6 kasım önemi - 6 kasımların önemi - 6 kasım neden önemlidir

YÖK’ün Misyonu ve ‘6 Kasım’ların Önemi

24 Ocak 1980, 12 Eylül 1980 ve 6 Kasım 1981 Türkiye yakın geçmişinde önemli bir dönüşüm sürecinin ortaklaşan olaylarını temsil eden tarihlerdir. 24 Ocak olmasaydı 12 Eylül olmazdı, 12 Eylül olmasa 24 Ocak bugün hala hatırlanır önemde bir tarih olmayacaktı. Aynı şekilde 24 Ocak ve 12 Eylül olmasa 6 Kasım olmaz, 6 Kasım olmasa da ne 24 Ocak ne de 12 Eylül Türkiye tarihinde böylesine önemli bir dönemeci temsil edemezdi.



12 Eylül darbesinin bir ürünü olan YÖK, o dönemde kendisine yüklenen misyonu büyük bir başarıyla yerine getirmiş ve üniversiteler darbecilerin istediği tarzda hizaya sokulmuştu. Darbecilerden aldığı destekle pervasızca kıyıma girişen YÖK, bu amaçla binlerce öğretim görevlisini üniversitelerden uzaklaştırmış ve bunları yaparken ciddi bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç dahi duymamıştı. Düzene ideolojik ve fiili tehdidin neşvü nema bulduğu ve bu yüzden de kuruluş amacından sapan üniversiteler, yeniden resmi ideolojinin tamamen hakim olduğu kurumlar haline getirilmişti. Bireysellik, köşe dönmecilik ve apolitiklik temelinde yükselen Özalizm'in, Türkiye'ye damgasını vurduğu 80'li yıllarda ise, bu ideolojiden en fazla etkilenen kesim gençlik olmuş ve egemenler tüm ülke sathında olduğu gibi üniversitelerde de asayişi berkemal hale getirmişlerdi.

Düzene karşı tehdit oluşturmaktan uzaklaşmasına paralel olarak, üniversitelerde YÖK'ün baskıcı yüzü yavaş yavaş geri plana çekilmiş ama havuç ve sopa taktiği devamlılığını korumuştur. İçte İslami potansiyelin gelişimi, dışta Yeni Dünya Düzeninin dayattığı misyon gereği İsrail'le süregelen yakınlaşma politikaları, düzenin tam anlamıyla hükmedemediğini düşündüğü bir takım alanlara yeniden el atma girişimlerini beraberinde getirmiştir. Bu vakıa en somut halini medyanın "topyekün savaş" diye nitelendirdiği süreçte kazanmıştır. Bu bağlamda YÖK yeniden sahneye çıkmış, sosyolojik ve siyasi gelişimin en yoğun potansiyel alanları olan eğitim ve öğretim kurumları, savaş halinin fotoğrafını ortaya koyan en belirgin alanlar haline gelmiştir. 28 Şubat darbesinin ardından, illegal bir şekilde MGK'ya bağımlı bir kurum olarak çalışmaya başlayan YÖK, bu durumun en bariz tezahürlerini, gerek anayasayı çiğneyen uygulamalarında, gerek "bağımsız yargı"nın kararlarıyla ilgili yaptıkları spekülasyonlarda, gerekse hükümetlerle giriştikleri polemiklerde göstermiştir. Tıpkı, 28 Şubat sürecinin sinsi bir seyir izleyen gelişiminde görüldüğü gibi YÖK de, İÜ eski rektörü Bülent Berkarda döneminden itibaren, çeşitli fakültelerde lokal alanlar belirleyerek, adeta "topyekün savaş" sürecine hazırlıklar yapmıştır.

Bu bağlamda YÖK'ün misyonu ile Medya'nın misyonu arasında da paralellikler kurmak mümkündür. Egemen zümrelerle muhalif kesimler arasındaki sürtüşmelerin -tıpkı Medya'da olduğu gibi- bir alanı haline gelen YÖK; aslında sürtüşmelerin nabzının tutulduğu, tansiyonun düşürülüp artırıldığı bir alandır da. Gerçek iktidar sahiplerine dönük eleştiriler YÖK'e yapılır, düzenin kimliği YÖK'e yakıştırılan sıfatlarla ortaya konur. Elbetteki bunun tersi de geçerlidir. YÖK yasaklar; YÖK kanunları çiğner; YÖK mensupları hükümeti azarlar. Kısacası YÖK darbe ortamının -tıpkı medya gibi-satranç tahtası haline gelmiştir. Aralarındaki fark, Medya ideolojik meşrulaştırıcı bir misyona sahip iken, YÖK bizzat uygulayıcıdır da. Yani, icraatları vardır ve şu süreçte bu icraatlerin önüne geçecek hiçbir anayasal kurum ya da merci yoktur. Bu bağlamda hükümet de Meclis de işlevsizdir. Başörtüsü yasağı kanunlarda yer almadığı halde hükümetin de meclisin de eli kolu bağlıdır. Bağımsız mahkemeler de aynı konumdadır. Zira bir rektör çıkıp, "ben mahkemelerin vereceği kararları takmam" diyebilmektedir. Nitekim hükümetin ya da Meclisin gerçek muhatabı YÖK değil, MGK'dır. Elbette hükümetin YÖK'e veya yasaklara temelden karşı olduğu düşünülmemelidir. Hükümetin rahatsızlığı seçimlerin yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Hükümet rahatsızdır ama YÖK gayet rahattır çünkü hükümetler gelip geçer ama MGK, ordu baki kalır. Kemal Gürüz'ü, Kemal Alemdaroğlu'nu bu derece pervasızlaştıran, açık oturumlarda hükümet sözcülerine ağzını açtırıp gözünü yumduran da bu gerçektir. Onun içindir ki Cumhuriyet'in 75. yılı münasebetiyle eğitime yapılan katkılara binaen düzenlenen ödül dağıtma töreninde hükümetin hiçbir üyesine bırakın ödül vermeyi törene davet etme gereği bile duyulmamıştır. İÜ'de rektör K. Alemdaroğlu'nun öncülüğünde düzenlenen törende eğitime yaptıkları katkılar dolayısıyla ödül verilenler arasında eski Genelkurmay Başkanı İ. Hakkı Karadayı, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik bir, Cumhurbaşkanı S. Demirel, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Yekta Güngör Özden, YÖK başkanı Kemal Gürüz, bulurken hükümetin hiçbir üyesi bulunmamaktaydı. Ayrıca ikna odalarından tanıdığımız Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan; Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş vb. isimler de törende göze çarpan simalardı. Tören sonunda ellerinde kağıttan küçük bayraklarla "hep beraber ve çoşkuyla" 10. yıl Marşı söylendi. YÖK'ün, K. Alemdaroğlu'nun, yasağın ardında kimlerin olduğunu ve bahsettiğimiz sürecin mimarlarını açıkça gözler önüne seren bu tablo Cumhuriyet'in 75. yılında ülkelerin ve üniversitelerin geldiği yeri göstermesi açısından da hayli ibret vericiydi.

YÖK'ün bu misyonuna değinide bulunduktan sonra, "YÖK'ün protesto edildiği" "6 Kasım"ların önemi daha bir pekişmektedir. Nitekim müslümanların sol kesimlere malolmuş bu tür organizasyonları sahiplenmelerini eleştirenlerin savunuları yukarıdaki tablo ile birlikte anlamsızlaşmaktadır. Zira bugün YÖK'ün savaştığı kesim, birincil düzeyde müslümanlardır. Bunun yanında, sorunu sadece bir hak mücadelesi bağlamında alanlar da yanılmaktadırlar. Zira, çatışılan YÖK değil, Egemen zihniyettir. Bu bağlamda sorun bir kimlik ve varoluş sorunu haline gelmektedir. Dolayısıyla, kimliğimize ve geleceğimize kasteden anlayışa tüm zorluklara rağmen direnmek bir varoluş mücadelesidir. Bugün kaybettiğimiz her mevziyle birlikte geleceğe aktaracağımız değerlerimiz erimektedir, çünkü kaybedilen aynı zamanda iradedir, duyarlılıktır ve nihayet bilinçtir. Bu sürecin geçeceğini ve normale dönüleceğini ummak ise kabullenilebilir bir tavır değildir. Zira öyle olsa bile bu ancak egemenlerin yeterli gördüğü noktadan sonra olacaktır. Yani 12 Eylül sonrasında olduğu gibi her şey kontrol altına alındıktan, muhalefet hizaya getirildikten ve ideolojik hakimiyet kırıldıktan sonra. Bu politikalara rağmen gelecekte de varolabilmek ise ancak direnişçi ve dinamik bir hat oluşturabilmekle mümkündür. Bu hat, edilgen bir konumda kendiliğindenci bir iyimserlikle oluşmaz. Pasiflik veya eylemsizlik böylesi bir süreçte, varoluş mücadelesinde bir tarz olamaz. Kimsenin ruhunun duymayacağı, dolayısıyla tınmayacağı tavırlarla egemenlerin politikaları kırılamaz. Bu yüzden 6 Kasım'da okula gitmemek bizatihi YÖK protestosunun bir şekli olamaz. Zaten onların istediği de bu değil midir? Yapılması gereken tam tersine okullarımıza gidip sahip çıkmak, okullarda protesto yaparak meydanı YÖK'e bırakmamaktır. Tabii ki bu sahip çıkma kimliğimizden, mücadelemizden ve taleplerimiziden asla vazgeçmeden ve bunları ısrarla vurgulayarak yapılmalıdır.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1601
favori
like
share