ÜÇ AYLAR VE REGÂİB KANDİLİ




بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونيِ َاسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذيِنَ يَسْتَكْبِرُونَ
عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِي
{1}

قال النبي صلي الله عليه وسلم: الَّلهُمَّ بَارِكْ لَنَا
فيِ رَجَبَ وَشَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَان

2





Muhterem Müminler!

Yüce Allah’ın insanlara rahmetini ve nimetlerini çokça ihsan ettiği belli vakitler, belli mevsimler vardır. Haftanın günleri arasında Cuma; kamerî aylardan olan Recep, Şaban ve Ramazan bu türden feyiz ve bereketi bol zaman dilimlerindendir.


Allah’a şükürler olsun ki, İslâm dinine gönülden bağlı Yüce milletimizin “üç aylar” diyerek özel bir önem verdiği Recep, Şaban ve Ramazan aylarının başlangıcına ulaşmış bulunuyoruz. 16 Temmuz Pazartesi günü üç aylar başlayacaktır. Sevgili Peygamberimiz, bu aylarda her zamankinden daha çok ibadet eder ve “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” [2] diye dua ederdi. Kuşkusuz bu aylar, dünyanın ağır meşgaleleriyle bunalan ruhlarımızı dinlendirmek ve kulluk şuuru içinde Yüce Allah’ın rahmet ve merhametine sığınmak için çok kıymetli fırsatlardır. Bu aylarda yapılacak dualar, tevbe-istiğfarlar, kalıcı iyilik ve hayırlar, sevinç ve kederlerin gönülden paylaşılması Rabbimizin katında karşılığını fazlasıyla bulacaktır.

Üç ayların ilki olan Receb’in ilk Cuma gecesi Regâib kandilidir. İnşaallah önümüzdeki 19 Temmuz Perşembeyi Cuma’ya bağlayan gece Regâib kandilini idrak etmiş olacağız. Bu gecede Yüce Allah’ın ilahî ihsan ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, samimi kalple Allah’a yönelenlerin affedilmelerinin ümit edilmesi ve müminlerce gönülden arzulanması sebebiyle bu geceye “Regâib” denilmiştir.

Muhterem Müslümanlar!

Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesi, kendimizi sorgulama ve yargılamadır; sonra da tövbedir, duadır. Madde ve mânâ arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda, insanın ruhunu, derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, nefis muhasebesine, tövbeye ve duaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır.

Emin olmalıyız ki bu bizi daha sorumlu kılacak, olgunlaştıracak, pişirecektir. Dinimizin bize ısrarla tavsiye ve telkin ettiği bu yol ihmal veya terk edilirse, insanın varlığı değersizleşir. Bunun toplumsal tezahürü de adaletsizlik, haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kin ve intikam duygularının yaygınlaşması; merhametsizlik ve sevgisizlik biçiminde ortaya çıkar. Nefsiyle hesaplaşmayı hakkıyla yapanlarda en önemli değişimlerden biri kötülükleri olabildiğince arkalarına atıp Allah’ın yeryüzünün halifesi olarak yarattığı insanı kardeşlerinin acılarını yüreklerinde hissetmeleridir.

Aziz Cemaat!

İşte Regâib Kandili, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesinin yapılması bakımından bizim için bulunmaz bir fırsattır. Şu halde bu gece hatalarımız varsa onları terkedelim, kötü duygu ve düşüncelerimizi kalplerimizden atalım. Allah ve Resûlünü bize unutturan şeyleri bir tarafa bırakalım. Yüce Kitabımızda “Nefsini, ruhunu arındıran kurtuluşa ermiştir; onu kötülüklere gömüp kirleten de ziyana uğramıştır” [3].

Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. Birbirimize, anne ve babamıza, yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşalım. Dünyamızı saran düşmanlıklara karşı birlik ve beraberlik içinde olalım. Gönüllerimizde iyilik, fazilet ve bilgi ışığını yakalım. Kalplerimiz bu güzel duygularla dolsun. Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

_________________
[1] Mü’min, 40/60.
[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 259.
[3] Şems, 91/9-10.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 3730
favori
like
share
nur_31 Tarih: 16.06.2011 13:39
:604:

Allah cc razı olsun emeqinize saglık
ultimatom Tarih: 27.09.2010 00:16
CÂMİ VE CEMAAT ÂDÂBI



بسم الله الرحمن الرحيم


وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلاَ تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًاً

1


قال رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم


مَنْ غَدَا إِلىَ اْلمَسْجِدِ أَوْ رَاحَ ، أَعَدَّ اللَّهُ لَهُ فيِ الْجَنَّةِ

نُزُلاً كُلَّمَا غَدَا أوْ رَاح
َ
2





Muhterem Müslümanlar!


İslâm dini birlik ve beraberliğe büyük önem vermiştir. Günde beş vakit namazın cemaatle kılınmasının teşvik edilmesi, haftada bir Cuma ve senede iki kez bayram namazlarının topluca kılınması bu önemden kaynaklan-maktadır. Cemaatle namaz, oluşturulmak istenen birlik ruhunun bir göstergesidir.

Allah Teâlâ bu ibadetlerin ifâ edildiği mescitler hakkında şöyle buyuruyor: “Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (kulluk etmeyin)”[1]. “Ey Âdem’in çocukları! Her mescide gittiğinizde güzel elbiselerinizi giyin!..”[3]

Peygamberimiz (s.a.v.) de, “Kim sabah akşam (beş vakit) camiye gider gelirse, Allah Teâlâ o kimseye her gidip gelişinde cennette yeni bir ikram hazırlar”[2] buyurmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte “Bir kimse güzelce abdest alarak Cuma namazına gelir, hutbeyi ses çıkarmadan dinlerse, iki Cuma arasındaki ve fazla olarak üç günlük daha günahları bağışlanır. Kim hutbe okunurken çakıl taşları başka şeylerle meşgul olursa, boş ve mânâsız bir iş yapmış olur”[4] buyurmuştur. Bir başka hadis-i şerifte, “Cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmiyedi derece daha faziletli”[5] olduğunu bildirmiştir.

Değerli Müminler!


Cami ve cemaatin bu fazilet ve güzelliklerinden istifade edebilmek için, gözetmemiz gereken birtakım incelikler vardır. Camiye gelirken güzel ve temiz elbise giymeli, mümkünse ağır olmayan güzel koku sürmeli, soğan, sarımsak gibi başkalarını rahatsız edecek şeyler yemememelidir. Özellikle ayak ve çorap temizliğine dikkat edilmelidir. Camiler her zaman temiz tutulmalı, misk, gül suyu vb. güzel kokularla kokulanmalıdır. Camiye girerken “Allah’ım bana rahmet kapılarını aç!” şeklinde dua edilir.

Camilere kollar sıvalı, ceket omuzda laubali bir şekilde girilmemeli, camide namaz, zikir, Kur’an, tesbih ve dua ile meşgul olunmalıdır. Camide yüksek sesle ve faydasız şeyler konuşulmamalı, başkalarının ibadet huzurunu bozacak söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır.
Camiye giren, öne geçmek için cemaati rahatsız etmemeli, camide cemaatin omzuna basa basa ilerlememelidir. Camide farz namaz için kamet getirildiği zaman namaza koşarak değil, ağır başlı bir şekilde yürüyerek gelmemiz tavsiye edilir.

Ön saflarda yaşlılara ve ilim adamlarına yer vermek, ön safta boş yer varken arkada farza durmamak, imamın arkasında bulunan kişinin gerektiğinde onun yerine geçebilecek biri olması, camide kendine ait bir yer tutmaması ve çıkanlara engel olacak şekilde durmaması diğer tavsiyeler arasında yer alır.

Hutbeyi gayet sessiz, sakin ve dikkatlice dinlenir. Hutbe okunurken konuşulmaz, konuşan da ikaz edilmez, bu esnada sağa sola bakılmaz, selam verilmez, alınmaz. Camiden çıkarken “Allahım! senin lütuf ve keremini dilerim” şeklinde dua edilmesi de âdaptandır.
Yüce Rabbimizden bizleri, sevdiği ve razı olduğu bütün güzelliklere muvaffak kılmasını diliyor, Cumanızı tebrik ediyorum.

____________________
[1] Cin 72/18.
[2] Buhâri, “Ezân”, 37; Müslim, “Mesâcid”, 285.
[3] Â’raf, 7/31.
[4] Müslim, “Cum’a”, 27.
[5] Buhâri, “Ezân”, 30.
ultimatom Tarih: 27.09.2010 00:16

ALLAH KATINDA HAK DİN İSLÂMDIR




اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ اْلإِسْلاَمُ

1

قال النبي صلي الله عليه وسلم

اَللَّهُمَّ ياَ مُقَلِّبَ اْلقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ

2




Muhterem Müslümanlar!

Din akıl sahibi, şuurlu insanları hür irade ve istekleriyle iyi ve güzel olan şeylere sevk eden ilâhî mesajlar bütünüdür. Din, bizim bir yandan Yüce Rabbimiz ile, diğer yandan bizi kuşatan canlı ve cansız varlıklar ilişkilerimizi düzenleyen ilâhî bir rehberdir. İnsanoğluna değişik zaman ve mekânlarda Peygamberler vasıtasıyla tebliğ edilen bu ilâhî nizam, insanın yaratıcısına ve diğer yaratılanlara karşı görevlerini, yaratılış gayesini, hangi işlerin iyi ve hayırlı, hangi işlerin de kötü ve zararlı olduğunu öğretir.

Tarih içerisinde insanlar, zaman zaman ilâhî vahyin irşadının dışına çıkarak dinin getirdiği inanç, akide ve ahlâkî saflığı bozmuşlardır. Yüce Yaratıcı, bozulan akideyi yeniden hatırlatmak ve tahrip olan ahlâk anlayışını insana yakışır hâle getirmek için değişik dönemlerde peygamberler göndermiştir.

Allah, din gönderirken insanı, onun imkânlarını, sosyal ve kültürel çevresini ve hayatını sürdürebilecek ihtiyaçlarını dikkate almıştır. Allah tarafından gönderilen dinler arasında dil, coğrafya ve tarihî şartlara göre bazı farklılıklar olmakla birlikte; inanç esasları, adalet, ahlâk, doğruluk, sevgi ve yardımlaşma gibi ilkeler bütün ilâhî dinlerde ortak kavramlar olarak devam etmiştir. Bu esaslara uymayan davranışlar ise yasaklanmıştır. Bu çerçevede düşünüldüğünde, ilâhî dinlerin iyilikleri tavsiye ettikleri, kötülüklerden de sakındırdıkları hususu müşterek özellikler olarak ortaya çıkmaktadır.


Değerli Müslümanlar!

Yüce Rabbimizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği son resûl Hz. Muhammed (s.a.v), değişmeyecek/değiştirilemeyecek son ilâhî mesaj olan İslâm’ı karanlıklar içerisinde yüzen insanlığa tebliğ etmiştir. Allah Teâlâ’nın “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla oku” [3] emriyle başlayan ilâhî vahyi öğrenme süreci, “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, size verdiğim nimetimi tamamladım ve size, din olarak yalnızca İslâm’ı seçtim.” [4] âyetinin gelmesiyle tamamlanmıştır.

Allah Teâlâ, Âl-i İmrân Sûresi’nin 19. ayetinde “Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır…” ve yine aynı sûrenin 85. âyetinde “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır” buyurarak ilâhî vahyin son halkası gerçek ve geçerli hak dinin İslâm olduğunu insanlığa bildirmiştir. Bu gerçek, kısa sürede bütün dünyada, insanların gönüllerinde yer etmiştir. Öyle ki, bir kişinin tebliği ile başlayan İslâm, kısa zamanda dünyanın en hızlı yayılan; insanları, sevgiye ve hoşgörüye, gerçek eşitliğe, temel hak ve hürriyetleri korumaya, ismi gereği barışa ve huzura, adaleti tesis etmeye, fakiri, yoksulu ve yetimi gözetip kollamaya çağıran bir din olarak bugünlere gelmiştir ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Aziz Müminler!

Bu vesileyle, müslüman olma şerefini bizlere bahşeden Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükürde bulunalım. Allah katında tek din olan İslâm’ın yüce ve kutlu elçisine, Sevgili Peygamberimize ümmet olma sevincini her an içimizde yaşayalım. Ümmeti olduğumuz Hz. Muhammed’i kendimize örnek alarak hatırasını her zaman canlı ve diri tutalım. Hutbemizi Resûl-i Erkemin güzel bir duasıyla bitirelim: “Ey kalpleri halden hale döndüren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl” [2].

_____________
[1] Âl-i İmrân, 3/19.
[2] Tirmizi, “Kader”, 7; İbn Mâce, “Dua”, 2.
[3] Alak, 96/1.
[4] Mâide, 5/3.
ultimatom Tarih: 27.09.2010 00:15

YETİM VE ÖKSÜZLER




بسم الله الرحمن الرحيم
فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ
قال عليه الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ
أَناَ وَ كاَفِلُ اْليَتِيمِ لَهُ اَوْ لِغَيْرِهِ كَهَاتَيْنِ فىِ الْجَنَّةِ



Muhterem Cemaat!

Fert ve toplum olarak birçok görevimiz vardır. Bu görevlerden biri yetim ve öksüzlerimizi koruyup kollamak onların maddî-manevî ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bilindiği gibi dilimizde babasını kaybetmiş çocuk, rüştüne erinceye kadar yetimdir. Annesiz kalan çocuk da öksüz diye anılıyor. Bu yavrularımız himayeye, şefkat ve ilgiye muhtaçtır. Hayatlarını tek başına idame ettirmeye gücü yetmeyen yetim ve öksüzlere destek olmak, eğitimlerini sağlamak onları bir aile şefkati ile geleceğe hazırlamak, başta yakınları olmak üzere toplum olarak hepimizin dinî ve insanî görevlerindendir.

Yetim ve öksüzleri himaye etmek farz-ı kifâyedir. Yani toplumda bir yetim sahipsiz ve himayesiz kalır, ilgi görmez, iyi yetiştirilmezse o toplumda bütün insanlar günahkâr olur, Allah katında sorumlu tutulur.

Hayatın akışı içinde tabiî afetler, savaşlar, trafik kazaları v.b. sebeplerden dolayı nice yavrularımız yetim ve öksüz kalmaktadır. Ayrıca boşanan çiftlerin ortada kalan çocukları veya aile içi şiddet ve ilgisizlikten dolayı sokağı kendine mesken edinen çocuklar da bir nevi yetim durumundadır. Halbuki çocukların en büyük umudu, kendine en yakın hissettiği, şefkatine sığındığı insan anne-babasıdır.

Değerli Müminler!

Yüce Dinimiz İslâm yetimlerin himaye edilmesine, bakılıp barındırılmasına fevkalade önem vermiş onlara özel bir hassasiyet göstermemizi istemiştir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Bir de sana yetimleri soruyorlar. De ki; onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlara karışıp (birlikte yaşar)sanız (sakıncası yok). (Onlar da) sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyu yapıcı olandan ayırır”[3].


Kendisi de bir yetim olarak büyüyen Sevgili Peygamberimiz, bizzat evinde yetimi barındırmış ve yetimi himaye edenlere şu müjdeyi vermiştir: “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye eden kimseyle ben, (iki parmağım gibi) cennette şöyle yan yana bulunacağız” [2]. Buna karşılık Peygamber Efendimiz yetim malı yemeyi insanı mahveden günahlar arasında saymıştır [4].

Aziz Kardeşlerim!

Yetimler ve öksüzler Allahın bizlere emanetidir. Rabbimiz onlara daima iyi muamele yapmamızı, şefkatle yaklaşmamızı şöyle emrediyor: Sakın yetimi ezme”[1]. Yetime iyilik ve ikramda bulunmayanlar da âyet-i kerimede şu şekilde uyarılmıştır: “Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz”[5].

Yetime gösterilmesi gereken güzel muamelelerden birisi de mallarının en iyi şekilde korunmasıdır. Yetim malı yiyenler, yetimin malına ihanet edenler, Rabbimiz tarafından şiddetli bir şekilde ikaz olunmuşlardır. Bu hususta şöyle buyrulmaktadır: “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helali haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır” [6].

Muhterem Müminler!

Yetim ve öksüzlerimizi sevelim, başlarını okşayalım. Onlara yardımcı olmaya çalışalım. Bilhassa bu hususta hizmet veren çocuk yuvaları, yetiştirme yurtları gibi müesseseleri destekleyelim. Aksi takdirde bu görevin ihmal edilmesi hem Allah katında sorumluluğumuzu artırır hem de toplumda bir takım huzursuzlukların doğması kaçınılmaz olur. Çünkü ilgi görmeyen yetimlerin bir kısmı içine kapalı, hayata küskün olurken, bir kısmı saldırgan, uyumsuz, ruh halleri bozuk fertler olarak karşımıza çıkacaktır.
Şu husus da gözardı edilmemelidir; hiçbir yavrumuzun yetim ve öksüz kalmasını arzu etmeyiz; lakin unutmayalım ki kalpleri yumuşatan, merhamet duygularını canlandıran yetimler bir yönüyle bizler için rahmet sebebi ve cennete girme vesilesidir. Hutbemi bir hadis-i şerif meâli ile bitiriyorum: “Allah katında en sevimli ev içinde yetimin ikram gördüğü evdir”[7].

__________________
[1] Duhâ, 93 /9.
[2] Müslim, “Zühd”, 42.
[3] Bakara, 2/220.
[4] Buhârî, “Vesâya”, 23, 3, 195; “Tıb”, 48.
[5] Fecr, 89/17.
[6] Nisâ, 4/2.
[7] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, 7, 13434, 296.
ultimatom Tarih: 27.09.2010 00:14


MUHARREM AYI VE ÂŞÛRE



وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقوُا

قال رسول الله صلى الله عليه و سلم :
اَفْضَلُ الصِّيَامِ بَعْدَ رَمَضاَنَ شَهْرُ اللهِ الْمُحَرَّمُ




Muhterem Müslümanlar!
Hicrî Takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının İslâm tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu ayın onuncu gününe “aşûre günü” denilmektedir. Sevgili Peygamberimiz (a.s.) bu aya önem vermiş ve “Ramazan orucundan sonra en fazîletli oruç, Allah’ın değer verdiği ay olan Muharrem ayında tutulan âşûre orucudur” buyurarak [2] bu ayda oruç tutmuştur.

Aziz Müminler!
Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadis-i şerifte, İslâm öncesinde, Mekke halkının oruç tutmakta olduğu “âşûre” gününde Peygamberimizin de oruç tuttuğu bildirilmektedir. Resûlullah (s.a.v) Medîne'ye hicret ettikten sonra da bu orucu tutmuş ve müminlere de tutmalarını tavsiye etmiştir [3]. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da Peygamberimizin tavsiyesi üzerine bu oruç sünnet olarak tutulagelmiştir [4]. “Âşûre orucu" olarak adlandırılan bu oruç, Muharrem ayının onuncu günü tutulmakla birlikte, sünnet olan, bu günü bir öncesi veya sonrası ile oruçlu geçirmektir [5].

Muhterem Kardeşlerim!
Tarihte geçmiş birtakım hadiselerin, Muharrem ayında gerçekleşmiş olduğuna dair bazı rivayetler bu aya ayrı bir değer verilmesine sebep olmuştur. Ancak Muharrem ayı bütün müslümanların hafızalarında, hepimizin yüreğini yakan acı bir olayla da yer etmiştir.

Peygamberimizin sevgili torunu, Hz. Ali’ nin ve Fâtıma annemizin sevgili oğulları Hz. Hüseyin ve yanındakilerin Kerbelâ’da hunharca şehit edilmesi olayı bu ayda vuku bulmuştur. Bu olay, Hz. Peygamberi ve ailesini seven bütün müslümanların gönüllerinde silinmez acılar bırakmıştır.

Değerli Müslümanlar!
Tarihte yaşanmış ve geri dönüşü mümkün olmayan böyle acı olayları tasvip etmek mümkün değildir. Bunları hatırlayıp ders almak gerekir. Bu olay, bütün müslümanları derinden sarsan ve kederlendiren acı bir tecrübedir. Bu ve benzeri olaylar karşısında, sağduyulu hareket ederek Allah ve Peygamber sevgisi etrafında kenetlenmeliyiz. Hz. Peygamberi, onun aile fertlerini ve ashabını sevmek hepimizin müşterek heyecanı olmalıdır. Tarihte onların çektiği acılar bizim de acılarımızdır.

İyi bilelim ki, huzurlu bir toplum halinde yaşayabilmek, Yüce Dinimizin bize öğrettiği karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı kardeşliği, birlik ve beraberliği korumakla, birlikte sevinip birlikte üzülmekle mümkündür.

Hutbemi Yüce Rabbimizin bu konudaki emriyle bitiriyorum; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz” [1].

_______________________
[1] Âl-i İmrân, 3/103.
[2] Müslim, “Sıyâm”, 38.
[3] Buhârî, “Savm”, 69; Müslim, “Sıyâm”, 19.
[4] Buhârî, “Savm”, 69.
[5] Tirmizî, “Savm”, 50.
ultimatom Tarih: 04.09.2010 00:06



HAYAT VE İMTİHAN


بسم الله الرحمن الرحيم
عَمَلاًالَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ {1} وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
قال النبي صلي الله عليه وسلم:
إنَّمَا بَعَثْتُكَ لِأَبْتَلِيَكَ وأبْتَلِيَ بِكَ"{2} تعالي قال الله"




Muhterem Müminler!

Dünya bizler için her yönüyle bir imtihan yeridir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bunu şöyle haber vermektedir. “Yemin olsun ki, biraz korku ve açlık, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek sizi deneriz. Sabredenleri müjdele” [3]. Diğer bir âyette de “Allah ölümü ve hayatı hanginizin daha iyi ameller yapacağı hususunda sizi denemek için yarattı. O çok güçlü, çok bağışlayandır.” [1] buyurmaktadır.

Her birimiz, içinde bulunduğumuz şartlarla Allah Teâlâ tarafından denenmekteyiz. Zenginlik-fakirlik, makam-mevki, sağlık- hastalık, mal ve evlatlar bu sınavın birer parçalarıdır. Rabbimiz Teâlâ “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Dönüşünüz ancak banadır.” [4] buyurarak, karşılaşacağımız bu imtihanlara hazırlıklı olmamızı istemektedir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz kendisinin de imtihan edilmek ve imtihan etmek üzere gönderildiğini beyan etmektedir [2]. Yine Sevgili Peygamberimizin ifade ettiği gibi en ağır zahmet ve sıkıntılara uğrayanlar peygamberler olmuştur [5].

Yaratılış gayesini anlayan her olgun mümin için maddî ve manevî bütün imtihanlar, Yüce Yaratıcıdan gelen olgunluğa erme vasıtalarıdır. Demir dövüle dövüle işlendiği gibi insan da zahmetlerle kemale erer ve kişinin gerçek şahsiyeti böyle imtihanlarda ortaya çıkar.



Anadolu’da yaşayan büyük velilerden şair Eşrefoğu Rûmî
“Hoştur bana senden gelen
Ya hil’at ola yahut kefen
Ya gonca gül yahut diken
Lütfun da hoş kahrın da hoş”

diyerek her türlü imtihan karşısında müminin sergilemesi gereken tavrı çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Dert ve musibet zamanlarında bu şekilde olgun bir tavır sergilemek mânen yükselmeye ve günahtan arınmaya vesile olur; isyan etmek de kişinin dünya ve âhiret mutluluğuna zarar verir [6].

Aziz Müslümanlar!

Dünya hayatını yaşarken, gayemiz hem dünya hem de âhiret mutluluğunu kazanmak olmalıdır. İnandığımız iman, ibadet, ahlâk kurallarını hayatımıza yansıtamıyor, İslâm’ın güzelliklerini yaşayamıyorsak kulluk imtihanını kaybediyoruz demektir.

Fani olan ömrümüzün hesabını iyi yapalım. Her gün kendimiz ve ailemiz için, vatanımız, milletimiz ve insanlık için faydalı olan yeni bir şey yapma çabası içinde olalım. Asıl müslümanlık ve yüksek insanlık işte buradadır. Amel defterimizi bu tür hayırlarla doldurarak Allah’ın huzuruna çıkalım. Yaptığımız bütün işlerin Rabbimizin rızasına uygun olmasına gayret gösterelim.

Unutmayalım ki iki cihan saadetini dünya hayatında kulluk imtihanını başaranlar kazanacaktır. Yine bilelim ki olgun ve sâlih müminler, âhiret kurtuluşu için gerekli olan görevleri yerine getirirken, dünyadan da nasibini unutmazlar. Dünya hayatının uygun fırsatlarından istifade ederek hem dünyalarını hem de ebedi hayatlarını inşa ederler. Hutbemi Asr sûresinin meâli ile bitiriyorum. “Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır” [7].

[1] Mülk, 67/2.
[2] Müslim, “Cennet”, 63.
[3] Bakara, 2/155.
[4] Enbiyâ, 21/35.
[5] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
[6] Tirmizî, “Zühd”, 56; İbn Mâce, “Fiten”, 23.
[7] Asr, 103 /1-3.

ultimatom Tarih: 04.09.2010 00:05


KARDEŞLİK



بسم الله الرحمن الرحي
م

إِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ

وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ


1

قال رسول الله صلى الله عليه وسلم


مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ


2






Aziz Müminler!

Allah Teâla, inananların kalplerini birbirine ısındırmış ve “Müminler kardeştir.” buyurmuştur. Allah Resûlü (s.a.v) de peygamberlik hayatı boyunca, müminler arasında tarihte eşine rastlanmaz bir kardeşlik binası inşa etmiş, birbirini Allah için seven bir toplum meydana getirmiştir.

Müslümanlar, Resûl-i Ekrem Efendimizin inşa ettiği Ensâr ve Muhacirlerden meydana gelen bu “kardeşleşmiş” toplumu örnek alarak aralarında İslâm’ın kardeşlik binasını yeniden inşa etmeye mecburdurlar. Bugün, havadan, sudan, ekmekten daha çok müslümanların bu kardeşliğe ihtiyacı vardır. İçerideki ve dışarıdaki bütün şer güçlerin İslâm’a ve müslümanlara saldırdıkları bir devirde, müslümanlar “kardeş” olmanın şuuruna eremezlerse, birbirleriyle kucaklaşıp kaynaşmazlarsa ezilmekten ve zulme uğramaktan kendilerini kurtaramazlar.

Aziz Müminler!

Kur’an ve Sünnet çizgisinde kardeş olarak yaşamanın ilk şartı müminin kendisi için istediğini, din kardeşi için de istemesidir. Müslümanın müslümanı yalnız Allah için sevmesi, mümin kardeşine karşı kin ve düşmanlık duygusu beslemekten, onu kıskanmaktan, kusurlarını araştırmaktan sakınması; ona tepeden bakmaması, üstünlük taslamaması, kardeşi hakkında temiz duygular beslemesi, onun iyi yanlarını anlatıp kusurlarını saklı tutması da kardeşlik görevinin diğer temel esaslarıdır.

Bütün bu ferdî görevlerin yanında sosyal görev olarak da müslümanın, diğer müslümanların dertlerini kendi derdi olarak görmesi, aralarındaki kavga ve kırgınlıkları gidermeye çalışması, küskün ve kırgın müslümanları barıştırması önemli bir vazifedir. Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin” [1]. Resûlullah (s.a.v) da şöyle buyurmuştur: “Müslümanların dertlerini dert edinmeyen müslümanlardan değildir” [2].

“Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba; beyaz tenlinin siyaha, siyah tenlinin beyaza karşı bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır” [3].

Değerli Müminler!

Tarihte nice büyük devletleri yok eden hastalıkların başında tefrika, yani ayrılıkçılık gelmektedir. Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi: “Girmeden bir millete tefrika, düşman giremez.Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”
Tefrika yukarıda saymaya çalıştığımız kardeşlik görevlerinin ihmal edilmesiyle ortaya çıkan sosyal bir hastalıktır. Bu hastalık önlenmezse toplumu en sonunda iç çatışmalara, yıkıma, esarete kadar götürür. Ne yazık ki bunun acı örneklerini İslâm dünyasında üzülerek görmekteyiz. Millî bekâsına önem veren bütün milletler ayrılık gayrılığa sebep olacak her türlü fitneye karşı uyanık olmanın yollarını aramışlardır.

Hutbemi doğumunun 800. yıl dönümünü kutladığımız Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin çağlara ışık tutan birlik çağrısıyla bitiriyorum:

“Topumuz bir tek inciyiz, bir tek / Başımız da tek, aklımız da tek. / Ne diye iki görür olup kalmışız / İki büklüm gök kubbenin altında ne diye. Dünyada nice diller var, nice diller / Ama hepsinde anlam bir. / Sen kapları, testileri hele bir kır, / Sular nasıl bir yol tutar, gider / Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak / Can nasıl koşar, bunu canlara iletir”.


_______________
[1] Hucûrât, 49/10.
[2] Taberânî, Mu’cemu’l-Evsât, (thk. Tarık b. Ivazallah b. Muhammed-Abdülmuhsin b. İbrahim el-Hüseynî), Kahire, 1415, I, 151; VII, 270.
[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.

ultimatom Tarih: 04.09.2010 00:03

ENGELLİLERE KARŞI GÖREV ve SORUMLULUKLARIMIZ



بسم الله الرحمن الرحيم

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا

1


و قال النبي صلي الله عليه وسلم
بِحَسْبِ امْرِئ ٍ مِنَ الشَّرِّ انْ يَحْقِرَ اَخاَهُ الْمُسْلِمْ

2





Aziz Müminler!

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de, zihnî, rûhî ve bedenî yönden engelli ve özürlü insanlar bulunmaktadır. Bu kardeşlerimize karşı duyarlı olmak, gereken ilgi ve desteği göstermek insanî ve İslâmî görevimizdir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), “Bakıma muhtaç kimselerin sorumluluğu bize aittir” [3] buyurarak ihtiyaç sahibi ve engelli kimselere toplum olarak sahip çıkılmasını istemiştir. Diğer bir hadislerinde ise, "Kim mü’min kardeşinin bir ihtiyacını karşılarsa Allah da onun bir ihtiyacını karşılar. Kim müslümanın bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde onun bir sıkıntısını giderir” [4] buyurmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm’de hastalara, çaresizlere ve engellilere özel kolaylıklar tanınmasını emreden çok sayıda âyet var. Ayrıca Resûl-i Ekrem de bizzat, hasta, engelli, özürlü ve muhtaç kimselere sahip çıkmış, onlara şefkat ve merhamet göstermiştir. Peygamberimiz engelli kimselere yol göstermenin, onlara rehberlik etmenin ve ihtiyaçlarını karşılamanın Allah katında sadaka olduğunu bildirmiştir [5].

Muhterem Kardeşlerim!

Bir çok insan, doğuştan yahut sonradan elîm bir kaza veya hastalık sonucu felçli, ortopedik engelli, işitme ya da görme özürlü olabilmektedir. Kim bilir belki de hiç beklenmedik bir anda bizler de engelli ya da özürlü olabiliriz; -Allah korusun- gören gözümüz görmez, işiten kulağımız işitmez, tutan elimiz tutmaz, yürüyen ayağımız yürüyemez olabilir. Bu nedenle, bir yandan sağlığımızı korumak için gerekli tedbirleri alırken; diğer yandan da fert, aile, sivil toplum örgütleri ve kamu kuruluşları olarak engelli ve özürlü kardeşlerimize karşı maddî ve manevî sorumluluklarımızın olduğunu unutmamalıyız.
Özürlü ve engelli kimselere değer vermeli, söz ve davranışlarımızla onların gönüllerini almalı, huzur ve mutluluklarına vesile olmalıyız. Hayatlarını kolaylaştırıcı mahiyette her türlü maddî ve manevî tedbiri almalı, gerekli altyapı hizmetlerini sunmalıyız.

Engelli ve özürlü çocukları olan ailelere yardım yapmalı, eğitim ve öğretim desteğinde bulunmalıyız. İmkânlarımızı zorlayarak, özürlü ve engelli kardeşlerimize iş imkânı sağlamalı; böylece onlara, çalışıp üretmenin ve helâlinden kazanmanın mutluluğunu tattırmalıyız. Müslüman bireye, müslüman topluma yakışan budur. Bu konuda bizim başka toplumlardan geri olmamız Müslümanlığımıza yakışmaz. Biz “Bütün insanlık bir ailedir.”[6] buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz.

Diğer yandan, hiçbir engelli ve özürlü kimseyi, “kör, sağır, dilsiz ve topal ” gibi sıfatlarla nitelememeli, her türlü aşağılayıcı söz, fiil ve davranışlardan sakınmalı, şakayla da olsa onlarla alay etmemeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm bunu kesin ifadelerle yasaklamıştır [7]. Sevgili Peygamberimiz bu konuda şu uyarıyı yapmaktadır: “Kardeşinin derdine sevinip gülme, sonra Allah ona merhamet eder de, seni onun sahip olduğu dertle müptela kılar” [8].

Saygıdeğer Müminler!

Engelli ve özürlü kardeşlerimiz de bilmelidirler ki, misafirhane olan bu dünya, imtihan yeridir. İnsanlar, imtihan dünyasında iyi-kötü, acı-tatlı olaylarla karşılaşabilirler; sevindikleri anlar olduğu gibi üzüldükleri anlar da olur; bazen nimetlerle bazen de çeşitli sıkıntılarla denenirler. Bu sıkıntılar, kimi zaman insanların kendi ihmal veya kusurlarından, kimi zaman da hiçbir kusur ve ihmalleri olmadığı halde, sorumsuz ve kural tanımaz insanlardan kaynaklanabilir. Bu bakımdan,-hangi sebeple olursa olsun- engelli ve özürlü durumda olan kardeşlerimiz, maruz kaldıkları hastalık ve kayıplara sabretmeli; hiçbir zaman engelliliğin, kendileri için bir noksanlık veya kusur olduğu psikolojisine kapılmamalıdırlar. Çünkü Allah katında hiçbir insanın diğerinden iman, salih amel ve takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Yüce Allah insanları dış görünüşlerine, mal, mülk, makam ve servetlerine göre değil; kalplerine, gönüllerine ve amellerine göre değerlendirir.

Hutbemi bu hususu en güzel şekilde ifade eden Hucûrât, Sûresi’nin 13. âyetinin meâliyle bitiriyorum: “ Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla bilen ve onlardan hakkıyla haberdâr olandır” [1].


__________________
[1] Hucûrât, 49/18.
[2] Müslim, “Birr”, 32.
[3] Buhârî, “Ferâiz”, 25.
[4] Buhârî, “Mezâlim”, 3.
[5] Ahmed b. Hanbel, II, 350; V, 154, 168-169.
[6] Müslim, “Itk”, 16.
[7] Hucurât, 49/11.
[8] Tirmizî, “Kıyâme”, 54.
ultimatom Tarih: 04.09.2010 00:02
Sünnete Bağlılık


بسم الله الرحمن الرحيم
وَماَ آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا
1
و قال النبي صلي الله عليه وسلم: " وَ مَنْ أَحْيَا سُنَّتِي فَقَدْ اَحَبَّنِي ؛ وَ مَنْ اَحَبَنَّي كَانَ مَعِي فيِ اْلَجَنَّةِ"
2


Muhterem Müminler!

Sevgili Peygamberimizin yaklaşık 23 senelik peygamberlik hayatı boyunca, söylemiş olduğu her söz, yapmış olduğu her iş, emrettiği, yasakladığı, onayladığı veya reddettiği her şey, ayrıca hayatı, ahlâkı ve şemâili ile ilgili olarak nakledilen bilgilerin tümü hadis veya sünnet olarak isimlendirilmektedir. İlmî kaynaklarda aynı anlamı karşılamak üzere birbirinin yerinde kullanılan hadis ve sünnet, dinimizin Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki ikinci temel kaynağıdır ve bütün müslümanlar için bağlayıcı bir hüküm ifade eder. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de “Peygamber size ne getirirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da uzak durun” [1] buyururken aynı zamanda sünnetin dindeki yerine vurgu yapmaktadır. Peygambere itaatin Allah’a itaat gibi olduğunu [3], Allah Resûlünün müminler için her yönüyle güzel bir örnek olduğunu belirten [4] âyetlerde de sünnetin önemine işaret edilmiştir.

Kıymetli Kardeşlerim!

Hz. Peygamber, Kur’an’la beraber sünneti göz önünde bulundurarak yaşanan hayatın insanı hidayete ve saadete götüreceğini, sünnetten uzaklaşarak veya onu terk ederek yaşanan hayatın sonunun da sapkınlık ve hüsran olacağını belirtmektedir. Vefatından kısa bir süre önce söylendiği anlaşılan bir hadisinde Efendimiz şöyle buyururlar: “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı bir şekilde sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlardan biri Allah’ın Kitab’ı, diğeri de Resûlünün sünnetidir” [5]. Allah Resûlünün bizlere bir emaneti ve mirası olan sünneti yaşamak ve yaşatmak dinin ayakta kalmasına, sünneti red veya terk etmek ise dinî anlayış ve yaşayışımızın bozulmasına sebep olur. Efendimiz bu hususa değindiği bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetlerin birer birer terkiyle ortadan kalkar” [6].


Değerli Müminler!

Sünnet, Allah’ın son Kitab’ı olan Kur’ân-ı Kerîm’in açıklayıcısı olması bakımından dinimizde önemli bir yere sahiptir. Nitekim Kur’an’da emredilen ve İslâm’ın şartı sayılan namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekatın nelerden ne kadar verileceği ve haccın ne şekilde yapılacağı ile ilgili bilgiler hep hadislerden öğrenilmektedir. İman konularının ayrıntılarına ait bilgilerin kaynağı da hadislerdir. Bunun dışında, Kur’an’da esasları verilip ayrıntıları zikredilmeyen, ancak Hz. Peygamber’in günlük hayatında tatbik ettiği ve müslümanlar için uyulması gerekli olan birçok ahlâkî prensip de sünnete dayanır. Bu hususlar bize, sünnet olmadan Kur’an’ın birçok âyetini anlamanın ve İslâm’ı doğru bir şekilde yaşamanın mümkün olamayacağını göstermektedir.

Muhterem Cemaat!

Hz. Peygamber’in hayat biçimi olan sünnete saygı göstermek, onu korumak ve hayatımızı ona göre düzenlemek dinî bir görevdir. Sünnete dayanan davranışlarımız bizi Peygamber Efendimize yaklaştırır, ona benzememize ve onun sevgisini kazanmamıza vesile olur. Kıyamet gününde şefaatine nâil olmamıza ve onun “ümmetimdir” diyerek bize sahip çıkmasına sebep teşkil eder. Bu bakımdan sünneti hafife almamalı, günlük hayatımızda elden geldiğince Efendimizin davranışlarını örnek alarak yaşamaya çalışmalıyız.
Sünnetsi dışarıda bırakan, Kur’an bize yeter diyen bir İslâm anlayışı yanlıştır. Bakın Peygamberimiz bu düşüncede olanları nasıl uyarıyor: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, ‘biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın Kitab’ında ne bulursak ona uyarız, o kadar’ derken bulmayayım” [7].
Sözümüm Peygamber Efendimizin konuyla ilgili çok önemli ifadeleriyle bitiriyorum. Buyuruyorlar ki: “Kim benim sünnetimden (yaşam tarzından) yüz çevirirse benden değildir” [8]. “Benim sünnetimi (sevip) yaşatan beni de sevmiş olur. Beni seven ise cennette benimle beraber olacaktır” [2].
_______________________
[1] Haşr, 59/7.
[2] Tirmizî, “İlim”, 16.
[3] Nisâ, 4/80.
[4] Ahzâb, 33/21.
[5] Muvatta, “Kader”, 3.
[6] Dârimî, “Mukaddime”, 16.
[7] Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 5; Tirmizî, “İlim”, 10.
[8] Buhârî, “Nikâh”, 1.