Umut hala kendine kefen biçmekte saçlarımda… Acıdan yeşertmeye çalıştığım tomurcuk isyan çığlıkları döküyor toprağına…

Bedava diye kurduğum hayallerin pahası biçilemiyor sıra bana gelince. Uzaklarda küçük bir ceylan doğarken penceremde kargalar ölüyor.

Korkuyorum kapıyı açmaya. Her aralayışımda zifiri siluetler doluşuyor içeri. Lanet okuyorlar ellerime. Kem gözlerini yüzümde gezdiriyorlar. Kulaklarımı tırmalıyor bağırtıları. Tamda ramak kala aydınlığa çelmesini yiyorum Dehak’ların.

Şafak söküyor ama bu kez saçlarımı. Seferini tamamlamış dönerken sevda, ölümümü besledi süslü yanlarıyla. Ayaklarım dolanıyor, sessizliğin üzerine kapaklanıyorum. Bıçak harfler kesiyor yollarımı her gün. Yüzümü avutmuyor hiçbir kucak. Kenarda tutuşan yastık gizlemiyor gözyaşlarımı.

Kovulmuş bir düşüm ben ki kayboluyorum sessiz bir şarkının dolaylarında. Tüm acı çeken yüzlere maske olur artık yüzüm. Çakamayan şimşekler gelir bende diner.

Tüm büyüler üzerimde bozulur. Öcünü benden alır kalanlar gidenlerin. Faille meçhulün arasını bozan ben olurum. Neye dokunsam çürütürüm. Kundakçı diye ararlar sokaklarda.

Bilmezler hiçbir cümleye gizli özne bile olamadığımı. Kimliksiz olduğumu bilemezler. Aranıyor der, ararlar. Meçhulum artık bulamazlar!

“Köy göründü artık ölmelisin kılavuz…”

Dalgalar! Yükselin, yükselin ve bileyin hançerlerinizi. Dağlar! Sökülün yerlerinizden, vaveylanızla titretin dört bir yanı. Yılanın ve baldıranın zehriyle kazıdım taşlara nakış nakış çatık kaşlarımı. Ve çatısı kuruldu nefretin tüm görkemiyle, yalnızlığın çıkık omuzlarına.

Koy elini vicdansızlığına da söyle. Benden firar ile bende olmadı mı memleketim? Ayağını kaydırmıştılar tutağımın. Omuzlanırken doğrulmuştu tabutta. İkiz hasrete tekil garazkâr söylevlerle lavlaşmıştı şahikasından, söndürülmüş dağların. Ani soğumayla donup kalan cesedim hortladı, geçmişine yetmiş yama vurduğum aşka, yedi tabaka derinliklerden. Soğuk vücuduma kapanan yeraltı mahlûkları, kulak tırmalayan sevinç çığlıklarıyla uyandırdılar beni merhametten. Hevsel bahçeli kenti yalnız ölüyken tanırlar. Çırpınıp dur karayı paylayan kucağımın yokluğunda.

Sağır mı kesildin çığlığıma? Toprağa devrilip düşeni sorgula biraz. Dalı dili olunca kinin, ıstırap kök saldı ve atışına ateş boşaldı, iki “c” min kıldan inceliğinde öfkemin kudurumuşluğuna. Rüzgârın sillesiyle kızarıp, istemeyişin soğukluğu nezaretinde titreyerek kovuluveren yapraklarla bezeli kahır pergeline, heyulanı çevirttim. Çekiştirip durma şefkatimi boş yere.

Hızla saldığım kimliksiz isyanım üstüne üstüne gelmesi mi ürküten seni? Sonucu olduğunun sebebi olman, katili olduğunun cinayetine kurban gitmen gibiydi aslında. Huysuzluğun neden? Anlasana, kısasa kısas. Uzat boynunu. Kanına kınalar yakıyor şeytanlar. Yetti, söyletme gayrı. İsrafil sanır mezarların. Oysa daha zaman var mahşerine.

Güneşin tene inmesine daha çok var. Siyah örtü kapattı şehrin ışıklarını. Şeffaf ağıtlar yankılandı karanlıklar ardından! Bu şehrin içi, en çok gece dökülürdü içinden! Yaralar kapanmazdı. En hafifi iz bırakırdı tende... Sokaklar gece lambası altında toplardı yalnızlığı. Köşe başına varılmazdı. Mesafeler cesetlerle döşenirdi yollara! Hiç kimsenin iç çekişi, söz olup akmazdı kulaklara !

Kendimi kaybettiğim bu şehirde, sorumluydum. Ve sorulan hiçbir sokağı tanımıyordum. Vicdanın sızısı el değdiriyordu damarlarıma! Yokluğa alışılmıyordu bir günde, kapanmıyordu gözler gecenin yarısında! Yeminleri bilmeyen bir akış, yeşil bir ışığı dayıyordu önüme. Her defasında hazırlıyordum kendimi gelecek kışa.

'Biraz daha Kal'sam, yarın geliyordu birazdan. Büyüdükçe zorlaşıyordu kimliksiz kalmak…

Ellerim is kokuyor. Alışamıyorum, acılarımı ciğerlerimle paylaşmaya... Savaşamıyorum... Tek tanık olarak akıyor içim, gözlerimden! Ağlıyorum. Beni ağlatanlar ağlamıyor. Sende ağlama artık! Seni ağlatan zaten ağlıyor...

Kaç yarın bitirdim! Kaç geçmiş günün üstünü sessizce çizdim! Kaç geceye uyandım! Söyle, kaç yıldız unutturabildi sessizliği? Sen söyle, Nasıl hesap vereceksin cesedimin zihnine? Hadi unut! Hadi uyut! Bugün de dayanabilirim gecenin matem kokan hasretine. Sesimden arındırırım sessizliği! Hadi beni sükutsuz bırak! Çoğalacak her adımımda sessizlik!

Firari sancıların duasına açılırken avuçlarım paslı bir çivi çakılıyor usuma. Us kötürümü oluyorum. Cinnet mahalli uykulardan sıçrıyorum ama hiçbir düş kalmıyor aklımda. Hiçbir yazgıya aklım ermiyor. Payıma düşen ‘sen sus’ ların anatomisine şaşkınım. Katli vacip bir sevdanın treninden atılıyorum. Vagonlar arasında sıkışmışım. Çıkamıyorum. Ne cesedime rastlıyorlar raylarda ne ellerimi tutabiliyorlar. Kendim/sizim. Kent/sizim. Sizim/siz…

Sırt sırta vermiş bir dizi cümlenizin içinde kayboluyorum. Bulunamıyorum hiçbir anlamlı cümlenizin içinden. Anlam yüklediğiniz hiçbir kelime adımın manasını vermiyor. Burukluğum tam da bundandır belki. Adımın cümlelerinize nokta dahi olamayışıdır yüzümün düşme sebebi. Titrek ellerle defnediyorum bu yüzden baharları. Kara kışları g/özlüyorum kapı aralığında(n).

Gelmekte olan bitimsiz bir kışın ürkütücülüğü ürkütmüyor yalnızlığımı. Doyuyorum sizsizliğe. Yudum yudum kanıyorum sizi… Pes etsem belki varır bir yere yersizliğim. Belki tutulmayan saçlarıma yurt olur kaldırımlar. Vazgeçemiyorum sizden. Birikiyorum adınıza. Bu yüzden; Adınız(sızım)…

Ben Ceylan gülüşlü biz kızım, Tanıyor musunuz beni?


Mutlu Şahin

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 389
favori
like
share
istanbulum Tarih: 18.12.2009 18:27
oynanmış bu yazılarla bir kaç yazıyı birleştirmişler.

Asıllarına bu başlık altından ulaşabilirsiniz
ÖFKE ANITIMDAN,
Adınız/sızım,
Bir Kimlik İhbarı

google yazman yeterli kalır.
Farkedeceksinizdir doğruyu
selam ile hayırlı formlar.