Soru özetle şu: Türkiye'nin Kürt vatandaşları, ülkemiz içinde nasıl konumlandırılacak; bölücülüğe prim vermeyen bir barış ve beraberlik formülü nasıl bulunacak?
Bunun cevabına ışık tutabilecek bir olgu ise, Türklerin ve Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde asırlar boyu kardeşçe ve hatta tek bir "millet" bilinciyle yaşamış olmaları.
Sayın Akyol’un kaleminden bölüm bölüm yer vereceğim yazının ilk bölümü;
KÜRT SORUNU İÇİN OSMANLI TECRÜBESİ
Binlerce yıldır Ortadoğu"da yaşayan bir halk olan Kürtlerin, Türklerle olan ortak tarihini anlamak için 16. yüzyılın başlarına, Yavuz Sultan Selim devrine uzanmak gerekiyor. Osmanlı devletinin sınırlarını doğuya doğru genişleterek Ortadoğu"nun büyük bir bölümüne hakim olan Yavuz Selim"in karşılaştığı en büyük tehlike Safavilerdi. Liderleri Şah İsmail, sürekli olarak Anadolu"daki isyanları körüklüyor ve Osmanlı için askeri bir tehdit oluşturuyordu. 1514 tarihli Çaldıran Savaşı ile Yavuz, Safavi tehlikesini önemli ölçüde püskürttü. O zamana kadar Safavilerden rahatsız olan Sünni Kürt ve Türkmen aşiret beyleri, bu savaşta Osmanlı ordusuna büyük destek verdi.
*Bu, Osmanlı ile Kürt beyleri arasında doğal bir ittifakın oluşması anlamına geliyordu. Ancak Çaldıran savaşı, Güneydoğu Anadolu"nun Osmanlı tarafından fethedilmesi anlamına gelmiyordu. Savaştan sonra da bölge, aralarında herhangi bir birlik olmayan Kürt beylerinin egemenliği altında ve Safavi tehlikesine açık kalmıştı. Savaştan sadece iki yıl sonra bu sorun da halledilecek ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler Osmanlı toprağı haline gelecekti. Bunu sağlayan en önemli aktör ise "İdris-i Bitlisî" adlı Kürt din âlimidir.
*
Yirmi yıl kadar Akkoyunlu devletinin hizmetinde çalışan İdris-i Bitlisî"nin babası soylu Kürt ailelerinden Mevlânâ Şeyh Hüsameddin El Bitlisî"ydi. İdris, Kürtçe gibi Türkçeyi de çok iyi biliyordu. Sühreverdi tarikatına bağlıydı. Akkoyunlu Türkmen devletinin başkenti Diyarbakır iken, burada hükümdar Uzun Hasan Beğ"in sarayında şehzadelerin hocası ve katip olarak çalışmıştı. Şah İsmail, Tebriz"i fethederek Akkoyunlu devletini yıkınca İdris de İstanbul"a gelip II. Bayezid"le görüştü. Padişah bu Kürt din âlimine büyük saygı gösterdi ve onu Osmanlı sarayında tarih yazıcılığıyla görevlendirdi. İdris, Osmanlı"nın ilk sekiz padişahının hayatını anlatan Heşt Behişt (Sekiz Cennet) adlı ünlü eserini burada yazarak Sultan"a sundu.
*
Sultan Bayezid"in yerine Yavuz Selim tahta geçince, İdris, yeni sultanın Doğu siyasetinin danışmanı oldu. Yavuz"la birlikte Çaldıran seferine katıldı, savaş sonunda Osmanlı egemenliğine geçen Tebriz"de bir süre kalarak Ulu Cami"de halka vaazlar verdi. 1516 yılında, Şah İsmail"in Doğu ve Güneydoğu Anadolu"yu yeniden istila etme hazırlığında olduğu ortaya çıktı. Şah, Çaldıran savaşında öldürülen komutanı Mehmed Han"ın yerine onun kardeşi Karahan"ı tekrar Anadolu"ya gönderdi. Bu komutan Diyarbakır ve çevresini kuşatma altına aldı.

2. bölüm;
OSMANLI'YA SIĞINAN KÜRT BEYLERİ
Bu tehlike karşısında, bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri bir araya gelerek Osmanlı"ya katılma kararı aldı. Bu talebi de "Ariza" adlı bir metinde anlattılar. "Ariza"yı Kürt beylerini temsilen Sultan"a götüren kişi İdris-i Bitlisî"den başkası değildi. İdris, ayrıca, kendisinin Farsça kaleme aldığı İstimaletname"de "Bilad-ı Ekrad" yani "Kürt beldeleri" hakkında bilgiler verdi. Yavuz Sultan Selim, kendisine başvuran Kürtlerin isteğini geri çevirmedi ve bu "bendeleri" Safavi tehdidinden kurtarmaya karar verdi. Yavuz"un emriyle, Konya Beylerbeyi Hüsrev Paşa, İdris-i Bitlisi"nin manevi desteğiyle 10 bin kişilik bir gönüllü ordusu topladı ve Diyarbakır"ı Safavilerden kurtardı. Safavi kumandanı Karahan, Mardin"e kaçtı. Osmanlı ordusu, Mardin üzerine yürüdü sonuçta bu kenti de aldı.
*
Bu tarihten itibaren, Diyarbakır ve Mardin Osmanlı topraklarına dahil edildiği gibi, İdris"in Yavuz Selim adına bölgenin Kürt-Türk beyleriyle anlaşması sayesinde Bitlis, Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Hizran, Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin ve Cezire-i İbn Ömer gibi toplam 25 mıntıka barışçı yollarla Osmanlı idaresine bağlandı. Bu üstün başarılarından dolayı Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî"yi ödüllendirdi. Kendisine bir ferman göndererek Diyarbakır bölgesini ona "temlik" olarak verdi.
Ayrıca merkezi Diyarbakır olan ve Yavuz Selim"in 1516 yılında yeni kurduğu "Arab Kazaskerliği" kendisine bahşedildi. Böylece İdris-i Bitlisi Osmanlıların en büyük siyasi rütbelerinden biri olan kazaskerlik rütbesiyle taltif edilmiş oldu.
UZUN OSMANLI YILLARI
Bölge Osmanlı"ya bağlandıktan sonra Kürt aşiret ve beyliklerine otonomi tanındı. Kurulan "Diyarbekir Vilayeti" bünyesinde 11 sancak Türk idarecilerine, 8 sancak yerli (Kürt) beylere verildi. Osmanlı"nın idari sisteminde en büyük birim "vilayet" idi. Tek bir Diyarbekir vilayeti tüm Güneydoğu Anadolu"yu içine alıyordu. Vilayetin altında livalar, onun da altında sancaklar vardı. 1520 yılındaki bir Osmanlı belgesinde, "Vilayet-i Diyarbekir" başlığı altında 9 liva, bunların da altında 28 "Ekrad sancağı" (Kürt sancağı) sayılıyordu. 1526 yılına ait bir belgede ise, "Diyarbekir Vilayeti Livaları" başlığı altında önce 10 Osmanlı sancağı, sonra da Vilayet-i Kürdistan başlığı altında "Ekrad sancakları" denilen 17 sancak sayılmıştı.
*
Belgeleri yorumlayan tarih profesörü Ahmet Akgündüz, Diyarbekir vilayeti içindeki sancakların 35"i geçtiğini; bunların 16"sının tımar düzenine tâbi klasik Osmanlı sancakları olduğunu; kalanların ise "yurtluk-ocaklık" ve "hükümet" diye de tasnif edilen "Kürdistan vilayeti livaları" olduğunu söylüyor. Bunun anlamı, söz konusu Kürt bölgelerinin belirli bir otonomiye sahip olduklarıdır. Bu düzende Kürtler kendi hayatlarını sürdürdü. Bu durum onlara kimliklerini koruma imkanı verdiği gibi, feodal düzenin sürmesini kolaylaştıran bir hukuki düzen de getirmiş oldu.
***
TÜRKLERLE KÜRTLERİN KAYNAŞMASI
Osmanlı tarihi bakımından belirtilmesi gereken bir diğer olgu da, Kürtler ile Türklerin kaynaşmış olmalarıdır. Kürtlerin tarihi konusundaki en önemli uzmanlardan biri olan David McDowall, The Kurds adlı kitabında bu hususun altını çiziyor: "Kuşku yok ki, geç dönemde, bazı Arap ve Türkmen aşiretleri kültürel anlamda Kürtleştiler. Kürt ve Türkmen kabileleri bir arada yaşadı, bazı durumlarda birbirleri ile karıştı, bazı Türk liderler Kürtleri cezbetti veya bunun tam tersi oldu." David McDowall"a göre, aynı şekilde çok sayıda Kürt, özellikle Müslüman ordularında profesyonel asker olanlarla, Türk veya Arapların yoğun yaşadığı bölgelere göçen köylüler ve aşiretler, Kürt kimliklerini kaybetti.
*
Kürtler için Osmanlı ordusunun ilgi çekici olduğunu dile getiren David McDowall, Kürtlerin sabit ordunun süvarileri arasında Türklerin yanında yer aldığını söylüyor. Kürtlerin en önemli katkısının, özellikle merkezden uzaktaki birliklerde olduğunu hatırlatan McDowall, 1630"ların ortalarında İran"a yapılan bir Osmanlı seferinde Hakkari ve Mahmudi Kürtlerinin ana ordunun önünde yer aldığını, Bitlis"ten gelen piyadelerin ise arka birlikleri oluşturduğunu belirtiyor.
BEDİRHAN EFSANESİNİN ASLI
Kürtler arasında, 1840"lardan itibaren bazı isyanlar baş gösterdi. Kürt tarihinde önemli bir yere sahip olan Bedirhan ailesine, bu isyanlardaki öncü rolü sebebiyle hâlâ pek çok Kürt milliyetçisi tarafından efsanevi anlam yüklenir. Halbuki, ne Bedirhan ailesinin isyanlarında ne de o dönemdeki diğer Kürt kalkışmalarının herhangi birinde milliyetçi motif yoktu. Bunlar, 1839 yılındaki "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" ile başlayan Tanzimat dönemine tepki olarak gelişmiş hareketlerdi. Osmanlı, Tanzimat"la birlikte, daha önce geniş bir otonomi verdiği bölgeleri merkeze sıkı biçimde bağlamaya çalışıyordu. Buna tepki gösteren yerel liderler de ayaklanıyordu. Bunların kimisi Kürt, kimisi de Türkmen"di.
*
Tanzimat süreci ile Osmanlı idarecileri, merkezi yönetimi güçlendirmek, etkili biçimde vergi toplamak ve kuvvetli ordular kurmak niyetindeydi. O dönemde pek çok eyalette vergi Osmanlı memurları tarafından değil, yerel yöneticiler tarafından toplanıyor, bunlar da topladıkları verginin ancak bir kısmını merkeze aktarıyordu. Merkezin güçlenmesi için etkili bir bürokratik yapının kurulması ve bu yolla eyaletlerin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu işi en iyi başaran kişi, devleti 1876-1909 yılları arasında yöneten Sultan II. Abdülhamid oldu.
***
HAMİDİYE ALAYLARI VE ABDÜLHAMİT'İN KÜRT POLİTİKASI
Sultan II. Abdülhamid, devletin Müslüman halklarını bir arada tutmaya büyük önem verdi. Doğudaki Ermeniler arasında gelişen fanatik milliyetçi çeteler, Abdülhamid"in bu bölgeye özel bir şekilde eğilmesine vesile oldu. Abdülhamid"in getirdiği çözümün çatısını da "Hamidiye Alayları" oluşturdu. Abdülhamid"in ismine kurulan bu alaylar, Güneydoğu"daki Kürt aşiretlerinden adam devşirilerek bölgeyi Osmanlı devleti adına korumak amacıyla kurulan yarı askeri birliklerdi. Giderek büyüyen Rus tehdidine ve Ermeniler arasındaki milliyetçi örgütlenmeye karşı güvenlik unsuru olan Hamidiye Alayları, aynı zamanda Kürtlerin devlete olan sadakatlerini pekiştirmek gibi bir amaç da taşıyordu.
*
Aslında alaylar, Sultan Abdülhamid"in Kürtleri devlete daha da ısındırmak ve bağlılıklarını artırmak için yürüttüğü kapsamlı projenin parçasıydı. Projede Kürt önde gelenlerinin çocuklarının İstanbul"da eğitilmesi, bölgeye gönderilen din adamları yoluyla "Osmanlı" bilincinin güçlendirilmesi gibi unsurlar da vardı. İstanbul"da "aşiret mektepleri"nin açılması, bölgedeki medreselere maddi destek verilmesi bu projenin ayaklarını oluşturuyordu. Abdülhamid, ayrıca, yöreye gezici öğretmenler ve vaizler göndererek halkın eğitimine de önem verdi.
*
Prof. Dr. Ercüment Kuran, Kürt aşiret reislerinin çocuklarının askeri okullarda okutulması ve bunlardan Harbiye mektebinden mezun olanlarının nizamiye ordusuna tayin edilmesinin önemine işaret eder ve hükmünü "Doğu Anadolu halkının devletle bütünleşmesinde Abdülhamid"in hizmeti büyüktür" şeklinde verir. Askeri bir misyonu da yerine getiren alaylar, doğudaki Rus destekli Ermeni çetelerine karşı koyar, gerilla tipi savaş verir.
7.Bölüm;
KÜRTLERİN MİLLİYETÇİLİĞE YÜZ ÇEVİRİŞİ
Milliyetçilik, modern çağda doğan bir olgu. Modernizm öncesi dönemde, milliyetçilik yoktu. İnsanlar kendilerini şu veya bu milletin bir ferdi olarak değil, bağlı oldukları siyasi otoritenin (çoğunlukla bir kralın, padişahın veya derebeyinin) tebaası ve ait oldukları dini cemaatin bir parçası olarak görüyordu. Osmanlı tarihinde, devletin son birkaç on yılı sayılmaz ise kayda değer bir milliyetçilik bulmak mümkün değil. 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı devletinin tebaası, kendini daha çok dinî temelde tanımlıyordu. Kürtler, kendilerini "Kürt"ten ziyade "Müslüman" olarak görüyordu.
Jön Türk hareketiyle birlikte Kürt entelektüeller tarafından başlatılan milli bilinç oluşturma çabaları geniş Kürt kitleleri üzerinde etkili olmadı. The Kurds adlı kitabın yazarı Derk Kinane"ye göre Kürt ağaları, hanları, şeyhleri bu modern Kürtlerin milliyetçi çabalarından hiç etkilenmedi. Çünkü, onları "dinsiz ve devrimci fikirlerin taşıyıcısı" olarak gördü ve kuşkuyla değerlendirdi. Kuşkuyla bakılanlar arasında elbette Türk milliyetçileri de vardı. 1909 yılında Sultan Abdülhamid"e karşı düzenlenen Jön Türk darbesinden ve bunun ardından iktidarı ele geçiren milliyetçi kadrodan rahatsız oldular. Yine de bu huzursuzluklar isyana dönüşmedi ve Kürtlerin Osmanlı devletine olan sadakati sürdü.
Kürtlerin Osmanlı"ya sadakatinin en çarpıcı göstergesi, 1912"den 1918"ye kadar aralıksız devam eden kanlı savaş yıllarıdır. Trablusgarp, Yemen ve Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı"nda pek çok Kürt, Osmanlı ordusunda görev aldı. David McDowall, düzenli orduda görev yapmaya karşı evrensel bir gönülsüzlük olmasına rağmen binlerce Kürt"ün silah altına girdiğini belirtiyor.
Kürtler tüm bu savaşlarda, resmi dili Türkçe olan Osmanlı devleti adına savaşmıştı. Peki bu sadakat nereden geliyordu? McDowall"a göre, en önemli faktör Müslüman kimliğiydi.
///
8.Bölüm;
KURTULUŞ SAVAŞI"NDA KÜRTLER
Atatürk"ün Kurtuluş Savaşı"nda gösterdiği en büyük başarılarından biri, Anadolu"daki farklı unsurları ortak bir dava için birleştirmesiydi. Bunu da, tıpkı Sultan Abdülhamid gibi, söz konusu unsurların ortak kimliğine vurgu yaparak gerçekleştirdi. Bu kimlik özellikle de Kürtlere hitap ediyordu. Mustafa Kemal Paşa, 1916 yılında Diyarbakır"da 16. Ordu"da görev yapmış, bu sırada pek çok önemli Kürt aşiret lideri ile yakınlık kurmuştu. Nitekim Samsun"a çıktıktan sonra "doğu vilayetleri"nden aldığı sinyallere güvenerek, Kürt vilayetlerindeki bazı önde gelen isimlere, örneğin Cemil Paşazade Kasım Bey"e, Milli Mücadele konusunda bilgilendiren ve yardımlarını talep eden telgraflar gönderdi. Zaten Kürt aşiretleri de, "din ve vatan uğrunda açılacak mücadeleye katılmaya hazır olduklarını" Kazım Karabekir Paşa"ya bildirmişlerdi.
*
Mustafa Kemal Paşa, telgraflarında kullandığı "anasır-ı İslam" yani "İslam unsurları" kavramına Milli Mücadele boyunca büyük vurgu yaptı. 1 Mayıs 1920 tarihli Meclis konuşmasında, "Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk, yalnız Çerkes, yalnız Kürt, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye"dir, samimi bir mecmuadır" diyerek milletin bu unsurlardan oluştuğunu açıklamıştı. Bu politika Kürtler arasında olumlu etki meydana getirdi
9.Bölüm;
SEVR'İ PROTESTO EDEN AŞİRET LİDERLERİ
Anadolu"da bunlar olurken, Avrupa"da ise başka bir gelişme yaşandı. Osmanlı mirası üzerinde paylaşım kavgasının verildiği Sevr Konferansı"na, milliyetçi entelektüellerden oluşan bir grup Kürt temsilci de katıldı. Başlarında Osmanlı ordusunda görev yapmış bir Kürt olan Şerif Paşa vardı. Amaçları Ermenilerle anlaşarak bir "Kürt Devleti" kurmak için Avrupalı devletlerden onay almaktı. Ağustos 1920"de imzalanan Sevr Antlaşması"nın 62. maddesi, "Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerel otonomi" verilmesini öngörüyordu. 64. madde ise "Kürt halkları"nın "Türkiye"den bağımsızlık elde etmeleri"nin yolunu açıyordu.
Ne var ki "Jön" Kürtler, Avrupalı diplomatlardan aldıkları desteğin bir benzerini güneydoğu Anadolu"da bulamadı. Kürtler arasında bu habere duyulan şiddetli tepki, Paris"e bir seri telgrafın yollanmasına sebep oldu. Bu telgraflarda Kürtlerin Türklerden ayrılmak istemediği, iki halkın soy ve din itibarıyla kardeş olduğu savunuluyordu. Erzincan"dan 10 ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliğine, Şerif Paşa"nın hareketlerini protesto eden bir telgraf yolladı. Benzer telgraflar Ocak 1920"de, Milli Misak"ın kabulünden iki gün önce, Osmanlı Parlamentosu"na da yollandı. Mart 1920"de İslami dayanışmayı vurgulayan ve Kürtlerle Türkleri ayırma çabalarına karşı çıkan bir deklarasyon, 22 Kürt aşiretinin lideri tarafından imzalandı.
Dönemin Vakit gazetesinde Bediüzzaman Said-i Nursi, Ahmet Arif ve Mehmet Sıddık, Kürtler adına yayınladıkları ortak yazıyla, Türklerin ve Kürtlerin birlikte maruz kaldıkları Rus ve Ermeni terörüne atıfta bulunarak, Şerif Paşa"yı şiddetle kınıyorlardı. Kısacası sonradan ulusal hafızamızda "sendrom" olarak yerini alacak olan Sevr Antlaşması"nı protesto edenler arasında Kürtler ön saftaydı. Kürtlerin Milli Mücadele"ye verdiği destek sonuna kadar sürdü. Urfa ve Maraş"ın düşman işgalinden kurtarılmasında önemli roller üstlendiler.
Benzer işbirliği Lozan görüşmeleri sırasında da yaşandı. Lozan"da Avrupalı devletler Kürtlerin "azınlık" olduğunda ısrar edince, İsmet Paşa "Türkler ve Kürtler Türkiye Cumhuriyeti"nin ana unsurlarıdır. Kürtler bir azınlık değil bir millettir; Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir" diyerek karşı çıktı. Meclis"teki Kürt vekiller de İsmet Paşa"ya tam destek verdi. Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922"de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada, Sevr"i bir "paçavra" olarak niteledi, Türk-Kürt kardeşliğini vurguladı. Bir sonraki celsede ise, Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozan, Diyarbakır ve Van milletvekillerinin hepsi, Türklerle Kürtlerin tek bir kütle olduğunu belirten ortak bir açıklamaya imza attı.
///
10.Bölüm;
KÜRT MESELESİNİN DOĞUŞU
Peki Osmanlı"ya büyük sadakat gösteren, Milli Mücadele"ye canla başla destek veren, Sevr"i protesto edip Lozan"da "Türklerden ayrılmak istemeyiz" diyen Kürtler arasından nasıl oldu da bir "Kürt sorunu" doğdu? Bu sorunun cevabı, bir yönüyle Kürt milliyetçiliği ile ilgili. Osmanlı devletinin son döneminde ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği her ne kadar geniş kitleleri etkilemese de varlığını sürdürdü; cumhuriyet döneminde, özellikle de tek parti döneminde büyüdü. Atatürk"ün milliyetçilik anlayışı, hiç kimsenin etnik kökenine önem vermeksizin, "Türküm" diyen herkesi eşit vatandaş kabul etme esasına dayalıydı. Ancak uygulama her zaman böyle olmadı. Tek parti döneminde kimi bürokratlar, etnik temelli bir Türk milliyetçiliği geliştirdi.
*
Kürt sorununun kırılma noktası ise, 1925 baharında patlak veren Şeyh Said isyanı oldu. İsyan, Kürtler arasında çok sınırlı bir destek buldu; Bediüzzaman Said Nursi gibi önde gelen Kürt din adamları isyana karşı çıktı. Ama isyanı bastırmak ve "kökünden halletmek" için başlatılan Takrir-i Sükun döneminde sert yöntemlere başvuruldu. Bu tarihten itibaren 1930"ların sonuna kadar "bölge"de hemen her yıl ayaklanma yaşandı. Türkler ve Kürtler arasındaki birliği sağlayan Müslüman kimliğine yapılan vurgunun azalması sorunun çözümünün en etkin yolunu da ortadan kaldırmış oldu.



11.Bölüm;
KAZIM KARABEKİR"İN ALTERNATİF PROJESİ
Acaba Şeyh Said isyanı sonrasında daha farklı bir "doğu politikası" uygulanabilir miydi? Kurtuluş Savaşı"nın kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa, farklı bir politika geliştirmiş ve önermişti. İsmet İnönü hükümetinin "Takrir-i Sükun" politikalarındaki sertliği eleştiren Karabekir, temeli eğitim ve ekonomik entegrasyona dayalı alternatif bir proje sunmuştu. Proje 4 temele dayanıyordu: 12 yaşından küçük çocukları gece yatılı mekteplerine almak; Hamidiye Alayları"nın devamı olan Aşiret Süvari Fırkaları"nı tarımsal müfrezeler haline getirerek bunları tarımsal kalkınma ve yol çalışmalarında üretici hale getirmek; bölgedeki din adamlarını, Kürtçeyi de iyi bilen üniversite mezunu hocalar ve hukukçular ile harmanlamak.
Böylece, bölge insanının dini temelden kopmadan modern bir eğitim almasını sağlamak; özellikle Van Gölü havzasından başlamak üzere, bölgedeki diğer aşiret unsurlarını küçük parçalara ayırarak yerel kalkınmada çalıştırmak, bölgedeki Ermeni propagandalarını ve Kürtçülük hareketlerini etkisiz hale getirmek için üst kültürlü, temsil yetenekli, çevresindeki yerli halka sosyal hayatta ve üretimde örnek olacak Türk kanalları açmak.
Karabekir, Kürtlerin dini hassasiyetlerini gözetecek, onları modern eğitimle tanıştırırken bir yandan da üretime teşvik edecek ve böylece ülke geneliyle ekonomik entegrasyonlarını artıracak çözüm öneriyordu. 1926 yılında Meclis tarafından bölgeye gönderilerek durum hakkında rapor hazırlaması istenen Bursa Milletvekili Emin Bey de "sıkı yönetim yerine ılımlı, yumuşak bir politika uygulanması, Sultan II. Abdülhamid"in bölgede uyguladığı politikalara ağırlık verilmesini" öneriyor ve "güvenliği sağlamak için bölgede bulunan silahlı kuvvetlere yapılacak masrafın yarısı kadar bir masrafla bölgeye önemli hizmetler götürülebileceğine" dikkat çekiyordu.
İsmet İnönü hükümetlerinin uyguladığı politikalar ise, "radikal devrimcilik" vizyonuna göre şekillenmişti. Bu vizyonda ekonomiye ve yerleşik kültürel değerlere fazla önem verilmiyor, sorunun Kürtlere Türk kimliğini kabul ettirmek ve tepkileri bastırmakla çözümleneceği umuluyordu. Ancak bu politika ters tepti. Muhafazakar Kürtleri Türk kimliğine kazandırmak, ancak ortak dini ve kültürel değerler ekseninde yürütülecek politikayla mümkün olabilirdi. Bunun aksi bir çizgide oluşturulan Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi projeler başarılı olamadı.
*
Dr. Hüseyin Koca"nın ifadesiyle "halk zaten sınırlı olan eğitim imkanlarından "çocuklarımız gavurlaşacak" diye faydalanmak istemedi." Oysa, Dr. Koca"ya göre, "Kazım Karabekir Paşa"nın ziraat projesine kulak verilseydi, sosyal bütünleşme sağlanabilecekti."
*
Tek parti döneminden sonra gerek Demokrat Parti döneminde, gerekse Anavatan Partisi iktidarında bir takım olumlu adımlar atıldı. Ancak, bu adımlar başarılı olamadı ve sorun günümüze kadar büyüyerek geldi. Şimdi, yeni bir dönemin başında kapsayıcı projelere ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Yanı başında Irak gibi istikrarsız bir yapının olduğu bir dönemde Türkiye"nin, tıpkı Osmanlı zamanında olduğu gibi ülkede yaşayan bütün unsurları ortak manevi değerlere dayalı, kardeşlik duygusuyla kucaklayacak politikaları hayata geçirmesi gerekiyor.
SON

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 2209
favori
like
share
ASİ-ADANALI Tarih: 05.01.2010 20:25
tsk
ADALI Tarih: 14.11.2009 17:17
Avatarındaki bebek kim Joker.Sakın onu siyaset tartışmalarına alet etme.Bordo mavi takılıyor artık

sana kürt tarihini yazmanda kaynak olsun diye aşağıdaki yazıyı sunuyorum kardeşim.İşine yararsa faydalan,yaramazsa öyle kalsın.Kendine iyi bak kardeşim



Günümüzde Kürt tarih tezi olarak ileri sürülen tarih yazımını, üç kuşak şeklinde görüyoruz: I. Kuşak Şerefname, II. Kuşak Nikitin ve Minorsky gibi Rus subayların tezleri, III. Kuşak olarak ise Tori ve Izady gibi Batı Kürdoloji Enstitülerinin tarih yazımları. Bu tezler, bu yazıda, olgu ve veri düzeyinde ele alınacak, etnolojik ve sosyolojik olarak kritik bir tarih okumasından geçirilecektir. Bu, Kürt tezini destekleyenler için de, karşı çıkanlar için de yapılması gereken bir zorunluluktur. Kendimizi kandırmamak ve tutarlı olmak için eleştirisel okuma görevimizdir. Bu tezlere göre Hurriler, Gutiler ve Lulliler tarihteki ilk Kürtlerdir. Milattan önce 2000’li yıllarda Mezopotamya’nın kuzeyinde yaşayan bu toplulukların dilleri dahi bilinmemektedir. Daha sonraki dönemde bu sefer Mittanilerin Kürt olduğu ileri sürülmekte, Mittanileri takip eden dönemde Medler ve Urartuların Kürt olduğu ileri sürülmektedir. Daha sonraki dönemde Arapların, Roma (Anadolu Rum) ve Sasanilerin (İran Fars) Anadolu’yu zaptetmeleri sürecinde, Arabistan’ın çevre dağlarında yer alan Farslaşmış bölgelerde, Arap egemenliği sürecinde Farsça konuşan Müslüman toplulukların, Abbasilerin dağılması sonrasında oluşan devletlerin yani Hamadoğulları, Mervanoğulları ve Büyütoğulları’nın Kürt devleti olduğu ileri sürülmekte, bundan sonraki dönemde ise Şah İsmail’in ve Kaçarların Kürt olduğunu ileri süren tezlere sıra gelmektedir. Bu noktada günümüzdeki son tezler burayı da aşarak, Roma’nın dağılması sonrası ortaya çıkan Kapadokya, Kommenega ve Ermenilerin de Kürt olduğu ve hatta Nasturilerin, Süryanilerin Kürt olduğu ve Kürt bölgesi olduğunu düşündükleri bölgede yaşamış tüm etnilerin tüm uygarlıkların ve tüm devletlerin Kürt olduğunu ileri sürme noktasına gelmiştir.
Uydurma Tarih Nasıl Yazılır?


Burada bu devletlerin Kürtlüğü konusunda ileri sürülen veriler olarak da, tarihsel olarak belli okumalar sonucu, örneğin Hurrilerin Khurri olduğunu ve Khurri olunca Kürdü çağrıştırdığını, keza Guttilerin bu sefer oradan çağrıştırarak Kurdi olduğunu ileri sürmekteler. Bunlardan daha farklı bir noktada ise, Ksenofon’un tarihinde Karduklar, Kardukiler gibi toplulukların Kürtlerin kökenleri olduğu ileri sürülmektetir. Oysa daha sonra, Nöldeke ve M. Hartman gibi bu alanda otorite kabul edilen doğubilimciler, Kurd ya da Kardu biçimlerinin eşanlamlı sayılamayacağını kanıtlamışlardır. Yapılan çalışmalar, Kardukların ve Kardukilerin Gürcülerin ataları olduğunu ve Kürtlükle bir ilgilerinin olmadığını ortaya çıkarmıştır1. Bazil Nikitin’in kitabında belirttiği gibi Kardoukhoi çoğul olarak Ermenice Kardu-Kh’un karşılığıdır; Kardu da Gürcistan-İberya da oturan yerli halkın adı ile uyum içindedir2. Bunun dışında, “Kur-ti-i” gibi sözcüklerin de, Kürtlük için temel alındığı bir yaklaşıma gelinmektedir. Burada Asur kaynaklarının yanlış okunması sonucu Kur-ti-i diye bir kavmin olduğu düşünülmüş ama bugün bu sözcüğün Kur-hi-i olarak okunduğu anlaşılmıştır. Keza “Kyrtioi” sözcüğünün de yerli biçimi olan “Kort” sözcüğünün etimolojisi yoktur3.
Bilim Adamları Bulamadı Kürt Tarihçileri Buldu (!)

Buradaki bir başka ana çelişki de Hurrilerin en eski Kürtler olduğunu öne sürdükten sonra, “Şu anda Hurrilerin kökenini dayandırabileceğimiz bir şey yok” diyerek, bu sefer Aryen ve ya Hint-Avrupalı olduğu ileri sürülen Medlerin, Mittanilerin, Urartuların Kürt olduğunu ileri sürmektir4. Minorsky, Kürtlerin bu bölgedeki Aramilerden kalan Hurri ve Guttilerle bir ilgisi olmadığını, Kürtlerin İskitler ve Medler gibi kuzeyden yani Turan’dan Ortadoğu’ya göçmüş halklar olduğunu belirtmektedir5. Bu halkların kökeni konusunda önce Aryen tezi, sonra Hint-Avrupa tezi ileri sürülmekteydi. Diğer taraftan da kökenlerinin Aryen ve Hint-Avrupa olduğu söylenen bu topluluklarının, son Sovyet kazılarında Rusya’dan yani Turan bölgesinden kaynaklanmış halklar olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu halkların Aryen olduğu tezini bir kenara koyduğumuzda, bizim Türk dediğimiz halklardan olduğu kabul edilmek zorunda kalınmaktadır. Yamnaya, Andronovo kültürlerinden gelen bu halklar, Turanlılığı Anadolu ve İran’a yerleştirmişlerdir6. Atatürk’ün, Medlerin Turani bir halk olduğunu öne süren tezi ile, Minorsky’nin, Medlerin Turani bir halk olduğunu öne süren tezi arasında bir fark yoktur. Minorsky, Kürtlerin “Kurmanc” sözcüğünü Medlerden aldığını öne sürerken de ikircikli olarak Kurmanc’ın Ermenice “Hurmanc” sözcüğünden türediğini, aynı zamanda bunun bir İskit ismi olabileceğini de belirtmekte Marr ise “Kurt” kelimesinin de Ermenice “hadım” kelimesinden geldiğini belirtmektedir7.
İskitlerin, Turan yaylasındaki Sakalar ve Masagetler gibi Türk toplulukları içinde yer alan, Orta Asya ve Turan’da kaldığı zaman Türk olarak günümüze gelen ama İran’a girdiğinde Sakalar, ve Kafkasya’ya girdiği zaman Asurlularla birlik oluşturan ve Medlerle savaşan bir topluluk olduğunu biliyoruz. Ve aynı zamanda İskitlerin Pers krallığındaki kabilelerden birisi olduğunu görüyoruz8.
Medlerin tarihine baktığımız zaman milattan önce 500’lü yıllarda Perslerin geldiğini ve Akamen Krallığı’yla bir saldırıya uğrayarak bütünüyle Persleştiğini, tarihten Medlik olgusunun silindiğini görmekteyiz. Ondan sonraki dönemde Medleri takip eden topluluk olarak Persleri görmekteyiz9. Daha sonra ise İskender’in bu bölgeyi fethederek, Makedon toplulukların bu bölgede yeni bir etnik farklılaşma yarattığı süreçte, Perslerin tarihten silinme olayının gerçekleştiğini görmekteyiz.
Diğer bir Kürt tezi ise Kürtlerin, Ermenilerin, Gürcülerin otokton bir halk olduğu ve bu bölgenin Hint-Avrupalıların kaynaklandığı yer olduğu, buradan hareketle Hint-Avrupalıların Ortadoğu’nun bu bölgesinden yayıldığını ve geride kalan toplulukların yani Ermenilerin, Gürcülerin, Kürtlerin Hint-Avrupalıların orijini olduğu gibi Avrupalıları ve kendilerini birleştiren, tarihle ilgisi olmayan bir noktaya gelmektedir. Ama Nikitin, N. J. Maar tarafından ileri sürülen bu fantastik tezi hiçbir tutarlılığı kalmadan çürütmüştür10.
Marr’ın bu okuluna göre, bölgedeki Ermenilerin, Gürcülerin ve onlarla birlikte olan Kürtlerin Jafetik dilde konuştukları söylenmektedir. Oysa bugünkü Kürt topluluklarının dil bileşimine baktığımız zaman bütünüyle bir Farsi dil olduğu, Goran, Kurmanç, Soran gibi dillerin Tacikceye yakın bir dil olduğu görülmektedir.
Hitit kaynaklarındaki Medlerin veya Asur kaynaklarındaki Medlerin, İskitlerle birlikte kuzeyden gelmiş kabileler olduğu belirtilmektedir. Izady de “Kürt tarihinin 3000 yıllık Hurri evresi yok oldu” demektedir11.
Peki diğer bir soru: Medler Perslerle karıştıktan sonra, başka bir deyişle İran etnijonesi altında İranlılaştıktan sonra geride Med kalmış mıdır? Bu soruyu sorduktan sonra şu soruyu da sormamız gerekmektedir: Med toplulukları gibi Mittani toplulukları da, Asurluların, Babillilerin, Hititlerin yazıtlarında vardır. Fakat bugün hiçbir kimse “biz Hititlerden geliyoruz, biz Babillilerden geliyoruz” veya “Asurlulardan geliyoruz” diye söyleyebilir mi? Süryanilerin “Asurlardan geliyoruz” demesi de, en az Kürt tezi kadar tutarsızlığı olan bir tezdir. Antony Smith de bu tutarsızlığı söylemektedir12.
Hititlerin etnik olarak yeryüzünden kalkması tarihsel bir olgudur. O zaman karşımıza Ortadoğu, Mezopotamya gibi uygarlıkların hiç durmadan, sürekli değiştiği bir bölgede, Turan bölgesinden akınların oluştuğu bir dönemde, etnik olarak toplulukların çok kısa dönemlerde tüketildikleri ve yeni etnilerin ortaya çıktığı gerçeğini göz önüne getirdiğimiz zaman, Aramilerden, Hurrilerden kalma Kürtlerin varlığını ileri sürmek, tarih bilimiyle olduğu kadar, en basit düşünce ile de çelişmektedir.
Keza aynı zamanda Asurluların, Babillilerin, Hititlerin kalmadığı günümüzde Medlerden kalma Kürtlerin olduğunu savunmak da aynı çelişkidir. Bu noktada ikinci kuşak dediğimiz Kürt tarihini yazan, esas olarak Rusya’nın görevli memurları olarak görev amacıyla bu bölgede bulunan Minorsky ve Nikitin, finalist bir tarih yazmayla görevli olarak, bir Kürt kimliği, Ermeni kimliği oluşturma amacıyla hareket etmişlerdir. Antropolojik olarak, tarihsel olarak, arkeolojik olarak yazılmış metinlerdir. Bu metinlere baktığımız zaman Kürt kimliğinin son derece belirsiz olduğunun vurgulandığını, son derece açık olarak görmekteyiz. Kendileri de inanmadıkları halde, güdümlü oldukları için burada Med kökünü ileri sürmektedirler.
Birinci kuşak ya da orijinal tarihçiler dediğimiz, Kürtler üzerine yazan kaynaklara baktığımız zaman, Şerefhan’ın (Şah Tahsmap tarafından kendisine verilmiş bir unvandır. Şah Tahsmap hükümdar olduktan sonra bütün kabilelere bütün beyliklere Han adını verdiğinden Emir Şeref, Şerefhan olmuştur.) yazdığı Şerefname’de Kürt tarihi olarak hiçbir şey belirtilmemektedir. Şerefname, Yavuz Sultan Selim’in Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’dan Kızılbaş Türkmenleri, Akkoyunluları, Safevileri kovduktan sonra, yani Çaldıran Savaşı’ndan sonra bu bölgedeki Türkmen kabilelerini temizlemek için buraya Şafi Müslüman topluluklarını tımar ve zeametle düzenli olarak yerleştirme çabalarının sürdüğü bir dönemde yani 16. yüzyılda yazılmış bir metindir13.
Kürtlerin Soyu Araplardan Geliyormuş

Bu metinde, Kürtlerin en önemli beyliklerinin, yani Cezire Emirlerinin kökeninin Halit Bin Velid’e dayandığını14, Şemdinhan ve Hakkari Emirlerinin kökeninin Abbasi soyuna dayandığını15, Bahadinan Emirlerinin kökenlerinin de Abbasilere dayandığını16, Bitlis Emirlerinin Kisra yani Sasani Padişahı’na dayandığını17, Çemizgezek Emirlerinin kökeninin Selçuklu olan Melikşah’a dayandığını18 görmekteyiz. Diğer taraftan Kilis Beylerinin, Haşimi ailesinin Kureyş soyundan geldiği, İmadiye Hükümdarlarının ve Şemdinhan Hükümdarlarının gene Kureyş soyundan geldiği ve kökenlerinin Abbasilere dayandığı ileri sürülmektedir. Burada varolmalarının sebebi, Kızılbaş Türkmenlerin, Akkoyunluların, Karakoyunluların ve Safavilerin buradan uzaklaştırılması olduğu için, Şafi Müslüman kimlikleri ve Şafi Arap kimlikleri ön plana çıkarılmıştır.
Oğuz Kağan’ın Elçisi Kürt Buğduz

Keza Şerefhan, Kürtlerin büyük hükümdarları ve devletleri olmamasının nedenini Şerefname’de söyle anlatmıştır:
“Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslamiyetin çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı, ülkelerin kralları ve memleketlerin iklimlerin sultanları bu yeni görünümle ilgilenip, bu yüce Efendinin önünde eğilmek ve ona bütün içtenlik ve coşkuluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de -onun sakinine en üstün selam olsun- bulunan, Peygamberlerin övüncü ve yaratılmışların Efendisine bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalpli, ele avuca sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamberin -salat ve selam onun üzerine olsun- gözüne görününce Peygamber’in canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürt topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber -salat ve selam onun üzerine olsun- Kürtler’e beddua ederek şöyle dedi: ‘Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa, birleştikleri takdirde, onların elleriyle dünya yokolur.’ İşte o zamandan beri, bu topluluk birleşik bir büyük devlet, birleşik bir büyük saltanat kurmaya muvaffak olamamıştır. Yalnız İslamiyet döneminde kurulan ve bağımsız olarak hüküm süren, tek başına sikke bastıran ve hutbe okutan, bağımsızlığın öteki belirtilerini de taşıyan ve bir süre egemenliğini sürdüren beş ufak Kürt devleti hariç19.”
Görüldüğü gibi, burada Muhammed Peygamber’in böyle bir bedduası söz konusu olmayacağı gibi, Şerefhan’ın açıklamak istediği gerçek, yazmış olduğu tarihin, Kürtlerin tarihte aktör bir rol oynamayışların kompleksi ile yazılmış olmasıdır. Ve burada ileride de üzerinde duracağımız iki nokta vardır. Türkistan Hükümdarı, efsanevi hükümdar Oğuz Han soyundan gelen Buğduz’un20 Kürt kökenli olması, başka bir ifadeyle Kürtlerin Türkistan kökenli olması altı çizilecek bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. İkincisi ise Kürtlerin bir devlet oluşturamamış olması, birlik oluşturamamış olması olgusunun 1600’lü yıllarda açıkça ortaya konmasıdır.
Şerefhan’ın tarihinde Kürt devleti olarak bahsedilen Mervanoğulları Devleti’nin orijinal kaynağı olarak yazıldığı söylenen İbn’ül Ezrak’ın metninde Kürt sözü, ne başlıkta, ne içeride geçmemektedir. Emevi-Abbasi soyunun tarihini yazmak için bu metin yazılmıştır. Bunun içinde küçük bir bölüm olarak da Meyyafarkin ve Amed tarihi bölümü yazılmıştır. Bu tarihin başında, Harputlu Bin Dostık’ın bu ailenin başlangıcı olduğu öne sürülmektedir. Oysaki Harputlu Bin Dostık’ın, Harputluların Kürt kabilesi olduğu ileri sürülerek, tarihteki ilk Kürt devleti olduğu ileri sürülmektedir. Ama bu daha çok çevirmenin yaptığı bir ek olarak karşımıza çıkmaktadır21. Yoksa Arap tarihçileri (Mesudi) için Kürt sözcüğü, Ceber’de yani dağlık bölgedeki göçebe kabileler için kullanılır.
Bat Bin Dostık 5 yıl iktidarda kalmış, ondan sonra Bat’ın eniştesi olduğu ileri sürülen bir soy Meyyafarkin’de emirliği sürdürmüştür. Burası da Artukoğullları ve Sultan Sencer’in veziri Farruh tarafından alınarak 1085 yılında Selçuklu Devleti’nin egemenliğine geçirilmiştir. Keza bu anlamda bakıldığı zaman, Kürt tarihi olarak Mervani Kürt Devleti diye başlıkta çarpıtılarak verilen metinde Kürt ismi bir kez geçmektedir. Mesudi’nin tanımladığı şekilde Kürt ismi Araplar tarafından Ceber’de dağlık bölgedeki kabilelere verilen isimdir ve etnik bir isim değildir. Keza bu metin içinde Kürtlerin Musul’a saldırma olgusu geçmektedir ve bu saldırıyı yapanlar yine bahsettiğimiz bu göçer kabilelerdir.



Çok Kocalı Kürt Aile Yapısı

Ama bu göçer kabilelerin kökeni konusunda gerçekten net bir olgu yoktur. Çünkü Abbasiler döneminde birçok Türk kabilesi ve Türk, paralı asker olarak Halife Mutaassım ve Harun Reşit döneminde bu bölgeye akın etmişlerdir. Yani Selçuklulardan çok daha önce bu bölgeye akın ettiklerini bilmekteyiz. Abûl Farac tarafından yazılan “Abûl Farac Tarihi”nde, Kürtlerin aile yapısının çok kocalı bir aile yapısı olduğu (polygami) ve bu yapının aslında anaerkil döneme ait olduğu yazmaktadır. Ve 1200 yılında Mace Dağları’ndan indiği ileri sürülen kabilenin aile yapısının da çok kocalı olduğunu ileri sürmektedir22. Bu veri doğru tespit edildiğinde, 1200’li yıllarda Mace Dağları’nda yaşayan ve Kürt olduğu ileri sürülen toplulukların komünal toplumun en alt aşamasındaki anaerkil dönemde olduğu ortaya çıkmaktadır.
O yıllarda Mervanoğulları hükümdarlarının, Arap hükümdarlarının, Hun hükümdarlarının, Tatar hükümdarlarının tarihini yazan Abûl Farac’ın tarihinde Kürtler çok küçük bir bölümde, bu tarzda geçmektedir. Keza Selahaddin Eyyübi’nin Kürtlük ile ilişkisine bakıldığı zaman, Selçuklu Devleti’nin dağılması sonrası Nurettin Zengi, kıyı bölgelerinden kuzeye Diyarbakır’a kadar olan bölgede Zengi Atabeyliği olarak iktidara gelmiş, ve Nurettin Zengi’nin ölümünün ardından 1175 ve 1190 yılları arasında Selahaddin Eyyübi iktidara gelmiştir. Ama bu haliyle bakıldığında Selahaddin’in iktidarından sonra burada Kölemenler olarak tanınan Kıpçak ve Çerkez köleleri iktidara gelerek Memlüklüler adını almışlardır. Aynı olaya baktığımız zaman Samanoğulları Devleti’nde gulam askerlerden Gazneli Mahmut, Gazneli Devleti’ni kurmuştur. Keza Memlüklülerde, Kölemenler olarak tanımladığımız Kıpçak ve Çerkezlerin iktidarda olduğu bir devlet söz konusudur. Delhi Sultanlığı’ndaki köle askerlerin kurduğu Kölemenlerin Türk Devleti olamayacağı gibi (ordu ve yönetim Türklerden oluşmasına karşın), Selahaddin’in iktidarda kaldığı 20 yıllık sürede Zengilerin Kürt devleti olamayacağı açıkça ortaya çıkan bir gerçektir. Eğer biraz daha esprili bakarsak Eyyübilerin Kürt devleti olarak kabul edilmesi, Özal’ın Kürt olduğunu söylemesi ile ileriki yüzyılda tarih yazıldığı zaman Türkiye’nin Kürt devleti olduğunu söylemeye benzeyen bir nahiflik olacaktır. Zira Zengilerin ordusu Türkmen ve Kıpçaklardan oluşuyordu.
Buradan devam ettiğimizde bu dönemde en ünlü İslam tarihçilerinden olan İbni Haldun’un Mukaddeme’sinde çok küçük bir bölümde bir cümle halinde Qurimiye Dağları’nda Kürtlerin varolduğunu yazmaktadır. Qurimiye, Zap Suyu’nun kuzeyindeki bir dağlık gruptur. İbni Haldun’un coğrafya kitabı olarak 13. yüzyılda yazdığı Mukaddime’de Sudan’daki zencileri, kuzey enlemdeki Slavları anlattığı gibi, Uygur, Hazar, Alan, Yecüc Mecüc, İdil boyunda Peçenek, Pomak, Başkırt, Bulgar, Kuman, Kıpçak, Sogut, Guz, Türkeş, Kalaç gibi tüm Türk kabilelerini en ince ayrıntılarıyla Sibirya’dan Anadolu’ya kadar, Harzem’e kadar tekrar tekrar anlatmıştır. Kürtlerden ise demin de söylediğim gibi Qurimiye’deki dağda bir Kürt bölgesi olarak bahsedilmekte23 ve bu anlamda esas olarak bir etnik kimlikten mi, yoksa Arapların metinde yazdığı gibi Ceber’deki göçerlerden mi bahsedildiği muğlak kalmaktadır.
O Dönem Diyarbakır’da Kürt Yoktu

Keza İbni Haldun Malatya’yı, Maraş’ı, Marre’yi Ermeni vilayeti olarak saymakta; El Cezire, Diyarbakır, Rakka, Harran, Suruç, Nusaybin, Amed gibi bölgeleri sayarken ise bunların hiçbirinde Kürtlerden bahsetmemektedir. Yani bu anlamda somut olan tarihi verilerden hareket ettiğimiz zaman, Nikitin’in bile çok eleştirisel bir biçimde baktığı “Burası Kürt bölgesidir, o halde burada yaşamış bütün uygarlıklar Kürtlerindir ve dolayısıyla Kürtler bunların torunlarıdır” gibi tezler kimsenin ciddiye alabileceği tarih yazımı değildir. Ama bunların daha tartışmalı olanı, bugüne kadar yaşayabilmiş olmalarıdır. Çünkü tarihsel devrimler, yani uygar alana kuzeyden sürekli olarak gelen akınları göz önüne aldığımızda karşımıza büyük etnik farklılaşmalar, değişmeler çıkmaktadır.
Asurluların Babil’i zaptı, Mittanilerin Asur’u zaptı, Medlerin, Mittanilerin üzerine Perslerin gelmesiyle etnik bir homojenleşmeden sonra karşımıza bir Akademiş iktidarı ve Pers etnosu24 çıkmaktadır. Ama Persler’de bahsettiğim gibi İskender Makedonları da bunların üzerine gelmektedir. Keza bu noktada kuzeyden İskitlerin bu imparatorluğa girdiğini daha sonra ise Partların İskender İmparatorluğu’nu dağıttığını bilmekteyiz. İskender İmparatorluğu dağıldıktan sonra bu bölge, Selevkoslar olarak bilinen, Makedonlarla yerli ırkların karışmasından bir ülke olarak karşımıza çıkmıştır. Selovkosların üzerine bugünkü Türkmenistan’dan gelen Partların akınları olmuş ve Partlar bu bölgeyi 500 yıl yönetmişlerdir.
Partlardan sonra, kuzeyden Sakalar Afganistan’a ve İran’a girerek Sistan’ı oluşturmuş ve keza daha kuzeyden gelen Yueciler dediğimiz topluluklar Afganistan’a girerek Kuşhanlar’ı oluşturmuş ve buradaki etniyi hızlıca değiştirmişlerdir. Keza bu akınlardan sonra, İskender’in oluşturduğu Afganistan Hindistan, İran ve Türkistan’dan hiçbir etni günümüze kalmamıştır. Keza M.Ö. 6. yüzyılda tarihten silinen Medlerin etnik olarak hayatta kalabildiğini düşünmek, tarih ve etnisitenin canlılığını bilmemektir.
Ondan sonraki dönemde ise Hunların Ortadoğu’ya akınlar yaptığını keza Hazar’ın doğusundan Kızıl Hunların, Akhunların, Afganistan’a girerek buraya yerleştiğini bilmekteyiz. Akhunların, Alp Er Tunga Destanı’nda Eftalitler olarak adlandırılan kabileler olduğunu bilmekteyiz. Ondan sonraki dönemde bu bölgeye Göktürkler ve Göktürkleri takip eden dönemde Selçuklu Türkmenleri girmiş, İran’ı ve Anadolu’yu Türkleştirmiş ve ismini Cohen’in de söylediği gibi “Türkia”ya çevirmiştir.
1000’li yıllardaki bu akından sonra Türkmenlerin iktidarı zayıfladığı zaman, doğuda Harzemler batıda Rum Selçuklularının oluşturduğu noktada Araplar, Batı tarihçileri tarafından Moğol diye çevrilen ama Abûl Farac’ın anlattığı gibi Tatarları ve Bayındır, Bayat gibi başlıca Türk kabilelerini Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmişlerdir. Tatar kabileleri olarak da Oyraklar, Suyutler ve Celayirler’i getirmiştir. Bu da yeni bir Türk etnisini bu bölgede oluşturmuştur. Keza Selçukluların iktidara gelmesi ile birlikte Araplardan alınan Diyarbakır bölgesi Cezire bölgesi, Selçuklu düzenine göre tertip edilerek Selçuklu yönetimi altına alınmıştır.
Selçuklulardan sonra aynı bölgeyi, İlhanlılar 100 yıl boyunca aynı tarzda yönetmiştir. İlhanlılardan sonra Abûl Farac tarihinde Akhun ve Karahun kabileleri denilen Karakoyunlu ve Akkoyunlular kabileleri gelmiştir. Bunlardan meşhur Akkoyunlu Uzun Hasan’ın başkenti ve sarayı Diyarbakır’da yer almaktadır. Ve Akkoyunluların döneminden hemen sonra Timur burayı zaptetmiş, Timur’un buradaki egemenliğinin sona ermesinden sonra yeniden Akkoyunlular egemen olmuş ve Akkoyunluların egemenliğinin yıkılmasından sonra da Safeviler bu bölgeye egemen olmuşlardır.
Safevilerin iktidar olması da ilginçtir. Gerek Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyt, onun oğlu Şeyh Haydar ve Şah İsmail’in annesi ve karıları Akkoyunlu Hasan’ın kızları ve torunlarıdır. Daha başka bir ifadeyle Uzun Hasan’ın kız kardeşi Şah İsmail’in dedesi Cüneyt’in karısıdır. Yani Şah İsmail’in anneannesidir. Şah İsmail’in karısı da Uzun Hasan’ın torunudur. Bu anlamda bakıldığı zaman Safeviler, Akkoyunlu Devleti’nin anne tarafından devamıdır. Ama buna karşın, Kürt tarihi yazımında Safevilere bile Kürt deme gibi eğilimi olmaktadır. Oysa Safeviler, Ustaçlı ve Rumlu Avşarlı kabilelerine ve Anadolu’dan gelmiş Tekoğlu, Dulkadirli, Varsaklı kabilelerine dayanmakta, Karakoyunlular Bayatlara, Akkoyunlular Bayındırlara dayanmaktadır.






Diyarbakır Nasıl Alındı?

Ve bu bölgeler bütünüyle İran ve Doğu Anadolu Türkmen kabilesi olan Akkoyunluların iktidarındadır. Daha sonra bu bölgede Safeviler iktidar olmuştur. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i Çaldıran’da yendikten sonra Uzun Hasan’ın Diyarbakır’daki sarayı Tebriz’e taşınmış ve ve ülke Tebriz’den idare edilirken, Diyarbakır Valilik durumuna gelmiştir. Ve bu Valiliğin başkanı da Türkmen Ustaçlı Kurt Bey’dir. Diyarbakır da Yavuz Sultan Selim tarafından bu Türkmen Ustaçlı Beyliği’nden alınmıştır. Şerefname’de bu olay şöyle anlatılmaktadır:
“Sultan’ın ordusu Tebriz’den Rum tarafına dönünce düşünür İdris, Kürdistan beyleri adına Sultan’a bir rapor sunarak; Sultan’ın merhametinden irsi görevlerini eskiden olduğu gibi kendilerine vermek lütfunda bulunmasını ve komutası altında hep birlikte Diyarbekir’e gidip Safevi Valisi Kara Han’ı oradan çıkarmak için başlarına Beylerbeyi rütbeinde olacak büyük bir şahsiyeti tayin etmesini istediklerini bildirdi.
Sultan dileklerini olumlu karşılayarak şu cevabı verdi: ‘kendi aralarından Kürdistan beylerinden ve hükümdarlarından beylerbeyi görevi alabilecek ve bütün Kürt beylerinin boyun eğecekleri komutası altında Kızılbaşlarla çarpışmaya ve onları ülkeden kovmaya gidecekleri birini seçsinler’
Bunun üzerine düşünür İdris bir rapor daha sunarak şöyle dedi: ‘Burada öznel birlikten fazla çokluk vardır. Herkes ‘yalnız ben olayım, benden başkası olmasın’ diyor. Ve kimse kimseye itaat etmiyor. Yüce amaç Kızılbaşlar topluluğu parçalamaya ve birliğini darmadağın etmeye yol açacak tedbirleri almak olduğuna göre; Sultanlık Sarayı’nın adamlarından, bütün Kürt beylerinin itaat edecekleri, boyun eğecekleri birinin tayin edilmesi daha iyi olur; böylece bu iş en hızlı ve en iyi şekilde tamamlanır.25”
Buradan şu anlamı çıkartmaktayız: Bu ordunun oluşmasında Kürtler tarafından herhangi bir aktör rol oynanmamıştır ve Kürt denilen kabileler arasında kollektif bir aksiyon olmadığı görülmüştür. Keza buraya tayin edilen Merzifonlu Mehmet Paşa, serdar olarak Diyarbakır’ı almış ve Diyarbakır’ın valisi olmuştur. Diyarbakır Valiliği yaptığı dönemde de Yavuz Sultan Selim tarafından İdrisi Bitlisi’ye gönderilen fermanda bölgedeki Kızılbaş Türkmenlerin kökünün kazılması emredilmiş, bölgedeki Müslüman beyliklerine tımar ve zeamet olarak belli yerler verilerek buralara yerleşmeleri sağlanmıştır. İdrisi Bidlisi’ye gönderilen name şu şekildedir:
Kürtler Diyarbakır’a Yerleştiriliyor

“…Diyarbakır yöresinde size inanarak gelen beylerin durumları, ad ve sanları, değerleri senin bilginde olduğundan, devleti süregelsin Diyarbakır Beylerbeyi Mehmed’e nişan-ı şerifimle damgalı beyaz, şanlı hükümler gönderildi. Gerektir ki, ol beylerin ad ve sanları, değerleri ne biçimde olmak yerinde ise beratları düzenlenip yazıveresiniz. Ol yazılmış beratların örneklerini ve tımarların sayısını da bir deftere geçirip yüce eşiğime gönderesiniz ki, bundan da saklanıp her özellikleri anlaşılıp biline. Her beye ne sancak verildiği ve ne biçimde işe başlatıldığı, sanaları nece yazıldığı, in’amları ve riayetleri ne biçimde olduğu, geniş ve açıklayıcı biçimde bildirile. Ama öyle düzenlenip hazırlana ki birbiri arasında olan bağlantı karışıp altüst olmaya.( Yukarıdaki satırlar bold olarak kalacak) Ol beratlardan başka itimatnameler gönderilmesi gereken beyler için beyaz nişanlı kağıtlar iletildi. Anlar dahi her beye ne biçimde istimalatname gönderilmek uygun ise yazılıp in’amları birle gönderile. Anların geniş açıklamalarının ve in’amda ne biçimde ilgi gösterildiklerinin ol beratları örnekleriyle bir defter idüp cihana gölge salan otağıma yollansın ki her yönü bunda açık ve seçik bilinmiş ola…26”
Yukarda görülen alıntıdaki tarz ve otoriter tavır göstermektedir ki, Sultan Yavuz bu bölgedeki yapılanmayı feodal bir biçimde kayda geçirmekte ve kurallarına harfiyen uygulanmasını zorunluluğunu belirtmektedir. Bu da bize göstermektedir ki Kürt tarih yazıcılarının söylediği gibi Osmanlı buradaki Kürt beylerini resmi olarak tanımak zorunda kaldığı için değil, tam tersi burada varlığını sürdüren Türkmen beyliklerinin ve kabilelerinin bu bölgeden sürülebilmesi için bu bölgeye yerleştirilen göçebe Kürt aşiretlerinin kalıcı bir şekilde dağıtılması ve yerleştirildikleri bölgelerin kayıt altına alınmasını amaçlamaktadır. Keza Doğu Anadoludaki bir çok Kürt kabilesi (Zilanlar) buldukları bölgeye, Van kuzeyine Sultan Selim’in döneminde yerleştirilmiştir. Bu yerleştirme, Şah İsmail’in Türkmen kabilelerinin bu bölgeye geri dönüp yerleşiminin engellenmesini amaçlamaktadır. Bu süreçte Güneydoğu ve Doğu Anadoluda kalan Türkmenler kimliklerini değiştirerek Kürt kimliği ile varlıklarını sürdürmüşler ve Kürtleşmişlerdir.
Yine Tori’den aldığımız kaynaklarda Türkmen Ustaç Bey’in kovulmasından sonra Diyarbakır’ın taksiminin daha da detaylandırılmış olduğunu görmekteyiz. Buna göre Diyarbakır şu sancaklara ayrılmıştır. Bunlar Amid, Kemah, Harput, Arapkir, Ergani, İspir, Bayburt, Kıği. Aynı zamanda Diyarbakır Beylerbeyliği’ne bağlı 28 sancak oluşturulmuştur. Bunlar da Çemizgezek, Hizo, Atok, Palu, Süleymaniyen, Birecik, Eğil, Hasankeyf, Çapakçur, Fusul, Hilvan, Bidlis, Sason, Cizre, Nizan, Siverek, Berdinç, Haytan, Zeriki, Musul, Cüngüş, Poşadı, Hâchuk, Sincar, Genc, Aşiret ve Ulus sancaklarıdır27. Bunların beyleri ve bu beylerin oluşturdukları araziler deftere yazılarak Osmanlının vergi topladığı tımarlar olarak ortaya çıkmıştır. Bir başka ifade ile Kurmanç etnik oluşumunun başlangıçı olarak, ilkel komünal toplulukların Osmanlı feodal düzenine göre yerleştirilmesini alabiliriz.
Sanıldığı gibi Osmanlı, Kürt beylerinin varlığını kabul etmiş değildi. Tam tersine, Kızılbaş Türkmenlerin bu bölgeden çıkarılması için bu bölgeye Şafii Müslümanlar yerleştirilmiştir. Kızılbaş Türkmenler katliamlar ile bu bölgeden uzaklaştırılırken, Osmanlılar tarafından Kürt etnisi dediğimiz yapı bu bölgede oluşturulmaya başlanmıştır. Daha evvel Arap kökenden gelen topluluklar Osmanlı tarafından Müslüman olarak deftere yazılmış ve bu anlamda Türkmen olmanın Kızılbaş olmayla eşit olduğu noktada İdrisi Bidlisi’nin ve Şerefhan’ın tarihinde kaleme aldığı gibi bölgeden Türkmenlerin tasfiyesini amaçlayan bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Bu da bize göstermektedir ki “Burası Kürt bölgesiydi ve burada yaşayan topluluklar Kürt’tü” tezinin bir temel dayanağı bulunmamaktadır. Keza Şerefhan bile Diyarbakır’ı, Meyyafarkın’ı Kürdistan içinde saymaz.
Günümüzde Kürt kabilelerini sınıflandırmaya kalkacak olursak temel alacağımız kaynaklardan biri de Ziya Gökalp’in Kürtler üzerine yaptığı sosyolojik araştırmadır28. Ama onun dışında burada varolan Hamidiye Alayları’nın yapılarıdır. Hamidiye Alayları, Osmanlının buradaki aşiretlerden oluşturduğu yapıları tanımlamaktadır. Milanlar ve Zilanlar’dan oluşan bu aşiretlere baktığımız zaman iki ayrı partiden oluşturulan Hamidiye Alayları şöyle oluşmaktaydı: Başkanlığını Milan Aşireti Reisi’nin yaptığı Mil partisinde Cibran Aşireti 4 alay, Hasenan Aşireti 6 alay, Zirkan Aşireti 2 alay, Karakeçili Aşireti 1 alay ve Milan Aşireti 5 alay olmak üzere 20 alay vardı. Haydaran Aşireti Reisi’nin başkanlığını yaptığı Silif partisinde ise Hayderan Aşireti 5 alay, Ademan Aşireti 1 alay, Tokariyen Aşireti 1 alay, Zilan aşireti 1 alay, Celali aşireti 1 alay, Şıpkan aşireti 1 alay, Zilanlı Selim Paşa Aşireti 1 alay, Tutak Aşireti 1 alay ve bölge Alay Kumandanları Alayları 3 olmak üzere toplam 16 alay vardı. Hamidiye Alayları toplam 36 tane idi29.
Antropolojik olarak bakıldığında Milanların Arap kökenine girdiğini Marc Sykes söylemektedir. Keza kuzeydeki aşiretlerden Zilanların ise Türkmen tipine girdiğini, diğer üçüncü bir tipin Girdi tipi dördüncü tipin ise Nasturi-Hakkari tipi olduğu bilgisini vermektedir30. Bu boyutuyla baktığımız zaman antropolojik olarak da bir Kürt tipinden bahsedilemeyeceğini Nikitin söylemektedir.
Ermeni Soyundan Gelen Kürtler

Nikitin’in kitabında Lynch’e göre Ermenistan’daki belli başlı Kürt aşiretleri şunlardır: Zireki, Cibranlı, Zirkanlı, Hasananlı, Heyderanlı, Adamanlı, Sipkanlı ve Mamakanlı. Mamakanlıların Mamikonyan Ermenilerinin aslından geldiği ileri sürülmekte ve Rus Averianov da Celali aşiretini eklerken, Celalilerin de Kürtleşmiş Ermenilerden oluştuğunu söylemektedir. Kürtleşmiş olan bu Ermeniler ise Kotanlı, Soranlı, Saganlı, Hasananlı, Keçananlı, Dutkanlı, Kapdekanlı ve Cinankanlı olmak üzere sekiz klana ayrılmıştır.
14. yüzyılda Timurlenk zamanında Kara Osman adında bir Türkmen’in Diyarbakır Valisi olarak buraya geldiğini ve Hakkari’de kalarak bu bölgedeki Kürt aşiretlerini oluşturduğunu ileri sürmektedir31.
Buradan olayı toparladığımızda Kürtlere tipler olarak baktığımızda daha önce de anlattığımız gibi Girdi tipi, Arap tipi, Türkmen tipi, ve Hakkari olmak üzere Nikitin’in de altını çizdiği şekilde antropolojik olarak bir Kürt tipini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu anlamda Nikitin, bugünkü İranlılar, Türkler ve Ermenilerin bu karışımı ile Kürt kimliğinin ortaya çıkacağını söylemektedirler32.
Kürtlerin sınıfsal konumlarına baktığımız zaman, tarih biraz daha karışmaktadır. Burada Nikitin’in ileri sürdüğü olguya baktığımızda Kürt toplulukları Goran denilen dilleri farklı, kimlikleri ve misyonları farklı olan köylüler, bunlardan farklı dilli ve etnikli soylular, silahlı adamlar olan Gulamlar ve din adamları mollalar olmak üzere ayrılıyor. Bu yapıya baktığımız zaman Orta Asya’da, İran’da Türk kabilelerinin köylüleri yani Tacikleri zaptettikleri zaman Türk kabileleri şeflerinin (Boyeri) soyluları, ondan sonra paralı asker ya da yanındaki askerleri yani Timur döneminde isim alan gulamları ve yarı serf durumunda olan köylülerden oluşan bir yapıyı görmekteyiz. Bu anlamda Kürt topluluğu olarak tanımlanan yapılara bakıldığı zaman esas olarak Türkmenlerin Anadolu ve İran’a girdiklerinde oluşmuş bu yapıyı görmekteyiz.
Keza aynı şekilde Kürtlerin kökeni konusunda Ermeni kaynaklarına baktığımız zaman Türklerin 10. yüzyılda bu bölgeye geldiklerini ve ondan evvel Kürtlerin bu bölgede olmadığını görüyoruz.
Ermeni kaynaklarına göre de, “Arap egemenliği sarsılmaya yüz tutunca Hazar Denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler, birçok yeri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek dil ve din yönünden onlara benzediler. Bunlar arasında birçokları Med Prensleriyle birleşerek Karduklarla Mosk’ların sınırları içerisindeki Ermenistan’a akın ettiler. Bu ülkeleri ele geçirdiler ve buralara yerleştiler. Daha sonra birçok Hıristiyan da onlarla gitgide kaynaştılar ve onların inançlarını benimsediler.33”
Burada İskitler diye bahsettiği Selçuklular ve Pers ve Med dediği de İran-Tacik bölgesidir. Daha sonra Selçukluların Fars dilini konuşmasını anlatmakta, birçok Med prensesi ile evlendikleri dediği de İranlı prensesler ile Türk beylerinin evlenmesidir.
Görüldüğü gibi 10. yüzyılda Türkmenlerin İran’a girmesiyle, bu bölgedeki Farslarla yani Türkmenlerin deyimiyle Taciklerle birleşmesi ile oluşan etniyi, Ermeniler Kürtler olarak tanımlamaktadır. Bu Kürtler Goran ismi verilen Lor ve Kelhur gibi İran etnilerindendir. Bu etnilerin Kürtler ile bir ilişkisi yoktur34. Selçuklu, Cengiz, Timur, Uzun Hasan ve İsmail zamanında Türk kabilelerinin buraya yerleşmesi ile yerli İranlıları reayalaştırmasıdır.
“Kürtler Cinlerin Çocuklarıdır”

Şerefnamenin girişinde Kürtlerin kökeni üzerine Emir Şeref’in yaptığı alıntıda, “Kürtler Allah’ın üzerinden örtüyü kaldırdığı cinlerdir” ve “Bu cinler ile Havva’nın kızlarından Kürtler doğmuştur” (Şerefname, s. 19) şeklindeki düşünceler ve söylenceler vurgulanır. Kürtlerin kökeni konusundaki görüşler Ermeni söylencesi ile birleştirilince daha bir anlam kazanır. Arap tarihçilerinin, Tatarların “Yecüc-mecüc” ve Yecüc-mecüclerin cinler olduğu şeklindeki yaklaşımlaır Şerefname ile anlamlandırılırsa Tacik, Sart, Goran ve Lur gibi İrani yerleşikler ile Tatar ve Türklerin birleşmesinden doğan bir halk sözkonusudur.
Keza Gumilyev, Kunların kökeninin, Hun savaşçı erkekler ile, bozkırda gezen cadıların birleşmesinden doğduğu görüşünü, Hun savaşçıları ile Got-Sormat kadınlarından doğmuş melez bir etnos olduğunu vurgular. Kürt beylerinin Kürtleşmiş Türk beylerinden geldiği tezi, savaşçıların Kölem, Gulam ve köylülerin serfleşmiş Goranlardan oluşmuş bir yapı göstermesi, etnilerin sınıfsal bir yapı kazanarak birleştiği bir toplumsal yapıyı oluşturur. Kürt toplumunun soylular (torunlar), savaşçılar (gulamlar) ve goranlardan (köylü serflerden) oluşmuş katmanlı yapısı, Türkistan’daki Tarkan, Gulam, Tacik üçlemesiyle aynı yapıyı gösterir. Türk beyleri Boyerilerin fethettikleri ülkelerdeki etnileri serfleştirmesi, köleleştirmeleri Bogullar olarak tanımlanan toplulukları oluşturur. Bogulların köylüleşmesi, reayalaşması, Culduk ismini alır. Türk beylerinin silahlı askerleri ve yoldaşları giderek, Kölemen Gulam ile yer değiştirir.
Tacik, Sart isimleri Türkistan ve İran’daki Tacik, Sart isimleri Zagroslarda Goran, Lur ismini alır.
Kürt sözcüğü bu bölgede göçer çoban kabileleri ifade eder. Arapça “Ekart” sözcüğünden gelir. Bu veriler yorumlandığında, Kürt toplumsal yapısının farklı etniler, farklı statü ve sınıflar şeklinde bir araya gelişini anlamlandırabiliriz.
Çünkü Kırmançlar olgusu Şerefhan’dan sonra, yani Osmanlının Kızılbaşları buradan çıkarmasından sonra ortaya çıkmıştır. Keza Karakoyunlular Beyliği bölgesinde yer alan Musul bölgesindeki bazı Kürt kabileleri ile Karakoyunlular buraya yerleşmiştir. Bu Kürt kabileleri de İlhanlıların önünden kaçan Bayat boyları ile gelen kabilelerdir. Burada da dil 18. yüzyılda geçen Sorani dili olmuştur. Ve bu anlamda Kırmançlarla Soraniler birbirleri ile anlaşamamaktadırlar.
Kürtlerin kökenini Buğduz Han’a, Oğuz Han’a ve Türkistan’a bağlayan Şerefname’deki görüş, etnik ve toplumsal yapının biçimlenişi ile uyumlu olan dinsel bir paralellikte söz konusudur.
Kürt Tarih Çarpıtması Devam Ediyor

Kürtlerin kökenini Ortadoğu’daki tüm antik halklara bağlayan anlayıştaki tutarsızlık Kürtlerin dininde ortaya çıkar. İzady, Kürtlerin dinlerinin Zerdüşt, Mazdeki, Yezdeki, Yezidi gibi, bugün ne Kurmançlarda ne Soranilerde hiçbir zaman kabul edilmeyen dinler olduğunu ileri sürer.
Oysa Kurmanç ve Soranlar Tanrı’ya Orta Asya Türkleri gibi otantik olarak Huday derler. Tatarların Khuday dedikleri ismi Türk kamlarının kullandığı bir isimdir.
Tanrı ismi toplulukların kültürel kökeninde önemlidir. Arapların Allah ismine rağmen, Kürtlerin, Türkmenlerin ve Tatarların Huday-Khuday ismini otantik olarak kullanması önemlidir. Keza bugün Soraniler Kadiri, Kurmançlar ise Nakşibendi tarikatlarındandır. Geçmişte Kadiri olan Kurmançlar günümüzde Nakşibendi olmuştur (Bakınız: Faik Bulut).
Nakşibendilik Orta Asya’da çıkmış, Bahaddin Nakşibendi’nin sufi yoludur (Togan’a bakınız). Kafkasya ve İran’da Türkistan kafileleri ile yayılmıştır. Bu olgu da, Kürt beylerinin Türkistan ile ilişkisine işaret eder. Diğer taraftan Kurmanç-Gorani farklılaşmasının dilsel, dinsel, etnisel, sınıfsal karşıtlığı, Kürt etnileri farklılığından çok, fetheden ile fetih edilen olarak bir araya gelen iki kimliğin aynı süreçte farklı gelişimleridir.
Keza Anadolu Aleviliğinde esas dil Türkçe yanında Gorani-Helvani-Zazaki gibi ikinci dillerin konuşulması daha önce bahsettiğimiz Hazremşahlar döneminde kurulan Türkmen – Goran – Lur ilişkisi nedeniyledir.
Tatarların girişi sürecinde Anadolu’ya geçen Türkmen, Tacik, Goran gibi İrani halkların beraberliği nedeniyledir. Türkmen kimliği ile Goran kimliği, Kurmançların Anadolu’da yerleşmesi ile kimlik olarak geriletilmiş ve yok edilmiştir.
Kürtler, dillerinin İrani olmasına karşın, peygamber ismini Tatarlar gibi “Mamed” olarak telafuz ederler, uzatmazlar. Çünkü Tatarcada iki sesli harf bir arada kullanılmaz. Kelimeler Farsçada olduğu gibi uzatılmaz. İki “M” harfi bir arada kullanılmadığı için peygamber ismini Tatarlar “Mbamet” olarak Kürtlerin kullandığı gibi kullanırlar.
Gorani dediğimiz dilin bir kalıntısını, Zazalar diye tanımladığımız Aleviler içinde görmekteyiz. Oysaki Zazaların kökeninin Kürtlerle bir ilişkisi olmadığını, bizzat Kürtlerin burada varoluş sebebinin buradaki Alevilerin Anadolu’dan yok edilmesi olduğunu göz önüne aldığımız zaman, Zazalardaki Gorani, Helvani Zazaki gibi dillerin aslında Harzem bölgesinden gelen ve Harzemşahlar dönemindeki İranlı topluluklarla Türkmen toplulukların hareketinden doğan bir yapı olduğu anlaşılmaktadır.
Köylü olarak tanımlanan Harzemşah Türkmenleri ile birlikte göçen bu gruplar Bayat ve Bayındır boyları ile geldiklerinden, zaman içinde Kızılbaş-Alevi topluluklar olarak tanımlanmış ve Kürtlerin yani Şafilerin Güneydoğu Anadolu’da varlıklarının Kırmanç olarak gelişmesi, Türkmen kimliklerinin Anadolu’dan temizlenmesi, atılması amacının güdülmesi nedeniyledir. Bunlar birbirlerini yok eden antagonist topluluklardır.
Bunlarda kullanılan Zaza dilinin, yani Goran dilinin sebebi, Harzemşahlarda hem Türkçe hem Goranca kullanılmasıdır. Zazaca’yı Türkmen olduklarını saklamak ve katledilmelerini önlemek için kullanmışlardır. Ama gerek dinsel ayinlerinde gerek ozanlarının şiirlerinde Türkçe kullanmışlardır. Bu iki dillilik Türk toplulukları içinde hep söz konusu olmuştur. Keza tüm Alevi ozanların da şiirleri Türkçe’dir





Şah İsmail ve Azeriler de Kürt müydü

Son dönem Kürt tezlerinde Azerilerin ve Şah İsmail’in Kürt olduğu noktasına gelinmiştir. Oysa ki deminde söylediğim gibi Şah İsmail’in dayandığı tüm kabileler Ustaşlı, Varsaklı, Rumlu Türkmen kabileleridir. Ve tüm şiirleri Türkçe’dir. Ve kendisi de anne tarafından dört kuşak boyunca sürekli Akkoyunlu soyundan gelmiştir. Keza Şah Tasmaph da anne tarafından aynı soydan, Uzun Hasan soyundan gelmektedir. Bu boyutuyla bakıldığı zaman çarpıtmanın hangi boyuta geldiğini görmek mümkün olmaktadır.
Şerefhan’da da bu kabilelerin bu bölgede 1500’li yıllarda yer aldığını ve esas olarak da ilk Kırmanç etnisinin oluşturulduğunu görmekteyiz. Araplardan, Türkmenlerden ve Farslılardan oluşmuş bir yapının, Müslümanlık kimliği altında yani Şafi kimliği altında Kızılbaşlara karşı örgütlenmiş etnik bir oluşumu meydana getirdiğini görüyoruz. Ve bu nedenle de İran hududuna yani o zamanki Safeviler hududuna yerleştirilmiş kuzey Kürtleri ile, güneyde Diyarbakır’a yerleştirilmiş Milanları esas aldığımız zaman, bunların Osmanlının Kızılbaş Türkmenlere ve Kızılbaş İran’a karşı bir operasyonu ile varolduğunu görmekteyiz.
Keza benzer bir operasyonu da Hamidiye Alayları’nda görmekteyiz. Ve bu anlamda baktığımızda, Kürt yapısının Osmanlı inisiyatifinde, önce Kırmança ve sonra Zorani dediğimiz kimliklerle Müslümanlık altında geliştiğini, keza Zoranilerin Kadıri, Kırmançların Nakşibendi tarikatından olduğunu; onların da Caferilere karşı Şah İsmail’in amcası İmam Cafer, İmam Haydar, İmam İsmail’den gelen tekkeye karşı Sünni bir tekke, Sünni bir tarikat oluşturma çabası ile örgütlenmiş bir yapı olduğunu görmekteyiz
Etnik yapıya baktığımız zaman demin de söylediğim gibi İranlı, Fars, Türk ve hatta Ermenilerden oluşmuş bir topluluk olduğunu Nikitin söylemektedir. Diğer taraftan da dil olarak Gorani, Helvani, Zaza gibi dillerin Orta İran’da ve kuzeydeki topluluklar içinde yer alan, ama Türkiye’ye Cengiz Han döneminde geldiğini gördüğümüz topluluklarda olduğunu görmekteyiz.
Tarih tezi olarak örnek verirsek, bir topluluğun bırakın 5.000 yıldan beri Ortadoğu gibi bir bölgede var olmasını, Cengiz Han’ın İsfahan’da, Timur’un Sivas’ta, Bağdat’ta ve Şiraz’da ve keza Şah İsmail’in Tebriz’deki uygulamalarına baktığımız zaman etnilerin çok büyük miktarda yok olduğunu görmekteyiz. Onu da bırakın, Kuyucu Murat Paşa’nın Türkmenleri tasfiyesine baktığımız zaman tarih boyunca bir dizi etninin yok olarak yerine yeni etnilerin geldiğini görüyoruz.
Tarih Bulamadıysan Tarih Uydur

O anlamda 7.000 yıl aynı yerde kalmış otokton Kürtler buradan Avrupa’ya gitmiş, Avrupalıları oluşturmuş, geride bunlar kalmış gibi tezler ancak tarihi bir masal olmakta. Diğer taraftan antropolojik özelliklere, etnik özelliklere ve dinsel özelliklerine baktığımız zamanda bunların sürekli bir etnik oluşum içinde olduğunu ve Osmanlı’nın inisiyatifinde geliştiğini görmekteyiz. Ve bu anlamda da günümüzde bu tarih tezlerinin niçin bu kadar çabalarla oluşturulduğunu ve kendi içinde bir dizi çelişkileri gizleyerek, ciddiyetten uzak durmasına karşın sanki ciddiymiş gibi ele alınmasını anlamamızın bir pratik anlamı olmaktadır. Buna baktığımız zaman, yüzyılın başındaki Wilsonculuk, tarihsel ulusal devletlerin yani Marks’ın deyimiyle büyük uluslar olan Türkler, Ruslar gibi ulusların parçalanmasına yarayan, küçük ulusları yaratan bir tavırdır. İdeolojik olan bu yaklaşımın, bir etniyi oluşturmak, bir bölgeye o etniyi yerleştirmek ve orada bir devleti oluşturmak çabasının ürünü olduğu görülmektedir. Batılı devletlerin bu tarzdaki çabasının nedenleri nedir, son dönemdeki Kürdoloji Enstitülerinin ciddiyetten uzak ama ciddi gibi gösterilmeye çalışılan bu çabalarının nedenleri nedir sorusunun yanıtını Hobsam’dan alalım:
“Tarih de milliyetçi, etnik, şeriatçı ideolojilerin hammaddesidir. Geçmiş bu ideolojilerin belki de asıl öğesidir. Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman yeniden icat edilmelidir.
Aslında şeylerin doğasında genellikle tümüne uygun bir geçmiş yoktur bu tip ideolojilerin ve bu tip etnik grupların. Bu etnik ideolojilerin meşru olduğunu iddia ettikleri fenomen eskiye dayalı ya da ebedliği olmayıp tarihsel açıdan yeni bir fenomendir.”
Yani burada Eric Hobsam’ın söyledikleri, bugünkü Kürt tarihi yaratımının gereklerini vermektedir. Yani ebedliği olmadığı gibi tarihsel bir tabanı da yok. Ama bugün yaratılmak istenen bir fenomen için geçmiş arama çabasının olduğunu görüyoruz. Etnik milliyetçiliğin yaratılması için ideolojik bir tarih yaratmak ve fenomen olan bir tarihi oluşturmak, olmuyorsa zorla oluşturmak gibi bir olgu söz konusudur. 1000 yıldan beri kesiksiz bir Türk yönetiminde olan İran, Türkiye ve Türkistan’da bir dizi yeni etni yaratılması çabasını da bundan dolayı görmekteyiz.
Yani burada, 600’li yıllarda Göktürklerin Türkistan’a girmesi, ondan sonra 1000’li yıllarda Selçukluların Anadolu ve İran’a girmesi ve 1200’li yıllarda İlhanlıların buraya Türkmen kabilelerini göndermesi ve burada Akkoyunluların, Karakoyunluların, Osmanlıların hanedanlık oluşturması, arkasından Timur’un gelerek bu bölgeyi tekrar bütünleştirmesi ve bir tarafta Osmanlı ve bir tarafta Safevilerin yer aldığı 16. yüzyıl ve ondan sonra Safevilerin Afşar oluşuna ve Afşarların Kaçarlara döndüğü 20. yüzyıla kadar uzanan, İran ve Osmanlıdan gelen Türkiye denklemine baktığımız zaman, birbirini tazeleyen bir etnik oluşum sürecinin devam etmekte olduğunu görmekteyiz. Ve bu sürece bakıldığı zaman Kürt etnisi dediğimiz gruplar, Türkmenlerin Anadolu’ya girmesiyle burada varolan İran unsurlarını kendi yapılarına almalarıyla oluşmuş bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Egemen soylular, gulam askerler, Gorani köylüler diye açıklanan bu üçlü yapıyı, daha sonra Kürtleri Kırmançlar ve Goraniler diye ayırma çabası gelmektedir.
İlkel Kömünal Yapıdan Çıkamadan Ulus Devlet Kurulamaz

Aslında Kırmançlar ve Goraniler diye bir ayrım yoktur. Tersine, Kırmançlar Osmanlının ürettiği bir etnidir. Büyük olasılıkla da Ermenice bir kelimeden o dönemde üretilmiş bir yapıdır. Şah İsmail’e karşı kullanılan Kırmançlar, komünal yapının Osmanlı aristokrasisi tarafından feodalleştirilmesidir.
Bu halle bakıldığı zaman en son Kürt tezlerini savunan Batılı Kürt etnolojistler, Kürtlerin ulus devlet olabilmesi için hanedanları, kralları, prensleri gibi yapıları olması gerektiğini söylerler36. Nikitin ve Minorsky gibi ikinci kuşak Kürt tezini yazan kişiler, Kürtlerin ilkel komünal yapıda topluluklar olduğunu ve ulus devlet oluşturabilmek için ilkel komünal yapıdan çıkabilecek durumda olmadıklarını özellikle vurgularlar. Nikitin’in bu vurgulamasında demektedir ki: Kürtler bu boyutuyla, bu biçimiyle ilkel komünal yapı içerisindedirler37. Ve bu ilkel komünal yapı aşılmadıkça çoban-üretim ilişkilerinden çıkamamakta ve bu da orta barbarlık dönemini temsil etmektedir. Ama Osmanlıya bağlı, İlhanlıya bağlı veya Abbasilere, Karakoyunlulara bağlı Kürt bölgelerindeki emirler aslında oradaki feodal yapıları temsil eden gruplardır. Diğerleri ise komünal yapılardaki göçer komünlerdir. İsmail Beşikçi bu yapıyı açıklıkla incelemiştir. Mesala Alikan ve Velikan aşiretleri hâlâ göçer aşiretlerdir. Daha sonra çobanlık konumundaki bu topluluklardan Osmanlının vergi alması ve yerleştirmesi ilk defa İdrisi Bitlisi’ye verilen ferman ile gerçekleştirilmiştir. Ama buna rağmen Kürt toplumundaki bu komünal yapının aşılamamış olması, 1920’lerdeki araştırmalarda Bazil Nikitin’in de açıkca vurguladığı gibi Kürt ulusu oluşturmanın önündeki en büyük engeldir.
Bu noktadan bakıldığında Kürtler, Abûl Farac’ın tanımıyla anaerkil yapıda olan ve henüz komünal yapıdan çıkamamış olan topluluklardır. Türklerin İran’da tarihsel devrimler yapması yani Orta Asyalı Türkmenlerin İran’a girerek buradaki üretim tarzını yeniden biçimlendirmesi, daha sonra bu tarihsel devrimi Selçuklulardan sonra İlhanlıların yapması sürecinde bir dizi Türkmen beyliğinin Kürt köyleri üzerinde egemenliklerini kurması, Ermenilerin Kürt diye tanımladığı yapıyı ortaya çıkarmıştır.
Keza Kürt soylularının kökenlerine baktığımızda, Mollazadeler, Molla Haydar soyundan gelen Haydariler, Revanduzlu Hılanı Aşireti’ne mensup Molla Ömer Efendi soyundan gelen Hılanzadeler gibi şeyh soyundan gelenler, şeyhzadeler benzeri ifadeleri görmekteyiz. Bunlar Botan ve Revanduz Emirlerinden gelen Miri Emirzadeler, Serdar Baba Miri Mükri, Süleyman Bebe gibi veyahut da aşiretlerden gelen begzadeler ya da sonunda Zevandanlar gibi ya dinsel ya da beyliklerden oluşmuş soylu kabilelerdir38. Ama bu soylu kabileleri biraz daha incelediğimiz zaman ya Arap beyliklerinden ya Timur’un getirdiği Kara Osman Bey’in Hakkari’de beyliği oluşturması gibi yapılardan geldiğini görmekteyiz. Bu yapılar komünal yapıdaki topluluklar üzerinedir. Emir ve bey aşiretler üstü merkezi yapının temsilcisidir ve feodaller zamanla Kürtleşmişlerdir39.
Türkler Kürtlerin Feodalleşmesini Sağladı

Diğer taraftan tarihi gelişimi esas aldığımız zaman, komünal yapıların oluşturduğu kuzeyli Kürtler ile yani çoban halindeki Bitlis ve bunun kuzeni Kürtlerle, Diyarbakır, Silvan, Urfa ve Mardin’de yaşayan toprağa yerleşmiş feodal yapılar arasında tarihsel bir bütünlük de yoktur. Çünkü güney, tamamen feodalleşmiş, toprağa yerleşmiş, ağalardan oluşmuş yapıdadır. Ama diğer taraftan, Nikitin’in de söylediği gibi Kürtler komünal yapıyı aşamamış haldedir. Ve bunlarda ilk defa feodal yapıya geçişi detaylarıyla Yavuz Sultan Selim’in İdrisi Bitlis’e gönderdiği fermanda görmekteyiz. Fermanda bu bölgedeki bütün tımar dağılımlarını elinde tutan ve bölgenin gelirini, vergilerini toplayan Diyarbakır Beylerbeyi’ni görmekteyiz. Ve bu Diyarbakır Beylerbeyi İran sınırından Musul’a kadar kalan bütün bölgedeki eyaletlerden vergileri toplayarak bu ilkel komünal durumda bulunan yapıları feodal bir yapıya dönüştürmüştür. Bu, komünal yapıdaki Kürtlerin içsel bir gelişmeyle kendi kendilerine feodal yapıya geçisi değil, Osmanlı ve ondan evvelki Selçuklu Türklerinin tarihsel devrimi ile olmuştur. Yani Osmanlı ve Selçuklu Türkleri oradaki yerleşik alanı zaptederek kendi yapılarının rönesansını oluşturmuşlardır. Yapılan Türk akınları, oradaki yerleşikleri Culduk-Reaya haline getirerek feodalleşmelerini sağlamıştır. Yoksa Kürtlerin aktör olduğu bir gelişmeyi tarih boyunca görmemekteyiz.
Bu anlamda baktığımız zaman, Kürt tarihi yazan yazarların binlerce sayfalık kitaplarını okuduğumuz zaman gördüğümüz olgular, hem de birinci, ikinci, üçüncü kuşak tarihçilerin kitaplarında Kürt tarihi olarak anlatılanlar, Türklerin aktör olduğu tarihlerdir. Şerefhan yazdığı kitapta Rum Sultanlarının, Osmanlıların, Safevi Sultanlarının Akkoyunluların ve Türkistan Sultanı olarak Özbeklerin tarihini anlatmaktadır. Keza ondan sonra gelenler ise, örneğin Tori antik tarih olarak bildiğimiz Hurriler, Gutiler, Mittaniler, Medler, Urartular, Komenegalar gibi uygarlıkları, antik halkları anlatmaktadır. Oysa ki Şerefhan’ın kitabında bunlara ait hiçbir veri bulunmamaktadır. Çünkü Şerefhan, Kürtlüğü Müslüman kimliğiyle ortaya çıkarmakta ve yazdığı kitapta Arapların tarihini anlatmaktadırlar. Yani bize Şerefname’de Kürt tarihi diye Arapların tarihi anlatılmaktadır.
Daha sonraki Kürt tarihi döneminde Safavilerin, Akkoyunluların, Karakoyunluların savaşları anlatılmakta, ondan sonra da Kaçarların tarihi anlatılmaktadır. Ve böylelikle on binlerce sayfa da yazılsa esas olarak Kürtlerin aktör olarak varolabildiği tek bir tarih söz konusu değildir.



Diyarbakır’ı Siz Alın Bize Verin”

Bu boyutuyla bakıldığı zaman Kürt tarihi olarak anlatılabilecek Kürtlerin oluşturduğu bir devlet, Kürtlerin oluşturduğu bir aktivite bir kolektif aksiyon söz konusu değildir. Buna en tipik örnek olarak bugünkü Kürtlerin başkent olarak ileri sürdükleri Diyarbakır’ı verebiliriz. 1500’li yıllarda Türkmenlerden alınması için Yavuz’un Kürt denilen unsurlara “gidin orayı alın” dediği zaman “Biz alamayız. Siz alın bize verin” konumunda kalmışlardır. Bu da göstermektedir ki bu kabilelerin kolektif bir aksiyonu tarih boyunca olmamıştır. Ne bundan önce ne bundan sonra görülmüş bir olay değildir. Ve bu da Nikitin’in açıkça söylediği “Kürtler ilkel komünal yapıda bir topluluktur, komünal yapıdan çıkmadıkça ulus devlet olamaz” tezini doğrulamaktadır.
Ama bugünkü Kürdoloji Enstitüleri, Kürtlerin prensleri, kralları ve hanedanları olduğunu ileri sürerek, kabile yerine klan sözcüğünü kullanarak bunu sağlayabileceklerini düşünmekte ve hatta bir taraftan kimliklerinin, kökenlerinin, dillerinin ne olduğu bilinmeyen Hurrilerin Kürt olduğunu söylerken, Hint-Avrupa dili konuştukları ve Aryen olduğunu söyledikleri Medlerin, Mittanilerin de Kürt olduğunu söyleyerek kendi içlerinde çelişkili bir duruma düşmektedirler. Farsların egemen olduğu yerde Kürtçenin Farsça’dan başka bir biçim olmadığı gerçeğinin ortaya çıkması karşısında bütün söylediklerinin bilimsel olmadığı noktasına gelmektedirler.
Burada karşımızda, ulusları parçalama tezinin gerçek yaşamda uygulanmasının bir biçimi olan tarih mühendisliğini ya da ısmarlama bir tarihin olduğunu görmekteyiz. Bu yazımızda özellikle Kürt kaynaklarını kullanarak bu tezin çelişkilerini vurguladık ve o yüzden de Kürt tarih tezinin dayanılmaz tutarsızlıklarını, kendi içindeki tutarsızlıklarla vurgulayarak olaya objektif bir bakışın getirilmesi gerektiğini düşündük.
Tüm Anadolu Tarihi Kürtlerden Oluşuyormuş Ama Kürtleri Bizanzlılar Kovmuş

Çünkü yeni Kürt tezlerine göre, bütün Anadolu’nun antik tarihini Kürtler oluşturmaktadır. Romalılar Kürtleri bu bölgeden sürdüklerinden, Türkmenler Anadolu’ya geldiği zaman Kürtleri orada bulamamışlardır ve Kürtlerin olmaması nedeniyle Selçuklular Anadolu’ya rahatça girmiştir. Izady’nin şu itirafı Antik tarih tezini bütünüyle çürütür40:
“Bizanslıların boşaltılan bölgelere yeniden nüfus yerleştirme girişimlerine rağmen yüz yıldan daha az bir süre sonra Malazgirt Savaşı’nın ardından büyük bir Türki göçebe seli Anadolu’ya girdiğinde söz konusu bölgeler neredeyse tümüyle boştu.; Türki göçebeler Bizanslıların boşalttığı bölgeleri neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan çabucak kendi denetimleri altına aldılar. Ermeni yerleşimciler ancak Yukarı Ceyhan ve Seyhan Nehirlerinde Zeytun dolaylarındaki Klikya yaylalarına çekilebilirken, Aramiler kırsal bölgeyi, geldikleri zamanki gibi boş bırakıp bölge şehirlerine (örneğin Adıyaman, Antep, Urfa) çekilerek büyük ölçüde ortadan kaybolmuşlardı. Kendilerine dokunulmayan daha önceki Kürt sakinler doğal olarak işgale karşı direnecek ve bölge, orada olağanüstü çoğalarak en sonunda Bizans Devleti’ni ele geçiren bu göçebeler için kolay lokma olmayacaktı. Kürtler yüzlerce yıl süren ayrılıktan sonra ancak şimdi barışçıl ve organik bir şekilde bu bölgelere yerleşmeye başlıyorlar.41”
Ermenileri, Gürcüleri ve Nasturiler gibi unsurları Kürtler dışında tutan ikinci kuşak tarihçilerin yerini giderek, Süryaniler de Kürt’tü, Kapadokya da Kürt’tü Ermeniler de Kürt’tü deme noktasına gelmekte olan bugünkü kuşak tarihçiler almaktadır (Bkz. Izady). Ama olaya tersten baktığımız zaman, Nikitin’in araştırmasında Kürtlerin bir bölümünün Ermeni olduğu ve Kırmançi isminin Ermenice olduğu anti-tezleriyle bu tezler altüst olmaktadır. Keza Kapadokya’daki, Kommenegadaki, Nemrut Dağı’ndaki dev monument heykelleri oluşturan büyük hanedanlıklar ile ilkel komünal yapıda bulunan Kürtlerin arasındaki ilişkinin ne olabileceğini sorduğumuz zaman, karşımıza bu çelişki bütün çıplaklığı ile çıkmaktadır.
Halen bugün bile ilkel komünal yapıda bulunan Kürt toplulukları ile bu prenslerin, bu krallıkların nasıl bir ilişkisi olabilir? Zaten ne Hititlerden ne Asurlulardan ne Babillilerden ne Medlerden ne Kommenega’dan ve Pontus’tan günümüzde kimse kalmadığı ortadadır. Izady, Kürtlerin burada olmamasını 10. yüzyılda Romalıların Kürtleri Anadolu’dan kovması nedeniyle olduğunu açıklar. Izady bunu şöyle anlatır:
“İslamiyet döneminde Müslüman orduların 10. ve 12. yüzyıllarda zayıflamasından yararlanan Bizans İmparatorluğu bir kez daha sınırlarını Kafkasya sınırlarına kadar tüm Anadolu’yu kapsayacak şekilde genişletmişti. Bizanslılar kısa bir süre içinde neredeyse tamamen Kürt olan ve H
Dijar Asmen Tarih: 13.11.2009 12:59
Bekleyin..çok iyi bir şekilde hazırlayıp szilere vereceğim
RoSe_SüM Tarih: 13.11.2009 01:16
bende destekliyorum..(: ve bekliyorum..
Turania Tarih: 12.11.2009 01:02
benden tam destek!
deniz gozlum Tarih: 11.11.2009 16:13
benden de destek var sana
ADALI Tarih: 11.11.2009 15:20
Joker
Kürt tarihini yazmak isterdim ama burda öyle bir ayrıcalık yok malesef
Yaz bana gönder kardeşim ben okurum.Seksen yıldır elin gavurlarının yazdığı tarihi okutuyorlar bize.Hiç olmazsa bizden biri derim gönül rahatlığı ile okurum.Yaz kardeşim elin gavuru yazacağına sen yaz.Benden tam destek.
Dijar Asmen Tarih: 11.11.2009 12:10
Kürt tarihini yazmak isterdim ama burda öyle bir ayrıcalık yok malesef
ADALI Tarih: 09.11.2009 14:04
Yüreğine sağlık karakız.Sunduğun konuyu beriyodik olarak yüzeysel bir şekilde inceledim.Tam olarak görüş beyan etmem için epey incelemem gerekiyor.Normal kitap harfi büyüklüğünde yazdırdım altı A4 kağıtı doldurdu.Okuyayım fikrimi ondan sonra beyan edeyim.Allaha emanet ol