Açtın mı sayfayı. Önce uzunluğuna baktın yazının. ‘Ne anlamlar çıkarmam lazım acaba!’ diye düşünürken, şimdi tekrar baştasın.
Çıkarma hiçbir anlam. Olanı, olduğu gibi gör. Görebildiğin kadar çünkü herşey.
Çıkarma hiçbir anlam. Nasılsa geri dönüşüm kutusuna yollamadık mı biz tüm anlamları.

Şimdiden yazayım bunları. Oku, geldiğinde. Gelince oku. Ki gitmiş olurum belki, hala olduğumu sandığın yöne çevirdiğinde, yüzünü.

Ya da okuma bile, istemezsen, bu sen kokan satırları...
Ama benim hala senden başka, herşeyi paylaşmak istediğim kimseM yok.
.......
Ben artık gidiyorum Karagöslü. Sevgili Elma, sevgilin ElmaN, iyelik ekliğinden muaf, iyelik ekinden yoksun olarak çıkıyor yola.

Gidiyorum. Farkındasın değil mi?
Tamam, ‘gitmek’ bir şey değil belki. Sonuçta nedir ki; gidersin ve gelirsin, gidersin ve dönersin...
Ama benim gidişimin sonunda bir ‘ve’ bağlacı yok. Ardından adımlayan bir zıt anlamlısı da.
Gidişime, ancak ve ancak, ziyaret etmeler taşır, ‘ve’ bağlacını, artık.
Gidiyorum. İkinci bir emre kadar, tek kişilik olarak kurulmaya mahkum hayallerimle.
.......
Gidiyorum ya, hala yok senden başka kimseM olmasını istediğim kimse. Ve biliyorsun ki, çok seviyorum seni. Bu da ikinci ‘hala’dır. Bilmediğin, nasıl sevdiğimdir, seni.

Benim de bilmediklerim var. Bildiğin gibi.
Mesela neden gittiğin...
Diz çöksem, yalvarmak olurdu adı, yaptığımın, sen giderken ve gittikten sonra.
Herşey olabilir, gitmene sebep. Herşey. Buna rağmen, bunca HERŞEY’e rağmen yaptım o adı, diz çöksem yalvarmak olacak olan herneyseyi. -Sana gelmem için, aslında senin bana yapman gereken herneyseyi.- Ama gelmedin. Mesela neden gelmediğini de bilmiyorum. Sevdiğini biliyorum. Nasıl sevdiğini bilmiyorum mesela.

Özlüyorum seni. Çok özlüyorum. Çok özlüyorum. Çok özlüyorum. Ama nasıl diner bu özlem, bunu bilmiyorum mesela.
Zaman?
Geçer mi ki zaman? Mesela bunu da bilmiyorum. Nasıllığını düşünmek bile abesle iştigal.
..........
Gidiyorum.
Sana yazamadığım şiirlerin ağırlığı var üzerimde. Ve bildiklerimin, elbet. O ağırlığın altında ezilmiş ilhamdan akan kanın kokusu, soluduğum.
Oysa tutabilmeliydim ellerinden, sağ şakağım ‘sen’ diye atmaktan, deli gibi yorulmuş ve sızlıyorken.

Şimdi ben gideceğim.
Şimdi ben gidiyorum ya; hiçbir şey olmayacak bugünkü gibi. Nasıl ki kalmadıysa eski, olduğu gibi, olduğu haliyle...
Bana en çok dokunan bu. En çok ağırıma giden bu. Ben gideceğim ve ‘bugün’ de eskiyecek. Hani ‘ayrıyız’ ama seviyoruz ya birbirimizi, hani yol boyu dönemeç olmamasına rağmen söylüyoruz ya sevgimizi, hani arada bir buluşup el ele tutuşuyoruz ya ağlamaklı gözlerle, hani içimizden küfrederek ağlıyoruz ya, hani keskin bir koruma güdüsü var ya birbirimizi dünyadaki tüm kötülüklerden, hani söylenmemiş aitliklerin altında büyüttüğümüz bal gibi sahiplenmelerimiz var ya var edilmişliğimizi...
... hani işten çıkma saatlerini çakıştırmaya çalışıyoruz ya üç beş saniyelik görmelere bile hasretlikten, hani bir yolunu bulup haberliyorsun ya beni yakınımdan geçerken ‘çık pencereye’ dercesine ‘göreyim seni, özledim, deli gibi!’, hani eski zaman aşıklarıymışçasına camdan cama, içimden içine bağırıyorum ya, içinden içime bağırıyorsun ya ‘seviyorum seni!’ diye ve tutmasa Allah’ın cezası ayrılık, bağlamasa elleri ayakları, koşmak istiyoruz ya Alev-Ferit misali, hani öpemiyorsun beni diye dudak nemlendiricimden sürüyorsun ya, hani, hani öpemiyorsun beni diye taşıyorum ya onu yanımda, hani tenlerimize işlercesine sarılmak isteyip tutuyoruz ya kendimizi...
... hani, hani ‘dahil ya ayrılık sevdaya’...

İşte biz, o dahilliğin en koyu noktasındayız. Ayrıyız. Aşığız. Salya sümük aşığız.

Olmayacak bunların hiçbirisi, artık. Olmaması zaten ayrılık demekti. Anlamlarını da yitirecekler zamanla. Bildiğim bu. Bu işte, ağırıma giden. Buna göz göre göre izin vermen. Kader deyip, geçilir mi ki?!

Yaa işte sevgili elma kurdu. Ayrılık mıydı istediğin. Al işte ayrılık sana! Ben istemedim. Ama, al işte bana da!
...........
Ne çok yalnızlık varmış meğer, değil mi? Özlem ağır bir yükmüş. Ve birlikteyken seviyor olup, ayrılıkla, tüm kapıları açmak, Aşk’a, ateşten yeni alınmış bir tencereyi, tutaçsız, çıplak elle avuçlamak gibiymiş. Ya da kış ayazında, ıslak elle, buz tutmuş demir korkuluktan tutmak.

Bizi ayrılık düşürdü aşka, sevgili. Bugün, bıkkın bir öğleden sonra karesinde, güneş batmaya meyletmişken, çoook uzaklarda beliren ürkünç bulut kümesinin serin soluğuymuşçasına, saçlarımdan geçip, beynime nüfuz eden, sen kokmaktan çok uzak, o yabancı esintiyle anladım bunu. Gerçi bu cümlenin okunması kadar uzun sürmedi düşüncenin oluşumu...
Yani ne mi?
Yani aşığım sana ben. Senin bana aşkın kadar. Ama ‘gibi’si farklı.
..........
Gidiyorum.
‘Toparlanamamış bir zihin ve darmadağın bir yürek’le.
Ve tüm bendeliğin sindi, valizlerime küfrede küfrede tıkıştırılmış eşyalarımın her bir hücresine. Gidiyorum ve benle geliyor var edilmişliğin. Haberin yok. Sen de yoksun. Bedenin sende, geri kalan herşeyin bende. İddia edebilir misin yaşadığını?
..........
Yok mu bu insanoğlunun maruz kalacağı bir evrim daha! Ama hemen. Şimdi. Ve bu boyutta. Yok mu? Olmalı oysa. Evrime maruz kalmalı ve duyduğun pişmanlığın ardından yapman gereken birşeyler olduğunun farkına varma yetisine sahip olmalısın.
Nereye kadar atacaksın çentikleri. Doymuş olmalıydı oysa, egon. On yıl öncesin benden. Ve ben çentiksiz, bunca tokken, sen nasıl olur da...

İşte burası küfürlük. Küfretmem lazım, tam da bu noktada.
..........
Düşünceler kopuk kopuk yazılmaz, diye bir kural yok. Varsa bile ben koymadım o kuralı. Varsa bile bozuyorum. Yine bildiğimi okuyorum işte! Yine!
Hani sana ‘gel’ deyip de, ‘seviyorum ama gelmiyorum’ cevabını aldığım anlar, nasıl bir ruh halini kazıyor bana, bilmezsin. –Bak bilmediğin bir şey daha!-
Hani güçlüyüm ya ben, hani yürekliyim, hani dayanmasını bilirim ya... Ne güç kalıyor, ne yürek yetiyor, ne dayanacak hal kalıyor. Tüm dünyada bir ben tek’im gibi hissediyorum. Ve savunmasız. Oysa senin yerin rahat ve tekin. Evet. Tekin. Ama beni ortada bıraktın. Öylece. Ve çekilip o emin, güvenli, tekin köşene: ‘Git’ dedin bana, ‘soğuk olur oralar, kazak giymeye alışacaksın.’
Oysa benim hala senden başka kimseM yok.
Sarılmak istediğim tek gövde hala bir tek seninki. Kokun... Başka kimsede zaten duyamam kokunu. Sarıldığım vücut ve aldığım koku farklı kişilere ait olsun istemiyorum. Zaman geçip de, bir başkasına sarıldığımda, duyduğum senin kokun olsun istemiyorum. Bir başkasına sarılmak da istemiyorum zaten. Sana sarılıp, seni soluyayım istiyorum. Tüm çabam bunun içindi. Tüm çocukluğum da sevgimdendi, ilik yapıp, elmacık kemiklerine sakladığım.

Korkuyorsundur şimdi sen bunları okudukça. Ama merak etme. Rahat ol. Gidiyorum. Kal desen, ki demezsin, bu yüzden kurmaktan vazgeçiyorum bu cümleyi.
.........
Hani ne demiştim sana, nasıl anlatmaya çalışmıştım birşeyleri... Kenetlemiştim parmaklarımı ve: ‘Yani, insan her iki güne bir rastlamaz ki, böyle olabileceği birisine, her anlamda...’, sonra da tıkmıştın lafı ağzıma: ‘Gitmezsem peki? Ya gitmezsem?’ derken, ben. Tıpkı korkularını hayatımızın ağzına tıktığın gibi. Nefes al alabilirsen şimdi. Neyse ki gidiyorum. Paylaşmak zorunda kalmazsın benle artık o ‘tıkıntı’daki sayılı soluğu. Bol bol yeter sana. Gidiyorum ben.
........
Ben bu şehirden giderken, yani gidersem, yolcu etmeye gelme, beni. Sana elveda demem. Bir hoşçakalsa istediğin, al, kalmaların en hoşu senin olsun.
........
Şimdi ben gidiyorum, bu, içinde bendeki sen’le anlam bulan şehirden. Üzdüğün kadar üzüldüm, üzmediğimce üzüldün. Ama artık üzülme. Elbet gelecek boyun çukurumun, elmacık kemiklerinin bir sahibi. Suni sahibi.
Yedek talihli. Yayılarak otururken sen, hep olduğu gibi, o suni sahip de bunca sarılmak ister mi dizlerine, bunca okşamak ister mi saçlarını, parmaklarını gezdirmek yüzünün her bir karesinde, saçma sapan çekiştirmek parmaklarını... ben gibi, bilemem. Ama dilerim ki, sen bir o kadar öpmek istersin onun kollarından, yine avuçların terler, elinden tutarken, yine kelimeler ağzında büyür büyür, söyleyeceklerini unutursun, gözlerine bakıp konuşurken, sarıldığında ona ve seyrederken onu, dakikalarca, yine aynı cümleleri kurmak istersin, farklı bir özneyle. Yine.

Bilmiyorum, kaşlarımı kaldırarak bıraktığım gülüşlerim içten olur mu, farklı bir çift göze bakarken... daha da mühimi, o bir çift göz, görür mü senin gördüklerini... ‘Bakmasını bilene güzeliiim!’ demeyecek misin?

Neyse ne işte!
Gidiyorum ben nasılsa.
Mavi’lik bende kalsın. Güz güzeli de sende. İyelik eki.... O nereye ekleneceğini bulur. Uymasa da! Çünkü ne herkesin gözlerinin kenarındaki çizgiler seninkiyle aynı. Çünkü ne herkes ben gibi yamuk gülümsemelerle kamufle ediyor kocaman kahkahalarını. Çünkü ne herkes sen. Çünkü ne herkes ben. Çünkü herkes taşıyamaz, ufacık bir ‘m’ harfinin, ekleşip, kocamanlaştırdığı anlamı. Çünkü ne herkes karagöslü. Çünkü ne herkes güz güzeli.

Gidiyorum ben. Ve seni hala çok seviyorum. Ve beni hala çok seviyorsun.
Çünkü nasıl ki yoksa benim senden başka kimseM...
Çünkü yok, senin de benden başka kimseN.

Elma ve kurt!
........
Ve ne demiştim: Dahil de olsa sevdaya, ayrılık = ayrılık.

‘Cinayet’ diyordun
‘Gördüm’ diyordun
‘Hiçbiriniz yoktunuz’ diyordun ya...
Ben ordaydım
Gördüm
Korkakça bi hamleydi
Geceydi
Bıçak sendeydi
Gördüm
Akan kan benimdi
Son kez soludum her bi çırpınışta
Topladım bi ömür etti
Gördüm
Ve öldürdüğün kadar öldüm
Artık uzağında bi gömüyüm.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1097
favori
like
share