Upuzun bir koridorda yalpalayarak yürüyordu. Gözleri kararıyor, tüm vücudu titriyor, kendini çok bitkin hissediyordu. Bacakları vücudunu taşıyamaz olmuştu. Koridorun her iki tarafı akvaryumdu. Bir sürü balık vardı küçük küçük, kum gibi… Dinlenmek için yaslanmak istiyor, elini dayamak istediğinde tüm balıklar ona yöneliyordu. Camın kırılmasından korkuyordu. Sanki, "Piranhalar" filminde olduğu gibi binlerce küçük balık sürüler halinde gelip onu iskelete dönüştürecekti. Çoğunun tohumları çocukluğumuzda atılan ne çok korkularımız vardı. Unuttum dediğinizi sandığınız bir anda, kuytu bir köşeden "Böh" diye çıkıveriyorlardı.
Ancak O, yalnızlıktan hiç korkmamıştı. Küçükken en sevdiği şey masanın altına saklanmaktı. Muşamba örtünün altına küçük kırmızı tahta kamyonuyla girer, uzaklara giderdi. Annesi ise ayak altında dolaşmaktansa orada saatlerce oyalanmasına izin verirdi. Sadece yün patikli ayaklarını gördüğü annesi ise oradan oraya saatlerce koşturur, ara sıra muşamba örtüyü kaldırıp "Benim uslu yavrum ne yapıyormuş" derdi. Yalnızlık onun kalkanıydı. Onu kalabalıklar korkutmuştu…İşte bu upuzun koridorda da yalnızdı. Buraya nasıl gelmişti. Burası neresiydi. Bilmiyordu.

Çok yorgundu… Günlerce, aylarca uyumak istiyordu. Kendini daha iyi hissedecek gibi, sürekli "çok yorgunum, çok yorgunum" diye söyleme gereği duyuyordu. Yalnızdı. Ayaklarındaki takunyalar garip bir yankı yapıyordu. Sessiz yürümek istese de bunu bir türlü başaramıyordu. "Lütfen yardım edin" diye haykırıyor, ancak yankılanan sese kimse cevap vermiyordu. Koridor loş kırmızı lambalarla aydınlatılmıştı. O, kırmızı rengin bu tonundan nefret ederdi. Koridora beyaz ışığın düştüğünü gördü. Bu kapı olmalıydı. Çok şükür bir kapıya ulaşabilmişti. Neredeydi, hiçbir fikri yoktu. Kapıya ulaştığında buranın poliklinik olduğunu anladı. Dev kapının üzerinde neredeyse kendi boyunda "Tabip" yazıyordu. Bu yazıyı görünce son bir gayretle içeriye girerek, bu defa yüksek sesle, "kendimi çok yorgun hissediyorum.", dediğinde şaşırdı. Sesi ağlamaklı, adeta yalvarır gibiydi. Birkaç kişinin kendisine yardıma koşacağını sanıyordu. Kimseler yoktu. Sadece pencerenin önünde sırtı dönük bir kadın duruyordu. Kendi kendine her şeyin ne kadar da değiştiğini düşündü. Kadının topuklarına kadar uzanan dalgalı kızıl saçlarının üzerindeki beyaz tüyler, kelebekler gibi uçuşuyordu. Kafasında ise pembe bir kep, ellerinde dirseklerine kadar pembe eldiven vardı. Bu doktor olmalıydı. Titrek, şaşkın sesle "çok yorgunum, doktoru arıyordum", diyebildi. Kadın yüzünü dönmeden sedyeyi işaret etti. Her şeyde bir tuhaflık vardı. Kendini atarcasına sedyeye yattığında yine şaşırdı. Sedye su yatağıydı. Kırmızı satenle kaplıydı.Yatağın bu yumuşaklığına karşın bedeni kaskatıydı. Sonra mekanik bir ses duydu. Ses: "Solunuzdaki düğme ile istediğiniz kanalı izleyebilirsiniz", diyordu. Düğmelere bastıkça birbirinin benzeri programlar akıyordu. Çoğu kanalda insanlar sürekli oynuyor, zıplıyor, şarkılar söylüyordu. Şarkıların arasında acıklı yaşamlarını anlatıyor, spikeri gözyaşlarına boğuyor, sonra tekrar oynamaya başlıyorlardı. Ne kadar mutlu, tasasız görünüyorlardı. İçi bulandı. Herkes çıldırmış olmalıydı. Ekranı kapattı. Radyoyu tercih etti. Hayret en sevdiği müzik parçası çalıyordu. Etrafı incelemeye başladı. Duvarlarda hep kadın portreleri asılıydı. Rasgele asılan bu portrelerin yamukluğu rahatsız etti. Elini uzatıp düzeltmek istedi. Resimler duvara yapıştırılmıştı. Hiçbirisi işaret parmağını dudaklarına götürmemişti. Oysa sus işareti yapan hemşire resmi çocukluğundan beri hastanelerin değişmeyen yüzüydü.

Sürekli su sesi duyuyordu. Yandaki odadan geliyordu. Kafasını kaldırıp baktığında, odanın güllerle dolu olduğunu fark etti ve içlerinden su fışkırıyordu. Telaşlı, yüksek bir sesle "her yeri su basar", dedi. Ancak aynı mekanik sesten cevap geldi:"Merak etmeyin, suyun akacağı delikler var." Rahatlamıştı. Evde de en büyük korkusu çeşmeleri açık bırakmaktı. Bir yere çıkarken, defalarca kontrol ederdi. Hatta yarı yoldan dönüp, bir daha baktığı çok olurdu. Takıntıları yüzünden işten bile defalarca eve gittiği olmuştu. Çeşmeyi açık bıraktıysam, ütünün fişini çekmediysem…Hatta kapıyı kilitlemeden çıktıysam… Etrafı incelemeyi sürdürdü. Ve kendini fark etti. Ayaklarına baktı. Ayakları çıplaktı. Gözlerini yukarıya doğru gezdirdiğinde çıplak olduğunu fark etti. Buraya çıplak gelmiş olamazdı. Bu mümkün değildi. Bir yere çıkarken defalarca aynanın önünde durur, üstüne başına çeki düzen verirdi. Ama bu sefer aynaya bakmadan çıkmıştı. Bilinci bulandı. Çıplaklığına bir türlü anlam veremiyordu. "Beni kim soydu", diye fısıltıyla sordu. Aynı mekanik ses:"Giysileriniz görünmez hale geldi." Çok utandı. Üzerini bir şeylerle örtmek istedi. Ama hiç birşey yoktu. Kırmızı satenle kaplı su yatağının yumuşak dalgalarına teslim oldu. Ancak yorgunluk hissi korkunç acı veriyordu.

Daha yüzünü görmediği, sesini duymadığı doktor yanına gelmemişti. Bir heykel gibi pencerenin önünde duruyordu. Oysa pencereden sadece gökyüzü görünüyordu. Gökyüzü pembe bulutlarla kaplıydı. Yine şaşırdı. İşyerindeki doktorluğun bulunduğu kat bu kadar yüksek değildi. Karşı bina ile betonla kaplı bahçeden başka hiç birşey görünmezdi, gökyüzü bile görünmezdi. İnsan kendini kuyuda sanırdı. Yine şaşırdı. Aklından şüphe etmeye başladı. Her şey ne kadar değişmişti…Yabancıydı… Sanki uzun yıllar gelmediği bir yere dönmüş gibi hissediyordu. Tekrar gökyüzüne çevirdi gözlerini… Saat aklına geldi. Akşam saatleri olmalıydı. Güneş batarken gökyüzünü alevlendirir, sonra yavaş yavaş soğumaya bırakıp geçip giderdi. Kuşlar toplu halde uçar… Hava dinginleşir… Karanlık alıştıra alıştıra gelirdi.. O siyahlaşan mavilikte gökyüzünde ışıldayan yıldızları, ay'ı çok severdi. Mehtabın güzelliğini kentlerin uzağında görmeliydi insan. Kentlerin kirinden, pasından arınan, soyunup dökünen mehtap bir prenses gibi pırlantalı eteklerini savura savura yürüdükçe, siyah saçlarını attıkça nice hayal ülkesine bilet aldırır…Bunları düşünürken doktorun pencereyi açmaya niyetlendiğini fark etti… Garip bir korku, telaş duydu. Burası çok yüksek, çok yüksek… Düşebilir… Tedirgin olarak doktora bakarken, odada onlarca kuşun uçtuğunu gördü. İçgüdüsel olarak elleriyle gözlerini kapatıyor, parmakların arasından kuşlara bakmaktan da kendini alamıyordu. Ama kuşlar odanın tavanında bir tur atıp, yeni fark ettiği kocaman bir kafesin içine giriyorlardı. Şaşkındı. " Kuşların burada ne işi var", diye kendi kendine söylendi. Zaten alerjisi de vardı. Tüyden, kıldan nefret ederdi. Aynı mekanik ses:"Hava kirliliği kuşları öldürüyor, biz de onları akşamları içeriye alıyoruz", dedi. Adam, "tavuk mu bunlar", dedi. Her şey ne kadar garipti.

Yorgunluğu daha da artmıştı. "Çok yorgunum, lütfen artık yardım edin", diye sabırsızlaşan bir ses tonuyla söylendi. Doktor nihayet kıpırdandı. Kollarını iki yana açarak iyice gerindi. Heykel adeta canlanıyordu. Ve O'na doğru gelirken, bilinci bulandı. Ne kadar da tanıdık geliyordu yüzü… Topuklarına kadar uzanan kızıl dalgalı saçları, pembe kepi, pembe eldivenleri, beyaz şifondan elbisesiyle bir masal kahramanıydı sanki. Çıplak ayakları yerdeki beyaz peluşta kayboluyordu… Yıllar öncesinden tanıdığı yüz, O'na yaklaştıkça belirginleşiyor, bilincinde tüm anıları canlanıyordu… Ama O olamazdı. O tıp okumamıştı ki…. Benzettiğini düşündü. Ancak bir türlü kendini dahi ikna edemiyordu. Doktor olmak kolay değildi…

Doktor şimdi yanına gelmişti. Gözleri adeta onun yüzüne kilitlenmişti. Gözlerini hiç unutmamıştı. Gözleri, baharın ilk filizlerini andırıyordu. Taze çimen gibiydi. Üzerinde sarı papatyalar açmış gibi, sarı sarı benekler vardı. Birden çıplak olduğu aklına geldi… Nasıl da alışmıştı buna… Unutmuştu çıplaklığını.. Doktor içlerinden sular akan güllerin yanına gidip bir tanesini alıp tekrar onun yanına döndü… Parmaklarını dudaklarına götürüp sessiz olmasını istedi. Bu işaretle adeta çocukluğuna döndü, çocuklaştı. Ne zaman annesi hastaneye götürse resimdeki sus işareti yapan hemşireyi gösterir, uslu olmasını isterdi. Çocuk gözleriyle resme korkuyla bakar, sesini bir daha çıkarmazdı. Her şeye razı olurdu. Kocaman kocaman iğnelere, fitillere… Şimdi de bir çocuk gibi teslim oluyordu…

Doktor elindeki gülle muayene etmeye başladığında, irkildi. Güllerin yıkandığı su buzlu olmalıydı. Tenine demir sürülüyordu sanki. Sesini çıkarmamak için dudaklarını ısırdı. Ancak gülün dikenli olabileceği aklına gelince "gülün dikenleri batar", diye ikaz etti. Doktor ilk kez duyduğu sesiyle " sadece plastik bu" dedi. Sesi de O'na çok benziyordu. Ama o tıp okumamıştı. Kafası iyice karışmıştı. Yorgunluğu nelere yol açmıştı. Doktor tüm vücudunu muayene ederken, bu defa tekrar O'nu hatırlatan kokuyu duydu. "Gül mü kokuyor?" diye sordu. Doktor elindeki aleti onun burnuna dayayıp "hayır, plastik kokar" Kokunun doktordan yayıldığını anladı. Kokusu da O'nun kokusuydu. Sanki yıllarca sadece bu kokuyu duyarak yaşamıştı. Doktor yeşil gözlerini gözlerine düşürerek, "yorgunluğunuz vücudunuzdan kaynaklanmıyor, başka bir nedeni olmalı, araştıracağız. Şimdi de boğazınıza bakacağım, lütfen ağzınızı açın ve a deyin." Doktorun, "dilinizi analiz etmemiz gerekiyor, iyi görünmüyor" demesiyle, dilini onun elinde görmesi bir oldu. Konuşmak istiyor konuşamıyordu. Doktor, "laboratuara gidiyorum, bir süre dilinizi orada analiz edeceğim, siz burada dinlenin", diyerek, saçlarında uçuşan kelebeklerle gözden kayboldu.

Şimdi ağzının içinde kocaman bir boşluk vardı. Dilini çok kullanan birisi değildi. Çok konuşmazdı. Duygularını, düşüncelerini, kızgınlığını, öfkesini, sevincini söylemezdi. Onu tanımlayan ilk sıfat sessizliğiydi. Gereksiz bulursa dinlemezdi de. Küçüklüğünden beri bu sessizliği en büyük övgü kaynağıydı. "Maşallah, kız gibi", derlerdi. Okulda sınıfın en sessiz öğrencisiydi. Üniversitede de öyleydi. Karısı onunla belki de sessiz birisi olduğu için evlenmişti, arkadaşları, komşuları sessizliği için övgülerde bulunurdu. En kızgın olduğu anlarda bile sesi duyulmaz, sevinçlerinde mahcup gülümserdi. Sevinci, kızgınlığı da sessizdi. Durgun akan bir su, durgun göl gibiydi. İçini gıdıklayan, kıpırdatan balıkları olmayan bir göl. Kentin kalabalığından kaçıp saklanacağınız, kıyısında soluklanacağınız, kendinizle baş başa kalacağınız, kendiniz olacağınız bir göl. Ama yüzmeye asla cesaret edemezdiniz.Garip bir derinlik hissi verirdi. Bir süre sonra onun o uzaklığı ne kadar yalnız olduğunuzu hatırlatır, kalabalıkları özleyip, çekip giderdiniz.

Bu nedenle mi bilinmez, sınıfın en güzel, en hareketli, en tembel ve sesi en fazla çıkan kızına aşık olmuştu. Ama O'na söyleyememişti. Sesinden korkar gibi koyu suskunluğunda içinde ne fırtınalar estiğini kimseler bilemezdi, bilmedi. Onun doğuştan dalgalı kızıl saçları boynuna dolanmış gibi soluksuz kalıyordu. Taze çimen rengindeki gözlerinde papatya gibi açan sarı beneklerin içinden geçiyor, kendini masal kahramanı olarak buluyordu.

Bir yaz tatili dönüşü gözleri onu sınıfta göremedi. Hayatının belki de en uzun günüydü o gün. Ertesi günü sabırsızlıkla bekledi. Daha ilk gündü nasılsa, dersler hemen başlamazdı. Ertesi gün de yoktu… Bir sonraki günlerde de, haftalarda da hiç gelmedi. İçini alevler sarsa da ruhu üşüyordu. Bedeni sanki kağıtlaşmış, buruş buruş olmuştu. Neredeydi? Yoksa bir şey mi olmuştu? Ona ölüm yakışmazdı. Ölümsüz gibiydi o. Bu kaygı onun canını daha da acıtıyordu. Nasıl sorardı, nerede olduğunu; bir şeyler yapıp öğrenmeliydi. Ama nasıl? Onun en yakın arkadaşına sıkılarak, onun bir kitabının kendisinde kaldığını söyledi. Arkadaşı umursamaz bir tavırla "öyleyse senin olabilir artık o" dedi. Bu ne demekti. Hiç de açıklayıcı bir cevap değildi. Hatta kaygısını daha da artırırdı. "Ne zaman gelecekse, getireyim", diye tekrarladı. Arkadaşı yine aynı umursamazlıkla "O gitti, bilirsin kitaplarla da arası iyi değildi" Boğazına bir şeyler takılmıştı… Nereye gittiğini, neden gittiğini soramadı. Artık o yoktu. Sokakta bırakılmış kimsesiz bir bebek kadar kendini çaresiz, güçsüz hissetti. Onu besleyen, yaşatan, büyümesini, serpilmesini sağlayan kişi çekip gitmişti.Onsuz günlerin altında eziliyor, bunalıyor, boğulacak gibi oluyordu. Ardında bıraktığı boşlukta aylarca yuvarlandı. Kapıdan bir gün ansızın girmesini bekledi. Ama bir daha onu hiç görmedi. Neredeydi, nasıldı hiç bilmedi.

Karısıyla yatağında durgun akan ırmaklar gibi yaşadı. Kirlendi, doğallığı bozuldu. İlkbahar yağmurlarıyla hiç yatağı taşmadı, çoşmadı. Onu besleyen kaynaklar tek tek kurudukça, cılızlaştı, içindeki taşlar görünür oldu. Sessizliğinde acıtıcı bir taraf vardı.

Anılar ve bu an, hayaller ve gerçekler, dün ve bugün… Şimdi değil konuşmak, bağırmak, şarkı söylemek, dil çıkarmak istiyordu. Kendi sesini duymak istiyordu. Ağzındaki koca boşluğun biran önce doldurulmasını istiyordu. Ama, bulunduğu bu garip mekandan kurtulmak istemiyordu. Sonsuza kadar burada kalabilirdi. İçi yine kırmızı kesilmişti.

Kaç saattir, belki de kaç gündür su yatağından sedyede yatıyordu. Artık yorgunluk hissetmiyordu. Kara kışın ardından canlanan doğa gibiydi. Gülümsedi.

Doktor elinde diliyle döndüğünde, garip sesler çıkarıyordu. Daha doğrusu şarkı söylemeye çalışıyordu. Doktor "dilinizi temizledik. Ne çok şey varmış ucuna gelip de söyleyemediğiniz, biriktirdiğiniz. Demek bana aşıktınız" dediğinde, yer yarılıp içine girse iyi olurdu.

Yumuşak sesiyle devam etti:

Fark etmiştim aslında. Sınıfın en güzel kızı olarak bu çok sıradandı. Umurumda da değildi. Benim umurumda olan kişiler olmadı değil. Hatta bir tanesi… Boşver…

Sesinde derin acı vardı Kadının gözleri ışıklarını söndürdü, buğulandı, siyah kirpiklerinin arasında tutunamayan bir damla gözyaşı onun tenine düştü. Gözyaşının çoğalıp, tüm bedenini yıkamasını istedi..

Ve doktor gülümsemeye çalışarak devam etti…

Yıllar sonra bu duygunuz benim için ne kadar değerli bilemezsiniz. O zaman sağır olduklarınız, bugün en çok duymak istediğiniz şeyler. O zaman güldüğünüz şeylere, bugün ağlıyorsunuz, ya da ağladığınız şeylere gülüyorsunuz. O zaman sıradan gelen şeyler, bugün hayatınızda en fazla öneme sahip oluyor. Yıllar demliyor insanı, tadını ortaya çıkarıyor, lezzetini artırıyor. İçinizdeki sivrilikleri törpülüyor, yuvarlaklaştırıyor, keskinlikleriniz kayboluyor. Yer altı sularınız ortaya çıkıyor, önüne bent koymadan kendi yatağını bulup akmasına izin veriyorsunuz. Daha cesur oluyorsunuz kavgalarınızda, ama daha müşfik… İçinizdeki pencerelerdeki demir maskeleri söküp atıyorsunuz... İlk önce kendinize güvenmeyi öğreniyorsunuz. Kendinizi tanıyorsunuz, belki de ilk defa yüz yüze, göz göze geliyorsunuz, yüzleşiyorsunuz. Kendinizi seviyorsunuz, kendiniz için yaşamayı öğreniyorsunuz. "Mış gibi" yaşamanın bıraktığı tortuları temizliyorsunuz, yenileniyorsunuz. Toprağınızın ne kadar verimli olduğunu anlıyorsunuz. İçinizdeki çocuğu saklandığı yerden çıkarıyorsunuz, yaramazlık yapmasına izin veriyorsunuz. Tüm bunlar ne zaman oluyor biliyor musunuz.. Aşık olduğunuz zaman. Aşkın közünde pişince kabuklarınız soyulur. Kalaylı kap gibi kiriniz, pasınız gider. Başkalaşırsınız. Siz bana aşık değildiniz. Nerede olduğumu bile bilmediniz. Gençlik heyecanı diyelim sizinkine. Oysa, aşk yürek ister. Korkularla, ince hesaplarla, yalanlarla aşk çoğalmaz, kısırlaşır, sıradanlaşır ve insanı da sıradanlaştırır. İlk önce kendinizi kilitlediğiniz yerden çıkarın. Özgürlüğünü verin. Açık yaralarınızı havalandırın, kurutun. Biriktirdiklerinizi atın, hafifleyin. İçiniz gittikçe dinginleşecek, sakinleşecek. Sakinleştikçe, kendi sesinizi duyacaksınız. O ses size şöyle diyecek:"Aferin."

Artık ne hissediyorsanız, ne düşünüyorsanız söyleyeceksiniz de... Size patavatsız diyebilirler. Doğruyu söylediğiniz için dokuz köyden kovulabilirsiniz. Ama kuş gibi hafifleyeceksiniz. Karnınız şişmeyecek.

Yeni dilini çok sevmişti. Yaramaz bir çocuk gibiydi dili. İçten, hesapsız…Dilini sonuna kadar çıkarıp görmek istiyordu.

Doktor küçük bir çocuk gibi dilini sonuna kadar çıkarıp bakmaya çalışan adamın yanağını plastik gülle hafifçe okşadı. "Geçmiş olsun", dediğinde gitme vaktinin geldiğini anladı.Oysa sonsuza kadar burada kalabilirdi. Doktor çocukluğundaki hemşireler gibi parmağını dudaklarına götürüp sus işaretini yaptı ve elleriyle gözlerini kapattı. O da annesinin memesini emen bir bebek gibi uykuya teslim oldu.

Şükran Çağlar

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 426
favori
like
share