Havadaydı, boşlukta düşüyordu. Önce gökyüzünü, sonra yeryüzünü ayrımsadı kapamaya çalıştığı gözkapaklarının arasından. Yuvarlanıyor, tutunamıyordu havaya. Beyni çok hızlı çalışıyordu. Hızla beş yıl öncesine gitti aklı. Köylerinin çevresi askerle doluydu. Bir yerler yanıyor, kesif duman eşyalarını boşaltmaya çalıştığı evin içine doluyordu. "Yangından mal kaçırmak " diye buna denirdi. Askerler sabırsızdı çünkü, kim neyini kurtarabilirse kardı. Küçük kızı ağır taş heveni ardından sürüklemeye çalışıyordu. "Bırak" dedi kızına, "O, şehirde işimize yaramaz". Sonra karısına laf yetiştirdi: "Çabuk, daha çabuk..."

Düşüyordu hala, ne kadar yolsa düştüğü; yetişmek bilmiyordu. Daha gerilere gitti aklı sonra Memedali'nin. Henüz babasının yaşadığı günlere. Bir koltuğunda çapası, diğerinde heybesi ve omuzlarında Memedali'yle bostana giden babası.

Babası çalışırken o daha çok hayvanlarla oynar, sincapların peşinden asırlık ceviz, palamut ağaçlarına tırmanırdı. Öğlene doğru yeşil soğan, peynir, tandır ekmeği, domates ve adını bilmediği türlü lezzetli otlarla mükellef azıklarını yerlerdi. Artan ekmeği karıncalara ufalardı Memedali. Akşamları nedense babasından daha yorgun olurdu hiç çalışmadığı halde. Şiltesine uzanır dünyanın en tatlı, en huzurlu uykularına dalardı...

Şimdi de öyle olsun isterdi Mehmedali. Uyumak ve hiç uyanmamak. Hızla düşüyordu oysa ki. Şirazesini yitirmişti ama, ne kadar uzun sürüyormuş böyle düşmek diye şaşırdı. Zaten artık yapacak bir şey kalmamıştı. Çocuklarını ve o bir bakışına yandığı karısını, hayat arkadaşını düşündü can havliyle. Yere çarpmadan önce de tüm benliğini yitirdi...

Diyarbakır şehir çıkışındaki polis noktasında duran ağır damperli kamyonun şoförü evraklarını uzattı polise. Evraklardan başını kaldırmadan sordu polis:
"Ne taşıyorsun?"
"Kum", dedi şoför.
"Nereye peki?"
"Nusaybin abi."
"Allah'ın Nusaybin'inde kum yok mu oğlum?"
"Şantiyeye abi, temiz kum Dicle'den çıkıyor, anlaşma böyle."
"Hadi hayırlı yolculuklar."
Evraklarını alan şoför kuvvetli bir ara gazdan sonra vitese taktı ve önündeki uzun yolu almaya başladı. En kötü ihtimalle sekiz saat sürerdi yol, demek ki hava kararmadan varacaktı menziline.

Yolda yemek ve çay için iki mola verdi şoför Hamdi. Sultanşeyhmus'ta yemek yedi, Bab-ı Sor suyundan içti kana kana. Kaçak çayın üzerine Lıcok tütününden bir de cigara tellendirdi ve yeniden düştü yola.

Teypte Ciwan eski bir Diyarbakır türküsünü söylemeye başladığında göründü Nusaybin. İpekyolu'nun yağ gibi asfaltına kaptırdı kamyonu. Teybin sesini daha bir açtı ve eşlik etmeye başladı: "Diyarbekir mala mına" (Diyarbakır benim evimdir) Havalı kornasını öttürerek girdi şantiyeden içeri. Ondan önce varan şoförler karşıladılar kamyonu. "Hadi boşalt yükünü de, gidip yemek yiyelim" diye seslendi şoförlerden şişman olanı. Boşaltılan kumlardan oluşmuş dağa yaklaştırdı kamyonu geri geri. Şoförlerden biri koşup, arka kapağı tutan mili çıkartmak için kamyona tırmandı. Şoför Hamdi milin metalik sesini duydu. Boşalt komutunu beklerken, eli damperi kaldıracak olan ve hidroliği harekete geçirecek çubuğa uzandı. Arkadan "boşalt" sesi yerine korku dolu bir "duur" komutu geldi. Kontağı kapattıktan sonra aşağı atladı Hamdi. Yemek için bekleyen diğer şoförler de, bir terslik olduğunu sezmişler; kamyona doğru hızlı adımlarla yürümeye başlamışlardı. Kamyona tırmanmış olan şoför, sabit bir noktaya bakıyordu. Herkes tırmandı kamyona. Dehşetle irkildiler şoförler, kumların üzerinde boylu boyunca bir adam yatıyordu.

Aceleyle aşağı indirdiler. Burnu kanamıştı. Kalbini dinlediler, atıyordu. Bez yakıp koklattılar, kolonya serptiler yüzüne. Güçlükle kendine getirebildiler adamı. Doğrulup gözlerini açtı. Şoförlere ve çevresine baktı. Uzun uzun inceledi bulunduğu yeri. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı, ama tanıyamıyordu, bilmiyordu böyle bir yeri. Ayağa kalktı daha iyi görebilmek için. Şoförlerin şaşkın bakışları arasında birkaç adım attıktan sonra en nihayet konuştu: "Burası neresi kardeş?"

Şoförler de, en az adam kadar şaşkındılar. Üstünü başını düzeltmesine yardım ettiler. Kuru giysiler verdiler adama. Yemek yediler hep birlikte. Kimse gözlerini ayıramıyordu adamdan. En çok şoför Hamdi süzüyordu adamı. Yemekten sonra çaylar geldi ve nihayet anlatmaya başladılar. Bir Mehmedali anlatıyordu, bir Hamdi. Anlatanlar da, orada bulunanlar da şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklardı neredeyse. Mehmedali amele olarak çalıştığı binanın altıncı katından düşmüş, büyük bir mucize sonucu aşağıdan geçen kamyonun römorkundaki kumların üzerine gelmiş ve bayılmıştı. Kamyoncu hafif sarsıntıyı farketmiş, ancak sarsıntıyı bozuk zemine yormuştu. Mehmedali uzun süre baygın kalmıştı kamyonun arkasında. Düşerken hayatının gözlerinin önünden geçtiğini, neler yaşadığını en ince ayrıntısına kadar, gittikçe artan bir coşkuyla anlattı. Neredeyse yaşadığının farkına yeni varıyordu.

O son anında, gözlerinin önünden akan hayatını anımsadı yeniden Memedali. Yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Kırmıştı işte feleğin çemberini. Azrail'i boş göndermişti. Artık ölüm falan hak getire. Bu felaketten sonra ölmedi ya, bir daha bir şeycikler olmazdı kendisine. Sabahın ilk saatlerine kadar konuştular. Memedali durup dinlenmek bilmeden tüm hayatını umutlarını anlattı bu yeni dostlarına. Ya evdekiler, ailesi arkadaşları ne diyecekti Memedali'nin anlatacaklarına. Kuşkusuz inanmayacaklardı. Hele iş arkadaşları, kesin inanmazlar, "Kaytardın mazeret uyduruyorsun" diyeceklerdi. Bunları hatırlayarak bir kez daha tebessüm yayıldı yüzüne.

Bu mucizeye dair sabaha dek yaptıkları yorumlardan şoförler de, Memedali de yorulmuşlardı, hem artık ayrılık zamanı gelmişti. Kırk yıllık kan kardeşi gibi sarıldılar birbirlerine. Memedali şoförleri, şoförler Memedali'yi sevmişlerdi. Özellikle de Hamdi. Memedali uzun uzun baktı kurtarıcısına. Nemli gözlerinden minnet okunuyordu. Hamdi de bilmeden de olsa kurtardığı adama baktı. Sonra kucaklaştılar, sanki bir daha hiç görüşmeyeceklermiş gibi.

Şoförlerden biri yolun karşısından geçen bir minibüse el etti. Minibüsün durmasından sonra, kendi aralarında topladıkları parayı koydu Memedali'nin cebine. Memedali son bir kez daha minnetle baktı arkadaşlarına ve kendisini bekleyen minibüsü daha fazla bekletmemek için yola fırladı. Ne Memedali görebilmişti gelen kamyonu, ne de şoförler. Herkesin dehşet dolu bakışları arasında Memedali hızla gelen kamyonun altında kaybolmuştu. Feleğin çemberini kıramamıştı Memedali. Asla bilemedi, kumların üzerinde boylu boyunca yatarken Azrail'in de yanında uzanmış olduğunu. Azrail ile Nusaybin'de kavlinin olduğunu nereden bilebilirdi ki Memedali?

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 786
favori
like
share
Syßer Tarih: 21.04.2006 12:41
saolasın güzel bilgidi
mauncan Tarih: 18.04.2006 16:55
paylaşımın için teşekürler