Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır.Istakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir.Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir.Gübrelerden kaynaklanan su kirliliğine nitrat kirlenmesi denir.İnsanların tarımsal üretimde gün geçtikçe daha fazla azot kullanmaları toprakta NO3 birikmesine yol açmaktadır.Suyun etkisiyle topraktaki gübreler biriken azotla birlikte yer altı ve yer üstü sularına karışmaktadır.Bu proje amaçlanan çalışma; kuyu ve yer altı sularındaki NO3 kirliliğinin sonuçlarını belirtmektedir.Ülkemizde de insanların %90’ı yer sularını kullanmakta ve tarımda uygulamaktadır.Bitkilerin kökünde, NO3 kirliliğinin neden olduğu tuz birikimi ve bitkilerin kurumasına neden olur.Kök bölgesindeki tuz birikimini azaltmak amacı ile sulama yapılır. Bazı bölgelerdeki azotlu gübre kullanımı o bölgedeki,gerek akıntılarda gerekse o yörenin sularında NO3 gazının yükseldiğini göstermiştir. NO3 gazının (çocuklar başta olmak üzere).İnsan sağlığını olumsuz etkilediği belirtilmektedir.Azotlu gübrelerin yanlış kullanımı sonucunda yer altı sularında ve beslenme zincirindeki NO3 miktarının artması ile (başta bebekler olmak üzere) insanların ölümüne yol açtığı belirtilmiştir.Antalya bölgesinde seracılıkta sulama yolları açılan kuyulardan sağlanmaktadır.Ancak bu gibi ünitelerde çalışan kişiler içme sularını da açılmış kuyulardan sağlamaktadırlar.Seralardaki toprak tuzluluğu toprak yıkanması ile hafifletilmektedir. NO3kirlenmesinin nedenlerinden biri de bu faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşur.Hem insan sağlığı hem de bu sularla seralara sağlanabilecek azot miktarının düzeyinin ortaya konulabilmesi bu bakımdan önem kazanmıştır.Bu çalışma ile bu noktaların açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır.
Alınan örneklerde Sodyum Silisilat ayıracından yararlanılarak değerlendirilmiştir. NO3-N/([NO3 -N] +[NH4-N]) X 100 formülü ile hesaplanmıştır.
Kuyu sularının NO3 içeriyi WHO’ nun belirttiği ölçü düzenin üzerinde çıkması, kuyu sularının kirlendiğini ortaya koymaktadır.u kirlenen kuyu sularının içilmesinin sağlık açısından çok tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır.Böyle bir sorunu yok etme çalışması içerisinde iken öncelikle yöredeki insanları uyararak bu suları içmemelerini ve kullanmamalarını sağlayarak tedbir almalıyız.NO3 kirliliğini oluşturan nedenleri ortadan kaldırılması ve bu konu üzerinde durulması gereklidir.Kuyu sularındaki NO3 kirliliğinin nedenleri bulunarak, kirliliğinin önlenmesi mümkün olabilecektir.NH* iyonu ile NO3’e göre daha az değişken ve konsantrasyonunun düşük olduğu saptanmıştır.Toprağa uygulanan NH* iyonu hem toprakta hem de kuyuda geçirdiği zamanda Nitrifkasyonla NO3’e dönüşmesi ve NO3 iyonunun NH* iyonuna öre daha kolay yıkanması rol oynamaktadır.Kuyu sularının ortalama hesabını bulmak içinse [NO3 -N] +[NH4-N] formülü uygulanmaktadır.Kumluca da ki kuyu sularının azot içeriği devamlı değişmekte ve bu kuyu suları sulama suyu olarak kullanılmaktadır.Hem önemli bir düzeyde hem de değişken olan azotun sulama suyu olarak toprağa verildiği ortaya konmuştur.Yöredeki bitki yetiştiren seraların kullandığı su miktarı 300-400 ton olarak değişmektedir.Bu azot içeren suyun toprağa uygulandığı bilindiğine göre sulama suyu ile azot gübreleme de yarattığı zarara önem gösterilmesi gerektiği ortaya çıkıyor.Kuyu sularındaki elektrik iletkenliği deneylerde belirlenmiştir.Deneyler sonucunda ortaya tuzluluk miktarının fazla olduğu görülmüştür.Suların elektriksel iletkenlikleri NO3 ve NH4 arasında bağlılaşım(Korelasyon) olduğu ortaya çıkmaktadır.Azot içeren kuyu sularının NO3 ile elektriksel iletkenliği arasındaki ilişki bakımından doğan sonuç insan sağlığını olumsuz etkilemekte.Çünkü sularda yüksek tuz miktarı olduğu için suların tadını bozmakta ve kullanılmakta olan suları kullanılmaz hale getirmektedir.Bu yüzden de yöredeki su kullanımı azalmaktadır.Suyun yüksek düzeyde NO3 ve tuz içermesi ise içme suyu olarak kullanılmasını engellemektedir.Sudaki elektriksel iletkenlik ile [NO3 -N] +[NH4-N] birlikte bulunarak seralara veya toprağa kullanılması topraktaki azot miktarını arttırıyor.Bu yüzden toprak gübrelenirken dikkat edilmelidir.Yöredeki kuyu sularını NO3 kirlenmesi çok önemli düzeydedir.Kirliliği oluşturan nedenlere önem gösterilmez ve tedbirler alınmazsa kirlenme devam edecek ve artacaktır.Kuyu sularının Nitrat içeriğinin önemli miktarda bulunması ve değişkenlik göstermesi toprağı gübrelerken dikkate alınmalı ve doğabilecek azotlu gübre kullanımından kaçınılmalıdır.Bu tür sorunları araştıran ve inceleyen kişiler gerekli Bu kişiler sayesinde hem ekonomik hem de insan ve çevre sağlığı düzene girer.Batı ülkelerinin hızlı bir gelişme ve yeni tekniklerin kullanılması gibi ancak yüklü bir fatura ile çözebilecekleri çevre sorunları açısında Türkiye’nin içinde bulunduğu, sanayileşmekte olan ülkelerin avantajlı bir konumda olduğu söylenebilir. Bu gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş olan ülkelerin karşılaştığı sorunlardan ders alarak, doğayı bu denli tahrip etmemek için önlemler alarak sanayileşme yolunda ilerleyebilirler.Türkiye’ de çevre kirlenmesi olgusu 1970’ lerin başında gündeme girmiştir. Bu yıllarda su, hava ve kara kirliliği başlamış, sanayinin hızla geliştiği bölgelerde denetimsiz, plansız ve hızlı yerleşme, yanlış parselasyon ve aşırı nüfus artışıyla son yıllarda bu kirlilik giderek yoğunlaşmıştır. Su kirliliği sorunları ilk kez Haliç ile ilgili ortaya çıkmış, 1940’lı yıllarda bu konuda ilk bilimsel ölçümler yapılmıştır. Haliç’ten sonra 1960’ların ortalarından başlayarak İzmir ve İzmit Körfezleri, 1970’li yıllarda da Mersin, İskenderun ve Edremit Körfezleri artan bir biçimde kirlenmeye başlamıştır. Gene 1970’li yıllarda Porsuk, Simav, Ankara ve Sakarya Nehirleri ile Sapanca ve Tuz Göllerinde kirlenme saptanmıştır. Sularımızın kirlenmesine paralel olarak su ürünleride pestisit (tarım ilacı) ve civa gibi ağır metallerin birikimi sorunu ortaya çıkmıştır.
Türkiye’deki bugünkü hatalı gelişmenin nedeni şu şekilde özetlenebilir
a- Sanayiinin yanlış yer seçimini takip eden hızlı ve sağlıksız şehirleşme;
b- Alt yapısı ve arındırma tesisleri olmayan sanayilerin atık gazlarını kontrolsüz şekilde atmosfere, atık sularını arındırmaksızın deniz ve nehirlere bırakması.
c- Sanayileşme sürecinde, turizm ve tarım sektöründe de çevre sorunlarına olan kapalı gözlülük, geniş potansiyele sahip tarım alanlarının ve doğa güzelliklerinin geleceğini önemli ölçüde etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir.
İİ- Türkiye’deki Deniz Kirliliğinin Boyutları
Çeşitli yollardan meydana gelin deniz kirliliği toplumların korunması ve insanlığın gelişimi açısından önemli gelişmeleri bünyesinde bulundurmaktadır. Belirli bir eko-sistem içinde yer alan toplumlar, kullandıklan üretim teknolojisi sonucu eko dengeyi tahrip etmekte, kısa dönemde geçimlerini sağlama endişesi içinde, uzun vadede geleceğin birçok imkanlarını yok etmektedirler
.
Kirlenmenin en uygun olduğu deniz ortamı, insanlığın gelecekteki besin deposu olma özelliğini hızla kaybetmektedirler. Denizlerin biyolojik olarak gelecek için olduğu kadar bugün içinde tehlikelidir. Kirlilik besin zinciri boyunca yürümekte ve insan dahil bütün canlılara zarar vermektedir.
Denizdeki biyolojik hayatın verimliliği ve sürekliliği sudaki oksijen ve ısı miktarı ile su ısısına bağlıdır. Bu uç fiziki şartı belirleyen en kritik bölge ise yüzeyin ilk milimetreleridir. Bu bölgenin önemini şu şekilde açıklayabiliriz:
a- Suda oksijenin büyük çoğunluğu direkt olarak atmosferden gelir. Atmosferdeki oksijen miktarının sudan daha fazla olması nedeni ile yavaş yavaş atmosferdeki oksijen deniz suyu içinde çözülür ve akıntılar sayesinde denizin farklı derinliklerine dağılır. Bu atmosfer ile deniz arasındaki oksijen değişimi ise deniz yüzeyinde gerçekleşir.
b- Sudaki besin zincirinin en alt tabakası olan zooplanktonlar ve fitoplanktonlar fotosentez ile beslenir. Fotosentez için en gerekli öğelerden birisi ise güneş ışığıdır. Denize giren güneş ışığın önüne ne kadar az bariyer çıkarsa, güneş ışığı o kadar daha derine inebilir. Yani deniz yüzeyi ne kadar berrak ve temiz ise güneş ışığı da o kadar derin bölgeye ulaşabilir.
c- Deniz suyu sıcaklığı da eko-denge açısından çok önemli bir unsurdur. Deniz suyu ısısını hem güneş ışığından hem de atmosferden alır. Atmosferle temas eden deniz yüzeyi atmosferin ısısını emer. Bu ısı alışverişinin miktarı ise deniz yüzeyinin ilk milimetrelerindeki temizliğe bağlıdır. Denizlerdeki kirlenme en yoğun deniz yüzeyinde görülür. Yukarda açıkladığım nedenlerle bu bölgede görülen aşırı kirlenme denizlerin soğuma kapasitesini zayıflatmakta, hava ve güneş ile temas etmeyen denizde eko-denge bozulmaktadır. Böylece denizlerin gelecekteki potansiyeli yitirilmektedir.


Deniz Kirliliğine Neden Olan Unsurların Sınıflandırılması

A- Denizin havadan kirlenmesi
Hava taşıtlarının yağlı atıkları genelde açık denize dökülmektedir. Ancak bu atıkların neden olduğu zararlar henüz çok önemli boyutlara ulaşmamıştır. Bu soruna en kısa zamanda çözüm bulanacağı umulmaktadır.
Denizin havadan kirlenmesinin en önemli nedeni ise sanayiler veya konutlar tarafindan oluşturulan hava kirliliğidir. Atmosfere bırakılan zehirli gazlar ve moleküller (kükürt gibi) asit yağmuru şeklinde deniz ve tatlı sularımıza karışmaktadır. Asit yağmuru, yağmurun atmosferden geçerken karşılaştığı gazlarla tepkimeye girerek bu doğa açısından zararlı olan molekülleri yeryüzüne geri indirmesidir.

B- Denizlerin denizden kirlenmesi
Deniz kirliliğine neden olan en önemli maddelerden biri akaryakıttır. Denizlere akaryakıt sürekli olarak gemilerdeki kaçaklardan girmektedir. Bu kaçaklar az miktarda oldukları için genelde ekosistemde çok ciddi bir soruna yol açmazlar. Henüz daha çok iyi bilinmeyen bir bakteri tarafından bu az miktardaki petrol zararsız hale getirilir. Asıl sorun deniz kazaları sonucu büyük miktarlarda denize dökülen akaryakıttan kaynaklanır. Bu tarz kazaların en bilineni 24 Mart 1989’da Alaska’da Prince William Sound’da meydana gelen Exxon Valdez kazasıdır. Bu kazada 10 milyon galonluk ham petrol okyanusa dokunulmuştur. Bu kazada da gözlendiği gibi büyük miktarlardaki akaryakıtın denizlere dökülmesinde ki en büyük sorun kıyılarda görülmektedir. Sahil yüzeyini kaplayan petrol kum ve taşlarda yaşayan midye gibi deniz canlılarının oksijene ulaşmasını imkansızlaştırdığı için toplu ölümlere neden olur. Deniz yüzeyini kalın bir tabaka halinde kaplayan petrol denizle atmosfer arasındaki oksijen alışverişini engellediği için de deniz eko-sisteminde sorunlara yol açar. Ayrıca toksik özelliği olan petrol toplu balık ölümlerine neden olur. Yüksek miktarda petrol sindiren balıklar, kendileri ölmese bile besin zincirindeki bir üst canlı (deniz memelileri, deniz kuşları ve insanlar gibi) tarafından yenildiğinde bu canlıda da zehirlenmeye hatta ölüme neden olurlar. Exxon Valdez olayının Türkiye’deki bir benzeri de 1979 yılında İstanbul limanının da patlayan Independenta tankeridir. Bu tankın taşıdığı petrol İstanbul Boğazından başlayarak Marmara Denizi’nin büyük bir kısmına yayılmıştır. Bu kazayı takiben de Marmara Denizi’nde büyük miktarlar da balık olumu gözlenmiştir.


C- Denizlerin karadan kirlenmesi

Karadan denize dökülen atıklar iki başlıkta toplamak mümkündür: domestik atıklar ve sanayi atıklar.
Domestik atıklar daha çok arıtılmaksızın denizlere dökülen kanalizasyon sulandır. Bu kanalizasyon suları organik madde içerirler. Bu organik maddeler suda bakteriler tarafından kuşatılır, kararlı ve zararsız inorganik bileşik haline dönüştürürler. Bu işlemi yapan bakteriler çoğunlukla aerob bakterilerdir ve sudaki oksijeni kullanırlar. Ancak suda ne kadar çok organik madde varsa bu bakterilerin sayıları da o kadar artar ve dolayısıyla sudaki oksijen miktarı da o kadar azalır. Bu tarz kirliliğin çok uç olduğu bölgelerde sudaki bütün oksijenin tükendiği, dolayısıyla toplu balık ölümleri gözlenmiştir. Oksijenin olmadığı sularda tek yaşayabilen canlı anaerob bakterilerdir. Anaerob bakteriler artık olarak sülfir ürettikleri için suda çok kötü bir kokuya neden olurlar. Bu tarz bir kirlenmenin sonuçlarının Türkiye’deki en iyi örneği Haliç’tir. Sudaki bütün oksijenin bitmesiyle çoğalan anaerob bakteriler Haliç’in o bildiğimiz kokusuna neden olmuştur.
Su kirliliğine neden olan en önemli sanayi dalları, kağıt, kimya, petrol ve demir çeliktir. Bu sanayilerin deniz sularına attığı çözülebilen tuzlar, gazlar ve kimyasal maddeler organik moleküllerin arıtıldığı gibi doğal yollarla arıtılamazlar. Bu sanayi atıklar ayrıca kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli metallerde içerirler.
Sanayi tesislerinden denize verilen atıklar da, yarattıkları kirlilik nedeniyle tüm dünyada önemle tartışılmaktadır. Üretim teknolojisinin bir sonucu olarak, kullanılan kimyevi maddeler deniz ortamını hızla bozmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde daha yoğun yaşanan bu sorun, bütün ülkeleri etkileyerek zarara sebep olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde, temiz sanayiler kurarken, diğer yandan kirli sanayilerini gelişmekte olan ülkelere aktarmaya çalışmaktadırlar. Teknoloji ve yer seçimi son yıllarda her zamankinden büyük önem kazanmıştır. Sınai atıkların çevreye verdiği zarar, sanayilerin ekonomiye yaptıkları katkıların bir kısmını getirmektedir. Karlılık hesaplarına bu zararlar dahil edilmelidir. Tesisin kuruluş aşamasında, verimlilik hesaplarına, çevrenin nitelikleri de dahil edilip, yer ve teknoloji seçimi konusunda yeterli dikkat ve özen gösterildiği taktirde, ekonomik ve toplumsal maliyeti Deniz kıyılarında kurulu termik ve nükleer enerji santrallerinin, deniz ekosisteminde dengesizliklere yol açtığı kanıtlanmış bir olgudur. Enerji santralleri çevresinde, kondenserlerin soğutma suyunun devamlı olarak boşaltılması yüzünden denizsuyu ısısı yükselmekte ve ortamın doğal karakterin bozulmasına neden olmaktadır. Böylece, bölgede eko-denge yok olmakta ve bu da pek çok canlının kaybolmasına yol açmaktadır. Isının yüksek Olduğu bu ortamda, yoksun türü bazı bitkiler hızla çoğalmaktadır. Deniz akarsu ve göllerdeki en belirgin kirlenme çeşitlerinden biri de işte bu aşırı üretim yani öttofikasyondur. Suyun, yeşil ve bulanık bir renge dönüşmesine, kıyılarda yosun birikmesine yol açar. Aşırı ötrofikasyon durumunda, çok büyük miktarlarda yosun üremesi ve bu yosunlann dibe çöküp ayrışması sonucu, dip sularında oksijen tükenir ve hidrojen sülfit gazı ortaya çıkar.
Akarsularda ve Çoğu denizlerde sular sürekli karıştığı için, ötrofikasyon olayı genellikle hidrojen sülfit gazının çıkmasıyla sonuçlanmaz. Ancak Baltık Denizi gibi yarı kapalı ve özel yapısı nedeniyle suların fazla karışmadığı denizlerde ve önemli kanalizasyon girdisi olan çoğu körfez (İzmit Körfezi) ve göllerde ötrofikasyon; su ürünleri, turizm ve rekreasyon değerlerinin yitirilmesiyle sonuçlanan önemli bir ekonomik sorun şeklinde ortaya çıkar.
Türkiye’de ötrofikasyonun en iyi örneklerinden biri Köyceğiz Dalyan Gölü’nde görülür. Uzunca bir kanalla Ege’ye bağlanan Köyceğiz Gölü’nün 30 metreye kadar varan dip suları tuzlu; yüzey suları ise tatlıdır. Tanm alanlarından, yörenin kasaba ve köylerinin evsel atıklarından göle eklenen organik atıklar besleyici tuzlar nedeniyle, ciddi bir ötrofikasyon problemi ortaya çıkmıştır. Ege ile su alışvenşiin hemen hemen hiç olmayışı ve ölün yıllık tatlı su girdisinin azlığı nedeniyle gölün sularının kendi kendini yenileme kapasitesi azdır.

Besleyici tuzlann gölü zenginleştirmesiyle artan alg (yosun) üretimi ve bu alglerinde dibe çöküp ayrışmasıyla dipteki oksijen tüketilmektedir. Dolayısıyla dipte hidrojen sülfit gazı birikmektedir. Bu zehirli gaz da suyun kanşmasıyla zaman zaman yüzeye çıkarak hem kötü kokulann yayılmasına, hemde Köyceğiz Gölü’nde balık ölümüne neden olmaktadır. Köyceğiz Gölü’ndeki ötrofikasyon sorunun çözümü için ya giren sudaki fosfat konsantrasyonu azaltılmalı ya da suyun gölde kalış süresi kısaltılmalıdır. Köyceğiz Gölü’nün su girdi ve akıntısını değiştirmek çok zor ve masraflı olacağı için, yapılması gereken göle giren fosfat konsantrasyonunu azaltmak olacaktır. Uzun vadede, Köyceğiz Gölün’Deki akıntının değiştirilmeside Ege denizinde artan bir kirliliğe sebebiyet verir.
Tarımda kullanılan zehirli ilaçların, topraktan sulara karışarak denizlere akması, bu tür maddelerin çok kullanıldığı günümüzde, denizlerde tarımsal kökenli bir kirliliğin gündeme gelmesine neden olmaktadır. Örnek olarak Doğu Akdeniz’in tarım ilaçlarıyla kirlenmekte olan bir deniz olarak nitelendirilmesi verilebilir. Bu zehirli maddeler, balıkların vücudunda depolanarak, insanların besin zincirine gitmektedirler. Bunu iki başlık altında incelemek mümkündür.

1.BİYOLOJİK BİRİKİMİ OLMAYAN MADDELER
Bazı kirletici maddeler besin zincirlerinde birikirler, bazıları ise birikmezler. Bu iki grup madde arasında genel bir ayırım yapmak gerekir. Cansız çevreye çeşitli yollarla eklenen sentetik (insan yapısı) maddeler ve diğer kirleticiler, çoğu kez havada ve suda iyice seyreltilerek organizmalara zarar vermeyecek düzeylere erişirler. Pek çok kirletici madde, ya ortamdaki urkroskobik ayrıştırıcı organizmaların etkisiyle ya da ortamda doğal olarak yer alan fiziksel ve kimyasal işlemler sonucu zararsız veya daha az zararlı bir şekle çevrilir. Örneğin azotlu gübre fabrikalarından yan ürün olarak çıkan ve zehirli bir madde olan amonyak, suda okside olur; nitrit ve nitratlara dönüşerek kısa zamanda zehirli olmayan bir şekle gelir.
Bazı kirleticiler ise, ne ortamda seyreltilerek düşük yoğunluklara, ulaşabilir, ne de doğal yahut biyolojik yollarla
zararsız maddelere aynştırılabilir. Bu tür maddelerin besin zincirlerinin değişik halkalarında bulunan tüketicilerin dokularında biriktiği görülür. Bazı kirleticilerin hava, su ve toprakta düşük miktarlarda bulunsalar bile, tüketicilerde giderek artan yoğunluklarda bulunması olayına biyolojik birikim denir.
Biyolojik olarak biriktirilen maddelerin başlıcaları DDT, PBC gibi sentetik organik kimyasallar, bazı radyoaktif maddeler ve bazı ağır metallerdir.
DDT ve türevi olan klorürlü hidrokarbonlar cinsinden tarım ilaçlarının önemi, ekosistemlerde çok uzun süre kalma ve yayılabilme özelliklerinden gelir. Ortamda çok uzun süre ayrışmadan kalan bu dayanıklı tarım ilaçları, sonunda çeşitli yollardan sulara karışır; nehirlerle ve deniz akıntılarıyla çok geniş alanlara yayılırlar.Türkiye denizlerinde yapılan çalışmalarda DDT ve benzeri tarım ilaçlarının deniz balıklarında biriktiği gözlenmiştir. Analizler sonucu elde edilen veriler ışığında, Karadeniz’in konu hidrokarbon insektisidleriyle kirlenmekte olduğu görülmüştür. Yapılan araştırma sonucunda en yüksek konu hidrokarbon değerleri balık yağında saptanmıştır. Bunun da nedeni, DDT ve benzeri zehirlerin yağdan çözünme özelliği taşımasıdır.
Genel bir ekolojik kural olarak, çeşitli zehirli maddeler; batık, Karadeniz, Akdeniz gibi içdenizlerde, okyanuslardan daha yüksek konsantrasyonlara ulaşmaktaDIR.

HAZIRLANMIŞ BAZI TEZLERDEN ÖZETLERİNDEN ÖRNEKLER

DEMİR METALİ YARDIMI İLE SULARDAKİ KLOR ARTIKLARININ GİDERİLMESİ
Özellikle sanayide kullanılan sularda serdest klorün giderilmesi gerekmektedir. Bu noktadan hareketle yaptığımız çalışmada metalik demir kullanılarak sudan serbest klor giderme yolları araştırılmıştır. Bu amaçla değişik çapta demir tozları farklı pH’larda denenmiştir. Optimum şartlar olarak pH=7, 0.2-0.5 mm boyutlu demir tozu alınmış ve 20 dakika süreli bir işlem sonunda serbest klor %100 oranında giderilmiştir.
NİTRATLI SULARIN ELEKTRİK AKIMI İLE DENİTRİFİKASYONU
Bu çalışmada, nitratlı suların elektrik akımı ile denitrifikasyonu araştırılmıştır. Çalışmalar değişik pH’ larda, potansiyellerde, sürelerde ve sodyum nitrat konsantrasyonlarında yapıldı. Potansiyelin ve elektroliz süresinin artmasıyla sudan uzaklaşan nitrat %’ sinin arttığı, pH ile giderilen nitrat %’ sinin ters orantılı olduğu gözlenmiştir. Nitrat konsantrasyonunun artmasıyla sudan uzaklaşan nitrat %’sinin azaldığı görülmüştür. pH=2, V=25 Volt şartlarında 4 saatlik elektroliz sonunda maksimum %58.17 oranında nitrat uzaklaştırılmıştır.

YÜZEY VE İÇME SULARINDA F-, NO3- ve NO2-İYONLARININ İYON SEÇİCİ ELEKTROTLARLA TAYİNİ
Bu çalışmada, Samsun yöresi akarsuları ( Suat Uğurlu Baraj Gölü, Yeşilırmak, Abdal Deresi, Mert Irmağı, Kürtün Irmağı, Engiz Deresi, Kızılırmak ) ve şehir içme suyunda 6 aylık süre içinde F-, NO3- ve NO2- miktarları iyon seçici elektrotlarla belirlenmiştir. Altı ay süresince yapılan ölçümler sonucunda F-ve NO3- düzeylerinin normal sınırlar içinde yer aldığı dolayısıyla Samsun yöresi akarsuları ve içme sularında önemli ölçüde F-ve NO3-kirliliği olmadığı ortaya çıkmıştır. Dünya Sağlık Teşkilatı’nca NO2- ‘in içme sularında kesinlikle olmaması gerektiği bildirilmesine rağmen yaptığımız ölçüm sonuçları önemli boyuttadır. Akarsularda NO2- düzeyi 3.2 ppm değerinin altına hiçbir zaman düşmezken, Ağustos ayında Suat Uğurlu Baraj Gölü ve Yeşilırmak ‘ta 258.0 ppm ve Engiz Deresi ‘nde 365.3 ppm gibi çok değerler ölçülmüştür. İçme suyunda bulunan değerler minimum 1.03 ppm ve maksimum 11.5 ppm olarak belirlenmiştir.
YÜZEY SULARINDA KİRLİLİK DÜZEYLERİNİN BELİRLENMESİ
Bu çalışmada Suat Uğurlu Baraj Gölü, Yeşilırmak, Abdal Irmağı, Kürtün Deresi ve Kızılırmaktaki kirlilik parametreleri belirlenmiştir. Su örnekleri yaklaşık dokuz ay boyunca belirli aralıklarla ayda iki kez alınarak analizleri gerçekleştirilmiştir. Çalışma süresince su kirlilik parametrelerinden; organik madde, pH, sıcaklık, buharlaşma kalıntısı, çözünmüş oksijen, klorür, sülfat, fosfat, amonyak azotu, demir, sertlik, kalsiyum, mağnezyum ve iletkenlik tayinleri yapıldı. Çalışmalar boyunca, kış ve yaz mevsimlerinde akarsu miktarına bağlı olarak kirlilik parametrelerinin değiştiği gözlenmiştir. Su kirlilik parametreleri analiz sonuçlarının aylara göre değişimi grafiksel olarak düzenlenerek gösterilmiştir. Buna göre, çözünmüş oksijen bakımından Kürtün ve Mert Irmağı, fosfat bakımından Mert Irmağı, Amonyak azotu bakımından mert ırmağı ve kürtün deresinde standart değerlerin aşıldığı ve bu akarsularda önemli oranda kirlenmenin olduğu belirlenmiştir.
KİRLİLİK ARAŞTIRMASI
Bu çalışmada, Yeşilırmak Nehri Amasya şehir merkezi girişinde, çıkışında ve Tersakan Çayı’nın Yeşilırmakla kesişim noktası öncesinde belirlenen örnekleme noktalarından Kasım 1995’ten başlayarak bir yıl boyunca 15 günlük periyotlarla alınan su örneklerinde kirlilik parametreleri araştırıldı.Çalışma süresince, sıcaklık, pH, çözünmüş oksijen (DO), toplam organik karbon (TOC), sertlik, kalsiyum, magnezyum, klorür, fosfat, amonyak azotu, sülfat, demir, toplam katı madde (buharlaşma kalıntısı miktarı, BKM), nitrat, florür, kurşun ve bakır olmak üzere 17 parametre seçildi ve tayinleri yapıldı.Analiz sonuçları tablolar halinde düzenlenip, her bir parametre için aylara göre değişim grafikleri hazırlanıp, bu grafiklerde her üç örnekleme noktasından alınan su örneklerine ait değerler gösterildi. Mevsimlere bağlı olarak yaz aylarında akarsuların taşıdığı su miktrının azalması sebebiyle daha yüksek derişimler gözlendi. Bununla beraber analiz sonuçları Tersakan Çayı’nda önemli ölçüde organik kaynaklı kirlenmenin olduğunu gösterdi. Toplam organik karbon, fosfat ve amonyak azotu miktarının Yeşilırmak Nehri Amasya şehir merkezi çıkışından alınan su örneklerinde yüksek olduğu, ağır metallerden olan kurşun ve bakırın su örneklerinin hiç birinde bir yıl boyunca stabdart değerlerin üzerine çıkmadığı hatta yok denecek kadar az olduğu belirlendi. Su örneklerinde genellikle standart değerlerin aşılmadığı, fakat, toplam organik karbon, amonyak azotu ve fosfat miktarlarının yüksek olduğu, çözünmüş oksijenin ise alçak değerlerde seyrettiği gözlendi.Genel olarak Yeşilırmak’ın Amasya Şehir içinden geçerken amonyak azotu, fosfat, TOC, klorür, BKM değerleri yönünden artış gösterdiği saptandı. Analiz sonuçları, daha önce Temmuz 1992-Eylül 1993 tarihleri arasında “Yeşilırmak Havzası Su Kirliliği Tespit Projesi”adı altında yapılan çalışma ile karşılaştırıldığında, kalsiyum ve amonyak azotu değerlerinin çok fazla arttığı; pH da az bir artışın olduğu, sıcaklık ve çözünmüş oksijen miktarı azalırken, fosfat, nitrat, toplam katı madde va TOC değerlerinde önemli bir değişikliğin olmadığı, mevcut kirliliğin bazı parametreler yönünden daha da artarak devam ettiğini gösterdi.

Etiketler:
Beğeniler: 1
Favoriler: 1
İzlenmeler: 2689
favori
like
share