Osmanlıca Kelimeler Ve Anlamları - Osmanlıca Kelimeler - Osmanlıca Sözler Anlamları - Osmanlıca Kelimelerin Anlamları




NEVREC (Nevâric) Kağnı.
NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
NEVRESİDEGÂN (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar yeni yetişmeler. Gençler tazeler.
NEVRESM f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
NEVRESTE (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş yeni bitmiş yeni meydana gelmiş yeni hâsıl olmuş.
NEVROZ Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
NEVRUZ f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
NEVRUZİYE Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan söylenen manzume.
NEVRÜSTE f. Yeni yetişme.
NEVS Tehir etmek sonraya bırakmak. * Kaçmak firar etmek. * Vahşi hımar yabani eşek.
NEVS Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi sallanması. Hareket etme. Deprenme.
NEVSALE f. Genç. Küçük. Tâze.
NEVSEFER f. Yeni yolculuğa çıkan.
NEVŞ Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
NEVŞAH f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NEVŞE f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
NEVŞÜKÜFTE f. Yeni açılmış (çiçek).
NEVT (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
NEVTA Göğüste olur bir verem.
NEVTÎ Gemici.
NEV'UMMA Bir derece bir suretle.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEVÜR Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
NEVVAB Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
NEVVAH(E) Ağlayan çığlık koparan.
NEVVAR(E) Nurlu aydın. Aydınlık.
NEVZ (C.: Envâz) Dere vâdi.
NEVZAD f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
NEVZEMİN f. Yeni çeşit yeni tarz.
NEVZUHUR f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
NEY Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
NE'Y Uzak olmak.
NEY' Susuzluk. * Meyletmek eğilmek.
NEYB Dişle ısırmak.
NEYÇE f. Küçük ney.
NEYDELAN Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
NEYELAN İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
NEYFAK Tilki derisinden olan kürk.
NEYH Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
NEYİSTAN f. Kamışlık sazlık.
NEYK Cima etmek.
NEYL Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
NEYNÜFER Nilüfer çiçeği.
NEYPARE f. Kamış parçası.
NEYRENC (C.: Neyrencât) Tılsım.
NEYRENCÂT (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
NEYRİB Koğuculuk dedikoduculuk.
NEYRUZ Yaz günü.
NEYSEB Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
NEYSİTAN f. Sazlık kamışlık.
NEYŞEKER f. Şeker kamışı.
NEYT Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
NEYT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
NEYTAL (C: Neyatîl) Belâ musibet felâket meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
NEYY Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
NEYYİF Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
NEYYİR (Nur. dan) Nurlu parlak ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş şems.
NEYYİR-İ ASGAR Ay. Kamer.
NEYYİR-İ A'ZAM Güneş şems.
NEYYİRAT (Neyyir. C.) Nurlular nur saçanlar.
NEYYİREYN Cisimlenmiş iki nur yâni: Güneş ile Ay.
NEYZ Çok olmak.
NEYZAR f. Kamışlık sazlık.
NEZ' Halkı birbirine düşürmek ifsâd bozmak.
NEZ' Çekip koparmak ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak yok etmek.
NEZA' Başta alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
NEZAFET Temizlik paklık pakizelik.
NEZAHET Ahlâk temizliği temizlik. * İncelik rikkat.
NEZAİR (Nazire. C.) Nazireler benzerler emsâl olanlar.
NEZAKET Naziklik incelik zariflik. Kaba olmamak. Edeb terbiye.
NEZALE Sefillik. * Hasislik.
NEZARET (T) (Nazar. dan) Bakmak seyir bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik nâzırlık bakanlık.
NEZARE Azlık. Kıllet.
NEZARE Korkutmak.
NEZARET (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZAZA Az olmak kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi artığı ve âhiri.
NEZB Çağırmak. * Ses sadâ savt.
NEZD f. Yan. Yakın. Karib. * Göre nazarında fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
NEZDİK f. Yakın karib.
NEZE Hafif deve.
NEZEL Menzil mekân.
NEZELE Akmak seyelan.
NEZEVAN Atlama sıçrama.
NEZF Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme sarhoş olma. Zevâle gitme.
NEZG İfsad etmek halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
NEZGA Taan etmek çekiştirmek.
NEZH (Nezih) Nezihlik temizlik saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim pak pâkize.
NEZİA (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
NEZİB (NEZÂB) Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
NEZİF (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
NEZİH (Nezihe) Pâk temiz. (Bak: Nezh)
NEZİHÂNE f. Temizce iyice güzelce.
NEZİL Misafir. İnen konan.
NEZİL Menzil mekân.
NEZİR (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup a (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
NEZİRE Nezredilmiş olan şey adak.
NEZK Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
NEZK $ Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
NEZLE (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
NEZR Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
NEZR Suâlde ısrar etmek. * Az miktar azlık.
NEZUR Evlâdı az olan kadın.
NEZV Sıçramak.
NEZZ Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
NEZZAM Nizâm veren düzenleyen tertipleyen.
NEZZARE Seyirci seyreden bakan. Nezaret eden müfettiş mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NIHLE (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş atâ. * Dâva.
NIHV (NİHÂ) (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
NIKBE (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
NIKK Kurbağa sesi.
NIKMET (Bak: Nikmet)
NIKRİS (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
NIKY İlik.
NI'ME (C.: Niam) Mal. * Sanat.
NISA' Bir cins beyaz elbise.
NISAF Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
NISF Yarım yarı.
NISF-I KUTR Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
NISF-ÜL LEYL Gece yarısı.
NISF-ÜN NEHAR Öğle vakti gündüzün ortası. * Meridyen.
NISFET (Bak: Nasfet)
NISFİYET Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
NISH (NISÂH) Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
NIT' Ağız tavanının pütür yerleri.
NITAB Baş. * Boyun damarı.
NITAF Ter.
NITNIT Uzun boylu adam.
NIZAR (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
NIZV (C.: Nuzuv Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
Nİ f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
NİAC (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
NİAL (Na'l. C.) Ayakkabılar pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler nallar.
NİAM (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
NİAM-I ESASİYE Esas nimetler en lüzumlu maddeler. İman din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİBAH Köpek havlaması.
NİBAL Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
NİBRAS (Süryânice) Lâmba çıra.
NİBZ Hurma ağacının dış kabuğu.
NİCAD Kılıç bağı.
NİCAF Kapının üst eşiği.
NİCAR Asıl.

NİDA' Seslenmek çağırmak haykırmak bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
NİDAL (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
NİDD Aynı eş. Benzer denk.
NİDRE Et parçası.
NİFA' Menfaat fayda.
NİFAK Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
NİFAKÎ Nifakla alâkalı.
NİFAR İntikal etmek göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme korkma çekinme. * Nefret gösterme.
NİFAS Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİFAZ Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
NİGÂH (Nigeh) f. Bakmak nazar etmek. Bakış.
NİGÂH-I GAZAB Öfkeli bakış kızgınlık bakışı.
NİGÂH-I HAYRET Hayret bakışı.
NİGÂH-I TEDKİK Araştırma bakışı tedkik etme nazarı.
NİGÂH-I TEGAFÜL Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
NİGÂHBAN Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ f. Bekçilik gözcülük.
NİGÂHDAR f. Bekçi gözcü. * Koruyucu muhafaza eden saklayıcı.
NİGÂL f. Ateşli kömür parçası.
NİGÂR f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put sânem. * Resmi yapılmış resmedilmiş.
NİGÂRENDE f. Ressam.
NİGÂRHANE f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİN f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİGÂŞTE f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
NİGEH (Bak: Nigâh)
NİGEHBÂN f. Gözcü gözetici bekçi.
NİGEHBÂNÎ f. Bekçilik gözcülük.
NİGEHDÂR f. Gözcü bekçi. * Saklayıcı koruyucu.
NİGEH-ENDÂZ f. Bakan bakıcı bakıveren.
NİGERAN f. Bakıveren bakıcı.
NİGİN f. Mühür hâtem. * Yüzük.
NİGİNDÂN f. Yüzük mahfazası yüzük kutusu.
NİGİNSÂY f. Mühür kazıcı. Hakkak.
NİGU f. Güzel iyi hasen.
NİGUHÂH f. Hayır temenni eden iyilik isteyen.
NİGUHİDE f. Çekiştirilmiş zemmolunmuş gıybet edilmiş.
NİGUHİŞ f. Çekiştirme gıybet zemm.
NİGUN f. Tersine dönmüş altüst olmuş başaşağı. * Ters uğursuz aksi.
NİGUNBAHT f. Tâlihi ters dönmüş tâlihsiz şanssız.
NİGUNSÂR f. Başaşağı.
NİH f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket şehir belde.
NİHA (NİYÂHA) Yas tutmak.
NİHAB (Nehb. C.) Çapullar yağmalar.
NİHAD f. Huy tabiat hilkat bünye yaratılış.
NİHADE f. Konmuş konulmuş.
NİHADÎ f. Yaradılışta olan fıtrî.
NİHAF (Nahif. C.) Cılız zayıf kimseler.
NİHAÎ (Nihâiye) Sona ait son ile alâkalı sonuncu.
NİHAL f. Taze düzgün. Fidan sürgün.
NİHAL-İ ZARİF İnce güzel dal.
NİHALAN (Nihal. C.) f. Taze fidanlar sürgünler.
NİHALE f. Yeni taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİHALÎ f. Sahan altlığı.
NİHALİSTAN f. Fidanlık.
NİHAN f. Gizli saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
NİHANHANE f. Saklanacak yer. Mağara bodrum mahzen.
NİHANÎ f. Gizlilik saklılık.
NİHAS Asıl. Tabiat.
NİHAS Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
NİHAVEND İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
NİHAVENDÎ f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
NİHAYET Son uç son derece. * Çok.
NİHAYET-İ AZM Kemik ucu.
NİHAYET-ÜL EMR İşin nihayetinde işin sonunda. Netice.
NİHAYET-ÜN NİHAYE En sonunda. Akıbet.
NİHAYET-PEZİR Son bulan. Nihâyet bulur olan.
NİHLE Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
NİHRİR (C.: Nahârir) Tecrübeli bilgili fâzıl âlim mâhir kimse.
NİHVAR f. Gururlu kibirli kendini beğenmiş adam.
NİHY Gölcük.
NİJAD f. Nesil soy neseb. * Cibilliyet tabiat.
NİJM f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
NİK f. İyi güzel hoş.
NİK Ü BED İyi ve kötü.
NİK (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri dağ tepesi. * Kızgın hiddetli gadaplı kimse.
NİKAB Yüz örtüsü peçe perde.
NİKABE (NEKABE) Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİKÂH Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ İçerden evlenme akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ Dışardan evlenme akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT'A Bir zamanlık geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
NİKAHTER (Nik - ahter) f. Tâlihli şanslı mutlu.
NİKÂL f. Ateşli kömür parçası.
NİKÂL Dizgin demiri.
NİKAL Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİKAM (Nikmet. C.) İntikamlar öc almalar.
NİKAN (Nik. C.) f. İyiler iyi kimseler.
NİKAR İnat. Kin.
NİKAŞE Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
NİKAT (Nokta. C.) Noktalar.
NİKÂT (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı şakalı ve zarif sözler.
NİKÂYET Düşmanı kılıçtan geçirme.
NİKBAHT (Nîk-baht) f. Bahtlı tâlihli şanslı.
NİKBAZ (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
NİKBİN (Nîk-bin) f. İyi gören iyimser her şeyi iyi tarafından gören.
NİKDA Yaş kanbel otu.
NİKENDİŞ (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
NİKFERCAM (Nîk-fercâm) f. Sonu âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
NİKHASLET (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
NİKHU f. Güzel huylu iyi huylu.
NİKÎ f. İyilik iyi olma.
NİKKİRDAR (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
NİKL (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
NİKMANZAR (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİKMET Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
NİKNAM f. İyi nam kazanmış iyi ünlü.
NİKNİHAD (Nîk-nihâd) İyi huylu.
NİKS Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
NİKS Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
NİKTER (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş çok iyi.
NİK-TERİN f. Çok iyi hepsinden iyi olan.
NİKU Güzel iyi hoş.
NİKUBAHT f. Bahtı açık.
NİKUKÂR f. İşleri doğru ve iyi olan iyi işli.
NİKUYÎ f. Güzellik iyilik.
NİKZ (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
NİL Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
NİL Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde emr-i İlâhî ile incimad eder taş olur. Taş izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm toprağı taş üstünde serer zevilhayata makarr eder. S.)
NİLE f. Çivit.
NİLÎ Mavi çivit rengi.
NİLÎ PERDE Gökyüzü sema.
NİLU-BERG f. Nilüfer.
NİLÜFER f. Beyaz mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
NİM f. Yarım nısf buçuk yarı.
NİM Eski kürk. * Bir ot cinsi.
NİMAL (Neml. C.) Karıncalar.
NİMAR (Nimr. C.) Kaplanlar.
NİMAT (Nemat. C.) Örtüler ihramlar.
NİMBİSMİL f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
Nİ'ME Ne iyi ne âlâ ne güzel.
NİME f. Yarım nısf yarı.
NİME-İ RUZ Günün ortası. Yarım gün.
Nİ'ME-L MATLUB Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
Nİ'ME-L MEVLA Ne iyi sâhib ve mâlik ne iyi (C.C.)
Nİ'ME-L VEKİL Ne güzel ne iyi vekil.
Nİ'ME-L VESİLE Ne güzel sebeb ne âlâ vesile.
NİME NİME f. Parça parça yarım yarım.
Nİ'ME-R RAKİB Ne iyi gözetici koruyucu.
NİME-RUZ (Bak: Nime-i ruz)
Nİ'MET (Nimet) İyilik lütuf ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti zılliyeti sende ise taahhüd tahaffuz korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham korkular meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki onun yerini boş bırakmaz misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
Nİ'MET-İ İLÂHİYE 'ın nimeti. 'ın verdiği nimet.
Nİ'MET-ŞİNAS f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
NİMGERM f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
NİMHAB f. Yarı uykulu mahmur.
NİMHANDE f. Gülümseme tebessüm.
NİMKÜŞTE f. Yarı öldürülmüş yarı kesilmiş olan.
NİMLAHZA f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
NİMMANZUR f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
NİMMEST f. Sarhoşça.
NİMMUZLİM f. Yarı karanlık.
NİMMÜRDE f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
NİMNİGÂH f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
NİMNİME Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
NİMNİMETEYN Tırnak işareti.
NİMPUHTE f. Tam pişmemiş yarı pişmiş.
NİMR (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
NİMRE Dişi kaplan.
NİMRES f. Yarı ham yarı olgunlaşmış olan.
NİMRUZ f. Yarı gün öğle.
NİMS Bir ot cinsi.
NİMS Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
NİMSÜFTE f. Yarım olarak söylenmiş tam denmemiş.
NİMŞEB f. Geceyarısı.
NİMTEN f. Mintan.
NİMZİNDE Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
NİMZULMET f. Yarı karanlık.
NİNAN (Nun. C.) Balıklar semekler.
NİR (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
NİRAN (Nur ve Nâr. C.) Nurlar ziyalar. Ateşler nârlar.
NİRENC (C.: Nirencât) Düzen hile. * Resim taslak.
NİRENG f. Düzen hile aldatmaca. * Taslak resim. * Büyü efsun.
NİRU f. Kuvvet güç zor.
NİRUMEND f. Güçlü kuvvetli zorlu.
NİRUMENDÎ f. Kuvvetlilik zorluluk güçlülük.
NİS' (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
NİSA (C.: Nisvân) Kadınlar.
NİSA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
NİS'A (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
NİSAB Zekât ölçüsü ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl esas. Sermaye mal. Derece had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse nasib. * İstenilen had derece. (Bak: Zekât)
NİSAB-I EKSERİYET Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİSACET Dokumacılık.
NİSAÎ (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı kadınlara dâir.
NİSAL (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
NİSAR Saçmak dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
NİSARÇİN f. Saçılan şeyleri toplayan.
NİSAR "Saçan saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
NİSBET Münasebet yakınlık bağlılık ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.

NİSBETEN Nisbetle kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
NİSBÎ (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete ölçüye göre.
NİSEB Nisbetler kıyaslamalar ve ölçüler.
NİST f. Değildir yoktur.
NİSTÎ f. Yokluk adem.
NİSUN (Nisvan. C.) Kadınlar.
NİSVAN (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
NİSVAN-I ZELİL Ahlâken ve dinen düşmüş zelil olmuş kadınlar.
NİSVÎ Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
NİSYAN Unutmak hatırdan çıkarmak.
NİSYAN-İ EBEDÎ Ebedî unutma.
NİŞ f. (Arı akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu zehir.
NİŞA f. Nişasta.
NİŞAD Bir kimseye yemin vermek.
NİŞAN(E) f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
NİŞANE-İ TASDİK Kabul edildiğine dâir işaret tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANDE Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
NİŞANE (Bak: Nişan)
NİŞANGÂH f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan nişan almağa yarayan kısım.
NİŞDE (NİŞDÂN) Talep etmek istemek. * Söz vermek and vermek.
NİŞDET Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
NİŞE f. Çoban düdüğü. Kaval.
NİŞEST f. Oturan.
NİŞESTE (C.: Nişeste-gân) f. Oturan oturmuş.
NİŞESTE-GÂN (Nişeste. C.) f. Oturanlar oturmuş olanlar.
NİŞESTGÂH f. Oturacak yer.
NİŞHAR f. Diken batmış iğnelenmiş.
NİŞİB f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
NİŞİBGÂH f. Çukur yer.
NİŞİB Ü FİRAZ İniş ve yokuş.
NİŞİMEN f. Oturacak yer.
NİŞİMENGÂH f. Durak yurt. Toplanılacak yer.
NİŞİN f. "Oturan oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
NİŞİNENDE f. Oturan oturucu.
NİŞTER f. Hekim bıçağı neşter.
NİŞVE Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
NİTA' (C.: Nutu') Deri döşek.
NİTAC Yavrulama yavru doğurma.
NİTAF (Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
NİTAH Tos vurma toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
NİTAK Kemer kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
Nİ'TAL Kova.
NİTASÎ Anlayışlı tabib doktor.
NİVA Düşmanlık. * Besili semiz deve.
NİVE f. İnleme ağlama sızlanma.
NİVEND f. İdrak anlayış akıl.
NİVER f. Âlemde meydana gelen hâdiseler haller.
NİYA (C.: Niyâgân) Dede cedd.
NİYABE Nöbet.
NİYABET Nâiblik vekillik. Kadı vekilliği.
NİYAGÂN (Niyâ. C.) Dedeler ceddler. Ecdad.
NİYAM (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar uyuyanlar.
NİYAM f. Kılıf kın. Kılıç kını.
NİYAMGER (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
NİYAR (Nâr. C.) Ateşler.
NİYAT (Niyet. C.) Niyetler.
NİYAT (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
NİYAZ f. Yalvarma yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet ihtiyaç.
NİYAZİ-İ MISRÎ (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan Hidayet-ül İhvan Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır.
NİYAZKÂR f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE Yalvararak niyaz ederek. * Muhtaç olarak muhtaçlıkla.
NİYAZMEND (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan muhtaç. * Yalvaran yakaran niyaz eden.
NİYERE (Nâr. C.) Ateşler.
NİYET Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
NİYLEC Çivit.
NİYY Çiğ olmamış ham.
NİYYAT (Niyet. C.) Niyetler.
NİZA' Çekişme kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.)
NİZA-İ LAFZÎ Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
NİZA Cima etmek.
NİZAL Nişan işaret alâmet.
NİZAM Sıra dizi düzen. Dizilmiş olan şey sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar sebep olan şey ve hâlet.
NİZAM-I ÂLEM Kâinatta 'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NİZAM-I CEDİD Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
NİZAM-ÜD DİN (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
NİZAMÂT (Nizam. C.) Nizamlar muntazam şeyler düzenler.
NİZAMÂT-I LÂZİME Lüzumlu gerekli nizamlar.
NİZAMEN Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
NİZAMÎ Düzenli tertipli usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait onunla alâkalı.
NİZAMİYE İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
NİZAR Korkutup uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
NİZAR Zayıf arık düşkün bitkin.
NİZARET f. Zayıflık arıklık.
NİZE Mızrak.
NİZEDÂR f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
NİZEK f. Câriye. * Küçük mızrak süngü.
NİZEZEN f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
NİZK Küçük süngü.
NOBRAN Sert mizaçlı inatçı nâzik olmayan.
NOKSAN (Nuksan) Eksik kusurlu nâkıs. * Eksiklik azlık. Eksilme azalma. * Yokluk.
NOKSANÎ Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET Eksiklik noksanlık.
NOKTA (Nukta) Benek. * Durak mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
NOKTA-İ BİNİŞ Gözbebeği.
NOKTA-İ GALEYÂN Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NOKTA-İ İSTİMDAD Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
NOKTA-İ İSTİNAD Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
NOKTA-İ MİHRAKİYE Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
NOKTA-İ NAZAR Görüş bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete âhirete Uluhiyete baktığı için hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete esbâba tabiata bakar ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler muhakkıkin-i İslâmiyeyi hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi' en bedi' ve en âciz en aziz en zaif en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı bütün semâvata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede bütün semâvâtı bir kefede koyuyor mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
NOKTA-İ TEKATU' Kesişme noktası.
NOKTA-İ TELÂKİ Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
NOKTA-İ TEMAS Değme noktası. Temas etme noktası.
NOKTA-İ ZERRİN Güneş. Altun nokta.
NOKTATEYN İki nokta.
NORMAL Fr. Kanun usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
NOTA (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
NUAA Yumuşak ot.
NUAK (NAİK) Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
NUAS Uyuklama uyuşukluk. (Bak: Nüas)
NUF f. Yankı. Aks-i sadâ.
NUFAHA Su üzerindeki kabarcık.
NU'FE Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
NUGAŞİ Kısa boylu adam.
NUGBE (C.: Nugab) Bir içim su.
NUGER f. Köle kul.
NUGERÎ f. Kölelik kulluk.
NUGNUG (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
NUGRE (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
NUGZ (NAGZ) Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
NUH (ALEYHİSSELÂM) Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NUH SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
NUHA' Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
NUHAA Tükürmek.
NUHAME Balgam.
NUHAS Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
NUHASÎ Bakırlı bakırla alâkalı bakırdan.
NUHAT Nahiv (gramer) âlimleri.
NUHAT Hıçkırma.
NUHBE Herşeyin seçkini iyisi. * Seçkin seçilmiş müntehab güzide. * Korkak.
NUHBE-İ ÂMÂL Mefkure ideal. Emellerin en sonu.
NUHÎ Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
NUHL Karşılıksız hediye ve hibe.
NUHLA Atiyye hediye.
NUHRE Kemik dokusunun çürümesi.
NUHRE Burun deliği.
NUHRUB (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
NUHT Çocukla birlikte karından çıkan su.
NUHUL Zayıflık arıklık.
NUHUR (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
NUHUSET Uğursuzluk.
NUHUST f. Birinci ilk evvel.
NUHUSTÎN f. Birinci ilk evvel.
NUHUSTZÂD f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
NUK f. Okun ucu temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
NUK (Naka. C.) Dişi develer.
NUKA Her şeyin kötüsü.
NUKAA Birşeyi ıslamada kullanılan su.
NUKAT (Nokta. C.) Noktalar.
NUKAVE Temizlik paklık. * Her şeyin iyisi seçkini.
NUKAYE Her nesnenin iyisi.
NUKAZ Küçük serçe kuşu.
NUKAZA Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
NUKBE (C.: Nukab) Yol. * Yırtık delik. * Paçasız don. * Levn renk. * Pas.
NUKRE Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
NUKRE-İ KAFA Ense çukuru.
NUKSAN Eksilmek noksanlaşmak.
NUKTA (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
NUKUD (Nakid. C.) Nakidler paralar akçeler madeni paralar.
NUKUD-I MEVKUFE Vakfedilen paralar.
NUKUL Nakiller rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
NUKUŞ Resimler nakışlar.
NUKZ (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
NUL f. Kuş gagası.
NU'M Sürur neşe sevinç neşat.
NU'MAN (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
NUMİD f. (Bak: Nevmid)
NUMRUKA (C.: Nemarik) Küçük yastık.
NUMUD (Bak: Nümud)
NUMUDE f. Gösterilmiş gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
NUN Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık semek.
NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
NUN-U NA'BÜDÜ (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
NUN SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı esası ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
NU'NU Uzun boylu adam.
NU'NUA Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
NUR Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden şule ışık. (Bazılarınca ziya nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki nurlu cisimlerden ibarettir güneş ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
NUR-İ AYN f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
NUR-İ ÇEŞM Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
NUR-İ İMAN İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
NUR-İ KASD Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NUR-İ MÜBİN Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.
NUR-İ MÜCESSEM Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
NUR-UL ENVÂR Nurların nuru.
NUR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
NURAN Nurlu parlak.
NURANÎ Nurlu ışıklı nura yakışır parlak münevver.
NURANİYYET Nurlu olanın hali parlaklık nurluluk.
NURBAHŞ f. Işık saçan aydınlatan parlatan.
NURCULUK Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten teşkilâttan cemiyet kademelerinden mücerred aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri Âlem-i İslâma hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih 18746 sayılı yazısına ekli Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir.
NU'RE (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
NUREFŞAN f. Etrafı aydınlatan nur saçan ışık veren.
NUR-FEŞAN (Bak: Nurefşan)
NURİ Nura mensub nura ait. * Erkek ismidir.
NURİYE Nura âit nura mensub. * Kadın ismidir.
NURPAŞ f. Nur saçan nur saçıcı.
NURTAL'AT Nur yüzlü.
NURUN ALA NUR Daha âlâ daha iyi nur üstüne nur.
NUSAHA (Nasih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
NUSARA (Nasir. C.) Yardımcılar.
NUSB (C.: Ensâb) Meşakkat zahmet elem. * Zehir ağu. * Belâ musibet. * Put sanem heykel.
NUSH Nasihat ögüt.
NUSHA (Bak: Nüsha)
NUSRET (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı hususen ruhani muavenet. Zafer galebe fetih üstünlük başarı düşmana gâlib olmak.
NUSSA Saç kırpıntısı.
NUSSAH (Nâsih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
NUSSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar.
NUSU' Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
NUSUL Huruç etmek çıkmak. * Dühul etmek girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
NUSUS (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
NUŞ f. İçen içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
NUŞADUR f. Nişadır.
NUŞA NUŞ f. İçtikçe içerek tekrar tekrar içerek defalarca içerek içe içe.
NUŞDARU f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
NUŞE f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
NUŞENDE (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
NUŞHAND f. Tatlı gülüşlü.
NUŞİDEN "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
NUŞİN f. Lezzetli tatlı.
NUŞİRVAN İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
NUTFE Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış dökülmüş su. * Deniz.
NUTFE (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
NUTÎ (C.: Nevâti) Gemici.
NUTK (Nutuk) Söyleyiş söyleme kabiliyeti konuşma hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
NUTK-U İFTİTAHÎ Açış nutku.
NUTU' (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
NUTUF (Nutfe. C.) Nutfeler dölsuları spermalar.
NUTUH Boynuzuyla vuran davar.
NUUMET Yumuşaklık.
NUUT (Na't. C.) Vasıflar keyfiyetler umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
NUYAN f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
NU'Z Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
NUZAR Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
NUZERA (Nazir. C.) Akranlar eşler.
NUZUB (NAZAB) Sinmek. * Iraklık uzaklık. * Suyun toprak tarafından emilmesi.
NÜAME Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
NÜAMÎ Güney rüzgârı.
NÜANS Fr. İnce fark.
NÜAS Uyuklama uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
NÜASÎ Uyuklama ile ilgili.
NÜBAH Havlama.
NÜBEA (Nebi. C.) Nebiler peygamberler.
NÜBELE (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
NÜBLE İhsan atiyye. Fazl.
NÜBTA Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
NÜBU' Suyun yerden çıkıp akması.
NÜBUB Bitmek.
NÜBUT Suyun yerden çıkıp akması.
NÜBÜVVET (Nebi. den) Peygamberlik nebi olmak nebilik. 'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün geniş ve yüksek bir feyiz zâhir bir hak fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet şer ve hasâret onun muhâlifindedir... M.N.)
NÜBÜVVET DA'VA ETMEK Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek peygamberliğini ileri s

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 39272
favori
like
share
minigul Tarih: 04.04.2012 19:35
NEVREC (Nevâric) Kağnı.
NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
NEVRESİDEGÂN (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar yeni yetişmeler. Gençler tazeler.
NEVRESM f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
NEVRESTE (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş yeni bitmiş yeni meydana gelmiş yeni hâsıl olmuş.
NEVROZ Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
NEVRUZ f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
NEVRUZİYE Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan söylenen manzume.
NEVRÜSTE f. Yeni yetişme.
NEVS Tehir etmek sonraya bırakmak. * Kaçmak firar etmek. * Vahşi hımar yabani eşek.
NEVS Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi sallanması. Hareket etme. Deprenme.
NEVSALE f. Genç. Küçük. Tâze.
NEVSEFER f. Yeni yolculuğa çıkan.
NEVŞ Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
NEVŞAH f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
NEVŞE f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
NEVŞÜKÜFTE f. Yeni açılmış (çiçek).
NEVT (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
NEVTA Göğüste olur bir verem.
NEVTÎ Gemici.
NEV'UMMA Bir derece bir suretle.
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan.
NEVÜR Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
NEVVAB Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
NEVVAH(E) Ağlayan çığlık koparan.
NEVVAR(E) Nurlu aydın. Aydınlık.
NEVZ (C.: Envâz) Dere vâdi.
NEVZAD f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
NEVZEMİN f. Yeni çeşit yeni tarz.
NEVZUHUR f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
NEY Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
NE'Y Uzak olmak.
NEY' Susuzluk. * Meyletmek eğilmek.
NEYB Dişle ısırmak.
NEYÇE f. Küçük ney.
NEYDELAN Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
NEYELAN İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
NEYFAK Tilki derisinden olan kürk.
NEYH Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
NEYİSTAN f. Kamışlık sazlık.
NEYK Cima etmek.
NEYL Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
NEYNÜFER Nilüfer çiçeği.
NEYPARE f. Kamış parçası.
NEYRENC (C.: Neyrencât) Tılsım.
NEYRENCÂT (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
NEYRİB Koğuculuk dedikoduculuk.
NEYRUZ Yaz günü.
NEYSEB Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
NEYSİTAN f. Sazlık kamışlık.
NEYŞEKER f. Şeker kamışı.
NEYT Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.
NEYT İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
NEYTAL (C: Neyatîl) Belâ musibet felâket meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
NEYY Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
NEYYİF Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
NEYYİR (Nur. dan) Nurlu parlak ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş şems.
NEYYİR-İ ASGAR Ay. Kamer.
NEYYİR-İ A'ZAM Güneş şems.
NEYYİRAT (Neyyir. C.) Nurlular nur saçanlar.
NEYYİREYN Cisimlenmiş iki nur yâni: Güneş ile Ay.
NEYZ Çok olmak.
NEYZAR f. Kamışlık sazlık.
NEZ' Halkı birbirine düşürmek ifsâd bozmak.
NEZ' Çekip koparmak ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak yok etmek.
NEZA' Başta alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
NEZAFET Temizlik paklık pakizelik.
NEZAHET Ahlâk temizliği temizlik. * İncelik rikkat.
NEZAİR (Nazire. C.) Nazireler benzerler emsâl olanlar.
NEZAKET Naziklik incelik zariflik. Kaba olmamak. Edeb terbiye.
NEZALE Sefillik. * Hasislik.
NEZARET (T) (Nazar. dan) Bakmak seyir bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik nâzırlık bakanlık.
NEZARE Azlık. Kıllet.
NEZARE Korkutmak.
NEZARET (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZAZA Az olmak kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi artığı ve âhiri.
NEZB Çağırmak. * Ses sadâ savt.
NEZD f. Yan. Yakın. Karib. * Göre nazarında fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır)
NEZDİK f. Yakın karib.
NEZE Hafif deve.
NEZEL Menzil mekân.
NEZELE Akmak seyelan.
NEZEVAN Atlama sıçrama.
NEZF Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme sarhoş olma. Zevâle gitme.
NEZG İfsad etmek halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
NEZGA Taan etmek çekiştirmek.
NEZH (Nezih) Nezihlik temizlik saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim pak pâkize.
NEZİA (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
NEZİB (NEZÂB) Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
NEZİF (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
NEZİH (Nezihe) Pâk temiz. (Bak: Nezh)
NEZİHÂNE f. Temizce iyice güzelce.
NEZİL Misafir. İnen konan.
NEZİL Menzil mekân.
NEZİR (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup a (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir.
NEZİRE Nezredilmiş olan şey adak.
NEZK Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
NEZK $ Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
NEZLE (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
NEZR Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
NEZR Suâlde ısrar etmek. * Az miktar azlık.
NEZUR Evlâdı az olan kadın.
NEZV Sıçramak.
NEZZ Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
NEZZAM Nizâm veren düzenleyen tertipleyen.
NEZZARE Seyirci seyreden bakan. Nezaret eden müfettiş mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NIHLE (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş atâ. * Dâva.
NIHV (NİHÂ) (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
NIKBE (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
NIKK Kurbağa sesi.
NIKMET (Bak: Nikmet)
NIKRİS (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
NIKY İlik.
NI'ME (C.: Niam) Mal. * Sanat.
NISA' Bir cins beyaz elbise.
NISAF Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
NISF Yarım yarı.
NISF-I KUTR Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap.
NISF-ÜL LEYL Gece yarısı.
NISF-ÜN NEHAR Öğle vakti gündüzün ortası. * Meridyen.
NISFET (Bak: Nasfet)
NISFİYET Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
NISH (NISÂH) Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
NIT' Ağız tavanının pütür yerleri.
NITAB Baş. * Boyun damarı.
NITAF Ter.
NITNIT Uzun boylu adam.
NIZAR (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir.
NIZV (C.: Nuzuv Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
Nİ f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
NİAC (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
NİAL (Na'l. C.) Ayakkabılar pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler nallar.
NİAM (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
NİAM-I ESASİYE Esas nimetler en lüzumlu maddeler. İman din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.
NİBAH Köpek havlaması.
NİBAL Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
NİBRAS (Süryânice) Lâmba çıra.
NİBZ Hurma ağacının dış kabuğu.
NİCAD Kılıç bağı.
NİCAF Kapının üst eşiği.
NİCAR Asıl.

NİDA' Seslenmek çağırmak haykırmak bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
NİDAL (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
NİDD Aynı eş. Benzer denk.
NİDRE Et parçası.
NİFA' Menfaat fayda.
NİFAK Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
NİFAKÎ Nifakla alâkalı.
NİFAR İntikal etmek göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme korkma çekinme. * Nefret gösterme.
NİFAS Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
NİFAZ Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
NİGÂH (Nigeh) f. Bakmak nazar etmek. Bakış.
NİGÂH-I GAZAB Öfkeli bakış kızgınlık bakışı.
NİGÂH-I HAYRET Hayret bakışı.
NİGÂH-I TEDKİK Araştırma bakışı tedkik etme nazarı.
NİGÂH-I TEGAFÜL Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.
NİGÂHBAN Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ f. Bekçilik gözcülük.
NİGÂHDAR f. Bekçi gözcü. * Koruyucu muhafaza eden saklayıcı.
NİGÂL f. Ateşli kömür parçası.
NİGÂR f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put sânem. * Resmi yapılmış resmedilmiş.
NİGÂRENDE f. Ressam.
NİGÂRHANE f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİN f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
NİGÂRİSTAN f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ f. Resim yapma. Tasvir yapma.
NİGÂŞTE f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
NİGEH (Bak: Nigâh)
NİGEHBÂN f. Gözcü gözetici bekçi.
NİGEHBÂNÎ f. Bekçilik gözcülük.
NİGEHDÂR f. Gözcü bekçi. * Saklayıcı koruyucu.
NİGEH-ENDÂZ f. Bakan bakıcı bakıveren.
NİGERAN f. Bakıveren bakıcı.
NİGİN f. Mühür hâtem. * Yüzük.
NİGİNDÂN f. Yüzük mahfazası yüzük kutusu.
NİGİNSÂY f. Mühür kazıcı. Hakkak.
NİGU f. Güzel iyi hasen.
NİGUHÂH f. Hayır temenni eden iyilik isteyen.
NİGUHİDE f. Çekiştirilmiş zemmolunmuş gıybet edilmiş.
NİGUHİŞ f. Çekiştirme gıybet zemm.
NİGUN f. Tersine dönmüş altüst olmuş başaşağı. * Ters uğursuz aksi.
NİGUNBAHT f. Tâlihi ters dönmüş tâlihsiz şanssız.
NİGUNSÂR f. Başaşağı.
NİH f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket şehir belde.
NİHA (NİYÂHA) Yas tutmak.
NİHAB (Nehb. C.) Çapullar yağmalar.
NİHAD f. Huy tabiat hilkat bünye yaratılış.
NİHADE f. Konmuş konulmuş.
NİHADÎ f. Yaradılışta olan fıtrî.
NİHAF (Nahif. C.) Cılız zayıf kimseler.
NİHAÎ (Nihâiye) Sona ait son ile alâkalı sonuncu.
NİHAL f. Taze düzgün. Fidan sürgün.
NİHAL-İ ZARİF İnce güzel dal.
NİHALAN (Nihal. C.) f. Taze fidanlar sürgünler.
NİHALE f. Yeni taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
NİHALÎ f. Sahan altlığı.
NİHALİSTAN f. Fidanlık.
NİHAN f. Gizli saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
NİHANHANE f. Saklanacak yer. Mağara bodrum mahzen.
NİHANÎ f. Gizlilik saklılık.
NİHAS Asıl. Tabiat.
NİHAS Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne.
NİHAVEND İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
NİHAVENDÎ f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
NİHAYET Son uç son derece. * Çok.
NİHAYET-İ AZM Kemik ucu.
NİHAYET-ÜL EMR İşin nihayetinde işin sonunda. Netice.
NİHAYET-ÜN NİHAYE En sonunda. Akıbet.
NİHAYET-PEZİR Son bulan. Nihâyet bulur olan.
NİHLE Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb.
NİHRİR (C.: Nahârir) Tecrübeli bilgili fâzıl âlim mâhir kimse.
NİHVAR f. Gururlu kibirli kendini beğenmiş adam.
NİHY Gölcük.
NİJAD f. Nesil soy neseb. * Cibilliyet tabiat.
NİJM f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
NİK f. İyi güzel hoş.
NİK Ü BED İyi ve kötü.
NİK (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri dağ tepesi. * Kızgın hiddetli gadaplı kimse.
NİKAB Yüz örtüsü peçe perde.
NİKABE (NEKABE) Kâhyalık. * Ululuk.
NİKÂBET Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
NİKÂH Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
NİKÂH-I DÂHİLÎ İçerden evlenme akrabadan kız alma.
NİKÂH-I HÂRİCÎ Dışardan evlenme akraba hâricinden kız alma.
NİKÂH-I MUT'A Bir zamanlık geçici nikâh olup meşru değildir.
NİKÂH-I SAHİH Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh.
NİKAHTER (Nik - ahter) f. Tâlihli şanslı mutlu.
NİKÂL f. Ateşli kömür parçası.
NİKÂL Dizgin demiri.
NİKAL Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
NİKAM (Nikmet. C.) İntikamlar öc almalar.
NİKAN (Nik. C.) f. İyiler iyi kimseler.
NİKAR İnat. Kin.
NİKAŞE Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
NİKAT (Nokta. C.) Noktalar.
NİKÂT (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı şakalı ve zarif sözler.
NİKÂYET Düşmanı kılıçtan geçirme.
NİKBAHT (Nîk-baht) f. Bahtlı tâlihli şanslı.
NİKBAZ (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
NİKBİN (Nîk-bin) f. İyi gören iyimser her şeyi iyi tarafından gören.
NİKDA Yaş kanbel otu.
NİKENDİŞ (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
NİKFERCAM (Nîk-fercâm) f. Sonu âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
NİKHASLET (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
NİKHU f. Güzel huylu iyi huylu.
NİKÎ f. İyilik iyi olma.
NİKKİRDAR (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
NİKL (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
NİKMANZAR (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİKMET Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat.
NİKNAM f. İyi nam kazanmış iyi ünlü.
NİKNİHAD (Nîk-nihâd) İyi huylu.
NİKS Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
NİKS Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek.
NİKTER (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş çok iyi.
NİK-TERİN f. Çok iyi hepsinden iyi olan.
NİKU Güzel iyi hoş.
NİKUBAHT f. Bahtı açık.
NİKUKÂR f. İşleri doğru ve iyi olan iyi işli.
NİKUYÎ f. Güzellik iyilik.
NİKZ (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
NİL Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
NİL Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde emr-i İlâhî ile incimad eder taş olur. Taş izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm toprağı taş üstünde serer zevilhayata makarr eder. S.)
NİLE f. Çivit.
NİLÎ Mavi çivit rengi.
NİLÎ PERDE Gökyüzü sema.
NİLU-BERG f. Nilüfer.
NİLÜFER f. Beyaz mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
NİM f. Yarım nısf buçuk yarı.
NİM Eski kürk. * Bir ot cinsi.
NİMAL (Neml. C.) Karıncalar.
NİMAR (Nimr. C.) Kaplanlar.
NİMAT (Nemat. C.) Örtüler ihramlar.
NİMBİSMİL f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
Nİ'ME Ne iyi ne âlâ ne güzel.
NİME f. Yarım nısf yarı.
NİME-İ RUZ Günün ortası. Yarım gün.
Nİ'ME-L MATLUB Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı.
Nİ'ME-L MEVLA Ne iyi sâhib ve mâlik ne iyi (C.C.)
Nİ'ME-L VEKİL Ne güzel ne iyi vekil.
Nİ'ME-L VESİLE Ne güzel sebeb ne âlâ vesile.
NİME NİME f. Parça parça yarım yarım.
Nİ'ME-R RAKİB Ne iyi gözetici koruyucu.
NİME-RUZ (Bak: Nime-i ruz)
Nİ'MET (Nimet) İyilik lütuf ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti zılliyeti sende ise taahhüd tahaffuz korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham korkular meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki onun yerini boş bırakmaz misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.)
Nİ'MET-İ İLÂHİYE 'ın nimeti. 'ın verdiği nimet.
Nİ'MET-ŞİNAS f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
NİMGERM f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
NİMHAB f. Yarı uykulu mahmur.
NİMHANDE f. Gülümseme tebessüm.
NİMKÜŞTE f. Yarı öldürülmüş yarı kesilmiş olan.
NİMLAHZA f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
NİMMANZUR f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
NİMMEST f. Sarhoşça.
NİMMUZLİM f. Yarı karanlık.
NİMMÜRDE f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
NİMNİGÂH f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
NİMNİME Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
NİMNİMETEYN Tırnak işareti.
NİMPUHTE f. Tam pişmemiş yarı pişmiş.
NİMR (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
NİMRE Dişi kaplan.
NİMRES f. Yarı ham yarı olgunlaşmış olan.
NİMRUZ f. Yarı gün öğle.
NİMS Bir ot cinsi.
NİMS Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar.
NİMSÜFTE f. Yarım olarak söylenmiş tam denmemiş.
NİMŞEB f. Geceyarısı.
NİMTEN f. Mintan.
NİMZİNDE Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
NİMZULMET f. Yarı karanlık.
NİNAN (Nun. C.) Balıklar semekler.
NİR (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
NİRAN (Nur ve Nâr. C.) Nurlar ziyalar. Ateşler nârlar.
NİRENC (C.: Nirencât) Düzen hile. * Resim taslak.
NİRENG f. Düzen hile aldatmaca. * Taslak resim. * Büyü efsun.
NİRU f. Kuvvet güç zor.
NİRUMEND f. Güçlü kuvvetli zorlu.
NİRUMENDÎ f. Kuvvetlilik zorluluk güçlülük.
NİS' (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
NİSA (C.: Nisvân) Kadınlar.
NİSA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
NİS'A (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
NİSAB Zekât ölçüsü ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl esas. Sermaye mal. Derece had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse nasib. * İstenilen had derece. (Bak: Zekât)
NİSAB-I EKSERİYET Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi.
NİSACET Dokumacılık.
NİSAÎ (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı kadınlara dâir.
NİSAL (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
NİSAR Saçmak dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
NİSARÇİN f. Saçılan şeyleri toplayan.
NİSAR "Saçan saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan.
NİSBET Münasebet yakınlık bağlılık ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.

NİSBETEN Nisbetle kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
NİSBÎ (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete ölçüye göre.
NİSEB Nisbetler kıyaslamalar ve ölçüler.
NİST f. Değildir yoktur.
NİSTÎ f. Yokluk adem.
NİSUN (Nisvan. C.) Kadınlar.
NİSVAN (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
NİSVAN-I ZELİL Ahlâken ve dinen düşmüş zelil olmuş kadınlar.
NİSVÎ Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
NİSYAN Unutmak hatırdan çıkarmak.
NİSYAN-İ EBEDÎ Ebedî unutma.
NİŞ f. (Arı akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu zehir.
NİŞA f. Nişasta.
NİŞAD Bir kimseye yemin vermek.
NİŞAN(E) f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
NİŞANE-İ TASDİK Kabul edildiğine dâir işaret tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANDE Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
NİŞANE (Bak: Nişan)
NİŞANGÂH f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan nişan almağa yarayan kısım.
NİŞDE (NİŞDÂN) Talep etmek istemek. * Söz vermek and vermek.
NİŞDET Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
NİŞE f. Çoban düdüğü. Kaval.
NİŞEST f. Oturan.
NİŞESTE (C.: Nişeste-gân) f. Oturan oturmuş.
NİŞESTE-GÂN (Nişeste. C.) f. Oturanlar oturmuş olanlar.
NİŞESTGÂH f. Oturacak yer.
NİŞHAR f. Diken batmış iğnelenmiş.
NİŞİB f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
NİŞİBGÂH f. Çukur yer.
NİŞİB Ü FİRAZ İniş ve yokuş.
NİŞİMEN f. Oturacak yer.
NİŞİMENGÂH f. Durak yurt. Toplanılacak yer.
NİŞİN f. "Oturan oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
NİŞİNENDE f. Oturan oturucu.
NİŞTER f. Hekim bıçağı neşter.
NİŞVE Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
NİTA' (C.: Nutu') Deri döşek.
NİTAC Yavrulama yavru doğurma.
NİTAF (Nutfe. C.) Saf ve duru sular.
NİTAH Tos vurma toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
NİTAK Kemer kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
Nİ'TAL Kova.
NİTASÎ Anlayışlı tabib doktor.
NİVA Düşmanlık. * Besili semiz deve.
NİVE f. İnleme ağlama sızlanma.
NİVEND f. İdrak anlayış akıl.
NİVER f. Âlemde meydana gelen hâdiseler haller.
NİYA (C.: Niyâgân) Dede cedd.
NİYABE Nöbet.
NİYABET Nâiblik vekillik. Kadı vekilliği.
NİYAGÂN (Niyâ. C.) Dedeler ceddler. Ecdad.
NİYAM (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar uyuyanlar.
NİYAM f. Kılıf kın. Kılıç kını.
NİYAMGER (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
NİYAR (Nâr. C.) Ateşler.
NİYAT (Niyet. C.) Niyetler.
NİYAT (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)
NİYAZ f. Yalvarma yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet ihtiyaç.
NİYAZİ-İ MISRÎ (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan Hidayet-ül İhvan Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır.
NİYAZKÂR f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
NİYAZKÂRÂNE Yalvararak niyaz ederek. * Muhtaç olarak muhtaçlıkla.
NİYAZMEND (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan muhtaç. * Yalvaran yakaran niyaz eden.
NİYERE (Nâr. C.) Ateşler.
NİYET Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.)
NİYLEC Çivit.
NİYY Çiğ olmamış ham.
NİYYAT (Niyet. C.) Niyetler.
NİZA' Çekişme kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.)
NİZA-İ LAFZÎ Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.
NİZA Cima etmek.
NİZAL Nişan işaret alâmet.
NİZAM Sıra dizi düzen. Dizilmiş olan şey sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar sebep olan şey ve hâlet.
NİZAM-I ÂLEM Kâinatta 'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet)
NİZAM-I CEDİD Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât.
NİZAM-ÜD DİN (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni.
NİZAMÂT (Nizam. C.) Nizamlar muntazam şeyler düzenler.
NİZAMÂT-I LÂZİME Lüzumlu gerekli nizamlar.
NİZAMEN Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
NİZAMÎ Düzenli tertipli usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait onunla alâkalı.
NİZAMİYE İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
NİZAR Korkutup uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz.
NİZAR Zayıf arık düşkün bitkin.
NİZARET f. Zayıflık arıklık.
NİZE Mızrak.
NİZEDÂR f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
NİZEK f. Câriye. * Küçük mızrak süngü.
NİZEZEN f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
NİZK Küçük süngü.
NOBRAN Sert mizaçlı inatçı nâzik olmayan.
NOKSAN (Nuksan) Eksik kusurlu nâkıs. * Eksiklik azlık. Eksilme azalma. * Yokluk.
NOKSANÎ Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET Eksiklik noksanlık.
NOKTA (Nukta) Benek. * Durak mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
NOKTA-İ BİNİŞ Gözbebeği.
NOKTA-İ GALEYÂN Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NOKTA-İ İSTİMDAD Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç.
NOKTA-İ İSTİNAD Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı.
NOKTA-İ MİHRAKİYE Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta.
NOKTA-İ NAZAR Görüş bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete âhirete Uluhiyete baktığı için hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete esbâba tabiata bakar ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler muhakkıkin-i İslâmiyeyi hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi' en bedi' ve en âciz en aziz en zaif en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı bütün semâvata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede bütün semâvâtı bir kefede koyuyor mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)
NOKTA-İ TEKATU' Kesişme noktası.
NOKTA-İ TELÂKİ Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası yeri. * Münâsebet. Uygunluk.
NOKTA-İ TEMAS Değme noktası. Temas etme noktası.
NOKTA-İ ZERRİN Güneş. Altun nokta.
NOKTATEYN İki nokta.
NORMAL Fr. Kanun usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
NOTA (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
NUAA Yumuşak ot.
NUAK (NAİK) Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
NUAS Uyuklama uyuşukluk. (Bak: Nüas)
NUF f. Yankı. Aks-i sadâ.
NUFAHA Su üzerindeki kabarcık.
NU'FE Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
NUGAŞİ Kısa boylu adam.
NUGBE (C.: Nugab) Bir içim su.
NUGER f. Köle kul.
NUGERÎ f. Kölelik kulluk.
NUGNUG (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
NUGRE (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
NUGZ (NAGZ) Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
NUH (ALEYHİSSELÂM) Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.)
NUH SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
NUHA' Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
NUHAA Tükürmek.
NUHAME Balgam.
NUHAS Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
NUHASÎ Bakırlı bakırla alâkalı bakırdan.
NUHAT Nahiv (gramer) âlimleri.
NUHAT Hıçkırma.
NUHBE Herşeyin seçkini iyisi. * Seçkin seçilmiş müntehab güzide. * Korkak.
NUHBE-İ ÂMÂL Mefkure ideal. Emellerin en sonu.
NUHÎ Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
NUHL Karşılıksız hediye ve hibe.
NUHLA Atiyye hediye.
NUHRE Kemik dokusunun çürümesi.
NUHRE Burun deliği.
NUHRUB (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
NUHT Çocukla birlikte karından çıkan su.
NUHUL Zayıflık arıklık.
NUHUR (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
NUHUSET Uğursuzluk.
NUHUST f. Birinci ilk evvel.
NUHUSTÎN f. Birinci ilk evvel.
NUHUSTZÂD f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
NUK f. Okun ucu temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey.
NUK (Naka. C.) Dişi develer.
NUKA Her şeyin kötüsü.
NUKAA Birşeyi ıslamada kullanılan su.
NUKAT (Nokta. C.) Noktalar.
NUKAVE Temizlik paklık. * Her şeyin iyisi seçkini.
NUKAYE Her nesnenin iyisi.
NUKAZ Küçük serçe kuşu.
NUKAZA Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
NUKBE (C.: Nukab) Yol. * Yırtık delik. * Paçasız don. * Levn renk. * Pas.
NUKRE Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
NUKRE-İ KAFA Ense çukuru.
NUKSAN Eksilmek noksanlaşmak.
NUKTA (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
NUKUD (Nakid. C.) Nakidler paralar akçeler madeni paralar.
NUKUD-I MEVKUFE Vakfedilen paralar.
NUKUL Nakiller rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
NUKUŞ Resimler nakışlar.
NUKZ (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
NUL f. Kuş gagası.
NU'M Sürur neşe sevinç neşat.
NU'MAN (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
NUMİD f. (Bak: Nevmid)
NUMRUKA (C.: Nemarik) Küçük yastık.
NUMUD (Bak: Nümud)
NUMUDE f. Gösterilmiş gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
NUN Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık semek.
NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr)
NUN-U NA'BÜDÜ (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.)
NUN SURESİ Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı esası ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.)
NU'NU Uzun boylu adam.
NU'NUA Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
NUR Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden şule ışık. (Bazılarınca ziya nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki nurlu cisimlerden ibarettir güneş ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.)
NUR-İ AYN f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
NUR-İ ÇEŞM Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet.
NUR-İ İMAN İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
NUR-İ KASD Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı.
NUR-İ MÜBİN Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru.
NUR-İ MÜCESSEM Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur.
NUR-UL ENVÂR Nurların nuru.
NUR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
NURAN Nurlu parlak.
NURANÎ Nurlu ışıklı nura yakışır parlak münevver.
NURANİYYET Nurlu olanın hali parlaklık nurluluk.
NURBAHŞ f. Işık saçan aydınlatan parlatan.
NURCULUK Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten teşkilâttan cemiyet kademelerinden mücerred aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri Âlem-i İslâma hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih 18746 sayılı yazısına ekli Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp Said Nursî adındaki zâtın son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir.
NU'RE (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
NUREFŞAN f. Etrafı aydınlatan nur saçan ışık veren.
NUR-FEŞAN (Bak: Nurefşan)
NURİ Nura mensub nura ait. * Erkek ismidir.
NURİYE Nura âit nura mensub. * Kadın ismidir.
NURPAŞ f. Nur saçan nur saçıcı.
NURTAL'AT Nur yüzlü.
NURUN ALA NUR Daha âlâ daha iyi nur üstüne nur.
NUSAHA (Nasih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
NUSARA (Nasir. C.) Yardımcılar.
NUSB (C.: Ensâb) Meşakkat zahmet elem. * Zehir ağu. * Belâ musibet. * Put sanem heykel.
NUSH Nasihat ögüt.
NUSHA (Bak: Nüsha)
NUSRET (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı hususen ruhani muavenet. Zafer galebe fetih üstünlük başarı düşmana gâlib olmak.
NUSSA Saç kırpıntısı.
NUSSAH (Nâsih. C.) Nasihat edenler öğüt verenler.
NUSSAR (Nâsır. C.) Yardımcılar.
NUSU' Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
NUSUL Huruç etmek çıkmak. * Dühul etmek girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
NUSUS (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
NUŞ f. İçen içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
NUŞADUR f. Nişadır.
NUŞA NUŞ f. İçtikçe içerek tekrar tekrar içerek defalarca içerek içe içe.
NUŞDARU f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
NUŞE f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
NUŞENDE (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
NUŞHAND f. Tatlı gülüşlü.
NUŞİDEN "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
NUŞİN f. Lezzetli tatlı.
NUŞİRVAN İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
NUTFE Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış dökülmüş su. * Deniz.
NUTFE (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
NUTÎ (C.: Nevâti) Gemici.
NUTK (Nutuk) Söyleyiş söyleme kabiliyeti konuşma hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
NUTK-U İFTİTAHÎ Açış nutku.
NUTU' (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
NUTUF (Nutfe. C.) Nutfeler dölsuları spermalar.
NUTUH Boynuzuyla vuran davar.
NUUMET Yumuşaklık.
NUUT (Na't. C.) Vasıflar keyfiyetler umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
NUYAN f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
NU'Z Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
NUZAR Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi.
NUZERA (Nazir. C.) Akranlar eşler.
NUZUB (NAZAB) Sinmek. * Iraklık uzaklık. * Suyun toprak tarafından emilmesi.
NÜAME Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
NÜAMÎ Güney rüzgârı.
NÜANS Fr. İnce fark.
NÜAS Uyuklama uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
NÜASÎ Uyuklama ile ilgili.
NÜBAH Havlama.
NÜBEA (Nebi. C.) Nebiler peygamberler.
NÜBELE (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
NÜBLE İhsan atiyye. Fazl.
NÜBTA Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
NÜBU' Suyun yerden çıkıp akması.
NÜBUB Bitmek.
NÜBUT Suyun yerden çıkıp akması.
NÜBÜVVET (Nebi. den) Peygamberlik nebi olmak nebilik. 'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün geniş ve yüksek bir feyiz zâhir bir hak fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet şer ve hasâret onun muhâlifindedir... M.N.)
NÜBÜVVET DA'VA ETMEK Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek peygamberliğini ileri sürmek.
NÜBÜVVET-PENAH Peygamber nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât.
NÜC'A Otlu yer istemek.
NÜCEBA (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
NÜCEBE Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
NÜCEYM Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
NÜCH (NECÂH) Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
NÜCME Bir ot cinsi.
NÜCU' Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek girmek.
NÜCUM Tulu' etmek doğmak. * Görünmek zuhur etmek.
NÜCUM (Necm. C.) Yıldızlar.
NÜCUM-U SÂKIBE Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
NÜCUM-U SEYYARE Seyyar gezici yıldızlar.
NÜCUM-PEREST f. Yıldıza tapanlar.
NÜCUMÎ Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
NÜDA (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy rutubet. * Atâ bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
NÜDBE Ölen bir kimsenin iyilikleri mehasini sayılarak ağlamak.
NÜD'E Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
NÜDEMA (Nedim. C.) Nedimler.
NÜDFE Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
NÜDGA Tırnak sonunda olan beyazlık.
NÜDHA Genişlik vüs'at.
NÜDUB (Nedebe. C.) Yara izleri nedbeler.
NÜFASE Diş arasında kalan yemek parçası.
NÜFAZ (NÜFÂZE) Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
NÜF'E (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
NÜFESA Loğusa kadın.
NÜFFAHA (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
NÜFHA Yüce beyaz tepe.
NÜFTURE (C.: Nefâtir) Müteferrik dağılmış ot.
NÜFUK Helâk olmak.
NÜFUR Ürküp kaçma dağılma firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.
NÜFUS (Nefs. C.) Nefisler canlar şahıslar.
NÜFUS-U SEB'A 1- Nefs-i emmare 2- Nefs-i levvame 3- Nefs-i mülhime 4- Nefs-i mutmainne 5- Nefs-i râdiye 6- Nefs-i mardiyye 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs)
NÜFUŞ (NEFÂŞ) Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
NÜFUZ Sözü geçer olmak sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
NÜFZ Arka ve kürek eti.
NÜFZA Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
NÜGAK (NAGİK) Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
NÜH f. Dokuz.
NÜHA Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
NÜHAB Deve öksürüğü.
NÜHAK Eşek anırtısı.
NÜHALE Kepek.
NÜHAM Bir kuş cinsi.
NÜHAME Tükrük.
NÜHAS Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
NÜHAT Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
NÜHATE Yonga. Talaş.
NÜHAZ Yokuş. * Güç yer.
NÜHAZ Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHBE Gadapla ve kahirle cebren alınan mal.
NÜHBE (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
NÜHBUR (C.: Nehâbir) Kum yığını.
NÜHS Kuş ismi.
NÜHS Dağ.
NÜHU' Kusmak.
NÜHUD (Nühuz) Kalkmak kıyam etmek yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek.
NÜHUD Atın iri gövdeli olması.
NÜHUL Arık zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
NÜHUR (Nahr. C.) Kurbanlar.
NÜHUR Akarsular nehirler ırmaklar.
NÜHUR f. Göz basar ayn.
NÜHUR Ayların evvelleri.
NÜHUSET Yaramazlık uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)
NÜHUST f. İlk gelen evvel doğan evvelki olan.
NÜHUZ Hareket etme deprenip kalkma.
NÜHÜFT f. Saklı gizli.
NÜHÜFTE f. Saklı gizli.
NÜHÜFTEGÎ f. Gizlilik saklılık.
NÜHÜM f. Dokuzuncu.
NÜHÜVE (Et) çiğ olmak.
NÜHYE (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
NÜHZA Devenin göğsünde olan bir hastalık.
NÜHZE Fırsat.
NÜKAF Deveyi öldüren bir verem.
NÜKAH Tatlı soğuk su.
NÜKAS Devenin dudağında olan bir hastalık.
NÜKAT (Bak: Nikât- Nüket)
NÜKET (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
NÜKHET Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz kelime.
NÜKKE Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
NÜKR Anlayışı fikri ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
NÜKRE Bilinmezlik. * Zorluk güçlük. * Kabile ismi.
NÜKS Hastalığın geri dönmesi depreşmesi.
NÜKTE İnce mânalı söz idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak.
NÜKTE-ÂMİZ f. Nükte karıştıran.
NÜKTEBÎN f. İnceliği gören nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı anlayışlı zeki.
NÜKTEDÂN f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
NÜKTEDÂNÎ Nüktecilik nüktedanlık.
NÜKTEDÂR f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
NÜKTEGU f. Nükteli konuşan nükteli söz söyleyen.
NÜKTEGUYÎ f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
NÜKTEPERDAZ (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen nükteli konuşan.
NÜKTEPİRA f. Nükteye süs veren.
NÜKTESENC (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
NÜKTEVER f. Nükteyi anlamakta mâhir olan nükte bilen.
NÜKU' Kısa boylu kadın.
NÜKUB Rücu' etmek geri dönmek. * Udul etmek ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler şanssızlıklar. Felâketler musibetler düşkünlükler.
NÜKUL Vazgeçme geri dönme cayma.
NÜKUS Ardına dönmek.
NÜLK Alıç adı verilen dağ yemişi.
NÜMA f. Gösteren veya gözüken mânasında olup birleşik kelimeler yapılır.
NÜMAYAN f. Görünen aşikâr olan gözükücü olan. Parlayan.
NÜMAYANTER f. Fazla görünen en çok görünen.
NÜMAYENDE f. Gösterici.
NÜMAYİŞ .f Görünüş gösteriş dış görünüş. Gösteri.
NÜMAYİŞGÂH f. Gösteri yeri.
NÜMAYİŞKÂR f. Gösterişli.
NÜMRUK (NÜMRUKA) (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
NÜMUD f. Gösteren görünen benzeyen.
NÜMUDAR f. Görünen. * Nümune örnek.
NÜMUDE f. Görünmüş gösterilmiş gözükmüş.
NÜMUN f. Gösteren benzer müşabih olan.
NÜMUNE f. Örnek misâl misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
NÜMUNE-İ İMTİSAL Örnek tutulacak şey.
NÜMUNEHANE f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
NÜMUR (Nimr. C.) Kaplanlar.
NÜMUZEC Enmuzec. Örnek nümune misal.
NÜMÜVV Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek yetişmek gelişmek.
NÜMÜVV-Ü TABİÎ Normal şartlar altında büyüyüp gelişme.
NÜMY Pul.
NÜSAFE Buğdaydan ayrılan saman.
NÜSAH Nüshalar sahifeler yazılı şeyler.
NÜSAL Hayvandan dökülen tüyler.
NÜSARE Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
NÜSHA (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
NÜSHA-İ KÜBRA Büyük sahife. Kâinat dünya çok manayı ifade eden âlem.
NÜSHA-İ SUĞRA Küçük sahife küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden küçük mahluk âlemin küçük bir nüshası mânasında insan.
NÜSHATEYN İki nüsha.
NÜSU' Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
NÜSUL Tüy dökme.
NÜSUR (Nesr. C.) Nesirler manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın.
NÜSUR (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
NÜSÜK (Nüsk) için ibadet etmek.
NÜSÜSE Kurumak.
NÜŞAB (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
NÜŞABE (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
NÜŞAFE Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
NÜŞARE Kesilen ağaçtan dökülen talaş yonga.
NÜŞBE Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
NÜŞHAR f. Geviş.
NÜŞK Buruna birşey koymak. * Koklamak.
NÜŞKA Davarın boynuna takılan ip.
NÜŞRE Sihir efsun.
NÜŞU' İlâç içirmek.
NÜŞUB Dühul etmek girmek dâhil olmak. * İlgilendirmek alâkalandırmak taalluk etmek.
NÜŞUH Az miktar su.
NÜŞUK Buruna çekilen ilâç toz enfiye vs. * Buruna çekme.
NÜŞUR Neşirler. * Yaymalar dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur neşir gibi bâzan müteaddi bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki Kur'anda nüşur ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.)
NÜŞUS (NEŞS) Yüksek olmak yücelmek. * Nefret etmek.
NÜŞUT Tohumun baş vermesi uç göstermesi.
NÜŞUTA Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
NÜŞUZ Yüksek olmak yücelmek. * Kadının erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
NÜŞUZE Kadının kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
NÜTAC Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
NÜTU Yumru çıkıntı. * Yumruluk.
NÜTUC Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
NÜUB Seri seyir.
NÜUME Yumuşaklık.
NÜUT (Bak: Nuut)
NÜÜTÎ (C.: Nevat) Gemi reisi kaptan.
NÜV' Açlık.
NÜVAH Ölü için sesle ağlama.
NÜVAHT f. Çalgı çalma.
NÜVAT (Nüve. C.) Nüveler çekirdekler.
NÜVATÎ (C.: Nüvâta) Gemici mellah.
NÜVAZ f. "Okşayıcı taltif edici iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
NÜVB Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
NÜVBE Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
NÜVE Çekirdek asıl menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.)
NÜVEYT Çekirdekçik.
NÜVİD f. Müjde beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
NÜVİD-İ VASL (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi.
NÜVİS f. Yazan yazıcı.
NÜVİSENDE f. Yazıcı kâtib.
NÜVİŞT f. Yazılı yazılmış. * Mektub.
NÜVNE Çene çukuru.
NÜVRE Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
NÜVVAR (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
NÜY'E Ham ve çiğ olmak.
NÜYUB (Nâb. C.) Azı dişleri.
NÜZ' Erkek ister kösnek davar.
NÜZA Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
NÜZERA (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
NÜZFE (C.: Nüzüf) Az miktar cüz'î.
NÜZHET f. İç açıklığı safa eğlenme gönül ferahlığı. * Temizlik paklık. * Karışık bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
NÜZHET-EFZÂ f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
NÜZHET-FEZÂ (Bak: Nüzhet-efza)
NÜZHET-GÂH Seyir yeri gezinti eğlence yeri.
NÜZHET-PEZİR f. Safa ve neşe bulmuş olan.
NÜZL (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
NÜZU' Çekilmiş. * Su çeken deve.
NÜZUL İniş inmek aşağı inmek konaklamak. * Nüzül felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
NÜZUL-İ SEFİNE Geminin denize inişi.
NÜZUR (Nezir.C.) Nezirler adaklar. (Bak: Nezr)
NÜZUR Korkutmak.
NÜZÜ' (NEZ') İfsad etmek bozmak aldatmak yaramaz nesneye kandırmak.
NÜZZAR (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.

NEFFAH Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
NEFFAS Sihir yapan üfüren üfürükçü.
NEFFASÂT (Neffâse. C.) Neffâseler büyücü kadınlar.
NEFFASE (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
NEFFATA Neft yağı çıkan pınar.
NEFH Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek kovmak. * Vuruşmak kat'etmek.
NEFH Üflemek şişmek üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak.
NEFH-İ SUR İsrafil Aleyhisselâm'ın Kıyamet gününde "Sur' denilen boruyu üflemesi. * Kıyamet kopması. (Bak: Acbüzzeneb)
NEFHA Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan.
NEFHA Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.
NEFİ (Bak: Nefy)
NEF'Î Menfaat ile alâkalı faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.
NEFİF Hevâ.
NEFİR Cemaat topluluk. * Harp için seferber olan cemaat.
NEFİS(E) Pek beğenilen pek güzel pek iyi.
NEFİS (Bak: Nefs)
NEFİS-PEREST Şeriat kanunlarına aykırı olarak ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan.
NEFİS-PERVER f. Nefsini çok sevip besleyen nefsi isteklerine çok düşkün.
NEFİT Kaynamak galeyan.
NEFİTE Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.
NEFİY (Bak: Nefy)
NEF'İYYET (Nef'î) Fls: Faydacı faydacılık.
NEFİZ (NEFEZE) Okun geçmesi gibi içe geçmek işlemek. * Sözü geçer olmak.
NEFK Helâk olmak.
NEFL Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye ihsan vermek. * Yemin etmek.
NEFR Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr" düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "nefir" herbirine de "nefer" denilir.İmamın halkı cihada dâvet ve tahrik etmesine de "istinfar" tâbir olunur ki lisanımızın şimdiki ıstılâhında "seferberlik emri" frenklerde de "mobilizasyon" yâni halkı yerinden oynatma tâbir edilir. (E.T.)
NEFRET Tiksinmek ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
NEFRETBAHŞ f. İnsana nefret veren iğrendiren tiksindiren.
NEFRİN Lânet beddua. * Söğüp saymak.(Hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıylae o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittiba' edenlere binler nefrin ve teessüfler. L.)

NEFRİN-HÂN f. Sövüp sayan.
NEFRİN-KÜNÂN f. Lânet okuyan sövüp sayan.
NEFS Üfürmek üflemek.
NEFS (Nefis) Can kişi kendi öz varlık. Bir şeyin zatı olan kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil bedenin hissi istekleri. * Ruh hayat asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören bahtiyardır. M.)
NEFS-İ AMEL Amelin ta kendisi.
NEFS-İ EMMARE İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki o mübârek zatlar hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
NEFS-İ HAYVANÎ Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
NEFS-İ İHBAR Tam haber. Haberin tam esası.
NEFS-İ LEVVAME Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi.
NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE) Kusurlarını bilen kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
NEFS-İ MUTMAİNNE İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı 'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin 'ın emirleri altına sakin ve şehevâta muâraza ederek ıztırabdan kurtulmuş olma hâli.
NEFS-İ MÜLHEME Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.
NEFS-İ MÜTEKELLİM Gr: Birinci şahıs. (Bak: Mütekellim-i vahde)
NEFS-İ NÂTIKA Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu.
NEFS-İ RÂDİYE f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
NEFS Gülme hususunda ifrata gitmek. * Çok fazla gülmek.
NEFSA (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.
NEFSANÎ Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
NEFSANİYET Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık garez kin.
NEFSÎ Nefis ile kendisi ile alâkalı. Şahsa ait nefse dair.
NEFSÎ NEFSÎ "Benim nefsim" "nefsim nefsim" mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir.
NEFS-ÜL EMİR Hakikatın kendisi. İşin hakikatı.
NEFŞ Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlaması.
NEFŞELE Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.
NEFT Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.
NEFT (NEFİT) Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan.
NEFTA (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık.
NEFTÎ f. Neft yağı renginde olan siyaha yakın koyu yeşil.
NEFUH Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.
NEFUR Ürken ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse.
NEFUZ Çocuk düşüren kadın.
NEF U ZARAR Kâr ve zarar.
NEFY Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan bir yerden başka bir yere nakletmek sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. (Bak: İnkâr)(İşte küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi Ramazanın başında Ayı görmediğinden nefyetse iki şâhidin isbâtiyle o cemm-i gafirin nefiy ve ittifakı sukut eder. L.)(Nefiy dahi iki kısımdır.Birisi: "Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur." der. Bu kısım ise isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imani ve kudsi ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise... hiçbir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır; tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin. Ş.)
NEFY-İ EBED Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme.
NEFY-İ MÜLK Bir malın başkasına ait olduğunu söyleme.
NEFY EDÂTI Arabçada "Lâ" Farsçada "Nâ" gibi olumsuzluk bildiren edât.
NEFYAN Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
NEFZ Saçma yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme bakma.
NEGATİF Fr. Mat: Sıfırdan küçük önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi)
NEGÜHİDE f. Çirkin kötü.
NEHA Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)
NEHABİK Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
NEHABİR (Nühbur. C.) Kum yığınları kum tepeleri.
NEHAFE Tıksırmak aksırmak. * Nefes verip almak.
NEHAFE Zayıflık.
NEHAK Eşek anırtısı.
NEHAKE(T) Bahadırlık kahramanlık şecaat. * Keskinlik.
NEHAMÎ Demirci.
NEHAR (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
NEHAR-I EBYAZ Gündüzün beyazlığı gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
NEHAR-I ÖRFÎ Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman.
NEHAR-I ŞER'Î Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet.
NEHAREN Gündüzün. Gündüz vakti.
NEHARÎ Gündüzlü gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
NEHAVE (Et) çiğ olmak.
NEHB Yağma yağmacılık çapul. * At oynatmak koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
NEHBE Kapmak.
NEHBER Helâk olacak yer.
NEHC Yol usul. * Doğru yol.
NEHD İri gövdeli ve karınlı at.
NEHDA' İyi otlar yetişen kumlu arâzi.
NEHDAN Dolu dolmuş.
NEHEC (C: Menâhic) Yol tarik. * İstikâmet.
NEHEL Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı ihtiyar. * Semiz etli deve.
NEHEM (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün şehvetli haris.
NEHENG (C.: Nehengân) f. Timsah.
NEHENGÂN (Neheng. C.) f. Timsahlar.
NEHER Genişlik bolluk. * Nehir ırmak.
NEHHAB (Nehb. den) Yağmacı çapulcu.
NEHHAC (Nehc. den) Kılavuz rehber mürşid. Doğru yolu gösterici.
NEHHAL Toprak kazan kazıcı.
NEHHAM Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan.
NEHHAS Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı.
NEHHAS Esirci.
NEHHAT Yüce avazlı gür sesli kişi.
NEHHAT (NÜHHAT) Çalıştırılan sığır. * İnce. * H
minigul Tarih: 03.04.2012 17:10
diğer kelimeleri ide isteriz
minigul Tarih: 03.04.2012 17:09
c) Kağnı.
NEVRED f. Gezen yol alan dolaşan.
NEVRES (Nevrese) f. Yeni yetişmiş yeni yetişen yeni biten. * Genç taze.
NEVRES Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.
NEVRESİD f. Yeni yetişmiş yeni yetişme.
NEVRESİDE f. Yeni yetişmiş yeni yetişme. * Tâze genç.
NEVRESİDEGÂ
HaKan_TK Tarih: 07.07.2010 16:48
anaam çok uzun öğrenmesi zor olur da:15:teşekkür ederim paylaşım için:3:
Gül_yarasi Tarih: 05.06.2010 21:09
ŞİRA Satın alma satın alınma.
ŞİRA' Yelken. Gemi yelkeni.
ŞİR'A (Şeria-Meşrea) Lügat mânası bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda insanların hayat-ı ebediye ve saadet-i hakikiyeye vusulü için 'ın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiare ıtlak edilmiştir ki din demektir. Ya kapalı bir şeyi yarıp açmak ve beyan etmek mânasına şer' mastarından veya birşeye duhul manasına şurû'dan alınmıştır. (E.T.) (Bak: Şeriat)
Şİ'RA Koz: İki yıldızın adı.
Şİ'RA-ÜL YEMANÎ Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
Şİ'RA-ÜŞ ŞAMÎ "Kelb-i Asgar" denilen burcun en parlak yıldızı.
ŞİRAD (ŞÜRUD) Dağılmak. * Kaçmak.
ŞİRAK (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
ŞİRAN f. (Şir. C.) Aslanlar.
ŞİRANE f. Aslanca gazanferâne.
ŞİRAR Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
ŞİRAT Neşter.
ŞİRAZ Süzülmüş yoğurt.
ŞİRAZE f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen nizam esas.
ŞİRAZE-BEND f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen tanzim eden düzen veren.
ŞİRB (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
ŞİRCENG f. Arslan gibi savaşan.
ŞİRDAH Büyük ayaklı.
ŞİRDİL (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
ŞİRE f. Süt. * Şıra.
ŞİREC Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
Şİ'REN Şiir tarzında şiir olarak.
ŞİRHAR f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr beççe gulamçe gulâm sakallı ve pir olmak üzere sınıflara ayrılır ve bu tertibe göre vergiye tâbi tutulurdu. Üç yaşına kadar olan çocuklara süt emen mânâsına gelen şirhâr; üç yaşından sekiz yaşına kadar olanlara yavru demek olan beççe; sekizle oniki yaşındakilere gülâmçe; büluğa erenlere gulâm; epeyce traşı gelenlere sakallı; yaşlılara da pir denilirdi. (O.T.D.S.)
ŞİRİN f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
ŞİRİN-CEMAL f. Sevimli yüzlü.
ŞİRİN-EDÂ f. Lâtif ve şirin edâlı.
ŞİRİNÎ f. Tatlılık cana yakınlık sevimlilik.
ŞİRİNKÂM f. Tadı damağında kalmış.
ŞİRİNKÂR f. Hoş ve tatlı muamele eden.
ŞİRİNZEBAN f. Tatlı dilli.
ŞİRK En büyük günah olan 'a (C.C.) ortak kabul etmek. 'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)(Evet küfür mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudât âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan; bütün Esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudâtın Vahdâniyete olan şehâdetlerini reddettiğinden bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyâkatı kalmaz. Hem bir zulm-ü azimdir ki; umum mahlukatın ve bütün Esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği küfrün adem-i afvını iktiza eder. $ şu mânâyı ifade eder. S.)(Mâdem bir hâkimiyet-i mutlaka hakikatı vardır elbette şirkin hakikatı olamaz. Çünki $ âyetinin hakikat-ı katıasiyle; müteaddid eller müstebidâne bir işe karışsalar karıştırırlar. Bir memlekette iki padişah hattâ bir nâhiyede iki müdür bulunsa; intizam bozulur ve idare herc ü merc olur. Halbuki sinek kanadından tâ semâvat kandillerine kadar ve hüceyrât-ı bedeniyeden tâ seyyârâtın burçlarına kadar öyle bir intizam var ki: Zerre kadar şirkin müdâhalesi olamaz. Ş.)
ŞİRK-İ HAFÎ İhlâssızlık riyakârlık. rızası için değil de başkalarının rızâsı için ibâdet etmek.
ŞİRK-ÂLUD f. Şirk karışık sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
ŞİRKET Ortaklık iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
ŞİRKET-İ A'MÂL Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.
ŞİRMERD f. Arslan yürekli cesur.
ŞİRPENÇE (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
ŞİRRET Terbiyesizlik hayasızlık edebsizlik. * Geçimsiz huysuz ve kavgacı.
ŞİRRİB Şaraba karşı hırsı olan.
ŞİRRİR (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen pek çok şerir.
ŞİRVAZ Yoğun kalın ve büyük.
ŞİRYAN (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
ŞİRZİME Küçük ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
ŞİS (ŞİSÂ') Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
ŞİS' (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
ŞİSI' Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
ŞİŞE Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
ŞİŞEHANE Şişe yapılan yer.
ŞİŞHANE (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
ŞİT Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı Enbiya'da mezkûrdur.
ŞİTA Kış. Senenin soğuk mevsimi.
ŞİTAB f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek koşmak. Çabukluk acele etmek.
ŞİTAÎ (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
ŞİTEVÎ (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi kışlık sebze.
ŞİVA' Kebap.
ŞİVAL Az şey.
ŞİVAR Meşveret etmek konuşmak istişâre etmek danışmak.
ŞİVAZ Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
ŞİVE Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
ŞİVEBÂZ f. Cilveli şive ve naz eden.
ŞİVEKÂR f. İşveli şiveli cilveli.
ŞİVEN f. İnleme sızlanma. * Mâtem yas.
ŞİYA' Zahir olmak görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.

ŞİYAM Yerden kazılan toprak.
ŞİYAT Yanmış yün ve pamuk kokusu.
ŞİYEM (Şime. C.) Huylar tabiatlar.
ŞİZ Abnus ağacı.
ŞİZAF Katılık sertlik.

ŞÖHRE Ünlü şöhretli meşhur.
ŞÖHRET Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.(Ey şân ve şerefi nam ve şöhreti isteyen adam! Gel o dersi benden al. Şöhret ayn-i riyâdır. Ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen $ de o belâdan kurtul. M.N.)
ŞÖHRET-İ KÂZİBE Geçici şöhret. Yalancı dünyalık fâni şöhret. Aldatıcı nâm.
ŞÖHRETGİR f. şöhretli ünlü. Meşhur.
ŞÖHRETŞİÂR f. şöhretli. şöhret sahibi.
ŞÖHRETŞİÂR-I ÂLEM Âlemde şöhret ona nişan olmuş olan. Çok meşhur olan.
ŞUA' Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
ŞUAAT Işıklar parıltılar nurlar.
ŞUA (C.: Şu') Sorgun ağacı.
ŞUAB (şu'be. C.) şubeler. Kollar bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
ŞUABAT (Şu'be. C.) Şubeler kısımlar takımlar bölükler. Dallar.
ŞUAL (şu'le. C.) Alevler şu'leler. Ateş alevleri.
ŞUARA (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
ŞUAYB (A.S.) Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm kendisine inananlarla Mekke'ye gitti ve orada yerleşti. Musâ Aleyhisselâm'ın kayınpederi idi. (Bak: Ashab-ı Eyke)
ŞUBAN f. Çoban.
ŞU'BE Bölük bölüm. * Dal budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
ŞU'BUB (Bak: şü'bub)
ŞUGL İş meşgul olunacak şey gaile.
ŞUGMUM Uzun tavil.
ŞUGUL (Şugl. C.) İşler uğraşacak şeyler gaileler.
ŞUH f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı işveli. * Açık saçık hayasız. Oynak.
ŞUH (Şıh) Bahil cimri hasis kimse.
ŞUHA Karın ağrısı.
ŞUHH (ŞIHH) Bahillik.
ŞUH-MEŞREB f. Açık meşrebli şen ve neşeli.
ŞUHUD (Bak: şühud)
ŞUHUM (Şahm. C.) Yağlar içyağlar.
ŞUHUR (Bak: şühur)
ŞUKAK Bir çeşit hayvan hastalığı.
ŞUKKA Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
ŞUKRE Sâfi kızıllık tam ve koyu kırmızılık.
ŞUKUK (Şakk. C.) Çatlaklar yarıklar.
ŞUKUNE Azlık.
ŞU'LE Alev ateş alevi. Alevlenmiş odun.
ŞU'LE-İ BERKIYYE Yıldırım ışığı. Şimşek parıltısı.
ŞU'LE-İ CEVVAL Daim hareket ederek etrafına ışık saçan parıltı.
ŞU'LEBÂR f. Işıklı.
ŞU'LEDÂR f. Alevlenmiş alevli. Işıklı.
ŞU'LEFEŞÂN f. Işık saçan parlatan.
ŞU'LEGİR f. Tutuşan alevlenen alev alan.
ŞU'LENÜMÂ f. Alev gösteren alevli.
ŞU'LEPÂŞ f. Işık saçan.
ŞU'LEPERVER f. Işıklandıran. Alevlendirici.
ŞU'LEPUŞ f. Alev içinde kalmış alevle örtülü.
ŞU'LERİZ f. Işıldayan alev saçan.
ŞU'M (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
ŞUM Hayırsız kişi.
ŞUMA f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
ŞUR f. Tuzlu kekremsi. * şamata gürültü.
ŞURA Konuşma yeri istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.(Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise zaman cemaat zamanıdır. Hâkim ruh-u cemaattan çıkmış az mütehassis sağırca metin bir şahs-ı manevîdir ki şurâlar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup bir şurâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan sırat-ı müstakime sevkedebilsin.) Sünühat'tan.(Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyyedir. $ Ayet-i Kerimesi şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasiyle birbiriyle meşvereti bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi o şurâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşafı ve miftahı şura'dır. Yâni nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler kıt'alar dahi o şurayı yapmaları lazımdır ki üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm'ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdatların kayıtlarını zincirlerini açacak dağıtacak meşveret-i şer'iyye ile şehamet ve şefkat-i imâniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyyedir ki o hürriyet-i şer'iyye âdâb-ı şer'iyye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer'iyye iki esası emreder: $ $Yani: İman bunu iktiza ediyor ki tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek.. ve zâlimlere tezellül etmemek.. 'a hakiki abd olan başkalara abd olamaz. Birbirinizi -'tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani 'ı tanımayan herşeye herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iyye Cenab-ı Hakk'ın Rahman Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.Eğer denilse: Neden şuraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin hususan Asya'nın hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şura ile olabilir?Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlâs'ında izah edildiği gibi; haklı şura ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden üç elif yüzonbir olduğu gibi ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlâs ve tesânüd ve meşveretin sırrı ile bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacâtı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış tahribatçı muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şura-yı şer'î ile yaşayabilir. O düşmanları durdurur o hâcetlerin teminine yol açar. H.)
ŞURA-YI DEVLET İdare dâvâlarını veya nizamname (tüzük) hazırlıklarını inceleyip fikrini bildiren resmi daire. Danıştay.
ŞURA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup "Hâ mim ayn sin kaf" Suresi de denir.
ŞURAB (ŞURÂBE) f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
ŞUR-BAHT f. Bahtsız talihsiz.
ŞURE f. Çorak tuzlu verimsiz toprak.
ŞURE Heyet.
ŞUR-EFGEN f. Karma karışık yapan kargaşalık çıkaran.
ŞUR-ENGİZ f. Gürültü çıkaran şamata yapan.
ŞUREZAR Çorak yerler verimsiz araziler.
ŞURİDE f. Perişan karışık. * Tutkun âşık meftun.
ŞURİDEGÎ f. Karışıklık perişanlık. * Tutkunluk düşkünlük.
ŞURİSTAN Çorak yerler.
ŞURİŞ f. Karışıklık kargaşalık.
ŞURTA (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis jandarma.
ŞURU' Başlama. Mübaşeret etme.
ŞURUT (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar temeller.
ŞURUT-U SALÂT Namazın şartları.
ŞUS Pak etmek temizlemek.
ŞUSY Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
ŞUTBE (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
ŞUTTAR Pazu hareketi.
ŞUTUR Irak uzak baid.
ŞUTUR Irak uzak baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve.
ŞUTUT (şatt. C.) Büyük nehirler.
ŞUUB (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
ŞUUBAT (şu'be. C.) Şubeler kısımlar bölümler.
ŞUUN (Şe'n. C.) İşler fiiller. Havadis.
ŞUUN-U SEYYALE Akıcı bir halde durmayan işler.
ŞUUNAT Şuunlar. Keyfiyetler haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
ŞUUR Anlayış idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Nefsin mânâya ilk vusul mertebeleridir. (E.T.) * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
ŞUURDÂRÂNE f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat ruhun ziyasıdır. Şuur hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre perişan küremiz sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞUVAZ Kızgın ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
ŞUVEYY Yavaş.
ŞUY f. Koca eş zevc.
ŞUYİDE f. Yıkanmış.
ŞÜBAN Çoban.
ŞÜBANÎ Kırmızı yüzlü.
ŞÜBBAN Gençler delikanlılar.
ŞÜBBAN-I VATAN Vatanın gençleri.
ŞÜBBUT Kalkan balığı.
ŞÜBEH (şübhe C.) şübheler şekler. şübhe edilenler.
ŞÜBHE (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
ŞÜBHE-İ TÂRIK Zulmetten gelen şüphe belâsı.
ŞÜBKE (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık hısımlık.
ŞÜBRÜM Kısa boylu kimse.
ŞÜ'BUB Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
ŞÜCA' (Şec'a - Şica') Yiğit cesur bahadır. Şecaatli.
ŞÜCEA' (Şeci'. C.) Yiğitler cesurlar.
ŞÜCEYRE Çalı ufak ağaç.
ŞÜCNE Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
ŞÜCUB Ev içinde olan direk.
ŞÜCUN Ağaç dalları. * Füruât teferruat.
ŞÜCUR Muhtelif ve çeşitli olmak.
ŞÜD f. Geçti gitti; gidiş gitme. Oldu olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.
ŞÜDUN Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
ŞÜF'A Bir malı müşteriye mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi dava ederse bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir. (H.L.)
ŞÜFAFE Kap dibinde kalan su.
ŞÜFEA' (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
ŞÜFR (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
ŞÜFRE (ŞEFRE) (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
ŞÜFUF Zayıf olmak.
ŞÜFUN Göz ucuyla bakmak.
ŞÜGUR Yükseltmek. * Hâli etmek boşaltmak.
ŞÜGÜL (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
ŞÜHBE Siyaha galip olan beyazlık.
ŞÜHEDA (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
ŞÜHRE Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
ŞÜHUB Mütegayyer olmak değişmek.
ŞÜHUD şâhidler. * Görme şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
ŞÜHUDÎ Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub. (Ehl-i şuhud dediğimizden maksad Evliyâullahtır. Zira velâyet sâhibi avâmın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. M.N.)
ŞÜHUR (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
ŞÜHUR-U SELÂSE Arabî üç aylar. Receb Şaban ve Ramazan ayları.
ŞÜHUS Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.
ŞÜHÜB (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞÜKAF (Bak: şikâf)
ŞÜKARA Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKAT (şâki. C.) şikâyet edenler şikâyetçiler.
ŞÜKLE Gözün ağındaki kırmızılık.
ŞÜKM Ücret ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
ŞÜKR (Şükür) 'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. 'a teşekkür. (Bak: Ni'met)(Kalb ile dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir. Şükür eden her nimeti ın râzı olduğu yere sarfeder. Şükür; 'ın kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir. Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir. Hamd taalluk cihetinden daha umumi esbab cihetinden daha hususidir.)(Kur'an-ı Hakîm nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor şükürden şirke gidiyor... Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)
ŞÜKR-Ü KÜLLÎ Umumi nimetler için yapılan şükür.(Eğer desen: "Şu küllî hadsiz ni'metlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"Elcevab: Küllî bir niyetle hadsiz bir itikad ile... Meselâ nasılki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki herbiri milyonlara değer hediyeler makbul adamlardan gelmiş orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir ne yapayım. " Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymetdar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünki: Sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı bunların bir mislini sana hediye ederdim. " İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatını en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de: Aciz bir abd namazında Ettahıyyâtü lillâh der. Yâni: Bütün mahlukatın hayatlariyle sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini ben kendi hesabıma umumunu sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi onlar kadar tahiyyeler sana takdim edecektim. Hem sen onlara hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyyet ve itikad pek geniş bir şükr-ü küllidir. Nebatatın tohumları ve çekirdekleri onların niyyetleridir. S.)
ŞÜKR-Ü ÖRFÎ (Bak: Hamd)
ŞÜKRAN İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
ŞÜKRANİYET Şükranlık.
ŞÜKRGÜZAR f. İyilik bilen teşekkür eden.
ŞÜKUF(E) f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
ŞÜKUFEZAR f. Çiçek bahçesi.
ŞÜKUF-MİSAL Gonca gibi tomurcuk gibi.
ŞÜKUH f. Azamet ululuk celal.
ŞÜKUK (şekk. C.) şekler şüpheler.
ŞÜKUR Hacet ihtiyaç. * Mühim işler umûr-u mühimme.
ŞÜKÜFTE f. "Açılmış" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
ŞÜLLE Niyyet. * Uzak emir.
ŞÜMAR f. Hesap sayı. * Sevgi muhabbet.
ŞÜMAR f. Sayan sayıcı. Eden edici.
ŞÜMARENDE f. Sayan hesab eden.
ŞÜMARİDE f. Sayılmış hesab edilmiş.
ŞÜMHUT Uzun tavil.
ŞÜMRUH Hurma budağı.
ŞÜMS (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
ŞÜMU' (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
ŞÜMUH Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
ŞÜMUL Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
ŞÜMUS (şems. C.) şemsler güneşler.
ŞÜMÜRDE f. Hesap edilmiş hesaplanmış sayılmış.
ŞÜNAN Perâkende dağılmış.
ŞÜNHUB(E) (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
ŞÜNŞÜN Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
ŞÜNTÜR (C.: şenâtir) Parmak.
ŞÜNUE Uzak olmak. Irak olmak.
ŞÜNZUVE (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
ŞÜPÜŞ f. Bit.
ŞÜRABİYE f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
ŞÜRB İçme. İçilme.
ŞÜREBE Çok içen. Çok içici olan.
ŞÜREF (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
ŞÜREFA (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.
ŞÜREKA (şerik. C.) şerikler ortaklar.
ŞÜRR Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
ŞÜRRUF Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
ŞÜRSE Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
ŞÜRSUF (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
ŞÜRŞUR Yund kuşu dedikleri kuş.
ŞÜRTA (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
ŞÜRU' Başlamak. (Bak: şuru')
ŞÜRUH (Şerh. C.) Şerhler açıklamalar.
ŞÜRUK Tulu' etmek doğmak.
ŞÜRUR (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
ŞÜRUT (Bak: şurut)
ŞÜS f. Akciğer.
ŞÜST f. Yıkama.
ŞÜSTE f. Yıkanmış.
ŞÜSU' Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
ŞÜSUB Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
ŞÜŞ f. Karaciğer.
ŞÜTUM (şetm. C.) Küfürler sövmeler.
ŞÜTUM-İ GALİZA Galiz ve kaba küfürler.
ŞÜTÜR f. Deve.
ŞÜTÜRBÂN f. Deveci. Deve çobanı.
ŞÜTÜRBÂR f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
ŞÜTÜRDİL f. Deve huylu kinci inatçı.
ŞÜTÜRGÂV f. Zürafa.
ŞÜTÜR GÜRBE f. "Deve ile kedi" : İyilik fenalık; münasebetsiz karışık; iyi ile kötü.
ŞÜTÜRLEB f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
ŞÜTÜRMÜRG f. Devekuşu.
ŞÜTÜRPÂ f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
ŞÜUBİYYE Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
ŞÜUN (Bak: şuun)
ŞÜUNÂT (Bak: şuunât)
ŞÜVAYE Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
ŞÜVAZ (Bak: şuvaz)
ŞÜYU' Herkes tarafından duyulmuş öğrenilmiş. * Yayılma şayi' olma.
ŞÜYUH (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
ŞÜZAM Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
ŞÜZUB Davarın ince belli olması.
ŞÜZUR (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
ŞÜZUZ (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak muhalif olmak.
ŞÜZZAZ Müteferrik perâkende parçalanmış dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.