30 yaşındayım ve çok şükür ki hala bekarım" dedim kendi kendime. Bir kez daha anladım ki karar versen bir dert, vazgeçsen bir dert... Sırf bu yüzden, ailemin bütün "asla olmaz"larına inat, ayağımda bir kot ve üstünme bir t-shirtle gideceğim nikahıma, bir gün evlenmeye karar verirsem eğer...


Gülfem'den ayrılıp kuaföre doğru yollanmıştım. İsyankar saçlarıma "Bana bakın, patron benim! Ya yola gelirsiniz ya da ben getiririm" dedikten sonra, tam kuaförden çıkmak için hazırlandığım sırada, iş arkadaşım Eylem'in de aynı salonda olduğunu fark ettim. Aynanın karşısında oturmuş, kendisiyle ilgilenilmesini bekler halde ve yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle üstelik... Bir hafta sonra evlenecek olduğuna inanmak ne kadar güçtü yüzüne bakınca! Derhal yanına gittim hatır sormak için. Hayatın 24 saat içinde bana ikinci kez Bak kızım, bekarlık gerçekten de sultanlıktır! diyeceğini o an bilemezdim...

-Hayrola? Bu ne mutsuzluk?
-Sorma Yasemin& Yarın nikahımız kıyılacak ama ben hala kararsızım!

Düğünleri bir hafta sonraydı. Meğer düğün ile nikah için aldıkları tarih birbirini tutmadığından yarın aile arasında kıyılacak nikah töreniyle dünyaevine gireceklermiş. (Bu arada dünyaevi denilen yer tam olarak neresi bilen var mı aranızda? ) Nikah sonrası da düğüne kadar yine herkes kendi evine... Ne fena!!! Neyse, asıl konumuz bu değil. Bu arada size Eylem'in nişanlısının iki ay önce çok büyük bir trafik kazasında ölümden döndüğünü de hatırlatayım ve o gece hastanede Bertan'a kan bulmak için yaşadıklarımızı... Neredeyse dünyaevine giremeden gidiyordu çocuk. Şimdi iyi ama doktorlar daha uzun bir süre kendisini yormamasını, hatta birkaç ay seks bile yapmamasını tembihlemişler. Yine "Ne fena" demek istiyorum! Ve yine, neyse; çünkü konu bu da değil.

-Midem ağrıyor Yasemin, her an vazgeçecek gibiyim. Ne yapacağımı bilmiyorum. Konuşmaya çok ihtiyacım var!

Eylem'in bu sözleri karşısında bende akan sular durdu tabii. Saate baktığımda 19.00'du. Savaş'la randevumuz saat 20.00'deydi. Yetişirim diye düşündüm. Nasıl olsa dışarıda değil, evde bekliyordu. Ben bunları düşünürken Eylem'in çaresizce bakan gözleri gitgide ıslanıyordu. Çevremizdeki insanların bakışlarının bize yöneldiğini hissedince durumu toparlamak üzere harekete geçtim. Yanıbaşına bir sandalye çekerek, sorulara cevap aramaya başladım. Bana, canının bu akşam eve bile gitmek istemediğini söylediğinde durumun vehametini daha da iyi kavradım.

-Yoksa sevmiyor musun Bertan'ı artık?

-Seviyorum ama sanırım evlenmek istemiyorum. Sanki o bu işin altından kalkamayacak gibi hissediyorum. Ben, el bebek gül bebek bakılmak istiyorum. O ise ailesine karşı bile beni savunmuyor. Bugün telefonda çok şiddetli kavga ettik.

Gel de çık işin içinden. İki ucu kirli değnek! Ne diyeceğimi bilemedim, ama hızla düşünüp, mantıklı bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum. Yarınki nikah benim nikahımdı sanki anasını satayım!!!

Eylem'e, böyle bir durumda kesinlikle benim yapacağım şeyi söylememeye karar vererek başladım söze... Ona kaldırabileceği güçte bir fikir, daha doğrusu gaz vermem gerektiğine inandım.

-Eylemciğim evlilik dediğin olay, zaten bir tür -katlanma, idare etme sanatı- değil mi? Eğer Bertan'ı gerçekten seviyorsan, ailesine ve tüm dünyaya karşı kör, sağır ve dilsiz olmak durumundasın. Aksi takdirde mutsuz olursun, mutsuz edersin ve yürümez. O nedenle herşeyi sıfırlamak ve yarın da o imzayı öyle atmak durumundasın.

Ama ağzındaki asıl baklayı sona saklamıştı.

-Ya başka birine aşık olursam diye de çok korkuyorum!

-O ihtimal annelerimiz için bile hala var. Bertan için de öyle. Herkes için de... Ama evlilik, aşkın ve sevginin çok çok ötesinde başka bir mesele.

Dedim ve bu söylediklerimi nereden bildiğime inanın kendim de şaştım. Velhasıl, ayrılırken biraz daha hafiflemişti mide ağrısı.

-Git şimdi sıcak bir duş al. Sonra git nişanlının yanına -ki Allahtan altlı üstlü oturuyorsunuz- ve ona söylediğin bütün kötü sözleri unuttur. Doktorun söylediklerini unutma. Hasta adamı yormadan yap bunu ve yarınki nikaha iki ay önceki Eylem gibi git. İyi şanslar.

En çok son söylediğim cümleye inandım onun adına; iyi şanslar! Ayrıldığımızda saat 21.00'di. Savaş'ı arayıp özür diledim. O da benden ümidi kesip annesine uğramış neyse ki.

Meğer ne zor işlermiş bunlar. Ayrıca ben ne alakayım bu konularla ilgili fikir almak için? Ölmeden mezara konmak gibi bir şey bu benim için! "30 yaşındayım ve çok şükür ki hala bekarım" dedim kendi kendime. Bir kez daha anladım ki karar versen bir dert, vazgeçsen bir dert... Sırf bu yüzden, ailemin bütün "asla olmaz"larına inat, ayağımda bir kot ve üstünme bir t-shirtle gideceğim nikahıma, bir gün evlenmeye karar verirsem eğer... Çünkü gördüm ki insan en son ana kadar vazgeçebilir her şeyden; ama vazgeçmek istese bile, o ana kadar yapılmış masrafları düşünüp bile bunu göze alamıyor. Bir bakıma istemeye istemeye kara deliğe giriyor!

Bir hafta sonra...
Onlar ermiş muradına ben çıktım kerevetine

Eylem ve Bertan evlendiler en sonunda ve inanır mısınız Eylem o gün çok mutluydu! "Sana da tavsiye ederim mutlaka" diyor şimdi gözleri parlayarak. Daha iki gün önce kararsızdı hani? Nasıl yani???

-Ait olma duygusunu hissettim nikah masasında. Çok güzel bir duyguymuş, dedi.

Nasıl bir duygu acaba şu ait olma duygusu? Yani normalden farkı ne? Yoksa sadece nikah masasında ve birazcık da sonrasında yaşanan bir illüzyon mu? Hemen gider mi?.. Yatıya da kalır mı?.. En önemlisi de ömür boyu kalır mı? Merak ettim şimdi.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 607
favori
like
share
Garip07 Tarih: 26.07.2006 13:52
:79: :20: