Otomobili kahvenin önünde duruyordu. Vitesi boşa alıp kontağı kapatıyor. El frenini ben çekiyorum. Ona yardım etmek istiyorum. Her şeyi o yapmamalı. Yorulmamalı. Zaten günleri yorgunluklarla dolu.

Dönüp bana bakıyor. Yüzünde ılık bir gülümseme. Siyah gözlerinde kızına sevgi ile bakan bir babanın içtenliği pırıldıyor. Elimi uzatıyorum. Kontak anahtarındaki elini parmaklarıma yaklaştırıyor. Tırnaklarımı okşuyor. Acıtmaktan korkarcasına yavaş, sevgiyle...

Ön camdan Haliç gözüküyor. Suyun ortasında çamur birikintileri. Ötede köprü ayakları. Karşı kıyıda fabrikalar, eskimiş duvarlarıyla tahta, tuğla, kerpiç evler.. ,

«- Bak» diyorum oyuncağına kavuşmuş çocuk şımarıklığıyla, «güneş batıyor!» Dudaklarındaki gülümseme yayılıyor.

«- Evet yavrum!» diyor gözlerini yüzümden ayırmadan. Pencereden dışarı bakmadan. Bakmayı gereksinmiyor. Biliyor çünkü güneşin battığını, yarının neler getireceğini, benim aklımdan geçenleri.. Her şeyi biliyor. Yaşantısı başarılarla dolu. Bu yüzden hep.. Neye el attıysa en iyisini yapmış şimdiye kadar. Herkes ondan beğeni ile, saygı ile söz ediyor. Yaşlı başlı biriymiş gibi. Oysa daha kırkına gelmesine yıllar var..

Otomobilden inip yamaca geliyoruz. Sağımızda mezar taşları. Aralarında sevgililer de olmalı diyorum, bir zamanlar belki onlar da bizim gibi bu yamaçtan Haliç'i seyrederlerdi. Sonra gülüyorum kendi kendime. O devir de kadınlarla erkekler nasıl gelirlerdi diyorum yan yana, korkarlardı görünmekten. Oysa biz korkmuyoruz. Nasıl korkmuyoruz, şaşıyorum. Onun bir şeyden korktuğu yok. En olmadık yerlerde bir araya geliyoruz, sinemaya gittiğimiz, lokantalarda baş başa oturduğumuz oluyor. Onun yanında ben de korkmuyorum. Tuhaf bir duygu bu. İlk kez birine güveniyorum. Beni koruyacağına inanıyorum. Bugüne dek bunun tersi olmuştu. Tanıdığım erkekler bana sığınmışlardı. Küçücük bir kızken bile. Sevgililerim, evlendiğim adam, şimdi evlenmeyi düşündüğüm adam... Bir anne yanım vardı onlar için. Öyle istiyorlardı. Benim dediğim olurdu hep. Kararları ben verirdim. Oysa şimdi...

Şimdi her şeyi düşünen o. Ne isterse öyle oluyor. Başlangıçta hiçbir istediğime hayır demiyor asımda. Ama sonra bir bakıyorum benim istediğim olmamış kızmıyorum. Hoşuma gidiyor bu. «Zaten benim istediğim mantıksızdı» deyip gülüyorum kendi kendime. Başkası böyle davransaydı kıyametler kopardı.

Karşı kıyıdaki fabrikaların arkasında güneş kayboluyor. Üşüyorum. Beline sarıyorum kolumu, sokuluyorum. Beni ısıtmasını istiyorum. Omuzum da olmayan eliyle üşümüş ellerimi okşuyor. Büyüğünün kanadı altına sığınmış bir yavru kuşa benzetiyorum kendimi. Hiç konuşmadan Haliç'i seyrediyoruz.

Bir şeyler değişiyor içimde. Nasıl olduğunu anlamıyorum. Ama hoşuma gidiyor. İlk kez duyuyorum kadın olduğumu. Bir erkeğin, gücüne sığınılacak bir yaratık olarak sevildiğini ilk kez, egemen olan ben değilim artık. Bir başkasının egemenliği altına girmek daha büyük mutluluk veriyor. Özgürlüğüme de eskisi kadar düşkün olmadığımı farkediyorum yavaş yavaş. Gerçek sevgi bu mu?
«- Hava soğudu yavrum» diyor, «Kahveye girelim.»
Camekânlı kapıyı açıyoruz. Masanın başında beyaz saçlı bir adam hesap yapıyor. Duvarların önüne sıralanmış divanlar bomboş. Köşeye oturuyoruz. Arkama yastıklar koyuyor. Omzuna dayanıp pencereden aşağıları seyrediyorum. Fabrikaların kirli bacaları ne kadar güzel görünüyor gözüme. Haliç'in çamurları ne kadar güzel görünüyor. Şu küçük kahve kadar sevimli yer olamaz. Bitişikte kırık dökük bir ev var. Tek katlı. Penceresine «kiralık» yazısı asmışlar. Orası bizim olsaydı mutlu olur muyduk diye düşünüyorum. Ama ben soba yakmağa üşenirim. çay yapmağa da. Yine de yapardım bunları herhalde. Onu kızdırmağa korkardım.

Oğlanlarla erkek oyunları oynadığım çocukluk günlerim geliyor gözlerimin önüne. Ağaçlara tırmanırdım. Kızdan çok erkek arkadaşım vardı. Oğlanlar kendilerinden bilirlerdi beni. Ne acıdan, düşüp yaralanmaktan, ne de erkeklerden korkardım. Hiç değişmedi bu. Ne okul çağında, ne de çalışmaya başladıktan sonra. Gazetecilik bir sürü erkekle, karşılaştırdı beni. Hiçbirinin benden üstün' olmadığını öğrendim. Acıdıklarım vardı içlerinde ama korktuğum olmadı. Hepsinin yönetilmek için yaratıldıklarını düşünürdüm. Bunun için severler, bunun için evlenirlerdi. Benden de bunun için hoşlanmışlardı, biliyorum bunu. Oysa öyle değil. Yaşantımda ilk kez bir erkekten korkuyorum. Korkmak mı bu? Bilmiyorum. Ama onu üzmekten, kızdırmaktan korktuğum kesin. Belki de yitirmekten korkuyorum. Benim için çok gerekli o. Bunu duyuyorum, anlıyorum. Üstelik bir başkasıyla paylaşmak zorunda olduğumu da biliyorum. Akşamları evinde onu bekleyenler var.

Kahve söylüyor. Bir sade, bir orta. İsteyip istemediğimi sormuyor. Nasıl istediğimi sormuyor. Her zaman böyle bu. Gidip çay içeceğiz diyor, gidiyoruz. Dönme zamanı geldi diyor, dönüyoruz. Beni şuraya bırakıver, biriyle sözleştik, buluşacağız diyorum, oraya değil bir başka yere bırakıyor. Onun dediği yere gitmenin daha doğru olduğuna inanıveriyorum hemen. Lokantalarda yemek listesini göstermiyor bile bana. Kendisi seçiyor. Sen şunları seversin diyor. Doğru da. Gerçekten onları yemek geçiyor içimden. Demek ki yıllardır bunu beklemiştim ben. Baş eğilecek birinin çıkmasını beklemişim karşıma. Peki, neden öteki erkeklere diklenirdim hep? Neden dediklerini kabul etmezdim? İstemediğim şeyleri yapmağa kalksalar neden gürültü çıkarırdım?

Kahveler geliyor. Kendi fincanını dudaklarına götürüyor. Benimki soğumalı biraz. Öyle sevdiğimi biliyor, girişmiyor bile kahvemi masadan almaya. Kahvenin duvarlarında kartpostallar var. Haliç'in, Eyüb'ün, bu kahvenin resimlerini taşıyan kartlar.

«- Alice'e bir kart atalım mı Londra'ya?» diyorum, «bir kez onunla gelmiştik buraya, bayılmıştı.»

Alice benim çok yakın arkadaşım. Londra'da şimdi. Türkiye'de birine tutulmuştu. Gülmüştüm birini bu kadar çok sevmesine. «Bir gün senin de başına gelir» demişti. Şimdi haklı olduğunu anlatmak istiyorum ona. Ne sevinir kim bilir benim de birini çok sevebildiğimi duyarsa.

Bir kart seçiyoruz.
«- Sen söyle ben yazayım» diyor, «kendi yazımla.»

Bayılıyorum bu buluşa. «Yaz» diyorum, «Alice'ciğim, bu kahveye seninle gelmiştik, hatırlıyor musun? Şimdi seninle değil, bu kartı yazanla buradayım. Üstelik seviyorum onu galiba..»

Dudaklarında minicik bir gülümseme ile gözlerime bakıyor. Gözlerim pırıl pırıl olmalı. Mutluluğun gözlerden taşmaması olanaksız. Biliyorum bunu. Elimi tutuyor usulca.

«- Gerçekten mi?» diyor.
«- Yaramazlık yok» diyorum, «kartı bitirelim.»

Kalemi alıyorum elinden, bir cümle de ben yazıyorum çabucak:

«On iki çocuğumuz olacak!»

Kaşları belli belirsiz çatılıyor. Kartı önüne çekiyor. «Doğru değil bu» diye ekliyor. Bayılıyorum bu küçük oyuna. Yine ben alıyorum kartı. Çabucak yazıyorum yine: «Sen beni bilirsin Alice'çiğim, her zaman benim dediğim olur!» Gülüyor. Kalemi usulca çekiyor elimden. «Bu kez» diye yazıyor, «durum değişik. Bu kez erkeğin dediği olacak.»

Şaşkınlıkla bakıyorum gözlerine. Nasıl biliyor? Şimdiye dek erkekleri oynatan benim gibi bir kızın bu kez onun egemenliğine girmekten hoşlandığım nasıl biliyor? «Doğru değil mi» der gibi bakıyor yüzüme. Başımı öne eğiyorum. «Doğru». Diyorum. Uçarılığım, şımarıklığım geçiyor birdenbire. Yeniden uslu bir kız oluyorum. Onun yanında her zaman olduğum gibi. Başımı yeniden omzuna dayıyorum. Kartı bitiriyoruz. İmzalıyorum. Kahvem iyice soğumuş. Bir solukta içiyorum.

«- Falıma bakar mısın?» diyorum.
Gülüyor.
«- Her şeyi biliyorum seninle ilgili» diyor, «kandırmanın ne yararı var?»
Doğru. O kadar biliyor ki her şeyi, falımı söylemesi için fincanı incelemesi gereksiz.

Kahvede kimseler yok. Bir masadaki beyaz saçlı adam, bir de kahveci. Adam paltosunu getirip sedirin üstüne koyuyor. Kahveci de kapının yanında durmuş ellerini ovuşturuyor. Belli ki gitmek, kahveyi kapatmak istiyorlar. Kalkıyoruz. Masanın üstüne parayı bırakıp paltomu tutuyor. Paltomu onun elinden giymeyi ne kadar seviyorum. Giydirdikten sonra ellerinin üstü ile boynuma dokunup kollarını dirseklerime kadar kollarıma yapıştırıyor. Kanatlarının arasına alırmış gibi. Bir sıcaklık geçiyor kollarından gövdeme. Sanki bir elektrik akımı her yanımı dolaşıyor. Bir gece telefonla beni uykudan kaldırışı geliyor aklıma. O gece de böyle bir akım dolaşmıştı gövdemi. Sıcacık bir akım. Yine de ürpermiştim. Sarhoştu. Saat gecenin üçüydü. Telefonu yorganın altına almış, sesini daha iyi duyabilmek için yatağın içinde kıvrılmıştım. Telefonu kapadığında sabah çoktan olmuştu.

Sokak iyice serin. Arabaya koşuyorum. Bir ara dönüp ona bakıyorum gülerek. Çocuk gibiyim. Zıplıyorum. Önce bir ayağımın üstünde, sonra ötekinin.. Küçükken de mutlu olduğum zamanlar böyle koşardım. Seke seke. Kafamda hiçbir düşünce yoktu ki beni tasalandıracak. Yaşadığım günü bilirdim salt. Yarınları tanımazdım. Hep öyle olmadı mı yaşantım? Yarınları hiç düşünmeden. Gelecekten hiçbir şey beklemeden. İşimde de böyleydi bu, özel yaşantımda da.

Gazeteciyim ben. Haberi duydum mu peşinde koşarım akşama kadar. Sonra öğrendiklerimi toparlayıp otururum daktilonun başına. Akşam yazımı verdiğim zaman gün bitmiştir benim için. Yarın bir yenisi başlayacaktır. Başlamasa da olur. Olurdu daha doğrusu.
İş dışında da değişen bir şey yoktu. Sabah ya da akşam bir dost arayabilirdi beni. Haydi dedi mi bir yerlere gidiverirdik. Birdenbire çevremde bir sürü insan olurdu. Gidilir gülünür, eğlenilir, gece ya da sabah dönülürdü. Dönüldüğü zaman da o gün biterdi. Yarın bir yenisi başlayacaktı. Başlamasa da olurdu.

Çok kez istememişimdir yeni bir günün başlamasını. Özellikle evliyken. O gece her şeyin sonu olsun istemişimdir. Benim, şu çirkin evliliğin, boynu bükük erkeklerin... Sonra çok geceler, çok yarınlar gelmiştir. Ama çok şeyin sonu gelmemiştir. Oysa bunun sonu gelecek bir gün, biliyorum. Bu sonun kötü olmamasına dua ediyorum. İlk kez geleceği düşünüyorum. ilk kez yarın için dua ediyorum.

Otomobilin içi de soğuk. Ürperiyorum. O, motoru çalıştırırken omzuna yatıyorum. Onun omzundayken üşümüyorum, korkmuyorum, hiçbir şeyi düşünmüyorum. Yarınları bile. Ama sonra, yalnızken...

Yalnızken ürkek bir sincap gibiyim. Her tıkırtıda ürperiyorum. Rüzgârın uğultusu, vapur düdükleri, martıların kanat çırpışları bile sinirlendiriyor beni. Geceleri yalnız kalmayı sevmiyorum. Kendimi sokağa atmak, annemin ya da bir arkadaşımın evine kaçmak istiyorum. Kafamı bir mengene gibi sıkan düşüncelerden kaçmak istiyorum. Kitap sayfalarında onu görüyorum karısıyla, dostlarıyla eğlenirken. Radyoya uzanırken evleneceğim adamın sesini duyar gibi oluyorum. Bunalıyorum. Oysa geceleri evde oturmam zorunlu. O öyle istiyor. Katlanıyorum.

Araba geri geri, yokuş aşağı gidiyor. Giderken dönüp arkasına bakması gerek. Başımı omzundan çekiyorum. Eliyle tutuyor saçlarımı. Çekilmeme engel oluyor. Yani rahatsız etmiyorum onu. Yani en olmayacak zamanlarda bile omzuna yaslanmamdan, kendimi ona bırakmamdan hoşlanıyor. Hep hoşlanacak mı acaba? Yüz yirmi yıl yaşamak istediğini söyler hep. Daha seksen yıldan fazla zaman var. Beni de seksen yıl omzunda taşıyacak mı? Bıkmayacak mı?

Kafamdan geçenlere gülüyorum. Seksen yıl birlikte ha? Ya başkaları? Ya evinde onun yolunu bekleyenler, benimle evlenme hazırlıkları yapanlar? Olmayacak şeyleri düşündüğümü biliyorum. Yine de bir çözüm yolu olmalı. Bir çözüm yolu... Kimseyi üzmeyecek, herkesi mutlu edecek bir çözüm yolu. Bir mutlu son...

Arabayı dar sokaklardan hızla geçiriyor. Kaldırımlarda partal giysili çocuklar. Eğri büğrü taşlar üstünde koşan arabanın içindekilere, direksiyondaki çatık kaşlı adama ve onun omzuna dayanmış kadına bakıyorlar. Usul usul yağmur çiseliyor. Işığı yanmış pencerelerin önünden salına salına inen damlacıklara bakıyorum. Mutluyum. Onun da mutlu olduğunu biliyorum. Son ne olursa olsun, bu anın mutluluğu değişebilir mi?

Daracık dönemeçlerden kıvrılıp hızla aşağı iniyoruz. Aydınlanan pencereler gittikçe çoğalıyor. Sokaklar evlerine dönenlerle dolu. Bir gün bizim de bir evimiz... İçimden geçeni anlıyor her zamanki gibi. Dudaklarında o çok sevdiğim gülümseme. Kızına sevgi ile bakan babanın gülümsemesi.

Arabanın önünde bir karaltı büyüyor. Bir çocuk. Tutuk bir çığlık fırlıyor dudaklarımdan. Çocuğu ezmemeli. Kendisi sevmese de benim için ezmemeli çocukları.

Dönemecin sağında metrelerce derinlik. Direksiyonu sağa kırıyor. Altımızda setler, bacalar.. Direksiyonu sıkmaktan vazgeçiyor. Çocuğun kurtulduğunu biliyoruz ikimiz de. Ellerimi tutuyor. Dudaklarında deminki gülümseme. Mutluyum. Gözlerim ıslanıyor. En iyi çözüm yolu bu olmalı. En iyi çözüm yolu.

Bir büyük sessizlikte sarsılıyoruz. Kendimi ona atıyorum. Koşuyorum. Koşuyoruz. Koşuyoruz...

Alaeddin Asna

Etiketler:
Beğeniler: 2
Favoriler: 1
İzlenmeler: 612
favori
like
share