Geniş caddelerin bitip gittikçe azalan yol ve evlerden sonra, seyrek ağaçların perspektif yaptığı, asfaltında kasisler olan köy yoluna saptım. Küçücük tepelerin birinin başladığı yerde biri bitiyor. Serpiştrilmiş evler bir kaybolup bir görünüyordu. Muhtemelen toprak kokuyordu her yer. Ve belki ahırdan yayılan tezek kokusu.

Artık kasisli asfalt tükendi gibi. Şimdi, şose asfalt ve kasis karışımı bir yolda, yol boyu yüksek bahçe duvarlarıyla çevrili evlerin arasından geçen daracık yolların kıvrımında her an bir canlıya çarpma korkusuyla önde rüzgar arkada tozu toprağa karıştırıp gidiyorum.

Bu yüksek duvarların arkasında ne tür bir dünya var diye de içimden geçirmeden edemiyorum.

Belki, avlunun bir kenarında, çalı çırpıdan yakışmış ateşin üstünde, sacda, alevin harı yüzünü kızartmış kocaman elli, kocaman gövdeli bir anadolu kadını en anaç haliyle, artık hiç de zor gelmeyen mahirane hareketlerle gözlemeyi çeviriyor. Dirseklerini dizlerinde, dizlerini karnında toparlamış. Bir diğeri una bulanmış sofra bezini yarı beline kadar çekmiş, seri hareketlerle göz açıp kapayıncaya kadar hamuru çarşaf çarşaf oklavaya doluyor. Ve kabaran iştahlarıyla, kırmızı yüzlü, çekingen, durağan bozkır çocukları, gözleme bekliyor…

Ya da; avlunun bir kenarında, isten kararmış taşların ortasında, zayıf ateşi canlandırmaya çalışan, kollarını bembeyaz dirseklerine sıvamış, kazandaki çamaşırı tokaçla bastıran yemenisi ter, eteği ıslak bir başkası…Az sonra çivide bulanmış uçuk mavi patiskalardan yelkenler takılacak çamaşır iplerine.

Belki de, yüksek duvarlı avlunun içinde, kocaman elli, kocaman gövdeli kadınlar, küçük meyve ağaçlarının gölgesine sığınmışlar, semaverde kaynamaya devam eden çaylarını ince belli bardaklarda kıtlama şeker tadında, sohpetleriyle yudumluyorlar. Ellerinde, avuçlarında kaybolmuş gibi işledikleri oyaları var. Dünyanın tüm renkleri bu oyalarda. Ve umutları. Ve yarın hayalleri. gelinlik kızların çeyizleri, konu komşuya hediye mahiyetinde göz nurları. Derin sohpetleri var mutlaka, hararetli hararetli hep bir ağızdan konuşuyorlar. Ne duvarın ardından geçen sesler, ne çocukların sıkılmış ağlamaları engel olamıyor.

Duvarlarla şekillenmiş köy yolu, evlerin seyrekleşmesiyle ferahlıyor. Az sonra bahçesinde kiraz, ayva, elma, ceviz ağaçları olan küçük bir bağ evinin önünde duruyorum. Burası benim hayalim.

Demir kapının eşiğinden, beyaz badanalı duvarları, ahşap pencerelerinde rengarek minik minik çiçekli perdeleriyle beliren evin önüne kadar gelen, taşlı yol. Sıralı, sağlı sollu ortancalar, fesleğenler, aslanağızları ve güllerle bezeli avlu kenarı. Yazın en hararetli günlerinde buz gibi kaynak suyuyla doldurulmuş beyaz fayanslı havuzda yemyeşil duru su. Elimle dalgalandırsam.

Ceviz ağacının yarı gölgesinde sıra sıra domates, biber fideleri. Çiçek dökmüşler çoktan. Her bir yaprağını tek tek koklasam, yüzüme sürsem. Domates kokusuna bulansa yüzüm. Akşamları, Kuyunun suyuyla yağmurlar yağdırsam üzerlerine. Saatlerce köklerindeki otları ayıklasam, çapalasam ve toprağa oturup farketmesemde büyümelerini izlesem. Tatlı bir yorgunluk çökse omuzlarıma.

Evin arka cephesine yapılmış kümesten gelen tavuk çağırmalarına bir süre cevap vermesem. Gittikçe genişleyen şiddetiyle serzeniş devam etse. Uyuşukmuşcana taş yoldan beyaz evimin kapısını açsam. Üst kata çıkan merdiven boşluğunda bitmiş sıvı yağ kutusundan buğday koysam kucağıma. Yemlesem. Sabahları hasır sepetle yumurta toplamak ne güzeldir kimbilir…

Beyaz evin girişinde, gün ışığı ağaçlarca nispeten engellenmiş sıcacık bir oda. Her yanı sevgiyle döşenmiş. Geniş sedirlerinde pamuktan döşeklerin üzerini kaplayan kalın basmadan iri çiçekli örtüler ve çiçeklerin renginde yastıklar. Yerde yeşil renkli bir kilim. Köşede ahşap bir masa. Masanın üzerinde işlenmemiş bakırdan vazo, içinde bahçeden toplanmış çiçekler. Pencerelerde yarı aralanmış göz kapakları gibi mayhoş sardunyalar.

Merdivaenleri çıkınca, çatıdan bozma, penceresiz bir oda.Belki bir köşe

sinde şömine barbekü.Köşeden köşeye yerleştirilmiş sedirlerin üstü, yastıklarla dolu.Sıcak yaz günlerinde yere uzanıp, kollarımı başımın altına alıp yıldızları seyredebileyim diye.

Ve çatının kalın kalaslarına bağlanmış hamak ipleri.Rüzgar bir baştan girip bir baştan çıkarken ninniler söyleyecek bana.

Zaman zaman çıkıp gidebileceğim, anahtarı bende olan bir kapı.Beni beklediğini bildiğim minderlerim yerlerde salaş salaş. Sedirlerimin çiçekleri hiç solmayacak. Ve mavi renkli kuş avludaki ceviz ağacının dallarına ben gelince yine konacak. Utangaç çocuk gibi saklanıp bana ‘’hoş geldin’’diyecek.

Kuşluğun ilk sesleriyle, odaya doluşan güneş ışıkları’’ kalk artık’’ deyip dürtüyor. Derin bir nefes çekiyorum, ciğerlerime demir kapının üzerindeki hanımellerinin kokusu doluyor. Gece boyu yıldız kovalamaktan yorgun düşmüş gözlerim açılmamaya kararlı. Biraz tembellikten ne çıkar.

Ruh nasıl bir şey? Suya girdiğinde beden irkilip zindeleşiyor. Maddi bir boyutu varmış gibi döküyor safralarını suya ve hafifliyor. Yerçekimi yok artık. Suyun kaldırma kuvvetinin ellerine teslim bedenim. Yüzüm yıldızlara dönük ama bulutlar geçiyor altından şekil şekil. Mavi patiskaya serpiştirilmiş pamuk tarları. Çukurovada peçeli bir işçinin elleri değiyor gökyüzüme. Karartma gecelerinden çıkmışcana açım aydınlığa. Doğrulup bırakıyorum tembel düşlerimi küçük yeşil okyanusumda. Sudan ayak izlerim buharlaşacak ardımsıra. Arınmış ve uyanmış bedenime günaydın…

Tavukların şarkıları buğdaya dair. Bu kadar mı naif olur istemek. Herbirinin gagasından öpesim geliyor. Ellerini arkaya atmış doğumhane kapısı babaları gibi aceleci, huzursuz, tedirgin ama umutlu bekleşiyorlar. Suya bandırılmış ekmek ve buğdaydan oluşan mükellef bir kahvaltı bu gün sancılı voltaların ödülü.

Buğday türküsü bitti, yerini allegro çocuk şarkıları aldı. Ne kadar keyifliler.

Küçük taşlarla bezeli yolum, domateslerin yanına götürüyor beni. Zayıf kollarından en büyük kırmızıyı seçiyorum. Nasılda güzel kokuyor. Yüzümü sürüyorum yapraklarına. Bir günlük sakal gibi yanaklarıma değiyor pürüzü. Ve siniyor kokusu en güzel kolonyalar gibi.

Kıvrım kıvrım biberler çengelleriyle ‘’gel’’diyor. Gidiyorum. Almamak olmaz. Bir kaç tanede biber. Kırmızının yanına yeşil de çok yakışıyor.Çay suyu çoktan fokurdamış hatta taşmıştır ocağa. Taşların üzerinden seke seke gidiyorum mutfağa.. Şükür ki sadece fokurduyor. Çayla buluşuyor demlikte kaynar su ve harika bir koku yükseliyor buharında. Kısık ateşte kendine gelmeli artık harareti.

Masama koyduğum domatesim, biberim, peynirim, zeytinim ve kuş seslerim… Bir sıfır önde başlıyorum bu gün güne.

Okyanusumun içinde olduğu küçük bir ada kurdum burada.

Yağmur yağacak.Yaz yağmurları ne güzel olur. Islansan bile üşümezsin.

Toprak kokusuyla dolar hava.Gıdıklar adete seni içeri sokmaz.Tepeden tırnağa suya kesersinde kurumak gelmez içinden.Gün tembel olma günüm anlaşılan.

Hamaktayım.

Rüzgar sallıyor beni.

Şiir yağıyor gökyüzünden.

Kuşlar bile sustu.

Uzaklardan gelen yabanıl sesler yenik düştü yağmura.

Şimdi bir avcı yıkanmış yaprakların ardına gizlenmiş ceylanı vurmaktan vazgeçti.

Tutsaklığından sıyrılmış bir tırtıl, kelebekselliğini yaşamak için yanlış bir gün bile seçmiş olsa, yağmur tadında kanatlanacak ilk ve son kez…

Hiçbir şey söylemek gelmiyor içimden. Büyü bozulacakmışcasına kaçıyorum sesli kelimelerden.

Yağmurdan bir damlaymışım bende…




kova270167

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 266
favori
like
share
mon_coeur Tarih: 01.05.2011 03:33
superdi tsk paylasim icin