Balıkçı - Balıkçı Hikayesi - Yaşam Hikayeleri - İsa Avcı

Vakit henüz erkendi.Yalancı şafağın zifiri karanlığı yerini kara ile ak arasında gidip gelen bir aydınlanmaya bırakıyordu.Parlak yıldızlar birer birer sönüyor,ay solgunlaşıyordu. Mevsimlerden yazdı ama yaz ayının böyle erken vakitleri pek serin olurdu.Esen serin rüzgar gölün sazlık yosunlu kokusunu sulardan alır,gölün hemen kenarındaki heybetli yüce dağın vadilerine gönderirdi.Az sonra güneş başını ulu dağın ardından kaldıracak ve yeni günü ısıtacaktı.

Balıkçı eski marka Kohler motorunu çalıştırdı.Motordan simsiyah bir duman çıktı,hafif benzin kokusu sardı etrafı. Dümenin başına geçti.Küçük bir kayıktı,sapsarı renge boyalıydı,lakabı kuğuydu.Kayık her zamanki rutin hızıyla suları köpürte köpürte ilerliyor,köpüren sular dalgalanıp ötelerde tekrar sulara karışıyordu.Motorun keskin pervanesi suyun yüzeyine kadar boy atmış otları parçalıyor,parçalanan otlar,tomurcuklar dört bir yana saçılıyordu.Başının üzerinde geceyi uykusuz geçirmiş süt beyazı iki martı çığlıklar atarak kayığa eşlik ediyordu. Bir sigara yaktı balıkçı.Sigara dumanı egzosdan çıkan dumana karıştı.Üşüyen ellerini bu dumanda ısıttı.Bedenini kalın balıkçı kürküne gömdü.Dümenin ucuna çömeldi.

Dünya döndükçe balıkçılar hep sabahın erken vakitlerinde balığa çıkarlar,ağlarını denizin bereketli sularına bırakırlar.Dünya bir yönüyle balıkçılığın üzerinde dönüyordu aslında.

Tam otuz yıl olmuştu.Otuz yıldır ekmeğini ve nafakasını balıkçılıkla temin etmişti.Çok cömert davranmıştı göl ona.Para sıkıntısı çektiğinde sapsarı kayığı gölün ortasına sürmüş,ağları gölün bereketli ellerine bırakmış,bu bereketli eller hiçbir zaman balıkçının yüzünü kara çıkarmamıştı.Ruhen daralıp,yalnızlığı arzuladığı zamanlarda da kayığı göle sürmüş,aradığı huzuru,mutluluğu orada bulmuştu.Karış karış her tarafını bilirdi gölün.Her karesinde ayrı hatırası saklıydı.Balıkların yuva kurup saklandığı,yorulup dinlendiği,oynaştığı yerleri avucunun içi gibi bilirdi..İhtiyacından fazlasını ise yakalamazdı. Son zamanlarda ağların gözenekleri giderek küçülmüş,küçülen bu gözeneklere minik minik yavru balıklar takılır olmuştu. Balıkçı bundan muzdaripti.Elinden ise bir çare gelmiyordu. Ağına takılan yavru balıkların kadife gibi yumuşacık pullu bedenlerini sarmaş dolaş olmuş ağlardan hassasiyetle çıkartır,onları tekrar gerisin geriye suya bırakarak:
-henüz vakit erken,bir dahaki sefere -derdi.
Esaretten kurtulan minik balıklar önce afallar,ağın etrafında sersem sersem birkaç tur atarlar ve özgürlüğe kavuşmanın verdiği sevinçle süratle otların arasında kaybolurdu.

O zamanlar pek gençti,çevikti,ataktı,okula da gidiyordu, zekiydi.Özellikle matematik derslerinde başarılıydı.En çetrefilli matematik problemlerini kalem kullanmadan rahatlıkla çözerdi.Hocası onu çok sever ve ona dahi gözüyle bakardı.Ama onun gönlünde tarif edemediği bambaşka duygular gizliydi;tabiatın bağrında özgürce yaşamak.Yüce dağın doruklarında gezinmek çam,ardıç,kekik kokularını doyasıya içine çekmek ve suların üstünde saatlerce yorulmadan kürek çekmek,kayığı bir kuğu gibi suların üstünde yüzdürmek, sabahın serinliğin üfül üfül esen serin rüzgarları kadın teni gibi bedeninde hissetmek istiyordu.

Kendi hayatını seçmişti;severek,arzulayarak zor ve çileli olsa da.Şu ilerdeki heybetli yüce dağın eteklerinin başladığı çayırlıkta,göl sularının bembeyaz köpüklerini bıraktığı yerde,etrafı duvarlarla çevrili içinde renk renk çiçeklerin,çınar ağaçlarının bulunduğu mezarlıkta ebedi istirahatgahında yatan rahmetli babası seçimine saygı göstermişti o zaman,çünkü babası kendi isteğiyle seçilen hayattaki zorlukların,başkaların seçip vereceği lezzetlerden üstün olduğunu biliyordu.Her sabah balığa çıkmadan önce uğrardı bu sessiz mekana.Fatiha okurdu, düşünürdü gözlerini çevirerek hepsi birer ibret levhası olan üzerleri çiçekler,yabani otlarla kaplı mezarlara.Belki de tayin edilmiş yakin ona geldiğinde şuracıktaki mezarların ayak ucunda uzanan yeşillik bir yerde, bir istirahatgah hayal ederdi,çünkü balıkçılar dalgaların sahili dövmesiyle oluşan huşulu sesleri duymak isterler. Martıların çığlıklarını,kurbağaların vıraklamalarını, kuşların cıvıldaşmalarını duymak isterler.O geçici mekanda ebedi güzellikleri seyrederken,gecenin karanlığında sulardan fırlayıp ay ışığında altın sarısı pulları parlayan balıkları da seyretmek isterler.

Ağların bulunduğu yere gelmişti.Güneş birkaç metre yükselmiş,hava hafiften ısınmıştı.Ulu dağın kapkara gölgesi bütün haşmetiyle sulara düşmüştü.Motoru susturdu.Egzostan yine siyah dumanlar yükseldi.Son pat pat sesleri de suların yüzeyinde yankılandı uzaklarda yitti gitti. Şimdi suların yüzeyinde derin bir sessizlik hakimdi.Bir müddet dinledi balıkçı bu sessizliği.Uzaklarda kalan süt beyazı martıların zayıf çığlıkları böldü bir an bu derin sessizliği.Kürekleri suya indirdi.Ağın ucundan yakaladı bismillah diyerek ağları kontrole başladı.

Ağları adım adım kontrol etmek,zevkli ve heyecan vericiydi. Gelecek balık hayal edilir ve insanın yüreği hop hop atardı.Büyük umutlarla suya salınan ağlar yine aynı umut ve heyecan ama sabır ve tevekkülle kontrol edilirdi.İste ilk balık geliyordu.Ağın ağırlığından hissetti bunu balıkçı. Balık misine arasında sağa sola yalpaladı fakat her seferinde de daha da gömdü pullu bedenini keskin ve sarmaşık misineler arasına.Yavaşça kaldırdı ağı ve balığın iri kafasından yakaladı.Zedelenen pullar deriden sıyrılıp suya döküldü.İrice bir sazandı.Karnı bir davul karnı gibiyidi.Balıkçı balığı gözenekler arasından çıkartırken Yunus peygamberin kıssasını düşünüyordu.

Bir balık yutmuştu onu.Allah balığın karnını onun için güvenli bir sığınak yapmıştı.Denizaltı misali gecenin karanlığında yıldızlar altında,gündüzün parlayan güneşinde, azgın sularda güven içinde yolculuk yapıyordu.Ona kim yardım edebilirdi? Tüm sebepler fonksiyonunu yitirmiş her şey onun aleyhindeydi.Gece,gündüz,deniz,hava,balık…vs
Ona sadece bir tek zat yardim edebilirdi.

Balıkçı o zatı çok iyi tanır ve ona halis bir kalple inanırdı.Geceleyin yıldızlar altında nice azgın dalgalardan onun yardımıyla kurtulmuştu.
-keşke yardım edebilseydim sana ey yunus peygamber -dedi elindeki balığı kayığa bırakarak.

Ağlardaki dolaşıkları birer birer açtı,takılan otları temizledi.Güneş bir hayli yükselmişti. Heybetli dağın gölgesi kaybolmuş,ışınlar renk cümbüşü halinde sularla dans ediyordu adeta Birkaç tekne geçti yanından suları yara yara.Dalgalar geldi sapsarı kayığa çarptı.Kayık dalgalar arasında beşik gibi sallandı.El işaretleriyle selamlaştılar :
-rast gele
-sana da rast gele.

Balıkları kayığın gölgelik bir yerinde toplayıp üzerini taze ıslak otlarla örttü.Bir kaç kez daha su serpti üzerlerine böylelikle balıklar daha uzun süre taze kalabilirlerdi.Bugün kulübeye uğrayacaktı.Geceyi de orada geçiririm diye düşündü.Bir aydır kulübeye uğramamıştı. Napolyon ve Adsızı merak ediyordu ayrıca.Tabii hayata alışabildiler miydi acaba? Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenebildiler miydi?

Yine sabahın erken vakitlerinde balığa giderken,gölün kenarında kumlar üstünde miyavlayan etrafa tedirgin ve korkulu gözlerle bakan iki yavru kediyi görmüştü.Anlaşılan anneleri tarafından terk edilmişlerdi.Çelimsiz halleri karınlarının epeydir aç olduğunu gösteriyordu. Onlara acıyıp,yanına aldı.Kulübede yalnızlığıma ortak olurlar diye düşünmüştü.Hem davetsiz misafirlere engel olurlardı. Özellikle yaz aylarında bu küçük adayı zehirsiz su yılanları doldururdu.Alışmıştı gecenin bir vakti sürünüp gelen bu davetsizlere.Çoğu geceler onları yorganın altında uzun kuyruklarından yakalayıp,suya bırakmıştı.

Ellerini yıkadı,alnında biriken terleri sildi.Kır saçlarını düzeltti,yorulmuştu.Oturdu biraz.Bir sigara yaktı.Dumanlar halkavari yükseldi gökyüzüne.Otlar altında kıpırdayan balıklara baktı:
-allah bereket versin -dedi.
Gözleri önce hafif dalgalı sularda gezindi.Sonra heybetli yüce dağı seyretti.Doruklarında sisli bulutlar dolaşıyordu. Baharda eriyen kar sular köpürerek,gürüldeyerek dağın yamaçlarından aşağı dökülerek gölü beslerdi.Arada sırada dağa çıktığı da olurdu.Dağın zirvesinden aşağıda uzanan ovayı,gölü,kulübesini ve ağların bulunduğu yeri seyretmek ayrı bir keyif verirdi ona.

Son bir nefes çekti sigarasından.Eski marka Kohler motoru çalıştırdı,pat pat sesleri suların yüzeyinde yayılarak ulu dağın eteklerinde yankılandı yeniden.Yine alışılmış siyah duman ve benzin kokusu.Dümenin başına geçti ve kayığın yönünü adaya doğru cevirdi.

Küçük bir adacıktı.Üzeri tüylü kamışlar,sazlık,yabani otlar bir kaç ağaçla kaplıydı. Kuşlar yuvalarını burada kurarlar,kavgacı çığırtkan martılar burada dinlenirler, bayramlarda şenliklerde kayık turuna çıkan insanlar muhakkak buraya uğrardı.İlk defa balıkçı bir kulübe yapmıştı.İçinde ağ malzemeleri,yatağı,çaydanlığı ve birkaç parça özel eşyası vardı.

Adsız suya girmekten korkuyor bir o tarafa bir bu tarafa koşturup duruyor bir an önce balıkçının kucağına atlamak istiyordu.Gülümsedi balıkçı Adsızın bu aceleci tavrına. Gözleri Napolyonu aradı.Gördü onu nihayet adanın en yüksek yerinde mağrur durusuyla.Kayığın adaya kadar gelişini aynı mağrurlukla seyretti.Hiç yerinden kıpırdamadı.

Kayığı adaya çekti yarı beline kadar.Adsız hemen fırladı kucağına.Okşadı balıkçı kedinin tüylü bedenini.Kedi çocuklar gibi sevindi.Napolyon da gelmişti az sonra. Kedileri iyi görmüştü.Bıyıklı yanakları sarkık,tüylü karınları şişkindi.

Acıkmıştı.Bir balık kızartmalıydı.Gölün ortasında bu küçük adada,tertemiz havada,tatlı esintide dans eden tüylü kamışların hışırtılarını dinleyerek, buram buram etrafı kaplayan kokusuyla kızartılmış balıkları hayal etti.İştahı daha da arttı.

Ortaca büyüklükte bir balık aldı.Usta eller balığın pullu derisini bir çırpıda sıyırdı attı.Adsız hemen deriye koştu, keskin dişlerini balığın pullu derisine geçirip afiyetle yemeye başladı. Napolyon ise aynı mağrur duruşuyla kenarda balıkçının maharetle işleyen ellerini seyrediyordu.Kardeşi gibi atılmadı hemen pullu deriye.Onun gözü balığın iri kafasındaydı Balıkçı kediyi takdir etti.Ona boşuna bu ismi takmamıştı.Adsıza ise henüz bir isim bulamamıştı, hımbıl, uyuşuktu.Gövdeden ayırdığı kafayı fırlattı Napolyona doğru. Hızla yanaştı kedi kafaya fakat bekledi biraz,önce kokladı, diliyle yaladı ve afiyetle yemeye başladı.Adsız ise çoktan pullu deriyi mideye indirmiş patilerini,uzun bıyıklarını yalamakla meşguldü.

Etraftan odun topladı,ateşi yaktı.Tavayı ateşe sürdü.Yağ cızıldayınca balık etlerini tavaya dizdi.Buram buram kızarmış balık kokusu sardı adayı.Özenle yerleştirdi kızaran balıkları tabağa.Evden getirdiği domates, salatalık,marul,soğan bir güzel salata hazırladı.Tek limonu ikiye böldü.Yarısını salataya sıktı.Diğer yarıyı da ikiye bölerek balıkların yanına yerleştirdi. Zayıflayan ateşi canlandırdı.Çaydanlığı suyla doldurup ateşe sürdü.Bir tutam çay attı.Demli çayı ince belli çay bardağına doldurdu.

Güneş ufukta bir ateş topu olmuş ovanın derinliklerinde kaybolmuştu.Gökteki yıldızlar saklandıkları yerden birer birer ortaya çıkıp göz kırparcasına parıldıyor,ay ise henüz solgundu.Hafiften bir akşam rüzgarı esti, kulübenin tavanındaki kamışlar uğuldadı.Yabani otlar arasında kaynaşmalar oldu.Ağaçların dallarındaki son kuş sesleri de kesildi.Balıkçı kulübenin önünde yanan ateşi körükledi. Adsız başını kardeşinin kıllı vücuduna yaslamış uyukluyordu.Napolyon ise başını ayakları üzerine koymuş duru bakışlarıyla yanan ateşi seyrediyordu.Düşündü balıkçı tüm mevcudiyeti bir baştan bir başa.Uzaklarda karanlıklara gömülmüş heybetli dağı,önünde uzanan dalgalı gölün derinliklerinde bin bir türlü canlıları,gökteki yıldızları ve mehtap halindeki ayı düşündü ve o zata tekrar teslim oldu.
-Tüm sebepler sükut ettiği anda geceye, gündüze, havaya, denize ve balığa ancak senin sözün geçer ve balığın karnındaki Yunus’a ancak sen yardim edebilirsin -dedi.

Karanlık giderek arttı.Kurbağalar bir senfoni eşliğinde vıraklıyor,balıklar adeta dans edercesine sulardan fırlıyor mehtapta altın sarısı pullarını parlıyor ve tekrar suya dalıyordu.Geceler bir yönüyle nice canlının av merasiminin başlamasıdır aslında.

Nilüferler gölün en ıssız yerlerinde açmışlardı.Etrafını yeşil,mavi,mor,eflatun renkli çiçekler sarmıştı.Bir kurbağa sıçradı nilüfer yaprağı üzerine.Burası en güzel yerdi sevdiğine şarkılar söylemek için.Önce hafif bir giriş,sonra tempoyu artırarak hızlı hızlı vıraklamaya başladı kurbağa otlar arasında kıvrıla kıvrıla yaklaşmakta olan tehlikeden habersiz,sustu bir ara.Diğer kurbağalarda sustular.Yılan da durdu otlar arasında soluğunu tutarak.Kurbağa nefesini yılan kuvvetini topladı.Kurbağa yarım kalan şarkısına devam edecekti ki yılan ani bir hamle yaptı. Kurbağa bacağını yılanın sivri dişleri arasına kaptırmıştı.Yılan avının etrafında dönerken ağzı da bir çuval gibi genişliyordu. Kurbağanın kısık sesi,uyuşan bedeni giderek uzun ince bir karanlıkta kayboldu.

Diğer kurbağalar da sessizliğe gömüldüler.Bazıları otlar arasında ayın parlayan ışığında bu manzarayı seyrettiler ama yardım edemediler.
Kurbağa feri sönen gözlerini ötelerde giderek sönmeye yüz tutan balıkçının ateşine dikti. Sönen ateşle beraber kurbağanın gözleri de söndü.
Ada karanlığa gömüldü.Yıldızların parlaklığı daha da arttı.Gecenin derin sessizliği,adanın ıssızlığı daha da yoğunlaştı. Gözleri ağırlaşan balıkçı yatağına uzandı. Kulübenin tavanında kamışları arasından tüm esrarıyla yıldızları seyretti bir müddet.Göz kapakları kapandı. Uyumuştu.


İsa Avcı

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 647
favori
like
share