BISMILLAHIRRAHMANIRRAHIM

ES SELAMU ALEYKUM VE RAHMETULLAHI VE BERAKATUH!


Yüce Allah buyurdu ki:

«İçinde burçları bulunan göğe and olsun, söz verilen kıyamet gününe and olsun, kıyamet günü şahidlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltilecektir.

Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!

Bu inkarcıların, inananlara kızmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandır. Allah, her şeye şahiddir. Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeğe uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara Cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da onlaradır.» (el-Burûc, 1-10.)




Hendek Ehlinin Kıssası


Yüce Allah buyurdu ki:

«İçinde burçları bulunan göğe and olsun, söz verilen kıyamet gününe and olsun, kıyamet günü şahidlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltilecektir.

Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!

Bu inkarcıların, inananlara kızmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeye layık ve güçlü olan Allah'a inanmış olmalarındandır. Allah, her şeye şahiddir. Ama inanmış erkek ve kadınlara işkence ederek onları dinlerinden çevirmeğe uğraşanlar, eğer tevbe etmezlerse, onlara Cehennem azabı vardır. Yakıcı azab da onlaradır.» (el-Burûc, 1-10.)





İmam Ahmed b. Hanbel, Hammad b. Seleme vasıtasıyla Süheyb'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden önceki kavimlerde bir hükümdar vardı. Bunun bir büyücüsü bulunuyordu. Büyücü yaşlanınca hükümdara: "Ben yaşlandım, ecelim yaklaştı, bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim." dedi. Hükümdar da ona, büyü öğretmesi için bir çocuk verdi. Hükümdarla büyücü arasında bir rahip vardı. Çocuk rahibe uğradı..

Onun konuşmasını ve davranışlarım beğendi. Rahibin yanından ayrılıp büyücünün yanma vardığında büyücü onu dövüp: "Niçin geciktin?" de­di. Sonra ailesinin yanma geç dönünce ailesi de: "Niçin geciktin." diye­rek onu dövdü. Çocuk bu halini gidip rahibe şikayet etti. Rahip ona şu tavsiyede bulundu: "Büyücü seni dövmek istediği zaman, "Ailem beni alıkoydu." dersin. Ailen seni dövmek istediği zaman, "Büyücü beni alıkoydu, dersin."

Günlerden bir gün o çocuk yolda gitmekte iken büyük bir ejderin yo­lu tuttuğunu ve insanların geçmelerine mani olduğunu gördü. Kendi kendine: "Bu gün, Cenâb-ı Allah'ın büyücüyü mü yoksa rahibi mi daha çok sevdiğini öğreneceğim." dedi. Bir taş aldı ve: "Allah'ım! Eğer rahibin yolunu, büyücününkinden daha güzel bulup beğeniyorsan şu ejderi öldür ki insanlar geçip yollarına gidebilsinler." dedi. Ve taşı atıp ejderi öldürdü. Yoluna devam edip gitti. Rahibe uğradığında durumu ona anlattı. Rahip de ona: "Ey oğulcağızım! Sen benden daha üstünsün, ama imtihan edileceksin. Eğer imtihan edilir, eziyete uğrarsan, sakın beni ele verme." dedi. Çocuk, anadan doğma körleri, alacalı olanları ve diğer hastalıklara maruz kalmış kimseleri tedavi etmeye, iyileştirmeye başladı. Allah, bu gibi hastalara onun eliyle şifa ihsan etti. Öte yandan hükümdarın meclisinde bulunanlardan birisi, gözlerini kaybedip kör olmuştu. Gencin ününü işitti. Ona uğradı. Çok miktarda hediye takdim etti ve: "Beni iyileştir, gözlerim görsün. O zaman bu hediyelerin tamamı senin olsun." dedi. Genç de: "Ben kimseye şifa veriyor değilim; şifayı an­cak Aziz ve Celil olan Allah ihsan ediyor. Eğer O'na iman edip dua eder­sen, Allah sana şifa ihsan eder." dedi. O da iman edip Allah'a dua etti. Al­lah da ona şifa verdi. Gözleri yeniden görmeye başladı. Sonra hükümdarın yanma dönüp mecliste eski haliyle oturdu. Hükümdar ona sordu:

- Ey falan, gözlerini kim açtı?

- Rabbim açtı.

- Ben mi?

- Hayır, benim ve senin Rabbin olan Allah açtı.

- Senin benden başka Rabbin var mı?

- Evet. Benim ve senin Rabbin Allah'tır.

Hükümdar, ona eziyet etmeye başladı. Nihayet o da genci ele verdi. Hükümdar, ona gidip şöyle dedi:

- Ey oğulcağızım! O kadar büyük bir büyücü olmuşsun ki, anadan doğma körleri ve alacalan, diğer hastalıklara mübtela olanları şifaya kavuş turuy örmüşsün!

- Ben kimseye şifa veriyor değilim. Şifayı ancak Aziz ve Celil olan Allah veriyor.

- Ben mi?

- Hayır.

- Senin, benden başka Rabbin var mı?

- Benim ve senin Rabbin olan Allah var.

Hükümdar, onu da işkenceye tabi tuttu. Nihayet o da rahibi ele ver­di. Hükümdar, rahibe gitti. Ona:

- Dininden dön, dedi. Dönmeyince başının üzerine testere koyup vücudunu baştan ayağa biçmeye başladı. Nihayet vücudu ikiye bölünüp yere düştü. Hükümdar, daha sonra gözleri açılmış olan o âmâya:

- Dininden dön, dedi. Dönmeyince onun da başının üzerine testere koyup baştan ayağa biçmeye başladı. Nihayet vücudu ikiye yarılıp yere

düştü. Gence de:

- Dininden dön, dedi. Genç dininden dönmedi. Onu bir kaç adamıyla birlikte falanca dağa gönderdi. Adamlarına da şu talimatı ver­di:

- Dağın tepesine vardığınızda eğer bu genç, dininden dönerse,

bırakırsınız. Aksi takdirde onu dağdan aşağı yuvarlayın! Genci götürdüler. Dağın tepesine çıktıklarında genç: "Allahım, dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." diye dua etti.

Dağ sarsılmaya başladı. Hükümdarın adamları da dağdan aşağı

yuvarlandılar, O genç, elini kolunu sallayarak döndü. Hükümdarın

yanma vardı. Hükümdar:

- Arkadaşlarına ne oldu? diye sorunca genç:

- Allah, beni onlardan kurtardı, dedi. Bunun üzerine hükümdar onu bir kaç adamıyla bir gemiye bindirip gönderdi. Adamlarına da şu

talimatı verdi:

- Denizin ortasına vardığınızda eğer genç, dininden dönerse, ona ilişmeyin, aksi takdirde onu denize atıp boğun!

Gemiye binip gittiler. Denizin ortasına vardıklarında genç: "Allah'ım, dilediğin şekilde beni bunlardan kurtar." diye dua etti. Hükümdarın adamlarının tamamı boğuldu. Genç de dönüp hükümda­rın yanına geldi. Hükümdar ona:

- Arkadaşlarına ne oldu? diye sorunca genç:

- Allah, beni onlardan kurtardı, dedi. Sonra da hükümdara şöyle dedi:

- Sana yapmanı söylediğim şeyi yapmadıkça beni öldüremezsin! Eğer sana yapmanı dediğim şeyi yaparsan beni öldürebilirsin. Aksi tak­dirde beni öldürmeye gücün yetmez!

- Yapmamı söyleyeceğin şey nedir?

- İnsanları bir meydanda toplarsın. Sonra beni bir ağacın dalma asarsın. Ve okluğumdan bir ok alıp:

"Gencin Rabbi olan Allah'ın adıyla" der ve oku bana fırlatırsın, de­di. Hükümdar öyle yaptı, ok gidip gencin boğazına saplandı, genç de eli-

ni okun değdiği yerin üzerine koyup canını verdi. Orada bulunanlar da: "Gencin Rabbine iman ettik. Gencin Rabbine iman ettik." dediler. Bu­nun üzerine maiyetindeki adamlar, hükümdara:

"Gördün mü? Korktuğun şey başına geldi. İnsanların hepsi iman et­tiler." dediler. Hükümdar da bütün giriş çıkışların kapatılmasını emret­ti. Hendekler kazıldı. Hendeklerde büyük miktarda ateşler yakıldı. Ve: "Kim, dininden dönerse ona ilişmeyin, eğer dininden dönmeyen olursa onları ateşe atın." diye talimat verdi. İnsanlar da kaçışıyorlar ve hen­deklere düşüp yanıyorlardı. Bir kadın, emzirmekte olduğu çocuğuyla oraya geldi. Hendeğe atılmak istemedi, geriye doğru çekildi, kucağındaki çocuğuysa ona şöyle dedi: "Anacığım, sabret, doğrusu sen hak yoldasın."

Muhammed b. İshak, bu kıssayı başka bir şekilde naklederek Mu-hammed b. Kâ'b'm ve Necranlı birisinin kendisine şöyle dediğini ifade etmiştir: "Necranlılar, müşrik olup putlara taparlardı. Necran'a yakın ve bağlı olan büyük bir köyde Necranlıların çocuklarına büyü öğreten bir büyücü vardı. Feymun, oraya varınca Necran ile büyücünün bulunduğu köy arasındaki bir yerde çadır kurdu. Necranlılar, çocuklarım büyü öğrenmeleri için büyücüye gönderiyorlardı. Tamir de oğlu Abdullah'ı Necranlıların çocuklarıyla birlikte büyücüye gönderiyordu. Bu çocuklar, çadırdaki adamın yanına vardıklarında Ta­mir'in oğlu Abdullah, onun ibadetini ve namazını görünce hoşuna gitti. Yanında oturmaya, onu dinlemeye başladı. Nihayet Müslüman oldu. Al­lah'ı birledi. Allah'a ibadet etti. O adamdan, İslâm ahkâmını sormaya başladı. İslâmî hükümleri öğrenince adamdan ism-i azamı sordu. O da ism-i azamı ona öğretti. Çocuk, öğrendiği şeyleri başkalarına söylemedi. Adam, Tamirin oğluna şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu, sen ism-i azamı taşıyamazsın, gereğini yerine getirmeye gücün yetmez."

Tamir, oğlu Abdullah'ın sadece diğer çocuklar gibi büyücünün yanına gidip geldiğini zannediyordu. Abdullah, hocasının kendisine ism-i azamı öğretmek istemediğini ve güçsüzlüğünden korktuğunu görünce gidip bir kaç ok aldı. Her bir okun üzerine Allah'ın bir ismini yazdı. Bu işi tamamladıktan sonra bir ateş yaktı. Sonra bu okları birer birer o ateşe attı. Üzerinde ism-i azamın olduğu oku ateşe atınca ok, ateşe düşmedi, dışarı sıçradı ve yanmadı. Abdullah da o oku alıp hocasının yanına götürdü ve ism-i azamı öğrenmiş olduğunu ona söyledi. O da:

- Neymiş bildiğin ism-i azam? diye sorunca, Abdullah:

- Şu isimdir, diye cevap verdi. Hocası:

- Sen, bu ismi nasıl öğrendin? diye sorunca, Abdullah yaptığı işi anlattı. Hocası:

- Ey kardeşimin oğlu! Sen gerçekten de ism-i azamı buldun ama bu­nu kimseye söyleme, fakat bunu yapacağını da sanmıyorum, dedi.

Abdullah b. Tamir, Necran'a girdiğinde karşılaştığı hasta kimsele­re şöyle diyordu:

- Ey Allah'ın kulu! Sen, Allah'ı birleyip dinime girermisin ki senin için dua edeyim de Allah sana şifa verip seni bu hastalıktan kurtarsın. Onlar iman edince, Abdullah da onlar için dua ediyor ve onlar şifaya kavuşuyorlardı. Böylece Abdullah'ın şanı yüceldi. Şöhreti, Necran hükümdarının kulağına ulaştı. Hükümdar onu çağırdı. Ve şöyle dedi:

- Sen, halkımı dinden ettin. İnançlarım bozdun. Benim ve atalarımın dinine muhalefet ettin. Bu sebeple seni cezalandıracağım.

- Sen bunu yapamazsın. Buna gücün yetmez!

Hükümdar, onu yüksek bir dağa götürdü. Onu baş aşağı yuvarladı, yere düştü, ama hiçbir yeri incinmedi. Sonra, içine düşen herkesin mutlaka boğulduğu Necran denizine götürüp attı. Ama Abdullah, denizden sapasağlam çıktı. Abdullah, onu yenince şöyle dedi:

- Vallahi sen Allah'ı birlemedikçe ve benim inandığım şeye inanmadıkça beni öldürmeye güç yetiremezsin. Eğer benim gibi iman edersen, o zaman bana gücün yeter ve beni öldürebilirsin.

Bunun üzerine hükümdar, Allah'ı birledi. Ve Abdullah b. Tamir gi­bi şahadet getirdi. Sonra elindeki bir değnekle Abdullah'ı vurdu. Kafasında pek büyük olmayan bir yara açtı. Bu yüzden Abdullah öldü. Hükümdar da oracıkta öldü. Necranlılar, Abdullah b. Tamir'in dinine girdiler. Onun dini, Meryem oğlu İsa'nın getirdiği İncil'in ve ahkâmının, tatbik edildiği Hristiyanlık dini idi. Sonra Necranlılara da kendi dindaşlarının başına gelen musibetler geldi. Hristiyanlık dini, Necran'a işte böyle girmiştir.»

ZuNüvas, askerleriyle birlikte Necran'a girdi. Necranlıları Yahudiliğe sokmaya çalıştı. Aksi takdirde onları öldüreceğini bildirdi. Onlar da ölmeyi tercih ettiler. Yahudilik dinine girmediler. Bunun üzerine ZuNüvas'rn askerleri, hendekler kazıp ateşler yaktılar. Halkı kılıçtan geçirip işkenceye tabi tuttular. ZuNüvas, Necranlılar dan 20.000 kadar adam öldürdü. ZuNüvas ve askerleri hakkında Cenâb-ı Allah, Rasûlüne şu ayetleri inzal buyurdu:

«Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!» (el-Burûc, 4-7.)

Bu da gösteriyor ki burada anlatılan kıssa, Müslim'in sahihinde anlatılan kıssadan farklı ve ayrı bir kıssadır. Bazılarının ifadelerine göre hendekte Müslüman yakma hadisesi, dünyanın bir çok yerinde ce­reyan etmiştir. Nitekim İbn Ebi Hatim de böyle demiştir. Abdurrahman b. Cübeyr'den rivayet olunduğuna göre Yemen'de hendek kazılıp içi ateşle doldurularak inanmış kimselerin yakılması hadisesi, Tübba' zamanında cereyan etmiştir. Kostantiniye'de de kral Kostantin zamanında cereyan etmiştir. Hristiyanlar kıblelerini, Mesih'in dinin­den ve tevhidden başka tarafa yöneltince Kostantin'in adamları, fırınları yakarak Hristiyanları ateşe attılar. Buhtü'n-Nasr zamanında Irak'ın Babil beldesinde yapılan putlara insanların secde etmeleri emredilmiş, onlarda bunu yapmışlar, ancak Danyal ile arkadaşları Az-riya ve Mişayil secdeye yanaşmamışlardı. Onlar için fırın yakılmış ve ateşe atılmışlardı. Ancak Cenâb-ı Allah, o ateşi onlar için serin ve sela­met kılmış, onları ateşten kurtarmış, Allah'a karşı gelip taşkınlık yapan dokuz aşireti ateşe atmış, ateş onları yeyip yok etmişti.

«Hazırladıklan hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın.» ayet-i kerimesini tef­sir eden Esbat, Süddî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hendekler üçtür. Biri Şam'da, biri Irak'ta, biri de Yemen'dedir."

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 600
favori
like
share
eskitoprak Tarih: 21.03.2007 17:37
tesekkurler paylasim icin sagol