Batınî inançlarda, ister tefeyyüz, ister fezeyân, ister sudur, ister zuhur, ister taayyün, isterse bir başka ad verilsin, görüldüğü gibi varlıklar "Asıl Var" olandan ve O'nun bir tür farklılaşmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bunu daha iyi vurgulayabilmek için günümüzde hayli yaygın bir söylem olan "enerji dönüşümü" savını anımsamamız yeterli olacaktır.. Ancak, onların bunu anlatmak için kullandıkları deyim, "enerji" değildir de "rııh"tıır. Eski Babil, Eski Mısır, Eski Yunan, Eski İran, Eski Aztek, Eski ve Yeni Hint ve daha birçokları da içinde olmak üzere Yahudi, Hıristiyan, İslâm ve Çağcıl tasavvuf ekollerinin, kollarının tümünün öğretilerinde ilk ilke olan "ruh" kavramına yüklenen anlamlar çerçevesinde dile getirilan "külli ruh/cüzi ruh", "ruhun bedene tutuklanması", ruhu arındırma yoluyla "Fenafillah/Bekabillah" mertebelerine çıkma ve "tanrılaşma" söylemleri de bu inancın mantıksal sonucudur. Nebevî inançta ise, varoluş böylesine bir dönüşümle değil, doğrudan doğruya Yüce Allah'ın dilemesi ve dileme doğrultusunda da "ol" demesiyle gerçekleşmektedir. Olay enerji dönüşümü suretiyle değil, "kelâm/söz" bağlamında bir buyrukla gerçekleşmektedir. Biz buna "bilgi aktarımı" diyebiliriz; çünkü, yaratış sırasındaki "ol" buyruğunun içeriğinde yaratılmış olan için gerekli bilgiler de vardır. Bir tür fiilî vahiy söz konusudur. Yaratma sırasında yaratılana gerekli donanım vahyedilmekte, yerleştirilmektedir. Ve, "Rûhulkudus" için özel isim olarak kullanılması bir yana tutulursa, Nebevî inançta "ruh" bir "şey" ismi değil, bir "emr"dir, üstelik "emrden"dir, eylem ya da söz; kısacası "vahy"dir.. Batınî inançlarda "alemin birliği" ilk ilkesi gereği "zaman"m da birliği vardır. "Ân-ı daim" diye adlandırılan bu "birlik içindeki zaman" oluşumlar paralelinde kendi içinde akıp durmaktadır. Bu yüzden de zaman "tek" bir parça olarak döngüsel bir yapıdadır. Hani Necip Fazıl"in bir şiirinde "zaman, o bir daire" diye ifade ettiği gibi.. Nebevî inançta ise, dünyadaki yaşamımızda ortak dil ve değerler kullanma gereğince uyguladığımız tarih ve takvim biçimindeki zamanı kastetmediğimizi belirterek söyleyelim, "ortak zaman" ya da "zamanın birliği" yoktur. Yaratılmış her varlık için ayrı bir zaman belirlenmiştir ve bunun adı da "ecel'dir. Ecel, belirlenen zamanın sonu değil, bir süreçtir. Yüce Allah'ın sürekli yaratıyor olması, evet, her eceli bir süreç, her süreci de bir ecel haline getirmektedir. Ve bu süreç dairevî, döngüsel, çevrimsel değil doğrusaldır. Başlangıcı "takdir", şimdisi "kaza", sonrası ise, ukbâdır. Yüce Allah'ın yaratmayı irade etmesiyle başlayan, burada yaşanan ve ahirete uzanan süreç... Nebevî iman edişin "rükünlerinden/iman çatısını taşıyan direklerinden" olan kadere ve ahirete iman bu zemin üzerine oturur. Döngüsel zaman inancına sahip bulunan Batınîlikte kader ve ahiret inancını oturtabilecek zemin yoktur. Peki, ya inanıyoruz diyorlarsa?.. İki beyinleri, iki kalbleri, iki kişilikleri var demektir.. Ya da, şu ya da bu alana uyumlu olarak söyledikleri iki şeyden birinin farkında değillerdir.

Çok uzadı.. Bir farka daha değinip, geçelim: Yüce Allah, yukarıda da değinildiği gibi, "ol" emriyle yaratma anında yarattıklarına gerekli bilgilendirmede bulunur, vahyeder.. Alemlerdeki bütün düzen bu bilgilendirmeyle aksamadan yürür. İnsan söz konusu olduğundaysa, durum biraz değişir. Biyolojik yaşamının sürmesi için gerekli bilgiler ona vahyedilmekle, yüklenilmekle birlikte, üstlendiği emanet için gerekli olan (belki de emanetin kendisi olan) "irade" kullanımı bağlamtndaysa, doğrudan vahiy yerine, Yüce Allah'ın gönderdiği yol gösterici Elçiler (hepsine selâm olsun) aracılığıyla iletilen vahye dolaylı olarak muhatap kılınır. Bu şu demektir ki, Yüce Allah sözgelimi balansına ne edip eyleyeceğini vahyederek bildirmişken, insana bu bilgiyi vermemiş, bilgilendirmeyi ancak (tümünü selâmla andığımız) Elçileri aracılığıyla yapmıştır. Bu durumda insanın kendi içine dönerek kendisi ya da varlık veya varoluş, insan yanı ile ilgili şu ve bu konusunda bilgilenmesi mümkün değildir. Bu alandaki bilgiler, yalnızca, (selâmla andığımız) Elçiler eliyle gönderilecektir. Bunun böyle olmasına karşın, Batınî inançlara göre, insan riyazet, seyr ve sülük, şu ve bu yolla salt gerçekliği, mutlak hakikati yakalama yetkinliğine sahiptir ve buna da "marifet" denilmektedir. Nebevî inanışta ise, mutlak hakikatin bilgisi Yüce Allah'tan Elçiler (hepsine selâm olsun) aracılığıyla ve bir "Haber" olarak gelir.. İnsanlar elçinin iletmesine, elçi de Yüce Allah'ın vahyet-mesine muhtaçtır. Bilgilenme konusunda aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru bir seyir, bir akış vardır. Buna karşın, Batınîlerin "velayet nübüvetten üstündür" savları ise, kendilerinin kendi çabalarıyla ve marifet yoluyla "mutlak hakikat"! elde edebilen "er kişiler", ötekilerin de bilgiye erişmek için vahyi bekleyen "her kişiler" durumunda bulundukları yolundadır. Yaptıkları "Nebilerin velayetleri de vardır ve velayetleri nübüvvetlerinden üstündür" türü teviller ise, tepkileri gidermek üzere dile getirilen şeylerdir.

İmdi: Allah, yaratma, zaman (dolayısıyla kader ve ahiret), alem, ruh, bilgi ve haliyle de nübüvvet ve kitap konularında bu ölçüde taban tabana zıt olan inanışların sahiplerinin iki ayrı "inanç" içinde olduklarını, Aleyhissalatvesselâm Efendimiz Muhammedi Arabî'nin dininin yanı başına Muh-yiddini Arabî'nin dininin oturtulduğunu söylemenin dehşet verici bir yanı kalır mı, bu durumda?.. Öte yandansa, evet, gerçekten insanı dehşet içinde bırakması gereken bir yan vardır, bu olayda.. O da, bu Batmî/Ezoterik inanç sahiplerinin, geçmişte diğer dinler karşısında da yaptıkları gibi, İslâm'ın hakikatinin kendilerinde olduğunu söyle meleri ve, ve de, kimi Müslümanları da (keşke kimi olsa, birçoklarını da) buna inandırmış olmalarıdır.

Bu kandırılmışlığın bu yaygınlığı ise, iki önemli sonuç doğurmaktadır:

Birincisi, dinin özü, imanın hakikati ve benzeri nice ifadelerle ortalığı kaplayan Batınîlik, insanların, özellikle de inanmış kimselerin ve bu kimseler arasında da dinin gereklerini daha iyi yaşamak isteyenlerin yollarını kesmekte, onlar ile Kur'ân-ı Kerîm'in arasına girmekte.. Doğrudan doğruya Kur'ân-ı Kerîm'in önüne set çekmek ya da onu dışlamak yerine, beyinleri koşullandırıp Kitab'ın kendi inançları uyarınca algılanmasını sağlama yöntemlerini kullanmaları ise, olaydaki vehameti daha bir arttırmakta...

İkincisi, insanlara iradeleri terk ettirilerek, insanların iradeleri törpülenip köreltilerek değerlendirme, seçme, girişme, eylemde bulunma yetenekleri ortadan kaldırılmak suretiyle "sürüleştirme" gerçekleştirilmektedir.

Tek cümleyle, Yeryüzündeki halifeliği ve Yara-tıcısı'na karşı sorumluluğu gereği "irade" sahibi kılman insan hem bu donanımından, hem de irade kullanımı sırasında yol haritası olsun diye gönderilen Yüce Kitab'ı kavrama imkânından yoksun bırakılmaktadır.
***
Batılı bir tarih felsefecisi insanlık tarihinin gizli örgütlerin kavgasından ibaret olduğunu söyler. Evet, hem gizli örgütlerin kendi içlerindeki çe-kişmeleri ve hem de -özellikle- kendi dışlarında kalan kimseler üzerinde egemenlik kurup, sömürüde bulunmaları sürecidir, tarih.. Bu sürece, Yüce Allah, hep, tümünü de selâmla andığımız Elçiler göndererek müdahale etmiştir. Elçiler (tümüne selâm olsun), Batınî bağlantılarla burunlarından zincirle kula kul kılınan insanlığı özgürleştirmenin öğretisini getirmiş, savaşımını vermişlerdir. Ama Masonluktan Gül-Haç Şövalyeliğine, Karmatilikten bilmem hangi Batınî tasavvuf koluna varıncaya dek aynı inancı -farklı söylemlerle- taşıyan bütün bu gizli örgütler hep birbiriyle ilişki içinde bulunarak insanlığı "Kırklar, Yediler, Üçler" oligarşisinin pençesinde tutmayı başarmışlardır...

Son Yüzyıl içinde Kur'ân-ı Kerîm'in gücünü yeniden duyurması üzerine de, bunun önünü kesmek için hemen harekete geçilmiş, tasavvufun güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması yoluyla ilk adımlar atılmış; ardından özellikle çağdaş eğitim alan kimselere uygun yorumlamalarla da Muhyid-dini Arabî misâli tasavvufun ihyası için kollar sıvanmıştır. Bu işi de Rene Guenon ve ekibi, izleyicileri yapmıştır ve yapmaktadırlar. Üstelik maneviyatçılık maskesi takınarak...

1992 Yılında bu tehlikeyi görüp, kitaplaştırmıştım. Felsefe, ilahiyat ve tasavvuf içerikli bu çalışmanın sunuşunu da "Verdiği görüntü, yol açtığı çağrışımlar farklı da olsa, elinizdeki bu eser, gerçekte, 'siyasal amaçlı' bir kitaptır." cümlesiyle yapmıştım. Çünkü, siyasal bir manevraya karşı çıkış söz konusuydu.

İslâm alemi üzerinde oynanan bu oyunun "entelektüel" bir düzlemde kalacağını düşünüyordum, o günlerde. Beyinleri işgale yönelik bir eylem görüyor ve buna karşı çıkıyordum. Ama, bugün görüyoruz ki, ne beyinleri bulandırmak amacıyla tasavvuf pompalanışı, ne beyinleri çelici yeni yorumlarla tasavvufun ihyası Kur'ân-ı Kerîm'in gücünü kırmağa yetmemiş olacak ki, topları, tüfekleri, gemileri, uçakları ve füzeleriyle saldırıya geçmiş bulunuyorlar.

Bilmeli, kabul etmeli ve hatta inanmalıyız ki, eylemde bulunan ne şu devlettir, ne de bu devlet.. Amaç, ne petroldür, ne egemenlik, ne de başka şey.. Haçlı Seferleri nasıl ki, "Doğu'nun zenginliği" bahanesi ve Kutsal Mekânları kurtarma söylemiyle yapıldığı halde gerçekte hedefte Kur'ân-ı Kerîm var idiyse, bugün de hepsi bahanedir, asıl amaç Kur'ân-ı Kerîm'in müminlerin O'na yönelişiyle ortaya çıkan gücünü kırmaktır. Hareketin bir Batınî inanç seferberliği olduğuysa, zaten, her gün medyada dillendirilmektedir.

Öyleyse, bizim için sorun Kur'ân-ı Kerîm'e yönelme ve sarılma sorunudur. Elbette yaşanan her türlü mazarratın/yitiğin giderilmesi için ne gerekiyorsa o da yapılacak, görünürdeki şartlara göre her türlü önlem alınıp eylemde bulunulacaktır. Ama, bu bahanelerin ardındaki gerçek sebebin Kur'ân-ı Kerîm'e karşı açılmış bir savaş olduğunu bilir de, bu idrâk içinde O'na yönelirsek, bilelim ki, hem sorunların tümünün çözümü ele geçirilecek, hem de Batınîliğin beli bir daha doğrulanmayacağı biçimde kırılacaktır.

Kur'ân-t Kerîm'le sınanıyoruz, tüm Müslümanlar olarak; bilelim ve O'na yönelelim.. Gerisi bahane... Kitab'a sahiden sahip çıkarsak, bize de sahip çıkılacaktır. Bu kadar...

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 674
favori
like
share
matrakSsS Tarih: 12.05.2007 09:38
Allah razı olsun
antistar Tarih: 18.08.2006 17:25
amin arkadaşlar. umarız bu sınavda başarılı olur ve Allah'ın bize öteki dünyada vereceği sonsuz nimetlere kavuşuruz.
erkancan Tarih: 17.08.2006 01:03
allah razı olsun kardeşim...

ALLAH bize bu sinavdan alnimizin akiyla cikmayi nasip etsin.
AMİN
CaNeR509 Tarih: 15.07.2006 19:18
Allah razı olsun kardeşim tabiki rabbim bir şekilde bizleri sınıyo inşallah o sınavı başarıyla geçenlerden oluruz