[SIZE=18]Dil

Bakara/263- Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.


Nisa/ 5- Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.


İsra/28- Eğer Rabbinden beklediğin bir rahmet (rızık) için, onlardan yüz çevirmek mecburiyetinde kalırsan, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı bir söz söyle.


Meryem/ 62- Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak "Selam" işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır.


Kasas/ 53-55 Onlara (Kur'ân) okunduğu zaman "O'na iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik" derler.İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükafatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar. Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz" derler.


Nur/ 19- İnananlar arasında kötü söz ve davranışın yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da, ahirette de acı veren bir azab vardır. (Her şeyi) Allah bilir; siz bilmezsiniz.



Müzzemmil/ 6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır.


En'am/108- Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.



HADİS...
* İbn-i Abbâs radiya'llahu anhümâ'dan rivâyete göre, müşârün-ileyh: "Ebû Hüreyre radiya'llahu anh'in Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'den şu rivâyetinden daha küçük günâha benzer hiç bir şey görmedim" demiştir: Ebû Hüreyre Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'den rivâyet ederek der ki: Allah Âdem-oğluna zinâdan nasîbini takdîr etmiştir. Hiç şüphesiz Âdem-oğlu (ezelde) mukadder olan bu âkıbete erişecektir. İmdi göz zinâsı (mahremi olmıyan kadına şehvetle) bakmaktır. Dil zinâsı da (zevkle) görüşmektir. Nefsin de (zinâ) temmenî ve iştihâsı vardır (bu arzu da nefsin zinâsıdır). Tenâsül uzvu ile bu a'zânın hepsinin arzularını ya gerçekleştirir (fi'ile çıkarır) yâhut (bırakarak) yalanlar.
* Abdullâh İbn-i Ömer radiya'llâhu anhumâ'dan şöyle rivâyet edilmiştir: İbn-i Ömer demiştir ki: Sa'd İbn-i Ubâde (bir kere) kendisine ârız olan bir hastalıktan dolayı (mizâcından) şikâyet ediyordu. Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem Abdurrahmân İbn-i Avf, Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs ve Abdullâh İbn-i Mes'ûd ile birlikte Sa'd'i iyâde ve ziyârete gelmişlerdi. Resûlullâh Sa'd'in yanına girdiğinde onu âilesi tarafından dikkat ve ihtimâmla ihâta edilmiş bir halde buldu. Resûlullâh aleyhi's-selâm:
- Yoksa Sa'd öldü mü? diye sordu.
- Hayır yâ Resûla'llâh! Ölmedi, diye cevâb verdiler. Aleyhi's-salâtü ve's-selâm (müteessir olup) ağladı. Resûlullâh'ın ağladığını görünce oradakiler de ağlaştılar. Bunun üzerine Resûlullâh:
- İşitmediniz mi? Allah gözyaşı ile, iç üzüntüsü insanı azâb etmez. Ve eliyle (mubârek) dilinde işâret ederek: İşte bunun yüzünden (ya) azâb eder, yâhud (vaîdini infâz etmez,) merhamet eder. Ve meyyit, âilesinin kendisine (menhî bir şekilde) ağlamasından dolayı azâb olunur, buyurdu. Ömer radiya'llâhu anh de (câhiliyet âdeti üzere) ağlandığında (te'dîb için) sopa ile döver, çakıl attırır, toprak saçtırır.
* Sehl İbn-i Sa'd radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Her kim ağzın iki kemiği arasındaki dilini ve iki budu arasında bulunan (uzv-ı tenâsül)ünü (şerden esirgemeyi) bana tazmîn (ve te'mîn) ederse ben de, o kişiye Cennet'i te'mîn ederim.
* Abdullah İbn-i Amr radiya'llahu anhümâ'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Bir kerre Resûlu'llah Salla'llahu aleyhi ve sellem:
- "Büyük günahların en büyüğünden birisi, kişinin anasına, babasına lâ'net etmesidir." buyurmuştu. Mecliste bulunanlar tarafından:
- Yâ Resûla'llah! Kişi anasına, babasına nasıl söver? Diye soruldu. Resûl-i Ekrem:
- O kimse birisinin babasına söver, o da (bi'l-mukabele) onun babasına söver, yine o kişi birisinin anasına söver, o da (bi'l-mukabele) onun anasına söver, buyurdu.
* Enes İbn-i Mâlik radiya'llahu anh'den şöyle rivâyet olunmuştur: Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem kimseye sövmez (ve nesebine ta'n etmez) di. Ne lüzûmundan fazla söylerdi, ne de lâ'net ederdi. O, bizim birimize itâb edip darıldığında "Ona ne oldu? A alnı toprak olasıca!" buyururdu.
* Ebû Mûsâ (el-Eş'arî) radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: (Bir kere) Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'den hoşlanmadığı bâzı şeyler soruldu. (Bu gibi) suâller çoğalınca gazab etti. Ondan sonra "Bana istediğinizi sorunuz." diye buyurdu. Birisi (kalkıp) "Benim babam kimdir?" dedi. "Baban Huzâfe'dir." buyurdu. Bir diğeri kalkıp "Yâ Resûlâ'llâh, ya benim babam kimdir?" dedi. "Şeybe'nin âzâtlısı Sâlim'dir." buyurdu. Ömer (b. el-Hattâb radiya'llâhu anh) vech-i Risâlet-Penâhî'deki (âsâr-ı) gazabı görünce "Yâ Resûlâ'llâh, Azîz ve Celîl olan Allâh (u Teâlâ'y)a tevbe ediyoruz." dedi.
* Enes (b. Mâlik) radiya'llâhu anh'den:
Şöyle demiştir: (Bir def'a) Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem güneş (nısfü'n-nehârdan) meylettiğinde (Hücre-i Saâdetten) çıktı. Öğleni kıldırdıktan sonra minbere (çıkıp) ayakta durdu. Kıyâmetten bahis buyurdu. O gün (pek) büyük şeyler olacağını haber verdi. Sonra: "Bana bir şey sormak isteyen varsa (şimdi) sorsun. Bu makâmımda durduğum müddetçe bana her ne sorarsanız (hemen) haber vereceğim." buyurdu. Halk (Nebî aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın gazabından müteessir olarak) pek ziyâde ağlaştılar. (Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem de) tekrar tekrar hep "Sorsanıza!" diyordu. Derken Abdullâh b. Huzâfe es-Sehmî (radiya'llâhu anh) ayağa kalkıp "Benim babam kimdir?" diye sordu. "Baban Huzâfe'dir." buyurdu. Sonra yine: "Sorsanıza!" (diye ilhâh) buyurdu. Bunun Üzerine Ömer b. el-Hattâb (radiya'llâhu anh) iki diz üstü gelip: "Yâ Resûlâ'llâh bu kadarı elverir. Biz) Allâhu Teâlâ'yı Rab, İslâm'ı din, Muhammed (salla'llâhu aleyhi ve sellem)'i Nebî olarak kabûl ve tasdîk ettik." dedi. Bunun üzerine (Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem biraz) sükût buyurduktan sonra: "Demincek Cennet ile Cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu. Ne böyle hayrın, ne de böyle şerrin mislini görmüş değilim." buyurdu.
Bu hadîsin bir parçası "Kitâbü'l-İlm"de Ebû Mûsâ (el-Eş'arî radiya'llâhu anh) rivâyeti olarak geçmişti. (81 inci hadîs.) Ancak buradaki rivâyette hem ziyâde, hem de (bâzı) elfâz mugâyereti vardır.
* Ebû Hüreyre radiya'llahu anh'den rivâyete göre, Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: Bir kul Allah'ın hoşnûd olduğu (mübârek kelimeler) den bir kelimeyi (o kelimeye hiç ehemmiyet vermiyerek) mübâlatsız söyleyiverir. Halbuki Allahu Teâlâ o kelime sebebiyle o kimsenin derecesini yüceltir. Şu bir kul da vardır ki, Allahu Teâlâ'nın gazâbını mûcib bir kelimeyi (ona ehemmiyet vermiyerek) mübâlatsız söyleyiverir. Halbuki Allahu Teâlâ o kötü söz sebebiyle o kimseyi Cehennem'in dibine indirir.
* Abdullah İbn-i Ömer radiya'llahu anhumâ'dan şöyle rivâyet olunmuştur:
Nebî salla'llahu aleyhi ve sellem (Rumlar üzerine göndermek üzere) bir fırka mücâhid techîz etmiş ve buna Üsâme İbn-i Zeyd'i emîr ve kumandan ta'yîn etmişti. Bâzı kimseler Üsâme'nin emâretine i'tirâz ve dedikodu etmişlerdi. Bunun üzerine Nebî salla'llahu aleyhi ve sellem (asabîleşerek bir hutbe îrâd etti. Ve hutbesinde):
- Siz, şimdi Üsâme'nin kumandanlığına ta'n ediyorsunuz. (Size hatırlatırım ki): Siz, bundan önce onun babasının emâretine de dil uzatmıştınız. Allah hakkı için Zeyd emârete nasıl tâmamiyle lâyıksa ve o, bana nâsın en sevimlilerinden biri ise, hiç şüphesiz şu Üsâme de babasından sonra bana nâsın en sevimlilerindendir, buyurdu.
* İbn-i Abbâs radiya'llahu anhümâ'dan rivâyete göre, müşârün-ileyh: "Ebû Hüreyre radiya'llahu anh'in Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'den şu rivâyetinden daha küçük günâha benzer hiç bir şey görmedim" demiştir: Ebû Hüreyre Nebî Salla'llahu aleyhi ve sellem'den rivâyet ederek der ki: Allah Âdem-oğluna zinâdan nasîbini takdîr etmiştir. Hiç şüphesiz Âdem-oğlu (ezelde) mukadder olan bu âkıbete erişecektir. İmdi göz zinâsı (mahremi olmıyan kadına şehvetle) bakmaktır.
Dil zinâsı da (zevkle) görüşmektir. Nefsin de (zinâ) temmenî ve iştihâsı vardır (bu arzu da nefsin zinâsıdır). Tenâsül uzvu ile bu a'zânın hepsinin arzularını ya gerçekleştirir (fi'ile çıkarır) yâhut (bırakarak) yalanlar.



TEFSİR

En'am/108- Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verir.
Ey müminler, Allah'tan başkasına yalvaranlara, tapanlara sövüp de cahillikle atılarak Allah'a sövmelerine sebep olmayın. Yani onlara taptıkları, kendilerince hürmet ettikleri şeyleri karıştırarak mesela "kahrolsun taptığınız" veya "dini şöyle böyle" gibi bir sövme ve küfretmekle hitap ederek söğerseniz, vicdanlarına, hissiyatlarına basmış olursunuz. Onlar da kızarak ve bilgisizliklerinden dolayı ayniyle karşılık verdikleri zannında bulunarak, "biz de sizinkine" diye, sizin söylediklerinizi iade eder ve bunun ona denk olmadığını bilmezler ve bu şekilde hak sınırını aşarak Allah'a sövmüş olurlar. Ve siz bu küfretmeye sebep olmuş olursunuz. Şu halde siz onların küfürlerine, şirklerine söveceğiz diye böyle küfretmeye sebep olmayın.
Küfretme ve sövme, genelde ahlâka uygun bir şey olmadığı gibi, aslı itibariyle batılı, küfrü hakir görmek ve değersiz göstermek gibi meşrû ve güzel sayılmış da olsa, böyle küfretmeye ve küfrün artmasına sebep olacak olan sövme ve küfretmeye sebeb olmak sûretiyle bir küfür demektir. Bundan dolayıdır ki, Fıkıh kitaplarında, her kim olursa olsun, dinine küfretmek elfâz-ı küfür (küfür lafızların)den sayılmıştır.
Hasılı, herhangi bir milletin, ne kadar batıl olursa olsun mukaddes saydıkları şeylere sövmekten sakınmalıdır. Biz, böyle her ümmete amelini süslemişizdir. Kimisinin iyiliğine başarı, kimisinin kötülüğüne alçaltma olmak üzere her birine çeşitli duygular, karekterler, zevkler, telakkiler vererek yaptıklarını hoş göstermişizdir. İşin aslı hayır olsun, şer olsun, küfür olsun, iman olsun, taat olsun, isyan olsun, hepsi, yaptıklarını beğenerek, güzel kabul ederek yaparlar. Ve sevdiklerini müdafaa etmek için heyecanlara düşerler. Hoşlanıp hoşlanmamak gibi duygular isteğe bağlı değil zorlamakladır. Gerçek ve hayrın yolu, sırf zevk ve duygularda değil, yukarda açıklandığı üzere basiretlerdedir.
Basireti bırakıp da yalnız zevk, süs ve duyguların arkasından gidenler, birçok kötü şeyleri iyi kabul ederek yapmaya mecbur olurlar. Allah, onları yanlış telakkilerinden korumaz, tersine kendilerine iyiyi kötü, kötüyü iyi gösterir. Hepsi yaptığını kendi lehine iyi yapıyorum diyerek yapar. Fakat yalnız onların değer yargılarıyla ve özellikle Allah'ın rızasını gözetmeyip yalnız süse, zevke uyan telakkileriyle ve yalnız kendi hoşlanmalarına dayanan amelleriyle iş bitmez. Sonra dönüşleri, müracaatları, hepsinin Rabb'ı, işin sahibi olan Allah Teâlâ'da biter. O süsün ilk neşesi geçer, nöbet sonuna, neticelerine gelir. O ilk oluşun bir son oluşu, öldükten sonra bir dirilmesi ve o zaman âlemlerin Rabbi'nin huzurunda bir dikilmesi vardır. O zaman âlemlerin Rabb'i onların önce yaptıkları amellerinin ne olduğunu kendilerine derhal haber verir. O günde süslü görüp beğenerek yapmayı âdet haline getirdikleri işlerin süslü mü, süssüz mü, acı mı, tatlı mı, güzel mi, çirkin mi, ne olduğunu sonunda anlarlar.


PIRLANTA SERİSİ

...Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz'in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (s.a.s), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O'ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi.
Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir'in Nebiler Serveri Hz. Muhammed (s.a.s)'in yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir.
İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına birşeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela;
Buradan taksiye bindik;" Akhisar'a, oradan Balıkesir'e gittik. Balıkesir'in içinde iken bir tır yanımızdan geçti...vs." Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat'iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın.
Zaten ehlullah "kıllet-i kelâm", "kıllet-i taam", "kıllet-i menâm" diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir.
İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister...
Cevâmiu'l-kelim'den, Buhâri'nin naklettiği bir hadîste Efendimiz, şöyle buyurmaktadır : "Gerçek müslüman, elinden dilinden müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakiki muhacir de, Allah'ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir."
Hakiki müslüman, emniyet ve güven insanıdır. Öyle ki, diğer bütün müslümanlar, zerrece herhangi bir kuşku ve tereddüte düşmeden ona sırtlarını dönebilirler. Zira bilirler ki, ondan kimseye zarar gelmez. Ailelerini birine emanet etmeleri icap etse, gözleri arkada kalmadan ona emanet edebilirler. Çünkü onun elinden ve dilinden asla kimseye zarar gelmez. Onunla bir mecliste beraber bulunduktan sonra, o meclisten ayrılan insan, arkasından emindir; zira bilir ki, arkada kalan o insan, ne kendisi gıybet ed SONSUZ NURDAN
er, ne de yanındakilerinin gıybetini dinler. O, kendi haysiyetine, şerefine düşkün olduğu kadar, bir başkasının haysiyetine, şerefine de o kadar düşkündür. Yemez, yedirir. İçmez, içirir. Yaşamaz, yaşatır. Ve bir başkası için füyûzat hislerinden dahi fedakârlıkta bulunur. Biz, bütün bu ma'nâları, lâm-ı tarifin aynı zamanda "hasr" ifade etmesinden çıkarıyoruz.



Niçin El ve Dil
Efendimiz'in her ifadesinde olduğu gibi, söz konusu ettiğim ifadesinde de kullanılan her kelime, dikkatle seçilmiştir. Görülüyor ki burada da yine elden ve dilden bahsedilmektedir. Diğer azaların değil de sadece bu iki uzvun zikredilmesinde elbette birçok nükte vardır. İnsan bir başkasına vereceği zararı iki türlü verir. Bu, ya vicâhî, yüz yüze veya gıyabî yani arkadan olur. Vicâhî zararı el, gıyabîyi de dil temsil eder. İnsan karşısındakine ya bizzat tecavüzde bulunur ve onun hukukunu çiğner, ya da, gıyabında onun gıybetini yaparak, hakir ve küçük düşürerek hukukuna tecavüz eder. Bu iki çirkin durum da mü'minden hiçbir zaman sadır olmaz. Çünkü o, ister yüz yüze olduğu insanlara, isterse hazır bulunmayanlara karşı hep mürüvvetle davranır.
Ayrıca Efendimiz, lisanı elden önce zikrediyor. Çünkü, elle yapılacak zarara, karşı tarafın mukabele imkânı ihtimal dahilindedir. Halbuki, arkadan yapılan gıybet veya atılan iftira, ekseriyetle karşılıksız kalır. Dolayısıyla, rahatlıkla böyle bir hareket, fertleri, cemiyetleri hatta milletleri birbirine düşürebilir. Dille yapılabilecek zararların takibi, vicâhî olarak yapılmak istenenlere nisbeten daha zordur. Onun içindir ki, Efendimiz, dili, ele takdim etmiştir. Diğer taraftan, bu ifadede, müslümanın Allah katındaki değer ve kıymetine de işarette bulunulmuştur. Müslüman olmanın Allah katında öyle bir değer ve kıymeti vardır ki, bir başka müslüman ona karşı elini ve dilini kontrol altında bulundurması gerekmektedir.
Cihanşümul emniyet ve esenlik düşüncesiyle gelen İslâmiyetin önemli bir ahlâkî buudu, müslüman ferdin, maddî-manevî kendine zarar veren şeylerden uzaklaşması ise, diğer ehemmiyetli bir derinliği de, az dahi olsa, başkalarına zarar vermemektir. Zarar vermek bir yana, toplumun her kesiminde, emniyet ve güveni temsil etmektir. Evet, müslüman, sînesinde taşıdığı emniyet duygusu ve yüreğinin güvenle atması ölçüsünde hakîkî müslümandır.. ve hakîki bir müslüman da gezip-dolaştığı; oturup-kalktığı hemen her yerde "esselâm"kaynaklı bu hisse tercümandır: O, mü'minlere uğradığında selâm verir, emniyet soluklar.. onlardan ayrılırken esenlik diler, ayrılır.. namazın tahiyyatlarını selâmlarla süsler.. ve Hakk'ın huzurundan ayrılırken de mü'minleri selâmlayarak ayrılır. Artık, bütün hayatını böyle selâm yörüngesinde sürdüren bir insanın, kendi temel düşüncesine rağmen, emniyete, güvene, sağlığa ve maddî-ma'nevî, dünyevî-uhrevî selâmete ters bir yola girmesi, kendine ve başkalarına zarar vermesi herhalde düşünülemez...
Hadîsle alâkalı bu kuşbakışı ilk mülâhazadan sonra, yine onun ruhundan fışkıran şu hususlara da bir göz atıp geçelim:
a- Hakiki müslüman, yeryüzünde cihanşümul sulhün en emin temsilcisidir.
b- Müslüman, ruhunun derinliklerinde yaşattığı bu yüksek duyguyu her yerde soluklar-gezer.
c- O, ezâ, cefâ etmek ve zarar vermek bir yana, hatırlandığı her yerde emniyet ve selâmetin remzi olarak hatırlanır.
d- Onun nazarında, elle yapılan tecâvüz ile gıybet, bühtan, tahkîr, tezyîf gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Hatta bazı durumlarda, ikincisi birinciden daha büyük cürüm sayılır.
e- Bir mü'min bu günahlardan bazılarını irtikap etse de yine mü'mindir ve dinden çıkmış sayılmaz. Yani akîdemizce küfür-îmân arası bir mevkî söz konusu değildir.
f- Her mes'elede olduğu gibi, îmân ve İslâm mes'elesinde de, himmetler âli tutulup kemâlât-ı insaniyyeye yani herhangi bir müslüman değil, kâmil müminliğe talip olunmalıdır gibi pek çok şey o mu'ciz beyân lisanda tek bir satıra sığdırılmıştır.


Dil Belası ve İffet

İmam Buhari'nin Sahih'inde rivayet ettiği bir başka hadîslerinde Allah Rasûlü, şöyle buyurmaktadırlar : "Kim bana, iki çene ve apış arası mevzuunda söz verir kefil olursa, ben de ona cennet için kefil olurum."
Bunu söyleyen, Allah Rasûlü'dür. O, bir insanın neye kefil olup neye olamayacağını herkesten iyi bilir. Cennet'e kefil olacağını söylüyorsa, mutlaka olacaktır. Zira, kardeşim deyip bağrına bastığı Osman b. Maz'ûn gibi bir sahabî hakkında hanımlarından birinin: "Cennet kuşu oldun gittin" demesine karşı çıkmış ve: "Ben Allah'ın Rasûlü olduğum halde bilmiyorum, sen onun cennetlik olduğunu nereden bildin?" 309 demişti.
Demek oluyor ki, ağzına ve apış arasına sahip çıkacağına dair söz veren ve verdiği sözde duran bir insana, Allah Rasûlü cennet sözü verirken, bunu hevâ ve hevesine göre söylemiyor. Mutlaka Cenâb-ı Hakk'ın bu mevzuda bildirdiği bir şeye binaen böyle bir vaadde bulunuyor.
Zaten O, hiçbir zaman Cenâb-ı Hakk'ı kendi hevâ ve hevesine göre konuşturmadı. Böyle bir sükûttan O, her zaman muallâ ve müberrâ bulunmaktadır. Öyle ise dedikleri, aynı hak ve hakikattır, va'dettiği de günü gelince muhakkak olacaktır.
Eğer sen, iki çene arasındaki dilini koruyabilir ve apış aranı muhafaza ile iffetli yaşayabilirsen, hiç tereddüt etmeden söylüyorum ki şayet ahirette, zebaniler seni derdest edip Cehenneme doğru götürecek olurlarsa, avazın çıktığı kadar bağırıp, Rasûlullah'ın sana kefil olduğunu haykırabilirsin. Senin bu sadâna: Hz. Muhammed Mustafa (sav)'nın şefaat ve kefaleti bir imdad olarak yetişecektir.


Konuşmak Bir Nimettir

Aslında insanın ağzı, beyan nimetine mazhar, değer ve kıymeti ölçülemeyecek kadar büyük bir uzuvdur. Ancak böyle mübarek bir uzuv, kötüye kullanıldığı takdirde, insanı helâkete, felakete götüren en zararlı bir âlet haline gelir ve onu mahveder. Ağız ki, insan onunla Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ve takdis eder. Ma'rûf'u emir, münkeri nehiy ağızla yapılır. İnsan ağızla, Kainat kitabını ve onun ezeli tercümesi olan Kur'ân'ı tilavet eder, âyât u beyyinâtı ağzıyla okur ve başkalarına anlatır. Bazan, inanmayan bir insanı ifade ve beyanı vasıtasıyla imana getirir.. böylece üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı bir iş yapmış olur.. ve insan, ağzıyla a'lây-ı illîyîne çıkar, sıddîkiyetin zirvesine taht kurar.
Ancak aynı ağız, insanın felaketini de hazırlayabilir. Bütün küfür ve küfrana vasıta ağızdır. Allah'a ve O'nun şânı yüce Nebisi'ne ağız dolusu sövenler, bu iğrenç günahı ağızlarıyla işlemektedirler. Yalan, gıybet, iftira hep ağızla yapılır ve insan ağızla, Müseyleme'nin yalan çukuruna düşer.
İşte Allah Rasûlü, sadece bir kelime söylüyor, bir uzva dikkati çekiyor... İşte bu tek kelimede, daha yüzlerce dile getirilmemiş hakikat ve bizim bir nebze işaret ettiğimiz hususlar bütünüyle matvi bulunuyor. "Ağzı, meşru dairede kullanın ki, ben de size cenneti söz vereyim" diyor. Bu, "ğzınızı kapayıp bir köşede oturun" demek değildir; meşru dairede kullanın demektir.



KONUŞMADA EDEB

Allah Rasulü, mahrem uzvun adını söylemiyor.. onun yerine iki bacak arası tabirini kullanıyor. Bu, O'nun yüce edebinin bir tezahürüdür. Zaten O, her zaman bizler için, gayet tabiî ve fıtrî olan şeyleri ifade ederken dahi, öyle kendine has derin bir edep içinde olmuştur ki, bazılarımızca en sevimsiz gibi görünen şeyler dahi, birden insanın gözünde sevimli birer tablo haline gelivermiştir. O, ahlâk; karakter, seciye ve tabiatıyla güzelliklere programlanmış bir insandı.
İşte bak, insanlar arasında zikri utandırıcı olan bir uzvu zikredilecekken, Allah Rasûlü, kendine has güzellik içinde bu uzva telmihte bulunuyor, "iki bacak arası", tabirini kullanıyor. Ne diyeyim, "güzellere peyrev olan elbet güzeldir..."


ÇOK SORU

Yerli-yersiz sual sorma veya ihtiyacı olmadığı halde dilenme, hatta dilenmeyi âdet haline getirme şeklinde yorumlanabilir ki, ikisi de mezmum; ikisi de zararlıdır. Kur'ân-ı Kerim ve sünnet-i sahîhada, mecburiyet ve ihtiyaç hali dışında dilenmek kınandığı gibi, ulu orta her zaman sual sorup durma da zem edilmiş ve hemen her fırsatta insanların duygu ve düşünceleri yararlı şeyleri öğrenmeye yönlendirilmiştir. Mamafih, Kur'ân-ı Kerim'de, makbûl ve mezmum olmak üzere suallerin iki kısma ayrıldığını görürüz. Makbûl ve müstahsen suâle misal olarak : "Ashabın Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar" âyetini; mezmûm ve hoş karşılanmayan suâle de "Sana ruhun hakikatından soruyorlar" nazm-ı celilini gösterebiliriz.
Sual sorma veya sormama, dilencilik yapma veya yapmama, bir zarurete dayanıp-dayanmama veya bir ihtiyaçtan kaynaklanıp-kaynaklanmamaya göre, ef'âl-i mükellefîn arasında, çizginin altında veya üstünde yerlerini alarak vâcip, haram veya mübah olurlar. Bu itibarla da, ayrı ayrı gibi görünen bu iki mes'elenin, işaret ettiğimiz "cihetü'l-vahdet etrafında, müşterek mütâlaa edilmelerinin ve müşterek yorumlanmalarının daha isâbetli olacağı kanaatindeyim.
Maddî-ma'nevî, dünyevî-uhrevî herhangi bir fayda gözetilmeden servetin, şuraya-buraya saçılıp savrulması şeklinde tarif edilebilir ki; hem ferdî hem de içtimaî bir hastalıktır. Evet, bir insanın, kendi servet ve kendi malını olmayacak yerlerde zâyi etmesi, evvelâ, sadece ferde ait bir zarar gibi görünse de, kendi malının zımnında millî serveti de hebâ etmesi bakımından, topyekun bir milleti alâkadar eden bir hâdisedir ve topyekun toplumun ızrâr edilmesi söz konusudur.
Günümüzde bir hayli önem arzeden ve gelecekte daha da arzedeceğe benzeyen bu iktisat ve tasarruf ihtivâlı son mes'eleyi de noktalarken, bir kere daha, Söz Sultanı'nın, seçip isti'mal ettiği kelimelere kullandığı yerler itibariyle kazandırdığı derinlikleri, vüs'at ve televvünü hatırlatmak istiyoruz.



MÂLÂYANİYATI TERK İSLÂM'IN GÜZELLİĞİNDENDİR

İki Cihan Serveri buyuruyor ki: "Müslümanın İslâmiyetine ait güzelliklerindendir malayaniyi terketmesi..."
Elbetteki, sadece böyle bir tercüme ile Efendimiz'e ait bir sözün derinliğini anlamak, bu kısa ifadenin şumûlünü kavramak mümkün değildir.
Hadîste; mü'minin İslâmiyetinin, ihsan ve itkana ulaşabilmesinin sırrından bahsedilmektedir. Yani pratikte ve dış yönü itibariyle, sağlam, arızasız ve kusursuz bir seviyeye; iç yönü itibariyle de ihsan sırrını temsile ulaşmış bir mü'min, mutlak surette, mâlâyaniyatı terk etmelidir.. terkeder de...




İÇTEKİ CİDDİYET DIŞA AKSEDER
Ciddiyetsiz ve lâubâli insanların, ibadetlerinde de ciddiyet yoktur. Böyle bir insan, belki namaza durduğu zaman ciddi gibi görünebilir; fakat eğer, iç dünyasında, kalb ve vicdanında ciddiliğe ulaşamamışsa, o sadece yıldız görünme sevdasında bir ateş böceğidir. Uzun zaman da böyle görünebilmesi mümkün değildir. Karakterler gizlenemez. Her insan, er veya geç karakterinin muktezasını mutlaka yerine getirir. Meğer ki ciddiyet onda değişmeyen bir karakter haline gelmiş olsun! Temrin ve sıkı kontrolle bu seviyeyi yakalamak mümkündür. Eğer böyle bir temrin ve kontrol varsa "olma", "görünme"nin önüne geçer.. bir serçe uzun müddet tâvûs kuşu olarak arz-ı endam edemez. Yani insan şuurunun ve zihin-altının çocuğudur. Onlardan kaçıp kurtulamaz.
Meseleyi şöyle toparlayabiliriz: İçte ihsan olmalı ki, dışta itkan olsun! Dış, daima içten destek almalıdır. İnsanın iç dünyası ciddi olmalı ki, bu onun dış dünyasına da sirayet etsin.
Hz. Ömer, hilafet makamına tavsiye edilen büyük bir sahabi için şöyle demiştir:"Denilen kişi her yönüyle hilafete layıktır. Ancak şakası biraz fazladır. Halbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir meseledir."
İnsanları idare durumunda hilafet, ciddiyet ister de, yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın temsilcisi olma ma'nâsına hilafet ciddiyet iktiza etmez mi?
Allah huzurunda, O'nun boynu tasmalı bir kulu olma mevzuunda gerekli ciddiyeti elde edememiş bir insan, diğer hususlarda nasıl ciddi olabilir ki?



SÖZ
İlk yaradılış; yokluğun bağrına atılan iki harf ve bir heceden ibaret olan "Kün" sözüyle başlamıştır. Tekden çoğa, vahdetten sonsuza uzayıp giden yollar sözle açığa çıkmış ve kelimelerle aydınlanmışlardır. Söz, gönüllerde yankılanmadan önce, insanın hayvandan, hayvanın da taştan, topraktan farkı yoktu.
Kalem ilk yaratıldığında neyi yazacağını bilememiş ve hayrette kalmıştı. Neden sonra kulağına "söz"un sırrı fısıldanınca, o feryad, mürekkeb de ağlamaya başladı. Ve o gün-bugündür, kalem söze ulaşınca hep çığlık koparır, mürekkep de yaş döker...
Söz olmasaydı, bizler, ezele ait hiçbirşeyi duyamaz ve Yüce Yaratıcı'nın, gönlümüzü, gözümüzü dolduracak esrarını anlayamazdık... Söz sayesinde kâinat bir meşher, Hak'dan gelen kitablar da birer dellâl kesildi. Söz, zeberced kakmalı bir tâc gibi yeryüzü halifesinin başına konunca, varlığın mânâsı ayãn oldu ve biz de bütün bütün ondan ibaret hâle geldik...
Yeri-göğü bir araya getirip, birbirine bağlayan, dünyayı ukbâ ile bütünleştiren sözdür. Her ne kadar onun güzelliği ve yüceliği kendiliğinden görülmese de herşey ona muhtaç, her gizli güzelliğin kaynağı da odur.
O, burçları deviren öyle bir sancak ve kaleler fetheden öyle bir bayraktır ki; onun vesâyâsına girmeyen cihangirler bir köyü bile fethedememişlerdir. Fatih kumandanlar onun girdikleri yerlere girememiş, sultanlar onun ulaştığı ihtişama ulaşamamış ve hiçbir fâni onun kadar uzun ömürlü olamamıştır. Gelenler gitmiş; gidenler unutulup hâfızalardan silinmiş; ama o, hep taptaze ve olduğu gibi kalmıştır.
Söz erleri semavî bülbüllerdir. Onların dilleri, dostların sînelerinin inşirahı, düşmanların da korkulu rüyalarıdır. Bunların dillerinden dökülen söz süngüleri, muhariblerin kılıçlarından daha keskin, mızraklarından daha ürperticidir. Hekimler, kılıç yaralarını, ok yaralarını tedavi edebilmişlerdir ama, söz yaralarını tedavi ettikleri görülmemiştir. Sözün en müessir ve en içlisini peygamberler, sonra da derecesine göre ilhâma açık saf gönüller söylemişlerdir. Söylemiş ve yerinde karanlığın bağrına yağdırdıkları söz oklarıyla zulmetleri delik-deşik etmiş; yerinde sînelere saldıkları beyân kıvılcımlarıyla ruhlarda yangınlar meydana getirmiş ve yerinde de rahmet damlaları şeklindeki kelimeleri dört bir yana saçarak heryeri cennetlere çevirmişlerdir.
Hele ilham üveyklerinin kanatlandığı vakit, dudaklarından saçılan incileri toplamak için melekler bile onlara koşmuş ve onların dizlerine kapanmışlardır.
Söz erleri güneş gibidirler; kendilerine rağmen durmadan çevrelerini aydınlatırlar.. derya gibidirler. Dünyanın en zengin hazinelerini hem de hiç hissettirmeden sînelerinde taşır ve bir mum gibi etraflarına ışık verir; fakat, başlar önlerinde mahçup ve iki büklüm yaşarlar. Halk içinde mütevâzilerden daha mütevâzi, Hak'la beraber olunca da fevkalâde uyanıktırlar. Çevrelerine yığın-yığın cevherler dağıtır dururlar da bunun farkında bile olmazlar. Olmazlar; zira, iç dünyalarında her an daha kıymetli pırlantalar peşindedirler.
Buldukları o, zebercedden nükteleri açıklarken, sesleri kıyamet sûru gibi çınlar; sihirleri insi-cinni büyüler; meyhanedekiler de mesciddekiler de heryandan onların cevherlerine koşar.
Bugün o, Hârut ve Mârut'un bile büyülerini bozan söz sihirbazları var mıdır, yok mudur bilemiyeceğim.. Bildiğim birşey varsa, o da sözün elden ayağa düşmüş olmasıdır. Günümüzde, söz sarrafı gibi görünenlerin çoğu ilhamsız, ötelere kapalı ve Allah'tan kopuk kimseler... Bu itibarla da, beyân sanatı büyük ölçüde başıboşların elinde.. ilham perisinin kanatları kırık ve ilhama muhtaç, gönüllerde de taklid cadıları çadır kurmuş.. bütün bunlardan dolayı dilencilere dendiği gibi "inayet ola!" demekten başka elimizden birşey gelmiyor.



RİSALE...

Birinci Düstur: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur.
(Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise kusurları araştırır." ) sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.
İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati Bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.



DİNSİZLİĞİ İŞMAM EDEN DEHŞETLİ KELİMELER

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz.
* Birincisi: Evcedethu'l-esbab, yani, "Esbab bu şeyi icad ediyor."
* İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, "Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor."
* Üçüncüsü: İktezathu't-tabiat, yani, "Tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor."
Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcut san'atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid, bu mevcudu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki, esbab-ı âlem onu icad ediyor, yani esbabın içtimaında o mevcut vücut buluyor; veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyahut, tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor; veyahut bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretiyle icad edilir.
Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları katî ispat edilse, bizzarure ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarik-i vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sabit olur.



NÜKTELER
AZ FAKAT ÖZ KONUŞABİLME

&Şüphesiz ki ifadenin en sihirlisi de muhatabın idrakine göre ayarlanabilenidir. İmam-ı Azam Hazretleri de bu had seviyede görülmektedir. Kendisine itiraz maksadıyla pürhiddet gelenlerin, seviyelerine uygun şekilde aldıkları cevap yüzünden hiddetleri sönmüş, öfkeleri dinmiş olarak döndükleri anlaşılmaktadır.
Nitekim bir gün kendisine güvenenlerden bir gurup yine Hz. İmam'a müracaat ederek derler ki:
-Sen mihrabda imamın Fatiha okuyuşu, cemaate kafi gelir, demişsin, bu doğru değildir! İmamın okuyuşu cemaat hesabına nasıl geçer?
Hazret-i İmam sakin, muhatapların seviyesini tespitle meşgul. Meseleye ayet ve hadisle ispat etme tarafını düşünmez, sadece muhatabın seviyesini hesaba katarak sorar:
-Bu meseleyi sizin hepinizle ayrı ayrı mı görüşeyim, yoksa içinizden birini vekil seçeceğiniz de onunla mı konuşayım?
İtirazcılar düşündüler, her biri ilim ve irfanda kendisine güvenemediği için içlerinden en alim ve en ediblerini kendilerine sözcü olarak seçmeyi tercih ettiler:
-İşte bu zat bizim sözcümüzdür. Onunla bu mes'eleyi konuşabilirsin? Derler. İmam-ı Azam:
-Onu ilzam edersem sizi de ilzam etmiş olur muyum?
-Elbette. Çünkü biz onu vekil seçtik. Onun sözü bizim de sözümüz, onun müdafaası bizim de müdafaamızdır. O galip gelirse biz de galip geliriz.
Hazret-i İmam burada cevabı yetiştirir:
-İşte biz de mihraktaki imamı vekil seçtik. Onun okuyuşu cemaatin de okuyuşu, onun kıraati bizim de kıraatimizdir. Nitekim farkına varmadan bunu siz de kabul etmekte ve benimle konuşanı kendinize vekil olarak seçmiş olmaktasınız!
O, bize her bakımdan imamdır! Konuşma usulünü de onu taklid edebiliriz.



DİL BAŞKA, KONUŞMA BAŞKA

Devenin dili bizim dilimizden çok daha büyük olduğu halde konuşamıyor. Demek ki dil başka, konuşma başkadır. Aynen göz ile görmenin farklı olması gibi. Dilde konuşmayı yaratan ancak Mütekellim-i Ezeli'dir.
Diğer hayvanattan farklı olarak bizim dilimize takılan bu mücevherat ve bize yapılan bu hususi lütuf, elbette ki müstehcen şarkılar söyleyelim, başkalarına hakaret edelim veya malayani sözler konuşalım diye değildir. Cenab-ı Hakk, Kur'an-ı Kerim'in de bize neleri konuşmamızı bildirmişse onları konuşacak ve neleri konuşmaktan men edilmişse dilimizi onlardan uzak tutacağız.



KONUŞMA

&Ağzımızdan dökülen kelimeler bir fabrikanın mamul maddelerini andırır. Bu sözler, önce bir tezgahta dokunmuş, bir süzgeçten geçmiş, bir neticeye ulaşmış ve konuşmaya karar vermemizle birlikte, kelimeler, izahından aciz olduğumuz bir gaybi faaliyetle seslendirilmiş ve iç alemimizdeki gizli sözler böylece açığa çıkarılmıştır. Bütün bu faaliyetlerin hiç mi hiç farkında olmayız.
Ağzımızdan çıkan her kelimede ses-mana işbirliği mevcut&Sözümüz muhatabımızın kulağına varıca sesin vazifesi biter. Artık bu vazifeyi titreşim yüklenmiş ve kelime apayrı bir hale girmiştir. Çekiş-örs-üzengi menzillerinden geçilir ve işitme merkezinin kapısı dövülür. Her kelimenin titreşimi farklı olduğundan akıl, kapının çalınış biçiminden kimin geldiğini anlar. Ve yeni bir ameliye ile titreşim yeniden bir kelime haline gelir. Böylece zihnimizde teşekkül eden bir kelime, çok kısa bir zaman içinde birkaç inkılap geçirerek karşımızdaki şahsa ulaşmış olur...
Telefon görüşmesi yapan iki insanın düşününüz. Bütün bir telefon şebekesi bu görüşmeye hizmet etmekte&Bu insanlar bir araya gelebilseler, artık telefonsuz görüşürler. Sadık rüyalar bunun en güzel misali değil midir?
İşin bir başka yönü de şu: konuşma hadisesinde birbirine zıt "iki ayrı doğuş" söz konusu Konuşanda manadan kelime doğuyor, muhatapta kelimeden mana "Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın" mealindeki ayet-i kerime her konuşmada defalarca tasdik edilmekte.


KILIÇ GiBi KESKİN DİL
Hicri üçüncü asrın yarısında, Abbasiler devrinde, Ibnurrumi diye bilinen, Ali ibni Abbas, Kasım Ubeydullah adındaki Abbasi vezirinin meclisinde oturmuştu.O daima mantık ve beyan gücü olan kılıç gibi keskin diliyle gururlanırdı. Kasım bin Ubeydullah, Ibnurrumi'nin dil yarasından çok korkuyordu ve endişeliydi. Fakat rahatsızlık göstermiyor ve öfkesini belli etmiyordu.
Aksine, öylesine bir tavır takınıyordu ki Ibnurrumi; bütün kötümserliği, kuruntuları ve sahip olduğu, ihtiyatlı davranma, ve her şeyi kötüye yorma sanatına rağmen, onunla muaşeret etmekten çekinmiyordu.
Kasım gizlice, Ibnurrumi'nin yemeğine, zehir koymalarını emretti. Ibnurrumi yemeği yedikten sonra döndü ve hemen gitmek için kalktı.
Kasım :
- Nereye gidiyorsun?
- Beni gönderdiğin yere.
- O halde, anne ve babama da selam söyle.
- Fakat, ben cehennem yoluna gitmiyorum, dedi.
Ibnurrumi evine gitti ve tedaviye başladı. Fakat tedaviler fayda vermedi ve böylece sonunda, dilinin kılıç gibi keskin olmasının, cezasını buldu.



YEDİ BİN HAYIR

Ehli hikmetten bir zata göre yedi bin hayır vardır. Tüm bu hayırlar her söze bin hayır düşecek şekilde şu yedi cümlede toplanmıştır:
1-Susmak, emeksiz bir ibadettir.
2-Susmak, takısız bir zinettir.
3-Susmak, otoriteye dayanmayan bir heybettir.
4-Susmak, sursuz bir kaledir.
5-Susmak, hiç kimseden özür dilemeye hacet bırakmaz.
6-Susmak, amelleri zapteden meleklerin rahatıdır.
7-Susmak, kusurların örtüsüdür.
Söylendiğine göre susmak alimin zineti ve cahilin örtüsüdür.



BÜLBÜL

Oğlu ağır hastalanan Büveyhoğulları hükümdarlarından Adudüddevle son derece üzgündü. Abidlerden biri dedi ki:
"Şu yabani kuşları kafesten salıver. Belki oğlun iyileşir."
Adudüddevle makul bir hükümdar idi. Bu düşünceyi kabul ederek kafeslerini kırıp kuşları serbest bıraktı. Yıkılan zindanda mahkum kalır mı? hepsi uçup gittiler. Fakat bülbül müstesna, padişah tatlı sesli bülbülü kafesinden salıvermemişti.
Çocuk iyileşti ve sarayın bahçesine çıktı. Sabah vakti idi. Güzel sesli bülbül tatlı tatlı ötüyordu. Çocuk bülbülü görünce gülerek dedi ki;
"Ey hoş sesli güzel bülbül! Sen dilin yüzünden kafeste kalmışsın"



AĞZIN GONCA GİBİ KAPALI KALMASI

Adamın biri kavga ederken fena sözler söyledi. Hemen yaka paça edip ensesine tokatı patlattılar. Üstü başı parça parça oldu. Oturup ağlamaya başladı.
Gün görmüş bir ihtiyar oradan geçiyordu. Onun bu halini görünce durumu kavradı ve dedi ki:
-"Ey kendini beğenmiş! Ağzın gonca gibi kapalı kalsaydı, gül gibi göleğini yortmazdın."



SUSMANIN FAZİLETİ HAKKINDA

Dağ gibi ayağını eteğe çekersen, başı göklerden daha yüksek olur.
Ey çok bilgili insan, dilini tut! Yarın dilsizlere sorgu yoktur.
İçinde hakikat cevheri olanlar, sedef gibi ağızlarını açınca inci saçarlar.
Çok konuşanın kulağı tıkalıdır. Nasihat ancak susana tesir eder.
Nefes nefese durmadan konuşacak olursan kimse sözün zevkine varamaz. Sen kendin de o sözün tatlılığından fayda sağlayamazsın.
Ölçülmemiş kumaş nasıl biçilmezse tertibe konulmamış söz de söylenmemeli.
Yanlış fakat düşünülerek söylenmiş bir söz, düşünülmeden söylenmiş doğru sözden iyidir.
İsabetsiz yüz tane ok atacağına, bir tek ok at, fakat hedefe isabet ettir.
Kalb sırların zindanıdır. Dikkat et kapısı açık kalmasın.
Bir söz ağzından çıkmadıkça sen o söze hükmedebilirsin ama söyledikten sonra o sana hükmeder.
Ey alim! Susmak sana vakar verir. Ey cahil! Susmak sana perde olur. Alim isen mehabetini elden bırakma. Cahil isen perdeni yırtma.
Ey akıl sahibi! Halkın ayıbını açıklama. Kendi ayıbını gör ve onunla meşgul ol.
İşittiğin batıl söze kulak asma. Birisini çıplak görsen gözünü kapa.



BELALAR AĞIZDAN ÇIKAN SÖZÜ TAKİP EDER
Yusuf (as) uzun zaman hapiste kalınca Cenab-ı Hakk'a bu halini arz etti. Allahu Teala da cevaben şu vahyi indirdi:
- Ey Yusuf, sen kendi kendini hapsettin. Zira kendin "hapsi daha çok severim" dedin. Eğer "afiyeti daha çok severim" deseydin sana afiyet verilirdi.
Bu sırra işaretten Peygamberimiz:
- "Belalar, konuşulanları takip eder" buyurmuştur.



DİLİ KOPARILAN ANNE
Ali yaramazdı. Ama iş yaramazlıkla kalmıyor, komşularına zarar da veriyordu. Biraz büyüyünce hırsızlığa da başlamıştı. İşin kötüsü bu yaptıklarına annesi kızmıyor, hatta teşvik ediyordu.
önce bir yumurta çalıp getirdi Ali. Annesi sevinerek başını okşadı:
- Aferin oğluma, artık çalışıyor, dedi. Bundan cesaretlenen Ali, ertesi gün bir tavuk getirdi. Annesi yine sevindi. Derken bir koyun getirdi. Ve büyüdükçe, büyük hırsızlıklar yapmaya, karşı koyanları da öldürmeye başladı. Bir cani, bir katil olup çıktı.
Bir gün saklandığı bodrumda polislerin eline geçti. Karşı koydu, ateş açtı, ama yakalandı. Kollarına kelepçeyi vurdukları gibi karakola götürdüler. Yazdılar, çizdiler. Sonra hâkim karşısına çıkardılar.
Sorgulamada bir sürü suç işlediği anlaşılıp idama mahkûm edildi. Hırsız, uğursuz Ali asılacaktı.
Bir sabah idam sehpasının altına götürdüler onu. Âdetti, idam mahkûmlarına son isteklerinin ne olduğu sorulurdu.
Ali'ye de soruldu:
- Son bir isteğin var mı?..
- Var, dedi Ali. Şu kenarda ağlayıp sızlayan kadın benim annemdir. Buraya getirin. Annemi dilinin ucundan öpmek istiyorum. Çocukluğumda onu hep böyle Öperdim. O günleri tekrar yaşamak İstiyorum.
izin verildi. Hırsız Ali'nin annesi getirildi.
Ağlıyordu. Hem de hüngür hüngür ağlıyor, görevlilere oğlunu şerbet bırakmaları için yalvarıyordu. Tabii bu mümkün değildi. Ali suçluydu ve suçunun karşılığı idamdı. Cezasını çekecekti.
Ali annesine sokuldu. Onunla kucaklaştı. Çocukluğunda yaptığı gibi şimdi de dilinden öpmek istediğini söyledi.
Annesi dilini çıkarıp uzattı. Ali annesinin dilini öyle bir ısırma ısırdı ki yansı kopup ağzında kaldı, yere tükürdü. Annesi cıyak cıyak bağırırken etraftan yetişenler
- Bunu niçin yaptın?., diye sordular Ali'ye. Sen ne uğursuz evlatsın! Hiç annenin dili koparılır mı?
Hırsız Ali sakin sakin konuştu:
- Böyle anne olursa koparılır. İdamıma sebep onun bu dilidir. Çocukluğumda yaptığım ufak-tefek hırsızlıkları hoş görüp sözleriyle beni teşvik etmeseydi şu idam sehpası altında bulunmayacaktım.
- Haklı konuştu, dediler.
Eskiden ülkelerin birinde haksızlıklara karşı savaş açmış bir Padişah vardı. Günlerden bir gün, memleketin tanınmış tüccarı Abdullah öldürülmüş, ama katili bir türlü bulunamamıştı.
Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, Padişah üzgündü. Katili yakalayamamak onu düşündürüyordu. Kendi idaresi altında olanlardan biri büyük bir haksızlığa uğrardı da, kendisi nasıl rahat edebilirdi?
Bir gün hem bunları düşünüyor, hem yemek yiyordu. Yoldan yaşlı bir adam geçmekte olduğunu bildirdiler. Çok misafirperver ve yardımsever olan Padişah, yaşlı adamın hemen içeri alınmasını emretti. Adamı getirip Padişahın sofrasına oturttular.
Çorbalar içildikten sonra Padişah, misafirine kim olduğunu sordu. Misafir:
Eskiden yol keser, adam soy ardım, dedi. İhtiyarladığım için aynı işi yapamaz oldum. Yapamaz olunca da uslandım.
- Yani şimdi gençleşsen, dinçleşsen soygunculuğa
devam eder miydin?
- Elbette.
Bu sırada sofraya gümüş kaplı bir tepsi içinde iki ördek geldi. Bu gören ihtiyar misafir, kıkır kıkır gülmeye başladı. Padişah merakla sordu:
- Niçin gülüyorsun? Misafir:
- Sofraya gelen ördeklere gülüyorum Padişahım, diye
cevap verdi.
- Bunda gülecek ne var?
- İzin verirseniz anlatayım. Demiştim ya yol keser, adam soyardım diye. Vaktiyle birini yakalamıştım. Üstünden çokça altın çıkmıştı. Altınları aldım. Fakat adamın beni şikâyet edeceğinden korkup öldürdüm. Öldürmek üzere bıçağımı çektiğim sırada üstümüzden iki ördek uçuyordu. Adam ördeklere baktı ve, "Ördekler şahidim olsun" dedi. Hiç ördekten şahit olur mu? Konuşamazlar ki... Onu hatırladığım için güldüm.
Padişah hiddetle yerinden kalktı:
- Sen Abdullah'ın katilisin!., diye bağırdı. Şu sofradaki ördekler de Abdullah'ı öldürürken üstünüzden uçan ördekler olmalı, öyle güzel şahitlik ettiler ki, seni bir tamam konuşturdular.
Nöbetçilere emretti:
- Bu katili derhal yakalayın.
Adam yakalandı. Dışarı sürüklendi. Padişah da rahat bir nefes aldı. Nihayet katili bulmuş, cinayete şahit olan ördekler sayesinde büyük bir haksızlığı tamir etmişti.
- Yüceler Yücesi Allah'ım , dedi. Sen istersen kızarmış ördeklere bile bir katili ihbarlatırsın.



BİLGİN OLMANIN İLK ŞARTI
İmam-ı Malik Hazretleri büyük bir din âlimidir. İmam-ı Azam'dan sonraki sırada yer alan bu eşsiz âlim, bunca ilmine rağmen bazen bilmediklerine de rastlar, "Bunu bilmiyorum" derdi.
Bir gün kendisine gelenler tam kırk sual sordular.
Ne yazık ki, büyük âlim bu kırk sualin ancak ikisine doğru cevap verebildi. Geride kalan otuz sekiz soruyu bilmediğini söyledi. Sual soranlar şaşırmışlardı:
- Ya imam, kırk sualin ancak ikisine cevap verebildiniz, otuz sekizini ise bilmediğinizi söylediniz, bu nasıl olur?
İmam şöyle karşılık verdi:
- Bilmiyorum demek hiçbir zaman âlimin değerini düşürmez. Aksine değerini arttırır. Sakın siz de şunun bunun tesirinde kalıp, bilmediğinizi bilir görünmeyiniz. Bilmediğini bilir gibi görünüp cevap vermeye kalkışmak cahilliktir. Bilmediğine "bilmiyorum" demek ise, bilgin olmanın işaretidir.
Bağdat âlimlerinden Kasım bin Muhammed de şöyle der:
- Bilmediğim bir suale biliyorum diyerek yanlış cevap vermektense, dilimin kesilmesi daha iyidir. Birçok büyük âlime eriştim, hiç birinin "bilmiyorum" sözünden rahatsızlık duyduklarını görmedim. Onlar bildiklerine cevap verirler, bilmediklerini ise öğrenmeye gayret ederlerdi.
Bir büyük din âlimi kürsüde vaaz ediyordu. Aşağıdan biri bir takım sualler sordu, kürsüdeki âlim de "Bilmiyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine yerdeki adam şöyle dedi:
- Madem biliniyordun da o yüksek yere niçin çıktın? Alim şöyle cevap verdi:
- Ben ilmim kadar yükseldim, eğer bilmediklerim kadar yükselecek olsaydım, başımın göğe değmesi gerekirdi.



FOTOĞRAF ŞAKASINDAN GERÇEĞE
Dil, Allah'ın âdemoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Fakat insan bu nimeti kullanmadan önce çok düşünmeli, maksadını ifade ederken ağzından çıkanlara özen göstermelidir. Çünkü insanın ağzından çıkan bu sözler dua yerine geçip insanı o ifadenin anlamı çerçevesinde bir neticeye mahkûm edebilir. Tıpkı aşağıda anlatılan ibretli hadisede olduğu gibi:
Yaz sezonunda arkadaşlarıyla birlikte Bozcaada'da tatil yapan Gökşin Özbak, burada bir hurda araba görünce, hemen aklına bir espri geldi. Genç adam, arabanın içine girip, sağ arka koltuğuna oturdu ve ölmüş gibi poz vererek fotoğrafını çektirdi.
Gökşin, tatil dönüşünde bu fotoğrafı arkadaşlarına gösterip şaka yapacak ve "Trafik kazası geçirdim ve Öldüm, Bakın bu da ölümümün fotoğrafı... Ben aslında bir hortlağım." diyecekti. (...)
Tatil bitti ve Gökşin memleketine döndü. Kısa bir süre sonra gelen Ramazan bayramı vesilesi ile Gökş'in ailesi izmir'e gitmeye karar verdiler.
Otomobili Gökşin'în babası kullanıyordu. Manisa Kırkağaç girişinde bir süre rnola veren aile, biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldular. Yola çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu ki, önlerine aniden bir yaya fırladı. Baba Hikmet Bey, direksiyonu kırdı ama yayaya çarpmayı engelleyemedi. Kazanın etkisiyle Hikmet Bey direksiyon hakimiyetini kaybetti. Ön cam patladı ve araba dört takla atarak bir hendeğe yuvarlandı.
Gökşin, tıpkı 7 ay önce şaka olsun diye çektirdiği fotoğraftaki gibi, arabanın arka koltuğunda oturuyordu. Görüntüsü de, fotoğraftakine çok benziyordu; bir farkla..! Bu şaka değil, gerçek bir görüntüydü ve kan ile renklenmişti. Fotoğraf şakası ne yazık ki, gerçek olmuştu.



EŞEĞİN GÖLGESİ

Milattan önce 322-384 yıllan arasında yaşayan ve baştan kekeme İken ciddi çalışmalarla Yunanlıların meşhur hatibi olan Demosten, ülkeyi ilgilendiren Önemli bir meseleyi Atinalılara anlatıyor, fakat halk pek ilgilenmiyordu. Bunun üzerine Demosten anlattığı konuyu değiştirdi:
"Bir adarn, evindeki eşyalarını diğer köye taşıması İçin bir eşek kiraladı. Eşeğin sahibi, eşeği ile birlikte gideceğini söyledi, işi bitince hayvanı geri getirecekti. Öğle üzeri, yemek için mola verildi. Güneş, yakarcasına kızdırıyordu. Eşeği kiralayan, hayvanın gölgesine uzanarak dinlenmek istedi. Eşeğin sahibi 'Olmaz!' dedi, 'sen sadece eşeği kiraladın, gölgesini değil. Gölgesinde ben dinleneceğim.'
Eşeği kiralayan, eşeği her şeyi ile kiraladığını söylüyor, hayvanın gölgesinde dinlenme hakkının da kendisinin olduğunu iddia ediyordu."
Demosten, sözü bu noktaya getirince durdu. Kürsüden ayrılmak istedi. Dinleyiciler hep bir ağızdan, kürsüden inmemesini, eşeğin gölgesinin kimde kaldığını anlatmasını istediler.
Meşhur hatip o zaman bağırarak dedi kî: "Siz ne garip insanlarsınız? Sizi çok yakından ilgilendiren hayatî bir mesele üzerindeki konuşmayı dinlemek istemiyor, . ama eşeğin gölgesi ile ilgileniyorsunuz."
İnsanların bahsettiği, bahsinden hoşlandığı öyle malayanî meseleler vardır ki, ağızlarını geveze, akıllarını çöplük haline getirmekten başka hiçbir faydası yoktur.
Belki de o boş sözler, akılları, vicdanları atık laflarla kirlettikleri gibi peşlerine gıybet, sefahet ve günahları takıp getirmektedir.
İlter Türkmen, "Toplumsal Küstahlık" başlıklı yazısında "Türkiye'yi Batılı ülkelerden farklı kılan önemli bir özelliği, günlük yaşamı kapsayan gürültüdür" derken, Mısırlı tarihçi Ahmet Emin 1878-1953 yılları arasındaki hatıralarını anlatırken bir yerde şöyle diyor: "Türklerin iki huyu hoşuma git-! ti: Temizlikleri ve sakinlikleri... Kaldığımız kırk gün içinde caddelerde ve tramvaylarda ne bir kavga ne de bir kargaşa gördük. Kahvehaneler insanlarla dolu olduğu halde gözlerini kapatırsan, kimse yok zannedersin. Gerçekten, Türkler, bu iki konuda söylendiği gibi doğunun İngilizleridir, Belki de bu konuların dikkatimi çekmesi, bu iki özelliğin Mısır'da hemen hemen hiç olmamasından dolayıydı."
Sükûnet, bir fazilettir, asalettir. Az konuşmak, tekke adabıdır. Dilin Onu anması, malayanî, abes, boş laflar konuşmaktan efdal olduğu gibi, kalbe huzur verir.
Ve özellikle de, bir nizaya bile değmeyen dünya için kavgalara girmek, gönlü, dünyanın ötelere bakmayan dar ve sığ meselelerine bağlamak, gaye öteler olması gerekirken hep dünyadan konuşmak, kıymet itibariyle eşeğin gölgesinden bahsetmekten farksızdır ki, insanı korkunç bir sükuta atar.
Onun içindir ki Efendiler Efendisi (a.s.v.), Allah'tan bahsedilmeden dağılan bir meclisi, bir leşin etrafına toplanıp dağılanlara benzetir. Bu korkunç bir akıbettir. Zira leşlerin etrafına çakallar, sırtlanlar toplanıp dağılır. Dertleri sadece dişleridir.
İnsan, her gün hayalî dünyalarda memleketler kurmaktan vazgeçmeli, imara yüreğinden ve aklından başlamalı, kendisini ulvî meselelerin bahsinden hoşlanmaya alıştırmalı ve boş sözlerin insanî İzzeti lekelediğini unutmamalıdır.
Kâinatın en kerim varlığı en abes şeylerle uğraşsın diye yaratılmamıştır.



KISA SÖZ

ABD'nin eski başkanlarından Roosevelt, avukatlığının ilk yılında çok zor bir davayı üzerine almıştı. Karşı tarafın avukatı jüriye nasıl hitap edilmesi gerektiğini çok iyi bilen birisi İdi ve genç rakibinden çok daha inandırıcı deliller ortaya koydu. Fakat, son konuşmasını saatlerce uzatmak gibi bir hata işlemişti. Jürinin, onun söylediklerini pek takip edemediği Roosevelt'in dikkatini çekti. Jüriye hitap etme sırası kendisine geldiğinde:
"Efendim, mükemmel bîr hatip olan muhterem meslektaşımı dinlediniz. Eğer ona inanır ve delillere inanmazsanız, onun lehinde karar vermek zorundasınız. Söyleyeceklerim bundan İbaret" dedi.
Kendi odalarına çekilen jüri üyeleri sadece beş dakika sonra Roosevelt'in lehinde karar verdiler.
Çok konuşmak, ne sözü güzelleştirir, ne de tesirini artırır. Bilakis, maksadın net, kısa, anlaşılabilir ifadelerle takdimi güzel ve etkili konuşmanın temel şartıdır.
Kısa konuşmuş olmak için, anlatılması zaruri şeylerden feragat etmenin gereği olmadığı gibi, gereksiz bilgiler ve tekrarlarla sabırları zorlamanın, kafaları şişirmenin mânâsı da yoktur.


PAPAĞANIN HİKAYESİ

Bir tacirin bir papağanı vardı. Kafeslere mahkum edilmiş güzel bir kuştu. Bir gün tüccar Hindistan'a gitmek için yol hazırlığına başladı. Kölelerinin, cariyelerinin her birine ayrı ayrı:
"Sana Hindistan'dan ne getireyim ne istersin?" diye sordu.
Her biri ayrı bir şey istedi. Tüccar papağanına da sordu:
"Ey güzel kuşum sana ne getireyim Sen Hindistan'dan ne istersin?" dedi.
Papağan:
"Oradaki papağanları görünce hâlimi anlat ve de ki falan papağan benim mahpusumdur, ben onu kafeste besliyorum. Size selâm söyledi. Ben gurbet ellerde kafeslerde sizin hasretinizle can vereyim, sîz serbestçe ağaçlıklarda kayalıklarda dolaşın bu reva mıdır. Hiç değilse bir seher vakti ben garibi de hatırlayın ki bende birazcık mutlu olayım, dedi." de. Başka da bir şey istemem." dedi.
Tüccar kervanını düzdü yola koyuldu. Günler geceler boyu yol gitti nihayet Hindistan'a vardı. Giderken birkaç papağan gördü kayalıklara konmuş, bekliyorlardı, atını durdurup seslendi:
"Ben falan memlekette filan kişiyim ticaret yapmak için buralara geldim. Benim bir papağanım var size selâm söyledi ve böyle böyle dememi istedi." dedi.
Tüccar sözlerini bitirir bitirmez o papağanlardan birisi titredi, nefesi kesildi düşüp öldü.
Tüccar bu haberi verdiğinden dolayı bin pişman oldu.
"Ne yaptım, bu zavallı kuşun ölümüne sebep oldum. Galiba bu benim kuşumun bir yakını, candan seveni olsa gerek." diye düşündü.
Aradan bir hayli zaman geçti tüccar alışverişini bitirip memleketine döndü. Herkesin istediğini bir bir verdi.
Kuş kafesinde bu olanları seyrediyordu. Sonunda dayanamayıp tüccara sordu:
"Benim istediğim nerede. Hemcinslerimi, papağan zürbelerini gördün mü, ne söyledin ne gördünse bana anlat beni de mutlu et." dedi.
Tüccar:
"Sevgili kuşum kusura bakma fakat söylemesem daha iyi olacak sanıyorum, çünkü hâlâ o saçma sapan haberi götürerek yaptığım akılsızlığa ve cahilliğe yanmaktayım, onun için anlatmasam daha iyi." dedi.
Papağan ısrar etti; bunun üzerine tüccar istemeye istemeye olanları anlattı:
"Tarif ettiğin yere varıp dostların olan papağanları görünce senin söylediklerini ve selâmını söyledim içlerinden biri buna dayanamadı üzüldü titredi ve hareketsiz kaldı, öldü patladı dayanamadı öldü gitti." dedi. Bunu görünce çok pişman oldum fakat nafile bir kere söylemiş bulundum." dedi.
Tüccarın sözlerini duyan papağan kafesin içinde titredi hareketsiz kaldı ve biraz sonra düşüp öldü.
Tüccar bunu görünce aklı başından gitti ağlayıp sızlamaya başladı, külahını yere vurdu.
"Ey güzel sesli kuşum sana ne oldu neden bu hâle geldin, ben ne yaptım başıma ne işler açtım." diye dövündü. Ağladı ağıtlar söyledi. Sonunda ölü papağanı kafesten çıkarıp pencerenin kenarına getirdi, getirir getirmez papağan hemen canlanıp uçtu bir ağacın en yüksek dalına kondu.
Tüccar buna şaşıp kaldı.
"Ey güzel kuş bu ne iştir bu ne haldir, bana anlat, bu hileyi nasıl öğrendin de beni kandırdın." dedi.
Papağan konduğu yerden seslendi:
"Sevgili efendim o Hindistan'da gördüğün papağan benim selâmımı alınca düşüp ölmüş gibi yaparak bana bu haberi gönderdi. "Eğer kurtulmak istiyorsan öl!" dedi. Ben de gördüğün gibi onun dediğini yaparak hapisten kurtuldum. Kısaca öldüm kurtuldum kafeslerde tutulmaktan." dedi.


" Ey dil sen hem bitmez tükenmez bir hazinesin hem de dermanı olmayan bir dertsin."



ŞİİR

Ömrün aşkına, yerini bildiğin şeyler arasıda
Küçük düşüren dil kadar hapse layık olanı yoktur.
Seni ilgilendirmeyen bir söz dilin ucuna gelince
Onu olduğu yere sağlam bir kilitle kitle,
Ağzından çıkan nice söz,
Zamansız öldüren okla karşılanır.
Susmak yersiz konuşmaktan daha hayırlıdır,
Sus ki, selamete eresin, konuşunca da mutedil ol,
Dostlarına karşı aşırı olma,
Nefret ettiklerine karşı ölçüyü kaçırma,
Çünkü, dostundan ne zaman nefret edeceğini bilemezsin,
Tıpkı, nefret ettiklerinle ne zaman dost olacağını bilmediğin gibi, aklını başına topla.

Delikanlının ölümü dil sürçmesinden olur
Yoksa o ayak sürçmesinden ölmez

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 640
favori
like
share
matrakSsS Tarih: 12.05.2007 09:55
Allah razı olsun
erkancan Tarih: 23.07.2006 23:03
eline sağlık allah razı olsun
erkdag Tarih: 21.07.2006 17:50
arkadaşım emeğine sağlık çok ayrıntılı ve etkileyici olmuş
Çetin Tarih: 17.06.2006 23:57
ALLAH RAZI OLSUN
cristiana Tarih: 09.05.2006 12:40
Arkadaslarim konuyu begendiginize cok sevndim,Allah (c.c.)sizdende razi olur insaAllah...:3:

Alinti:
arkadaslar duyarsızlık en büyük silahtır, lütfen bu silahı cristana ya da dogrultmayın

Gulcan abla son gunlerde bu bolumde neler olup bittigine haberim yok bu aralar size soylemistim o kadar sorun yasiyorum ki kafam yerinde degil benide aydinlatirsaniz sevinirim,arti calismalarim "..."kardesim veya "..."
arkadasimiz icin sunmuyorum bu bolume giren tum kardeslerimiz icin sunuyorum,ellerine saglik veya tesekkur yazmasa bile okuduklarinda kendilerine bir pay,bir ders veya yeni bir sey ogrenmis olursa ne mutlu bana,ben bilmesem bile unutmayin ki Allah (c.c.) herzaman her seyi bilendir...

Selam ve Dua ile...
gulcan57 Tarih: 09.05.2006 00:25
ben de missx e katiliyorum, gercekten cok güzel bir calisma, emegine yüregine saglik. Dil konu basligi altndan böyle bi konu/yazi cikacagini hic tahmin etmemistim, gercketen cok iyi bi calisma..

arkadaslar duyarsızlık en büyük silahtır, lütfen bu silahı cristana ya da dogrultmayın
eReN_GüL Tarih: 08.05.2006 22:34
ah dil im ah ıste dilin guzelliğni sergılemıssın arkadasım bazen dil acı oluyorda sen acısından uzaklastırmıssın ne guzel yuregıne saglik
missx Tarih: 08.05.2006 14:46
cristiana seni tebrik ediyorum arkadaşım..bir konu ancak bu kadar güzel ve düzenli olarak anlatılabilirdi..hepsini okudum ve bana çok şey kattığını düşünüyorum..Allah razı olsun senden..