kabul etmez. Böylece egosu ona hakim olur. Bu nedenle de yaşamını kontrol edemez.

Ne zaman ki egosunu kontrol eder. Zihnini kullanır, iradesini hakim kılar.
Dosta, düşman da aynadaki kişi yani kendi olur. Böylece senaryoda, davetsiz misafir yolcu, insanoğlu da rolünün en iyi oyuncusu olur.

Rolünüzü iyisini oynamanız dileğiyle…


Orhan Müftüoğlu

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 438
favori
like
share