HIZLANIYORUZ

Hiçbir düşünceyi yazmak için gökkuşağına batırılmış bir kaleme ve kelebek kanadına bulaşmış tozlara ihtiyaç yok. Parmaklarımdan klavyeme akan düşüncelerde ne gökkuşağına batırılmış usta bir kalem ne de kelebek kanadından alınmış sihirli tozlar mevcut.Çevresel uyum içerisinde duyulan, imgelenen ve yaşama yön veren diyalektik sahibi düşünce taşlarının üzerindeki yazıtları çözümlemeye çalışan öğretileri ve kırıntıları klavyemin üzerinde gezinen parmaklarımın yankılanan sesinde yön tayini yapma çabasında...

Günümüz hayatı televizyon programlarındaki gibi düz ve derinliksiz bir sathiyatta ilerliyor...Ne var ki sadece gözlerimizi boyayan bir renklilik ve klişeleşmiş bir çeşitlilik mevcut.Düz, derinliksiz fakat renkli, yaşadığımız çağı hemen hemen tüm kültürel yaklaşımlar ve otoriteler hız çağı olarak tanımlıyor.Bütün bunların ötesinde her şey hızlı bunun idrakindeyim, evet daha hızlı benden, belki de yavaş düşündüğüm, yazdığım, açıldığım yani yaşadığım için bana öyle geliyor.

Bendeki kişisel etkileşimi, bu hız çağının bir alt kertesinde birazda mesleki bir yaklaşım olarak tekno yaşam = iletişim engelli iletişim çağı görüntüsünde.Ve herşey artan bir ivme ile hızlanmakta, bu hızlanmayla birlikte otomatlaşmakta.Ne var ki böylesine bir sürat derinleşmenin de öldürücü bir rakibi oluveriyor.Zaten herkesin hızdan dolayı televizyon kanalları ve internet siteleri arasında devinim oluşturmaktan derinleşmeye pek olanakları kalmıyor.Hatta bu hız çağının bireylerde bellek kaymasına neden olduğu söyleniyor.Hiç bir noktaya özen gösterilerek yoğunlaşılamıyor.Sıkı sıkıya durmadan değişim ve gelişim ekseninde huzur ile yaşamını idame ettiren bir insanın bile belleği kayıveriyor.

Çocukluğumun bir dönemini geçirdiğim Berlin'de çoğunluğunu Türk gurbetçilerin oluşturduğu apartmanımızın hemen arka bahçesinden geçiş yaparak ulaştığım eski bir tiyatro binasının bahçesinde yetişen böğürtlenler ve çilekler benimle aynı hızda büyür ve ölürlerdi, kelebeklerin ve uçurtmaların ömrü çok kısaydı ama şu anki kontrolsüzlük hissinin hiçbir izini taşımazdı yaşamımdan çıkışları, çünkü bir şeylere yetişmek zorunda değillerdi ve bende bir yerlere yetişmek zorunda değildim, şu an çalışma odamın karanlık köşelerinden çıkmış , gecenin onlara tattırdığı dolaşma hakkından rahatça yararlanan karabasanlarla aynı zamanda doğup ölüyorum, evet bu böyle...her şey çok hızlı ilerliyor.

Derinlik olgusunun niteliği algılamanın, sorgulamanın, yargılamanın ve yavaş yavaş tadını çıkartmanın idrakinde ve hazzında yaşıyor.Hız ise tam tersini oluşturuyor.Dinler gibi yapıp dinlememe hali yaşam pusulasına dönüştürülüyor.Duyarlılık ve duygusallık ise bu hoyrat bulduğu yeni anlayıştan , elini eteğini çekiyor.

Hız ile derinlik arasındaki hatırıma gelen en çarpıcı örnek büyük rus Edebiyatcısı Tolstoy'un Çocukluk, Ergenlik ve Gençlik anılarında heyecanla anlattığı bir pasaj.Anılarının bir yerinde çekinip bakmadığı için, yüzünü tam olarak hatırlamadığı bir kadına, atçılık kulübünde nasıl aşık olduğunu anlatır.Yüzünün güzel mi çirkin mi olduğunu bilmediği bir kadının varlığını, anılarında yaşatacak kadar ağır akan bir nehirde ilişkisizlikten ilişki çıkarır...Belki bu Rus edebiyat kahramanlarının içlerinde dolaşmanın bir sonucudur.

Şimdi ise derin anlatımlara ihtiyaç yok gibi...
(her daim derinliğini koruyabilen üstâdlar haricinde)

Burada hız kavramının kıvrımlarından çekiştirerek bir tarifi sorguluyorum.Hız bir bozulmanın da ifadesidir artık, "her şey yaşadıkça bozulur" denmesinin bir sebebi de bu gerçeği perdelemek olabilir. Aşırı hız çağının söylemcileri bu türden pek çok kafa bulandırıcı ifadelerle çıkıyor karşımıza.

"Her şey yaşar ve ölür" daha sade daha anlaşılır, dinleyeninin kulağına bir an önce yerleşip anlam karmaşası yaratma amacında ve acelesinde olmayan bir ifade.

Hız çağının hükümranlığı dijital kölelik ile iktidarının doruk noktasında Varlığı ile değil imajları ile durumu idare ediyor insanlar.Mektup yerine sms yada e-posta.Derinliğin hızdan çok daha elzem olduğunun idrakine sahip bireylerin bile afalladığı bir dönem.Öyle birileri kapının ardında ne olduğunu hesaplarken , hız çağı bir an önce kapıya ulaşmayı hedefliyor.Çünki hız çağının kapıya olan mesafesi tahayyüllerimizin de ötesinde bir uzaklıkta.

Hızlı ama sığ bir yaşam mı? Yoksa derinlemesine bir yoğunlaşma ve idrak mı? Akıp giden yaşamımızın sorgulanmayan önemli soruları bunlar.Bilincin, kalbin ve duyguların hakim olmadığı bir ortamda koşarak yaşamak mı yoksa derinliğin bahçesinde edebiyatın kahramanları gibi gezinmek mi? Evet bir şekilde yapacağımız tercih yaşamımızın niteliğini tanımlıyor.

Evet, hız artıyor, etrafımdaki nesneler hızlanmaları ve bozulmaları ile benden uzaklaşıyorlar, gitgide. Kendime yeni bir kalem ve defter almalıyım, koşuşturmayan yeni nesneler.Etraftaki yapaylaşma arttıkça daha da açılıyor aramızdaki fark, önce iyice uzaklaşacaklar benden, sonra daha da, ufak bir nokta olacaklar uzakta ve kaybolacaklar nihayet.

Başka bir açıdan, bu uzaklaşan şeyler tarafından daha yavaş hareket eden bir varlık olarak algılanacağım, gitgide daha hareketsiz. Bir kaplumbağa başını yuvasından neden çok az çıkarır, işte öyle bir yaşayışım olacak, evet, bir kaplumbağanın gözlerinden nasıl görünür yaşam, benim göz bebeklerim ne kadar dayanır bir küçülüp bir büyümeye bu hızda, onların hızında. Bu uzaklaşma üç boyutlu uzay düşünüldüğünde zor anlaşılır gibi geliyor, daha çok daha büyük boyutlu uzun upuzun bir uzaklaşmadan bahsetmek olası.
Şimdi kelebek kanadına bulaşmış sihirli tozlarla yazmak istiyorum, doruklardan gelen bir kaynak suyunun, sırça yanaklı bir anadolu çocuğunun sesi olmalı bunları yazarken arkamda. Ama parmaklarımın dövdüğü klavye anlamsızlaştırıyor bu yazıyı, sadece o değil ben bile anlamsızlaştırıyorum büsbütün, niçin kağıt ve kalem kullanmadığımı sorup korkuyorum birden bire. Yoksa bunca şeyi yavaşlamaya çalışan biri olarak mı yazıyorum, hatta sadece yavaşlamak isteyen biri olarak mı, bir oluşu onun dışından eleştirmek ne kadar imkansızsa içinden eleştirmeye, yıkmaya çalışmak da bir o kadar korkutucu.

Sanırım hız, beni kör noktalarımın birinden vuruyor, alışkanlıklarımdan. Bu hıza alışmamak olanaksız ama, her yerde çıkıyor karşıma. Ben hızlanan biri olmasam da, hız aletlerini işine geldiği gibi kullanan bir tembel daha kötüsü bir bireyim. Bu yüzden ışıkların hepsini söndürmeliyim bu gece, karabasanlara daha geniş bir hareket olanağı sağlamalıyım.

"Her nefis ölümü tadacaktır" Enbiya -35

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 4953
favori
like
share
sevgi Tarih: 24.10.2008 14:46
emegine yüregine saglık cok güzel olmuş
suskun yüregim Tarih: 12.10.2008 00:41
duygu yüklü anlamli siirdi kutlarim,yüregine kalemine saglik
milkboy Tarih: 11.10.2008 23:41
ateş – Karalamalar

yarına akarken ekim
inzivasına soluduğum, bir çift sızıntıdır
yazdığım cehennem...nefesindir
....
huzur kaybedilen ruhum
kazıdığım soğukluğun cehennemimdir

hayalperestsin nar-ı gönlümün gölgesinde
belkide yağmurdan azade bir yol arkadaşı
şeytanıma ve kıldan ince dudağıma en yakın
günahımsın papatyaları kaçmış kibir mevsimimin

danzka geçmişi uyandırmadan
güneşe öykünelim istiyorum...
...
yarına akarken ekim
inzivasına soluduğum, bir çift sızıntıdır
yazdığım cehennem...nefesindir
milkboy Tarih: 17.12.2007 22:51
ihlal - Karalamalar

bu kent bir ölüler evi
ben solgun...

metaforlar üzerinden taşın
bulutları getir bana!
bir yağmur sonrası erir gibi

böyle ölünüyor galiba
boynu kırılan bir oyuncak gibi
üşüyünce kaçıyorsun
kent kararıyor
söz sararıyor...

ayrımsadığım acı
uzun bir hastalık gibi
kıvranan sözüm oluyor
gidiyorum,
seni affediyorum...
BaL Böcüğü Tarih: 19.09.2007 07:36
payLa$an yüreqine saqLik aßi :6:
milkboy Tarih: 18.09.2007 23:52
Cinayet - Karalamalar

hüznün dilini kazıyorum her köşetaşından
kovalarken karanlığı alnımdaki zift karası yazıttan
can damarı yırtılmış totemlerin şiirini okuyorum
uykumun cinnetdenizi, kalemimin menevşesi
ben seni çok sevmişim gerisi yalan
söz...hala kör, hala sağır, hala yontu

yalan...anason esenliğim...
yalan...sözümün sararması...

silinip yiten bir ufkun önünde okurken
sözüm senin için birazda gurur olur
ben yazarken...sen okurken
ne çok dalgınlık olur, ne çok gürültü
buz tutmuş bir cehennemi okşarsın ellerinle
su gibisin...sazlıklarımı hırpalayan

harfler eskimiş
yıpranmış sözcükler avcumda
bu saatte dünya; rüya
kavrulmakta belleğim
dakikalar eriyor
birikiyor saatlerin kadavrası
güneşin suya değdiği yerde
uyumalıyım!
bu gövde taş
bu dimağ talan
ben seni çok sevmişim gerisi yalan
söz...hala kör, hala sağır, hala yontu

yalan...anason esenliğim...
yalan...sözümün sararması...

...yüzüme bak, sesime bakmış olursun!
milkboy Tarih: 03.09.2007 22:53
Sandsation - Karalamalar

sen sözümü tanıyordun
çakıltaşının tuzunu tadarken
gözünden akıyordu uyku
ben yazarken

seninkisi
değil öze dokunmak uykusunda
solan bir güle mendil sallamaktı
salkım saçak

sen sözümü tanıyordun
şiirsiz, aşksız, korunaklı yaşarken
kirli hamlaç bir bezirgandı kalemim
yağmurun hışırtısında koşarken

ömrümün orta yerinde
öncesinde ve sonrasında
dostluğu süsleyen bir yüzün vardı
sözün pıhtılaşan acımdı

nasır nasır üstünde
hüzün ziline basıp kaçtım
yalanım yok diyorsam yalandır
bir yaprağı eksiktir bütün yoncaların

herşeye rağmen unutma!
sözümün çağırdığı kırlar var saçlarında...
milkboy Tarih: 13.08.2007 22:09
Bohemia - Mevsimsiz

ellerimi al, hem de hepsini!
...

sanki sözün kirli yüzü yansımış ellerime
hayat bir fildişi, inmiş gırtlağıma
ve beraberinde
fosilus tadında ağız kokusu
şen olasın doktor daha ne söyleyim

bir bohemia alıyorum kendim için
alkole yatırıyorum hüzün kuşlarımı
arabesk mayasında bir müzik var
eşlik ediyor sözüme

gizlice okşayıp usulca seviyorsun
tadım yok yine, biliyorsun
körfez vapurları gibiyim
sığ limanlara düşüyorum

...
çiçeklerin taşlandığı yerde
nasırlaşmış ellerim
ellerimi al, hem de hepsini!
aşk mı, söz mü, yoksa sen mi¿
umurumda değil.
milkboy Tarih: 21.07.2007 01:26
Rehoboam - Mevsimsiz

bilmiyordun...
girdapların daracık iliklerinde
köfte, piyaz ve şarap vardı masada

bilmiyordun...
bir yabancı akıyordu yüzümüzden
sözlerini elime veriyordun

bilmiyordun...
üşüyordum sana her yazdığımda
yazdıkca bir kuş tünerdi omzuma

bilmiyordun...
o, sokağın çılgın kalabalığında
çatılıyordu ruhumun kemikleri

bilmiyordun...
bütün eskiler kalıyordu üzerimde
varolma yastığı ve anılar yorganı ile

bilmiyordun...
hüzünlerde aklanırdı birgün
mürekkebi dağılırdı bütün bir hayatın
tuzak beynin patikalarında
ihanet tohumları silinirdi
kendini yıldızlara çizerdi insan
iki dizenin çatısından bakardın
gökyüzünün mavisini dağıtırdı bir tebessüm
ve gülerdin bütün bu olanlara...