İlk Yolculuk - Yol Hikayeleri -Selma Akar

Belki görülecek çok yer var ama Baharganj’dan dışarıya çıkmadım. Öylesine dolanıp durdum; caddelerde, sokaklarda, dükkanlarda. Yaşamın ritmini duymaya çalıştım, insanların ritmini, sokakların ve eşyaların. Onu hissetmeye çalıştım; duran ve hareket eden yaşamı…

Yine de hiçbirşey durmuyor gibi geliyor bazen. Sokaktaki hareket hep var; duvar diplerinde, sokak köşelerinde öylesine oturan, uyuyan birçok insan var. Etrafı, geleni geçeni izleyen, izlemeyen, öylesine oturan insanlar…

İçimden bir sesin yola devam etme isteği duyacağı ana dek öylece dolaştım, durdum. Manastır günlerinden sonra o sessizlikte kalınca sokaklardaki bu hareket, bu ordan oraya gidiş insana tuhaf geliyor, doğrusunu söylemek gerekirse, içimde durmak isteyen bir şey var ve bu şey her ne ise aradaki farkı görmek istiyor hem de her şeye rağmen görmek istiyor. O’nu anlamaya ve yaşamaya uğraşıyorum; kimi zaman yıkıcı; önüne gelen her şeyi niyeti uğruna yıkıp geçiyor, kimi zaman da izliyor; hiçbir şey yapmadan… Bunların her ikisi de benim. Her şeyin anlamını yine ve yeniden sorguladığım bir zaman bu. Bana verilen, gösterilen, kabul ettirilen her şeye dışardan bakıyorum; onların hiçbiri varoluşuma ait değil. Garip olan doğamızda var olan ve hep içimizde olan ve sonradan daha çok açığa çıkan bu yanı uyandırdığımı içten gelen çok kesin bir bilişle biliyorum ve bu o yanla birlikte ‘ilk yolculuğum’…

Delhi’den doğruca trenle Agra’ya geçtim. Bilet aldım almasına da niyeyse bir karışıklık oldu ve oturduğum yerin bana ait olmadığını söyleyen biri tarafından yerimden kaldırıldım. Kalktım, biraz ayakta durdum, doğrusu koltuk arayacak modda değilim. Derken daha önce baktığımda uyumakta olduğunu gördüğüm bir kadının bana dokunuşuyla beraber yanında oturacak bir yeri işaret edişiyle birlikte ben de yanına oturdum. Sırf benim oturmam için uykusundan vazgeçerek göstermiş olduğu nezaket doğrusu hoşuma gitti ve ona içtenlikle teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Yol boyu öyle yan yana gittik. Oturduğum yer camdan dışarıyı görmeme imkan vermiyor. Doğrudan bulunduğumuz vagonun içini görüyorum. O nedenle de gözüm oturan insanlara takılıyor ister istemez. Karşıda oturan bir grup önce çantalarından bir poşet çıkardı. Poşetin içinde sulu yemek vardı ve kaşıksız, tabaksız o sulu yemeğe ekmeği bandıra bandıra yediler, arada da ağızlarına diktiler. Bir diğer koltukta bir Hintli kız oturuyordu. Üzerindeki sariler rengarenkti ve burnunda hızması, boynunda ve ellerindeki takılarla beraber iki kaşının ortasına koymuş olduğu koyu renk boya ilgimi çekti. Daha sonra bu boyanın evli kadınların alnına koyulan geleneksel bir işaret olduğunu öğrenecektim. Evli kadınların, evlenmemiş olanların ve evlenip ayrılanların farklı renkleri kullandığını da. Ve bir şekilde ‘dul’ kalan bir kadının bir daha evlenmek gibi bir şansı olmadığını da…

Tren hareket halinde olmasına rağmen vagondan vagona gelip geçmekte olan satıcılar hiç durmadan daracık koridorda birbirine çarparak bir diğer vagona doğru ilerlerken aynı anda da her bir koltuğu gözleriyle tarayarak geçiyordu. İçlerinden biri çok metalik bir sesle göründüğünde elimde olmadan irkildim. Adam elinde tepsi ‘Çaiiiiiiii’* diye aralıklı seslenerek upuzun koridordan geçip giderken sesi bir süre daha kulaklarımda çınlamaya devam etti…

Çai: Hint dilinde çay


Selma Akar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 305
favori
like
share