Hırs ve Kalb
İstifade edilecek ve ibret alınacak bi yazı okumanızı ve düşünmenizi tavsiye ederim

Allah kalbin bâtınını İmân ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder.
Hutbe-i Şamiye |

...Bizi kâinata dair küllî bir tefekküre çağıran 164. âyetten sonra gelen 165. Bakara sûresi âyetinde, “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na denk tutarlar ve onları tıpkı Allah’ı sever gibi severler” buyuruyordu âyet. “Mü’minlerin ise, Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir.”



ilgili âyetin insanların bir kısmının Allah’tan başkasını O’na denk tutup onları ‘tıpkı Allah’ı sever gibi sevdikleri’ni belirtmesine karşılık mü’minler için ‘onların Allah’a olan sevgileri çok daha kuvvetlidir’ demesindeki nüanstan beslenen bir ifadeydi Bediüzzaman’ın ilgili bahisteki ifadesi... Âyet, “Mü’minler yalnız Allah’ı sever, başka hiçbir şeyi sevmezler” demiyordu. Bilakis, âyetten anladığımız üzere, mü’minlerin sevgisi yaratılanları da içeriyordu; ama onların ‘çok daha kuvvetli olan’ Allah’a yönelik sevgileri ile bu sevgi arasında derece ve mahiyet farkı vardı. Bediüzzaman’ın ilgili bahisteki ifadesini hatırlarsak; mü’minler kalbin zahiri ile başkaca herşeyi O’nun adına severken, ‘ayine-i Samed’ olan bâtın-ı kalbi yalnız Allah’a imana, marifetullaha ve muhabbetullaha tahsis etmişlerdi. Böylece, bir muhabbet kıvamını buluyordu mü’minlerin kalbleri. Bâtın-ı kalb ile Yaratanı severken, zahir-i kalb ile de yaratılanları O’nun adına seviyordu mü’minler.


Muhabbette denge’yi ifade eden bu durum, insanı başka şeylere kalbin zahiriyle dahi sevgi duymama gibi gayrifıtrî bir zorlamadan alıkoyuyor, hem de bu başkaca şeylerin kalbin bâtınına yerleşip bir nevi ilah mesabesine erişmesine mani oluyordu. Bu zahir-bâtın dengesi içinde kalb muhabbette ‘tevhid’i tesis ediyordu.


Hırs ise, âyetin ifadesiyle, bir şeyi ‘Allah’ı sever gibi’ sevme noktasına sürüklüyordu insanı. Yaratılanı Yaratan gibi sevme noktasına sürüklüyordu. Kalbleri delerek, yalnız Allah’ın muhabbetine tahsis olunmuş olan bâtın-ı kalbe fani şeylerin sevgisini dolduruyor; böylece hem Allah’ın sevgisine yer bırakmayıp meydanı fanilere bırakıyordu. Bunu ise, ‘âyine-i Samed’ olan ‘bâtın-ı kalb’i ikna edebilmek için bu fanilere Zât-ı Ehad-ı Samed’e mahsus vasıflar yakıştırarak yapmaya çalışıyordu elbet. Allah’tan gayrısını ilahlar edinmek; fanileri ilahlaştırmak, böyle oluyordu zaten... Bunun sonucu ise, tıpkı diyafram adlı o incecik zar yırtıldığında midenin basınç yapıp kalbi sıkıştırarak insanı ölüme sürüklemesi gibi, manevî hayatların ölmesiydi.
İlgili bahsi ilgili âyetin de verdiği dersle bu şekilde tekrar okuduğumda, ihtiraslarımıza dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha düşündüm. Sevmeli insan, ama zarı deldirmeden... Aksi takdirde ne olacağını ise, “Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder” diyerek ifade ediyor.
alıntıdır

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 499
favori
like
share