Bilim ve Felsefe



Rastlantı ve Zorunluluk

Geçmişte doğa bilginlerinin çoğu rastlantı ile zorunluluğu birbirlerini kesin olarak dışlayan, reddeden kavramlar olarak ele alırlardı. Bugünde bu şekilde yaklaşanlar var. Bu düşünceye göre bir olay,bir durum yada bir süreç ya rastlantı yada zorunluluk sonucu gerçekleşmiştir. Ama ikisi birden etkili olmamıştır. Burda önemli olan diye düşünürler, bu iki özelliği birbirine karıştırmamaktır. Genel yasalar altına konulabilen şeylere zorunlu gözüyle bakarlarken, bilinen herhangi bir yasayla uyuşmayanlarada rastlantı gözüyle bakarlardı.

Şöylede denilebilir, yasalar altına konulabilen şeyler ilginçti, elbette yasalar altına konulamayan yani bilinmeyen şeylerde ilginç değildi ve ihmal edilebilirdi. Şüphesizki tamda burda bütün bilimler son bulur çünkü asıl araştırılması gereken şey bilmediğimiz şeylerdir. Böylesi bir düşünce bilinen, açıklanabilen şeyleri doğal ilan ederken, açıklanamayan şeyleride doğaüstü nedenlere bağlıyordu. Geçen zaman içinde doğa bilimlerindeki ilerlemeler neticesinde dün bizim için açıklanamıyan şeyler bilinen açıklanabilen şeyler haline geldi, elbette bugün bizim için bilinmeyen şeylerde insan toplumunun gelişmesinin ilerki aşamalarında bilinen açıklanabilen şeyler haline dönüşecek diyelim ve konumuza sorularla giriş yapmaya çalışalım. Belirli koşullar içerisinde gerçekleşen bütün olaylar zorunlumudur? Olan ne varsa bu şekildemi olmak zorundaydı? Rastlantının gerçekleşen olaylardaki rolü ne? Rastlantı olan n ? Zorunlu olan ne ? Aralarında bir bağıntı varmı?


Sorularımızın yanıtlarını bulmak için bir örnek içinde rastlantı ve zorunluluğu irdeleyelim. Bir çiçek yada ağaç tohumunu toprağa ektiğimizde, uygun nem ve sıcaklık şartları sağlanırsa, yeşereceğini hepimiz biliriz. Tohumun bitkiye dönüşme süreci sırasında dolu yağdığını düşünelim. Toprağa doğru düşen dolu tanelerinden biri yeşermeye başlayan tohuma çarpıp ona zarar verebilir, onun yaşamına son verebilir.

Örnekteki; belirli koşullar altında tohumun yeşermesi, zorunluluğu temsil eder. Yani bitkinin yapısı gereği bu böyledir. Ancak dolu yağışı bitkinin yapısı gereği değildir. Tohumun bitkiye dönüşmesi sürecine ait değildir. Bitki için dış koşulların ürünü olan dolu yağışı , rastlantıyı temsil etmektedir.

Belirli koşullar içersinde gerçekleşmesi zorunlu olan olaya zorunluluk denir, ve olayın iç yapısından onun özünden kaynaklanır. Uygun ortamda tohumun yeşermesi, bir mevsimi diğerini takip etmesi, eskimiş, gelişmeye engel olanın yerini gelişme dinamiklerine sahip yeniye bırakması, dünyanın güneş etrafında , güneşin samanyolu içersinde devinmesi, canlının doğumu ve ölümü v.b. Rastlantı ise gerçekleşen olayın özüne, iç yapısına ait değildir,o olay için dış koşulları temsil eder. Rastlantı için belirli bir olay üzerinde, diğer bir olayın etkisidir diyebiliriz. Örnekteki yeşermekte olan bitkiye çarpan dolu gibi.

Elbette rastlantıda sebepsiz değildir. Doğadaki sebep sonuç ilişkisi onun içinde geçerlidir. Ancak onun sebebi ele alınan olayın içinde değil, o olay için dış koşulu temsil eden olaylar dizisinin içindedir.

Gene örneğimize dönersek bitkinin ölümüne yol açan dolu bitkinin yaşamı için rastlantıyı temsil ediyordu, ancak bölgenin hava koşullarını esas alırsak , o şartlarda dolu yağışı zorunludur.

Burdan şöylesi bir sonuç çıkar, bir olay belirli ilişkiler içerisinde zorunlu olurken, başka ilişkiler içerisinde rastlantısal olabilir. ( Dolu yağışı bitki için rastlantısal özellik taşırken, bölgenin hava koşulları için zorunluluğu temsil eder). Yani rastlantı ve zorunluluk karşılıklı bağlantı halindedir. Biri varolmadan diğeri var olamıyan diyalektik karşıtlıklardandır.

Rastlantıyı esas alanlar şöyle düşünür ; İmkansız, geçekleşmez denilen hiç bir şey yoktur. Her şey, her olay ne denli inanılmaz olursa olsun şu veya bu şekilde gerçekleşebilir. Dünyada olan her şey rastlantının sonucudur.

Zorunluluğu savunan görüş, rastlantıyı tamamen reddeder. Sadece rastlantıyı temel alanların görüşü kadar saçma olan bu görüşe göre, doğaya sadece basit dolaysız bir zorunluluk egemendir. "Bir bezelye kapçiğında beş bezelye tanesinin bulunması, dört ya da altı bezelyenin bulunmaması, bir köpeğin kuyruğunun 15 cm uzunluğunda olması ve biraz daha uzun yada kısa olmaması, bu yıl bir arının belirli bir yonca çiçeğini tozlaması ve başkasını tozlamaması, ve bu işin kesinlikle belirli bir arı tarafından belirli bir zamanda yapılması, belirli bir rüzgarın getirdiği bir aslanağzı tohumunun yeşermesi ve başkasının yeşermemesi, geçen gece sabaha karşı saat dörtte beni bir pirenin ısırması, hemde sol kalçamdan değil, sağ omuzumdan ısırması- bunların hepsi neden ve etkinin değiştirilemeyecek zincirlemesinin, sarsılmaz bir zorunluluğun meydana getirdiği olgulardır, hemde bu zorunluluk öyle bir özelliktedirki, güneş sistemini oluşturan gaz ve toz yığını bile bu olayın böyle olacağı başka türlü olamayacağı biçimde oluşmuştu"

Böylelikle her olayın önüne geçilmez bir biçimde belirlendiği ve gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu kabul ederek kaderciliğe varmış oluruz.

Bu görüşü savunanlara göre herşey zorunlu ve kaçınılmaz olarak meydana gelir ve insan ne olursa olsun müdahale etmekten acizdir, olayların önüne geçilmez ve akışını pasifçe beklemekten başka yapılacak bir şey yokur.

Lermantov' un Zamanımızın Bir Kahramanı romanındaki Vuliç, tabancayı şakağına dayayarak şunları söylüyordu " Eğer şu anda ölmek varsa yazgımda, ateş etsemde etmesemde bu olacaktır, ama yazgımda yaşamak varsa, tetiği çeksemde çekmesemde hayatta kalacağım ".

Günümüzden yaklaşık 350 yıl önce yaşamış Hollandalı düşünür Spinoza' da hiç bir şeyin rastlantı sonucunda olmadığını ve her şeyin önceden belirlendiğini savunmuştur.

Bu görüş açısı, cisimlerin çizdikleri yörüngeleri kesin bir biçimde belirleyen ve bilimadamlarının, uzayda hareket eden bir cismin zaman içerisinde hangi noktada bulunduğunu çarpıcı bir şaşmazlıkla önceden saptamalarını olanaklı kılan klasik mekaniğin yasalarında kendini doğrulamıştır.

Özellikle Newton'un çekim yasasının başarısı 19.yy başında Fransız bilimcisi Laplace'ı evrenin tümüyle belirlenebilir olduğu görüşüne vardırmıştır. Laplace 'ın düşüncesine göre, öyle bir bilimsel yasalar takımı olmalıydıki, yanlızca bir an için evrenin tümünün durumunu bilirsek evrende olup bitecek herşeyi hesplayabilirdik. Örneğin güneşin ve gezegenlerin belirli bir andaki hızlarını ve konumlarını biliyorsak, güneş sisteminin başka zamanlardaki durumunu Newton'un yasalarını kullanarak hesaplayabilirdik. Laplace bununlada yetinmeyip insan davranışlarınıda içine almak üzere, herşeye hükmeden benzeri yasalar olduğunu ileri sürdü.

Rastlantının nesnelliğini reddeden ve doğadaki nedenselliği, klasik mekaniğin dinamik kanunlarının yönlendiriciliğine bırakan, mekanikçi belirlenimcilik, bilim tek tek cisimlerin yörüngelerinden daha karmaşık şeylerle yüzyüze gelmeye başladığında çökmeye başladı Klasik mekaniğin yasaları altında bulunan tek bir nesne durumunda, salt zorunluluk, rastlantıya yer bırakmayacak şekilde ağır basar. Bu durumda yasalar her tek nesne açısından mutlak olarak kesindir. Buna göre dünya ve öteki gezegenler, tamıtamamına klasik mekaniğin yasalarıyla belirlenen aynı hareketleri milyonlarca yıl boyunca hiç değişmeden yineliyorlardı. Fakat 20. yüzyılın bilim adamları, yerin kendi ekseni çevresindeki her dönüşünün bir öncekinden farklı olduğunu ortaya koymuşlardır. Gene yerin güneş çevresindeki her dönüşüde birbirinin aynısı değildir.

Son yıllarda yapılan araştırmalar dünyanın, güneşin yörüngeleri ve kendi etraflarındaki dönüş hızlarının ve buna bağlı olarak geçmiş zamanlardaki günlerin günümüzdekinden farklı olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıntılı mineral ve fosil araştırmalarına göre, günümüzden 570 milyon yıl kadar önceleri bir yılda 428 gün bulunduğu önerilmektedir. John W. Welles, 1963 yılında, mercanlarda gün ışığı süresince gelişen günlük değişimleri izleyerek, günümüzden 350-370 milyon yıl önceleri bir yılda 380 gün bulunduğu ve giderek zamanımızda, bir yılın 365 gün ve birkaç saate indiğini göstermektedir.

Bu veriler ışığında 600 milyon yıl kadar önceleri günlerin günümüzdekilere göre daha kısa 20,5 saat kadar olduğu, 350-270 milyon yıl önceleri 22 saate ulaştığı ve giderek içinde bulunduğumuz zaman diliminde 24 saate ulaştığı önerilmektedir.

Tüm bunların ışığında ayrıntılarıyla incelendiğinde, her hangi bir nesnenin çizdiği yörüngenin, daha önceki yolundan küçük sapmalar gösterdiği görülür. Yanlızca bunların toplamı yasalarla örtüşür ve bu tek tek her nesne için doğrudur. Bunların herbiri, daha derin bir düzeyde bulunan, içindeki pek çok öğenin toplamıdır. Bir başka deyişle, tek tek her nesne, daha derin bir düzeyde, bir nesneler yığınına varır, ve bu nesnenin bağlı bulunduğu yasa, nesneyi oluşturan pek çok sayıdaki öğelerde olağagelen düzensizliklerin toplamıdır.

Sürekli Gidende Kesinti

Günümüzden 2900 sene önce yaşamış Hintli filozof Kapila şöyle diyordu ;" Hiç bir şey hiçten çıkmaz nede hiçe indirgenebilir, çünki şeyler tahrip edildikleri zaman tümüyle yok olmuş olmazlar, başka şeylerin yapıldığı maddeler haline dönerler".

Günümüzden 2500 sene önceleri yaşamış Yunan filozofu Heraklit'de her şeyin daima değiştiğini, daima hareket halinde olduğunu söylüyor ve "Her şey sürekli değişme ve yenilenme halindedir, aynı ırmağa iki defa girmek olanaksızdır" diyordu.

Gene günümüzden yaklaşık 650 yıl önce yaşayan Arap filozofu İbni Haldun "Tarih bilimiyle uğraşanları yanıltan, devletlerin, ulusların hal ve durumlarının, senelerin ve yüzyılların geçmesiyle değişmekte olduğunu unutmaktır...Bu değişim bütün varlıklar için bir yasadır." diyordu.

Yüzyıllarca yıl önce doğaya ve topluma hükmeden bu yasayı görmüştü bu büyük bilginler.Peki bu değişim nasıl gerçekleşmekteydi? Zaman içersinde yavaş yavaş, derece derece bir değişimmiydi bu?

Günümüzden 1000 sene önce yaşamış Türk düşünürü İbni Sina, cansız doğadan canlı doğaya derece derece geçildiğini söylüyordu.

Oysa bilmin gelişmesiyle görüldüki ; doğada ve toplumdaki değişimler, zaman içersinde belirli bir düzeye erişen basit nicelik değişimlerinin nitelik farklarının ortaya çıkmasına yol açması şeklinde gerçekleşiyordu.

Akla şu soru gelecektir, nitelik değişimi nedir? nicelik değişimi nedir?

Nitelik değişimler, daha önce var olmayan ama şimdi varolan yada tersine daha önce varolan ama şimdi varolmayan durumlardır. Bir önceki şeyin kaybolup yerini başka bir şeye bırakması türünden değişimleridir. Örneğin bir canlının doğumu ve ölümü nitelik değişimlerini temsil eder.

Nicel değişimlerse, nitelik değişiminin aksine, nesne kendi kimliğini korurken, çeşitli şekillerdeki artmaları yada azalmaları içeren türden değişimlerdir. Nicelik değişikleri sayılamıyacak kadar çoktur. Örneğin; geniş-dar, az-çok, daha sık-daha seyrek, daha çabuk-daha yavaş, daha ılık-daha soğuk, daha hafif-daha ağır, daha zengin-daha fakir v.b.

Bir canlının doğumu ve ölümü arasındaki bir çok değişim, nicelik değişimi olarak tanımlanabilir.

Basit nicelik değişimlerinin niteliksel dönüşümlere yol açması doğanın genel bir yasasıdır.Bir bitki tohumunda'da bu gözlenebilir. Tohum gözle farkedemediğimiz değişimler geçirir, sonra bu değişim kesintiye uğrar, tomurcuk patlar ve ağaç filizi ortaya çıkar. Tohumun yerini bitki almıştır.Yani ister doğayı ele alalım ister insan toplumunu nereye bakarsak bakalım yavaş yavaş değişme yönünde işleyen süreklilik bir noktada kesintiye uğruyor sıçrama yaşanıyor ve yeni , farklı bir şey (nitelik değişikliği ) ortaya çıkıyor.

Tabi yeniyi ortaya çıkaran sıçrama (nitelik değişimi ) bir önceki süreç tarafından hazırlanıyor ve bu süreç sıçramayı nedensel olarak belirliyor. Örneğe dönersek canlının doğumu gebelik sırasında hazırlanıyor ve doğum olayı gerçekleşiyor.Sıçramanın kendiside daha sonraki hareketin niteliğini belirliyor. Yani sürekli değişimler belirli bir noktada kesintiye uğruyor ve kesintide sürekli değişimlere neden oluyor.

Sıçrama (sürekli gidendeki kesinti, nitelik değişimi ) belirli bir süreç için belirli bir sınıra gelindiği zaman gerçekleşiyor. Su 100 dereceye gelinceye kadar ısısı derece derece sürekli bir artış içersindedir, bu dereceye gelindiğinde süreklilikte bir kesinti yaşanır, 101 dereceye çıkmaz ve su, buhar haline gelir. Buhar sudan farklı niteliklere sahiptir. Buhar tuz, şeker gibi maddeleri çözemezken, su bunları çözebilir. Oksijen molekülü 2 atom içerir buna 1 atom daha eklenirse koku ve tepki bakımından oksijenden farklı olan ozon molekülü elde edilir.

Bir takım taneciklerden başka elemanter taneciklerin doğması, maddelerin fiziksel hallerinin değişmesi, yeni bir kimyasal elementin oluşması, yeni bir bitki veya hayvan türünün ortaya çıkması, yeni bir toplumsal düzenin meydana gelmesi bütün bunlar doğanın gelişimi içersindeki niteliksel değişimlerdir ve bütün bunlar nicelik birikimlerinin bir sonucudur.

Niceliğin niteliğe dönüşümü, her olayın karakterine göre ani veya yavaş gerçekleşebiliyor. Her olayın kendine özgü özellikleri, koşulları bu dönüşümünde şeklini belirliyor. Atomun parçacıkları olan elektron ve pozitron'un çarpışması sonucunda, bu iki parçacık başka bir parçacığa fotona (ışık parçacığı) dönüşüyor. Yani yüksek enerji taşıyan elektron ve pozitronun çarpışması sonucunda bu parçacıklar yok olarak ışıma ortaya çıkmakta. Organik doğada ise sıçramalar, göreli olarak daha yavaş bir karakter taşımakta. Uzun bir evrimin sonucunda ortaya çıkıyor kesintiler. Türler böylesi bir evrimin ürünüdürler. Farklı koşulların ve rastlantının sonucunda, değişen doğa koşullarına ayak uydurabilen canlıların, bu süreçte birbirlerinden farklılaşan genetik kodları, farklı türleri ortaya çıkartıyor.

Yani her hareket niceliksel artışı içeren evrimi ve bu sürekli artışın kesintiye uğramasını (sıçramayı) içeriyor. Ortaya çıkan nitelik değişikliğini tekrar evrimsel bir süreçte nicelik artışı izliyor ve bu sonsuz dizin doğanmızın tarihini oluşturuyor.

Nesneyi Doğru Olarak Yansıtan Bilgi (Gerçek)

Doğru ve gerçek kavramları düşüncenin bir niteliğidir ve düşünce ile nesnel ( objektif ) dünya arasındaki ilişkiyi içerir. Gerçek düşüncenin nesnel gerçekliğe uygunluğu anlamına gelir.

Gerçeğin nesnel olmadığını, subejektif olduğunu bunun insanın aklında potansiyel olarak bulunduğunu ve bütün insanlar için bunun böyle olmasının ortak bir özellik olduğunu zanneden düşünceler vardır. Bu düşünce gerçeğin, nesnel dünyanın insan düşüncesi tarafından doğru bir biçimde kavranılması olduğunu redder ve gerçeği insan düşüncesine keyfiyetine endeksler. Herkezin kendi gerçeği vardır, bir şey bana göre doğrudur sana göre doğru değildir vb lafları sık sık duyarız. Günümüzden 1400 - 1500 sene önce yaşamış Protagoras bu görüşü " insan her şeyin ölçütüdür " diye özetlemiştir.

Oysa bilimin buluşları ve insanlığın binlerce yıllık pratiği üzerinden şekillenmiş bilimsel düşünce gerçeğin nesnel olduğunu bu anlamda insandan ve onun düşüncesinden bağımsız olduğunu ortaya koyar.

Örneğin cisimler atomlardan oluşur , yeryüzü insanın varoluşundan önce vardı, dünya küreseldir, halk tarihin yaratıcısıdır vs gibi hükümler gerçektir çünki olguları doğru olarak yansıtmaktadır. Bunların hiçbiride insan düşüncesinin keyfiyetine bağlı değildir.

Peki bunların gerçek olup olmadığını nasıl anlarız, doğruluğunu neyle ölçeriz ? Bu tip önermelerin şu yada bu bilimsel teori yada çok çeşitli düşüncelerin doğruluğu tartışılabilir fakat pratik bu tartışmayı sonuca götürür ki buda gerçeğin tek ölçütüdür. Yeryüzünün insandan önce varolduğu teorik bir önerme değil, pratik bir dizi farklı disiplin çalışmalarının sonucunda ulaşılmış kesinleşmiş bir sonuçtur.

İnsan düşüncesinin nesnel gerçeğe varıp varamayacağı sorunuda teorik bir sorun değil, pratik bir sorundur ve insan düşüncesinin gücüde doğruyu gerçeği pratik içinde denemesinden ileri gelir.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 471
favori
like
share
aliozay Tarih: 14.07.2006 11:50
tesekkürler
minta Tarih: 10.07.2006 15:30
teşkkürler