BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM
ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!!!
Arkadaslar sizce dinimizde rabitanin yeri nedir? bu sual prof.dr. faruk besere sorulmus, cevabi ise asagidadir, umarim faydali olur.

Rabıta, bağ ve ilgi anlamında Kurân asıllı bir kavramdır. Bu kelimenin Kurân-ı Kerimdeki anlamı konusunda Râğib el-Isfehanîden şunları öğreniyoruz:

Muhafızların bulunduğu mekâna ribat denir& Murabata, muhafaza etme, koruma anlamındadır. Allah (cc): Ey müminler! Sabredin, sabırda yardımlaşın ve murabata/rabıta yapın (4/200) derken bununla kastedilen şey, İslam ülkesini korumak için sınır boylarında nöbet tutmaktır. Nöbetçilerle beraber, savaş atlarının da hazır tutulduğu sınır kulelerinin adı da ribattır. Demek ki rabıtada bağlı olma, dikkani ayırmama gibi bir mana da vardır.

Murabata/rabıta iki türlüdür: 1. Yukarıda söylediğimiz, İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. Bu mana murabatanın hakiki manasıdır. 2.Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. Bu da murabatanın mecazi manasıdır. Bu manada olarak Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur: Bir namazın ardından diğerini beklemek ribat/rabıta kabilindendir. Size Allahın hatalarınızı ne ile sileceğini, derecelerinizi ne ile yükselteceğini söyleyeyim mi? Evet, buyur, söyle dediler. Zor şartlarda dahi mükemmel bir abdest almak, mescitlere doğru çok adım atmak, bir namazın ardından diğerini intizar etmek& İşte ribat/rabıta budur, rabıta budur, rabıta budur

Bunlardan çıkan sonuç şudur:

Rabıta kelimesinin aslı Kurân-ı Kerimde ve sünnette bulunmaktadır ve hakikat ve mecaz anlamları, Râğibten alarak yukarıda zikrettiğimiz gibidir. İkinci olarak, Kurân-ı Kerimde ve sünnette bulunan bir kavramı Hz. Peygamberin ve onu izleyenlerin anladığı gibi anlamak esastır. Bu ve benzeri kavramları doğru anlayabilmek için muhtaç olduğumuz birinci kural budur.

İkinci kuralımız ise, sık sık tekrarladığımız gibi şudur: İbadetler tevkîfidir, yani Hz. Peygamber tarafından sabitlenmiştir, onlarda hiçbir artırma ve eksiltme olmaz. Çünkü ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı akıl üstü konulardır ve bizler ibadetlerden hiçbir şeyi kaldıramayacağımız gibi, onları değiştiremeyiz ve eklemeler de yapamayız. Onlar tamamen Mabudun hakkıdır ve onlara müdahale bidat sayılır. Efendimizin ifadesiyle; Bütün bidatler dalalettir ve bütün dalaletler de cehenneme götürür.

Tasavvufta rabıta denince, Nakşiler tarafından (Yani Hz. Peygamberden sallallahu aleyhi ve sellem yaklaşık 800 sene sonra) geliştirilen bir disiplin akla gelir. Mürit şeyhini sevecek, ona kalben bağlanacak, buradan Hz. Peygambere sallallahu aleyhi ve sellem, oradan da Allaha ulaşılacak ve Onunla irtibatlı olunacaktır. Bunun için mürit öncelikle şeyhinin suretini hayal edecek, onun güzelliklerinin, ahlakının kendisine feyezan etmesini isteyecektir. Hatta şeyh müridini Allaha bağladığı için onun kendisi bizatihi rabıtadır/bağdır. (Enver Fuad. Mucem 88). Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Hz. Peygamber (sav) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensupları da vardır ve bana bu resmi gösterdiler. Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir.

Böyle bir eğitim tekniği kullanıldığında olumlu sonuçlarının ve bir takım psikolojik faydalarının olup olmayacağı eğitimci gözüyle tartışılabilir. Ama rabıtanın bir ibadet olduğu var sayılırsa bunu İslamı anlama usulü içerisinde bir yere oturtmamız elbette mümkün gözükmemektedir. Şöyle de diyebiliriz: Bir ibadet düşünün ki, Hz. Peygamber onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir. Bu anlamdaki rabıta için delil getirilen: Sadıklarla beraber olun mealindeki ayet-i kerime, ya da Kişi sevdiğiyle beraberdir hadisi şerifi de İslamî gelenek içerisinde rabıta ortaya çıkıncaya kadar hiç böyle anlaşılmamıştır. Zorlama bir tevil yapmadan böyle anlaşılması da mümkün değildir. Zorlama tevillerin insanları saptıracağını da bizzat Kurân-ı Kerim söylemektedir. (Bkz. 3/7). Sahabe efendilerimizin Hz. Peygambere olan sevgilerinden böyle bir uygulama çıkarmak da mümkün değildir. Aksi halde, Allah Rasulünü izleyen 800 yıl, insanlar, hatta bizzat Hz. Peygamberin kendisi bunu keşfedememiş ve anlamamış olurlardı. Oysa akide ve ibadetler konusunda en doğru anlama, Hz. Peygamberle beraber olanların, sonra da onları izleyenlerin anlamasıdır. Bunda bütün İslam alimleri ittifak halindedir.

Şunu da bilmeliyiz ki, tasavvuf diye anlatılan şey; bir hal, İslamın daha dikkatli ve hassas yaşanma biçimi; zikir, zühd, ibadet ve tefekkür olarak Hz. Peygamberden beri varolan bir yaşama biçimidir. İslamın ta kendisidir. Tarikatlar ise Kitap ve sünnet çizgisinde kaldıkları sürece- tasavvufun mektepleri ve mezhepleridirler. Ancak rabıta tasavvufun şartlarından değildir ve tasavvufun ehli sünnet çizgisinde yaşandığı ilk yüzyıllarında da onda bu anlamda bir rabıta hiç olmamıştır. Sevginin, bağlılığın, kardeşliğin, ittibaın rabıta diye anlatılması da elbette isabetli olmaz. Dolayısıyla rabıtayı kabul edip etmemekle, tasavvufu kabul edip etmemek farklı şeylerdir. Doğrusu sağlam tarikatlerdeki güzel insanların hatırı için rabıtayı da onların anladığı gibi kabul etmek isterdim. Ancak İslamın ve hakikatın hatırı daha büyüktür ve buna karşı saygısızlığı hiç göze alamam, bu sebeple de dini bir delile dayanmayan bir uygulamayı gerekli göremem.

Durum bu olmakla birlikle, birleri bunu bir eğitim aracı olarak görür ve uygularlarsa kendi bilecekleri bir şeydir ve dediğimiz gibi bu tartışılabilir. Ancak ben hiçbir tarikatın rabıtaya böyle baktığını görmedim. Aksine o bir ibadet olarak görülür ve hatta müritler çoğu zaman onu günlük farz namazlarından daha önemli tutarlar. Bunun hükmünü ise yukarıda anlatmaya çalıştık.

Bu noktada şunu da zikretmeliyiz ki, tasavvuf bu günkü hali itibariyle bir İmam Rabbanîye muhtaçtır. Nasıl onun zamanında tarikatlar İslamdan çok uzaklaşmışlardı ve o bu konuda bir tecdid gerçekleştirip, onları tekrar Sünni ve Kurânî çizgiye oturttu ise, bu gün de bunu yapacak birisine şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü çok azı hariç, tarikatlar bu gün ya cehalet ve sapmaların, ya da sahtekarlık, derin ilişkiler ve düzenbazlığın hakim olduğu karanlık odaklardır. Başta Erenköy cemaati olmak üzere, Çarşamba ve İskender Paşa cemaatlerini ve benzeri bazı küçük cemaatleri elbette bu çirkinliklerden uzak tutmalıyız, ancak tecdid, teceddüt ve yeniden Kurânî çizgiye gelem ihtiyacının umumi olduğunu söyleyebiliriz.

Günümüzdeki en büyük İslam alimleri, sözünü ettiğimiz anlamdaki rabıtaya bidat olarak baktıklarını da burada zikretmeliyiz. Mesela Ramazan el-Bûtî şöyle söyler:
Şüphesiz tarikat şeyhlerinin sonradan icad ettikleri rabıta bidattir, çünkü bunun dinde hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 4476
favori
like
share
waluable Tarih: 25.12.2008 13:16
ALLAH RAZI OLSUN
waluable Tarih: 20.12.2008 16:53
teşekkür
arap Tarih: 09.12.2006 09:18
palaşımın için sağol arkadaşım
DeNiZKiZi Tarih: 03.12.2006 12:51
Allah (c.c) razi olsun agbim aydinlattin bizleri simdi daha iyi anlayabiliyorum ogrenmemiz ve ogrenecegimiz cok seyler var
panason Tarih: 03.12.2006 11:06
Hepinize ayri ayri tesekkur ederim.
KONAMI Tarih: 03.12.2006 09:53
Kızkardeşim...

[COLOR=coral]* SELEFİ VE SELEFİYYE *

Daha çok bir Kelam ilmi terimi olarak kullanılan bu kelime, Selefin mezhebi ve görüşü anlamına gelir.Akaid konu ve meselelerinde nass Kuran-ı Kerim ve Hadis da varid olan hususları müteşabih olanlar da dahil olmak üzere, olduğu gibi kabul edip, teşbih ve tecsime benzetme ve cisimlendirme düşmemekle birlikte, tevile yoruma de başvurmayan Ehl-i Sünneti Hassaya denmiştir.
Tâbiîn mezhep imamları, önde gelen fakihler ve muhaddisler Selefiyye içinde kabul edilirler.Hicrî dördüncü yüzyılda Eşarî ve Maturidî tarafından Ehl-i Sünnet Kelâm ilmi kuruluncaya kadar yaşamış olan bütün Ehl-i Sünnet âlimleri Selefin görüşlerini paylaşmışlardır.Selef âlimlerinin akaid sistemlerini şu yedi temel prensip karakterize etmektedir:
* Takdis: Cenab-ı Allahı şanına uygun düşmeyen şeylerden tenzih etmek.

* Tasdik: Kuran-ı Kerim ve hadislerde Allahın isim ve sıfatları hakkında nasıl bir ifade kullanılmış ve ne söylenmişse, onları olduğu gibi kabul etmek yani, Allahı bizzat kendisinin ve peygamberinin tanıttığı gibi bilip tasdik etmek.

* Aczini itiraf etmek: Bilhassa nassta geçen müteşabih ifadeler konusunda tevil ve yorum yapmadan, bu konuda aczini kabul etmek.

* Sükût [susmak]: Yine nassta geçen müteşabih ifadeleri anlamayanların, bunlar hakkında soru sormayıp susmaları.

* İmsak [uzak tutma]: Müteşabih ifadeler üzerinde yorum ve tevilden kendini alıkoymak.

* Keff: Müteşabih olan hususlarla zihnen bile meşgul olmamak.

* Marifet ehlini teslim: Müteşabihe giren konuları bilmesi mümkün olan Hz. Peygamber, Sahabe, evliya ve mütehassıs âlimlerin söylediklerini kabul ve tasdik etmekdir..

Kızkardeşim anlatabildim umarım..

Kaynak:
* İsmail Hakkı İzmirli
* İslâm Mezhepleri Tarihi
DeNiZKiZi Tarih: 03.12.2006 01:31
Allah razi olsun ABDALWAHID kardesim bilgiler icin , yanliz aklima takilan birsey oldu ,

Hz. Peygamber onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir.


Burda bahsedilen selefi salihin nedir acaba bunu bilen bir arkadas varsa aciklayabilirmi ?
Halaskar Tarih: 31.10.2005 10:35
Ve aleykum selam ve rahmetullahi ve berekatuh
Velhamdulillahi rabbil alemin

Kardeşim Allah Razı olsun böyle bir konu hakkında gerçekten bize çok önemli bilgiler sunduğun için.

Allah'ın emir ve yasaklar manzumesini çok iyi kavrayıp hayatının bütün safhalarının buna göre yönlendirdiği taktirde de fena-fillah makamından bir pay elde etmiş olur.

Başka bir kaynakta belirtildiği gibi emir ve yasaklar iyi kavarndığı zaman ulaşılabilecek mertebe bellidir.