beynin hafıza merkezi - beyin hafıza genleri - hafızanın genleriŞimdi size “canım baklava çekti” desem büyük
ihtimalle siz de baklava düşünmeye başlayacaksınız.
Bir pastanenin vitrinindeki veya
bir süpermarketin tezgâhındaki dilimler halinde
kesilmiş, bir tepsi içerisindeki baklava canlanacak
gözünüzün önünde. Fırının sıcağında kabarmış
sarı kahverengi karışımı renkteki kıtırımsı üst yufkaların
ilk ısırığınızda ağzınızda dağılması hayalinizde
canlanacak. Eğer karnınız açsa ilk lokmayla
baklavada saklı şerbetin ağzınıza dağıldığını hissedip
belki tadını iyice çıkarmak için dilinizle damağınız
arasında baklava lokmasını sıkıştırıp şerbetin
iyice tadına varmaya çalıştığınızı düşüneceksiniz.
Belki fıstıklı baklavanın ağzınızda nasıl eridiğini
veya bülbülyuvasının boğumlarındaki tatlı sertliği
düşüneceksiniz. Belki de baklavayı yedikten sonra
dişleriniz arasına kaçıp inatla dilinizin hamlelerine
karşı koyan kırıntıların sizi nasıl rahatsız ettiğini
hatırlayacaksınız. Peki, bu bilgi nerede ve nasıl
depolanıyor?
Yaşam boyu pek çok şey öğreniyoruz. Derslerde
öğrendiğimiz bilgiler yanında örneğin bisiklete
binmeyi, bir müzik aleti ile melodiler çalmayı veya
fırça ve renkleri kullanarak bazen gördüklerimizi
bazen aklımızda olanları tuvale yansıtmayı öğreniyoruz.
İleri düzeyde eğitimle, bir hastanın kalbinin
arızalı olan kapakçığını çıkarmayı veya tıkanmış damarlarını açmayı, uçak kullanmayı, bilgisayar
programı yazmayı öğreniyoruz. Öğrenebildiklerimizin
listesi âdeta sınırsız. Ancak eğer hatırlayamazsak
bu öğrendiklerimizin hiçbir değeri olmayacağı
da bir gerçek. Daha önce defalarca tecrübe etmiş
olsak bile hafızamız olmasa her şeye sanki daha
önce hiç görmemiş ve tecrübe etmemişiz gibi tepki
vereceğiz.
Tepkilerimiz hafızamızdaki birikimlerce yönlendirilir.
Bu birikimleri kullanarak hem bugün
hem de gelecek için kararlar veririz. Aslında kişiliğimizi
kim olduğumuzu bile hatırladıklarımıza
borçluyuz, bir bakıma aslında bizler hafızamızdan
ibaretiz. Bunu Alzheimer hastalığının kurbanlarından,
onların nasıl yalnızlaştıklarından, eşlerini
ve çocuklarını tanımaları bir yana kendilerinin
kim olduğunu bile hatırlamadıklarından biliyoruz.
İnsan hafızası olağanüstü bir kapasiteye sahip,
fakat unutmak da türümüzün bir özelliği. Tarih
dersinde öğrendiğimiz savaşlar, bunların kimler
arasında olduğunu, kimin galip geldiğini, yapılan
antlaşmaları unutmamız yanında bizim için daha
önemli olan şeyleri de unutuyoruz. Özellikle yaşımız
ilerledikçe yavaş yavaş unutkanlıklarımızın
farkına varıyoruz. İsimleri unutuyoruz, doğum günü
veya evlenme yıldönümü gibi önemli tarihleri
bile unutuyoruz.

Öte yandan sayıları çok az da olsa aramızdan
olağanüstü hafızaya sahip insanlar çıkıyor; daha
önce hiç bulunmadığı bir şehri havadan kısa bir helikopter
uçuşu ile görüp tamamen hafızasında kalanlarla
şehrin karakalem resmini büyük bir doğrulukla
ve detaylı olarak çizebilen Stephen Wiltshire,
hafızasında otuz bin kitabı tutan ve Oscar Ödüllü
“Yağmur Adam” filmine esin kaynağı olan Kim Peek
veya yaşamı boyunca yaptığı her şeyi, yediği her
yemeği ve güncel olayları hatırlayan Jill Price süper
hafızaya sahip olanlardan birkaçı. Ortalamanın çok
üzerindeki hafıza gücü olarak niteleyebileceğimiz
fotografik hafızaya sahip olanların sayısı ise çok daha
fazla; belki siz veya tanıdığınız biri pi sayısının
virgülden sonra birkaç yüz basamağını ezberleyebiliyor.
Peki, hafıza nasıl oluşuyor? Beyinde bir hafıza
merkezi var mı?
1596-1650 yılları arasında yaşamış olan ve modern
felsefenin babası olarak bilinen Descartes “insan
vücudu makine gibidir ve fizik kuralları uygulanarak
anlaşılabilir. Ancak en önemli ve sadece insana
özgü olan ruh, bilimsel metotların ulaşımı dışındadır.
Ona ancak rasyonel düşünce ile yaklaşılabilir”
demişti. Descartes bu düşüncesinde yanılmıştı.
Onun yanılgısına belki de
en güzel açıklamayı, 1953
yılında James Watson ve
Rosalind Franklin ile
birlikte DNA’nın yapısını
çözen Francis Crick
getiriyor. Crick Şaşırtan
Varsayım (The Astonishing
Hypothesis) adlı
kitabında söyle diyor; “Şaşırtan
hipotez şudur ki siz, sevinç
ve kederleriniz, hatıralarınız,
hırs veya ihtiraslarınız, kimlik
duygunuz ve hür iradeniz aslında
olağanüstü sayıdaki sinir hücresinin
ve onlarla ilgili moleküllerin
hareketinden başka bir şey değil.” Moleküler
yaşam bilimlerinde çalışarak geçirdiğim yaklaşık
yirmi yıllık sürede öğrendiklerimin beni de
aynı sonuca götürdüğünü belirtmek isterim. Daha
önce bu dergide yayımlanan “Beynin Sırları” ve
“Beyin ve Kişilik” başlıklı yazılarımda da bu gerçeği
açıklamaya çalışmıştım. Hafıza konusundaki bu
makale de bu zincire eklenecek bir halka olacak.
Hafıza konusunda belki de en önemli atılımı,
hafıza araştırmalarında adeta bir çığır açılmasına
vesile olan hasta H.M. sayesinde yaptık (hasta
haklarını ihlal etmemek için modern tıpta hastaların açık adları yerine ad ve soyadlarının baş harfleri
kullanılır). Araştırma makalelerinde ve kitaplarda
o hep “hasta H.M.” olarak anıldı. 2008 yılı Aralık
ayında 82 yaşında yaşama veda edince H.M. artık
gerçek ismi olan Henry Gustav Molaison olarak
anılmaya başlandı.
H.M. (1926-2008) dokuz yaşında geçirdiği bir
bisiklet kazasından sonra epilepsi nöbetleri geçirmeye
başladı. On altı yaşına kadar epilepsi beyninin
sadece bir kısmını etkilediği için nöbetleri kısmi
oluyordu. Fakat on altı yaşından itibaren nöbetler
şiddetli olmaya ve bütün beynini etkilemeye
başladı. Nöbetlerinden dolayı okuldaki çocuklar
onunla alay etmeye başlayınca ailesi kaydını başka
bir liseye almak zorunda bile kaldı. Epilepsi onun
yaşantısını normal bir şekilde devam ettirmesini
gittikçe zorlaştırdı. Buna rağmen H.M. 21 yaşında
da olsa liseyi bitirmeyi başardı. Elektrik motoru tamiri
işinde bir süre çalıştı ama nöbetler sıklaşınca
işten ayrılmak zorunda kaldı. O günlerde epilepsi
tedavisinde kullanılan az sayıdaki ilaçları yüksek
dozlarda almasına rağmen hiç fayda görmüyordu.
H.M. 1953 yılında Hartford Hastanesi’nde cerrah
olan William Scoville’e havale edildi. Scoville ve
arkadaşları önce çok sayıda test yaparak
H.M.’nin beyninin epilepsiden
etkilenen kısmını
bulmaya çalıştılar.
Eğer bulurlarsa ameliyatla
beynin o bölgesini kesip
çıkaracaklardı, böylece
epilepsi nöbetleri de
duracaktı. Fakat bu testler
sonucunda bekledikleri gibi
bir bölge bulamadılar. Bunun
üzerine Scoville “deneysel”
bir yaklaşımla H.M.’nin beyninin
hem sağ hem de sol yarı küresinden,
denizatı şeklindeki hipokampus
adı verilen kısmı ve onun hemen
etrafındaki dokuyu kesip çıkardı.
Ameliyat amacı açısından başarılı geçmişti;
Scoville istediği dokuyu kesip almıştı. Ayrıca ameliyat
H.M.’nin epilepsi nöbetlerini önlemede de çok
etkili olmuştu. Ancak ameliyatın beklenmedik olağanüstü
bir yan etkisi ortaya çıktı. H.M. ameliyattan
sonraki yaşamında hiçbir şeyi aklında tutamıyordu.
1963 yılında H.M. ile yapılan bir söyleşi sanırım
H.M.’nin durumunu çok güzel açıklıyor. Söyleşiyi,
ameliyattan sonra uzun yıllar H.M.’yi inceleyen
MIT’den (Massachusetts Institute of Technology)
araştırmacı Suzanne Corkin yapmıştı.

H.M. ismi dışında hiçbir şeyi hatırlamıyordu. İlk bakışta
H.M.’nin durumu bunama gibi görünüyordu ama Montreal Nöroloji
Enstitüsü’nden Brenda Milner, H.M. üzerinde testler yapınca
IQ’sunun normal olduğunu, şakalar yaptığını, kare bulmaca
çözebildiğini gözlemledi. H.M.’nin IQ’su ameliyattan sonra
112’ydi, ortalama IQ ise 100 civarındadır. Dolayısıyla H.M.
ortalamanın üzerinde bir zekâya sahipti. Ameliyat H.M.’nin
diğer beyin işlevlerini de etkilememişti. Lisan konusunda bir
problem yoktu. Ayrıca psikolojik bir rahatsızlığı da yoktu, depresif
değildi. Sadece hafızası etkilenmişti. Ancak hafıza konusunda
da ilginç bir durum vardı. H.M. ameliyattan önceki hayatında
olan biten şeyleri hatırlıyordu. Lise yıllarını ve okulda
yaşadığı problemleri, çalıştığı işleri hatırlıyordu ama ameliyattan
beri yaşadıklarını birkaç dakikadan fazla hafızasında tutamıyordu.
O günlerde bilimsel çevrelerde hafızanın beynin tamamına
dağıldığına, beyinde herhangi bir merkeze ve özel bölgeye dayanmadığına
inanılıyordu. Çünkü öğrenme ve hafıza konusunda
kobaylarla yapılan ilk çalışmalar bu yönde bilgiler vermişti.
Amerikalı araştırmacı Karl Lashey, kobayların beyninin değişik
bölgelerinde bir grup sinirin geri kalanlarla bağlantısını keserek
öğrenme ve hafıza merkezlerini belirlemeye çalışmıştı. Fakat
bu işlemi beynin hangi kısmında yaparsa yapsın kobayların
hiçbiri öğrenme yetisini ve hafızasını tamamen kaybetmedi.
Daha da önemlisi beyin lezyonu olan hastaların hafızalarındaki
anormallikler de hastadan hastaya değişiyordu. Milner, H.M.
hakkındaki ilk bilimsel makalesini yayımladığında pek çok bilim
insanı nedenin beyin travması ve epilepsinin sonucu olduğunu
düşünmüştü. Milner “sonucun H.M’nin beyninden ameliyatla
çıkarılan bölgeden kaynaklandığına inanmak o günlerde
bilim insanlarına ve doktorlara zor geliyordu” diyor. Milner
ise “eğer H.M. sadece kısa süre hatırlayabiliyorsa o zaman
ameliyatla beyninden çıkarılan hipokampus uzun süreli hafızanın
oluşmasında rol oynuyor demektir” diye düşünüyordu.
Milner’ın 1962 yılında yayımladığı bir makale, bilim dünyasında
hafıza konusunda en önemli kilometre taşlarından biri oldu.
Bu çalışmada Milner, H.M.’ye bir kalemle yansımasını aynadan
gördüğü bir yıldız şeklini çizdirmişti. İlk seferinde H.M. yıldızı
çizinceye kadar epey zorlanmıştı. Ertesi gün Milner, H.M.’den
yine aynı şeyi yapmasını istemişti. H.M. de hayatında ilk defa
yapıyormuş gibi yıldızı çizmeye koyulmuştu. Fakat her geçen
gün H.M. yıldızı çok daha rahat çizmeye başladı. Hatta “bu
beklediğimden daha kolay oldu” diyerek kendisi de farkında olmadan
yıldız çizme tecrübesinin bir şekilde hafızaya aktarıldığını
doğruluyordu. Bu sonuçlar tarihte ilk defa beynin yeni hafıza
oluşturmak için farklı sistemler kullandığını kanıtlıyordu.
Bugün bu sistemlerden birinin isimleri, yüzleri, yaşanan yeni
tecrübeleri, olayları kaydeden ve gerektiğinde geri çağıran sistem
olduğunu biliyor ve onu açık hafıza (deklaratif hafıza) olarak
adlandırıyoruz. Bu hafıza beynin medial temporal bölgesine
ve özellikle burada yer alan hipokampusa dayanır. Örtük
hafıza (deklaratif olmayan hafıza) ise beyinde diğer sistemler
tarafından oluşturulur. Yıllar önce bisiklete binmeyi veya herhangi
bir müzik aletini çalmayı öğrenmiş birinin yıllar sonra
düşmeden bisiklete binebilmesi veya müzik aletini hâlâ çalabiliyor
olması örtük hafıza sistemlerinin ürünüdür. Bu tür hafızanın
oluşmasında beynin striatum, neokorteks, amigdala ve
beyincik adını verdiğimiz bölgelerinin rol oynadığını biliyoruz.
Corkin bu farklı sistemleri “dün akşam yemekte ne yedin
diye sorduğumda beyinde bir hafıza sistemine ulaşıyorsunuz.
Fransa’nın başkenti neresidir diye sorduğumda başka bir hafıza
sistemini kullanıyorsunuz. İnsan ve hayvanda bu şekilde hafıza
sistemlerinin varlığı artık bilim dünyasında kabul edilmiş bir
gerçektir” şeklinde açıklıyor.
Bir yandan beynin değişik bölgelerinin hafızanın oluşmasında
görev alması, diğer yandan H.M.’de olduğu gibi hipokampusun
çıkarılmasının yeni hafıza oluşturmayı engellemesi birbiri
ile çelişkili gibi görünüyor. Ancak yapılan çalışmalar hipokampusun
hafızanın kaynağı veya depolandığı yer olmaktan ziyade
hafızanın oluşmasında zorunlu bir aracı olduğunu ortaya
koyuyor. Beynimizde milyarlarca sinir hücresi var ve bunların
her biri binlerce farklı sinir hücresi ile bağlantı oluşturmuş durumda.
Sayının yüksek olması her bir sinir hücresinin diğer bütün
sinir hücreleriyle tek tek bağlantı kurmasını olanaksız kılıyor.
Hipokampus hafıza oluşurken işte bu değişik beyin bölgeleri
arasındaki bağlantıların oluşmasında aracı olarak görev yapıyor.
Son yıllarda yapılan çalışmalar hipokampuslarındaki lezyon
nedeni ile amnezi (hafıza kaybı) olan kişilerin yeni hafıza
oluşturamamanın yanı sıra gelecekle ilgili olayları hafızalarında
canlandırmada ve olaylar ile gerçekleri birbiriyle ilişkilendirmede
zorluk çektiklerini gösteriyor.

H.M.’nin hafıza konusundaki bilimsel çalışmalara
katkısı ölümünden sonra da devam
etti. “Benim gibi diğer hastalara yardımı
olur” düşüncesiyle bilim insanlarının incelemesi
için beynini bilime bağışladı. H.M.
öldükten hemen sonra Massachusetts General
Hospital’a getirildi. H.M. ile 46 yıl çalışan
Suzanne Corkin önce MRI (Manyetik Rezonans
Görüntüleme) ile son bir defa H.M’nin
beyninin görüntülerini çekti. Ertesi sabah
H.M’nin beyni çıkarılarak yıllarca bozulmayacak
şekilde kimyasal maddelerle muamele
edildi. Beyin daha sonra San Diego’daki Kaliforniya
Üniversitesi’ne götürülerek - 40 derecede
dondurulup daha sonra 70 mikron kalınlığında
(1 mikron 1 mm’nin binde biridir)
kesilip incecik parçalara ayrılarak cam slaytların
yüzeyine aktarıldı. H.M’nin beyninin
tamamı kesilip aktarıldığında slaytların sayısı
2401’e ulaşmıştı. Araştırmacılar bu aşamada
her bir slaydı histolojide kullanılan özel
boyalarla boyayarak tek bir hücre çözünürlüğünde
H.M’nin bütün beynini çalışabilecekler.
H.M.’nin beynini slaytlara aktaran Kaliforniya
Üniversitesi Beyin Gözlemleme Merkezi
müdürü Jacopo Annese, bu slaytları bir
kitabın sayfalarına benzeterek “bu proje tamamlandığında
H.M.’nin beyin kitabı elimizde
olacak ve ondaki değişiklikleri en ince
detaylarına kadar çalışabilmemizi sağlayacak”
diyor.
2000 yılı Fizyoloji ya da Tıp Nobel Ödülü
sahibi Eric Kandel, hafızanın sinir hücreleri
arasındaki iletişim ve bu iletişim sırasında
gerçekleşen fiziksel birtakım değişiklikler
sonucu oluştuğunu belirtiyor. Sinir hücreleri,
çekirdeğin ve çoğu hücre organellerinin yer
aldığı bir hücre kısmından ve akson ve dendrit
adını verdiğimiz uzantılardan oluşur. Beyindeki
milyarlarca sinir hücresinin her biri
binlerce diğer sinir hücresi ile akson ve dendritleri
aracılığı ile iletişim halindedir. Bir sinir
hücresiyle diğer sinir hücresi arasındaki iletişim,
bir sinirin aksonunun diğer sinir hücresine
ulaştığı noktada yer alan ve “sinaps” adını
verdiğimiz yapılarda gerçekleşir. Bu iletişimde
“nörotransmiter” adını verdiğimiz
kimyasal maddeler görev alır. Bir diğer deyişle
iki sinir hücresi arasındaki iletişim kimyasal
olarak gerçekleşir. Bugün psikiyatrik hastalıkların
tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu
nörotransmiter sistemlerini hedef alır.

Günümüz bilgileri ışığında hafızanın nasıl
oluştuğu konusundaki açıklama, iki sinir
hücresi arasındaki iletişim bağının gücüne
odaklanıyor. Bu güç, oluşan hafızanın kısa
süreli mi yoksa uzun süreli mi olacağını
da belirliyor. Dolayısıyla eğer iki sinir hücresi
arasında belli bir uyarı açısından sadece
bir defa iletişim gerçekleşmişse, onunla ilgili
olan hafıza da kısa süreli oluyor. Eğer belli
bir uyarı iki sinir hücresi arasında defalarca
iletiliyorsa bu iki sinir hücresi arasındaki
bağlantı, yani sinaps, giderek güçleniyor ve
sonuçta uzun bir süre devam edecek fiziksel
bir yapı değişimi gerçekleşiyor. Bu da hafızanın
uzun süreli olmasını sağlıyor. O nedenledir
ki ders çalışmada olsun, belli bir beceri
kazanmada olsun, “tekrar etmek” öğrenmenin
temeli sayılır. Yine bu nedenle sınavdan
bir gün öncesinde öğrenilen bilgiler sınav
gününden sonra belki bir iki gün daha
hatırlanıp unutulur. Oysa düzenli olarak ve
aralıklarla çalışma sonucu tekrarlanan bilgiler,
belli bir grup sinapsın giderek güçlenmesini
sağladığından bilgiler uzun süreli hafızaya
kaydedileceği için uzun yıllar unutulmaz.
Son yıllarda araştırmacılar sinapsları güçlendiren
ve böylece öğrenilenlerin uzun süreli
hafızaya aktarılmasını sağlayan moleküller
hakkında da önemli bilgiler elde etmeye başladılar.
Örneğin New York Devlet Üniversitesi
SUNY’den Todd Sactor ve Andre Fenton
bu moleküllerden birinin PKMzeta olduğunu
buldular. Bu araştırmacılara göre PKMzeta,
sinir hücreleri arasında âdeta bir yapıştırıcı
görevi görüyor ve birlikte çalışan sinir hücrelerinin
fiziksel olarak birbirlerine bağlanmalarını
sağlıyor. Sactor ve Fenton kobaylarla yaptıkları
çalışmalarla da bu tezlerini test ettiler.
Fenton önce bir kobayı rahatça dolaşabileceği
yuvarlak bir platforma yerleştiriyor. Kobay
platformun hemen her yerinde gezinmeye
başlıyor. Bir süre sonra platformun belirli bir
kısmına düşük voltajlı elektrik akımı veriliyor.
Kobay bir süre sonra elektrikli bölgeye giriyor.
Girer girmez çarpılıyor ve hemen o bölgeden
uzaklaşıyor. Bu tecrübeden sonra bir daha
elektrikli bölgeye yaklaşmıyor. Onun bu hareketi,
platformun elektrikli bölgesinin neresi
olduğunu öğrendiğini ve hafızasına kaydettiğini
gösteriyor. Fenton anestezi ile uyuşturduğu
kobayın hipokampusuna PKMzeta molekülünün
çalışmasını durduracak ZİP adındaki kimyasal bir madde enjekte ediyor ve kobayı platforma
geri koyuyor. Kobay platformda dolaşmaya başlıyor
ve çekinmeden elektrikli bölgeye giriyor. Bu da
onun yine çarpılmasına ve oradan hızla uzaklaşmasına
neden oluyor. Bu sonuç, Fenton’un kobayın hipokampusuna
enjekte ettiği ZİP’in onun hafızasını sildiğini
kanıtlıyor. Fakat bir süre sonra bu kobay tekrar
elektrikli bölgenin yerini öğreniyor ve oradan uzak
durmaya başlıyor. Bu sonuç da ZİP’in etkisinin geçici
olduğunu, dolayısıyla görülen unutmanın ilacın yan
etkisi olmadığını, gerçekten hafızayı kısa süreli de olsa
silmesinden kaynaklandığını gösteriyor.
Moleküler biyoloji ve genetik alanında en etkili
dergilerden biri olan Cell’in 1994 yılı Ekim sayısında
peş peşe yayımlanmış iki makale vardı. Bunlardan
biri, ABD’nin meşhur araştırma merkezlerinden
olan Cold Spring Harbor Laboratuvarları’ndan
Tim Tully’nin grubunun yaptığı bir çalışmayı aktarıyordu.
İkinci makale ise yine aynı araştırma merkezinden
Alcino Silva’nın grubunun çalışmasıyla ilgiliydi.
Her iki makalenin temelde ortak bir yanı vardı.
Bu nedenle Cell dergisinin editörleri, ikisini art arda
aynı sayıda yayımlamışlardı. Tim Tully’nin grubu
CREB adı verilen geni meyve sineklerinde, Silva’nın
grubu ise aynı geni farelerde çalışamaz hale getirmişlerdi.
Bu sinek ve farelerin geri kalan bütün genleri
normaldi. Sonuç gerçekten çok ilginçti. Hem sinekler
hem de fareler uzun süreli hafıza kaybına uğramışlar
ve öğrendiklerini uzun dönemde hatırlayamamışlardı.

Bu satırları okurken “madem hangi genin ve hangi
proteinin hafızadan sorumlu olduğunu biliyoruz,
o halde bir hafıza hapı geliştirilemez mi?” sorusunu
soruyor olmalısınız. Bu soruyu ilk soranlardan biri
de tahmin edeceğiniz gibi, CREB’in hafızadaki önemini
çalışmaları ile çözmüş olan Tim Tully idi. Alzheimer
gibi özellikle hafızanın zayıflaması ile başlayan
ve tamamen kaybolması ile sonuçlanan hastalıkların
tedavisinde kullanılabilecek olması yanında,
normal insanlara kazandıracağı avantajlar nedeni ile
de böyle bir hafıza hapı geliştirmek bütün insanlık
için büyük bir buluş olacak, ayrıca miyarlarca liralık
bir getiri de sağlayacaktır. Böylesine büyük bir potansiyel,
bütün gözlerin bu hapı geliştireceklere çevrilmesine
sebep oldu. “Hafıza hapı” yabancı bir dilin
bir ay gibi kısa bir sürede öğrenilmesini sağlayabilecek,
pek çok alanda üniversite eğitimi almak için gereken
dört yıllık süre belki birkaç aya inebilecektir.
Hafıza hapını geliştirmek üzere çalışanların ilki,
bu konudaki öncü çalışmaları ile bilinen Tim Tully
oldu. Tully ismini hafıza ile ilgisi nedeniyle eski Yunancadan
seçtiği “Helicon Therapeutics” adında bir
şirket kurdu. Ama işi kolay değildi. Hafızanın iyileştirilmesinden
ve geliştirilmesinden sorumlu olan
önemli genlerden birinin yalıtılması sadece ilk basamaktı.
Önemli olan, bu genin ürününün ilaç haline
getirilmesi, ilacın istenilen beyin hücrelerine
ulaşması ve o hücreler üzerindeki etkisini belli
bir süre devam ettirmesiydi. Yoğun çalışmaların
devam ettiğini açıklayan şirket yetkilileri, hapın şu anda deneme aşamasında olduğunu ve beş yıl gibi
kısa bir süre sonra da insanların hizmetine sunulabileceğini
bildiriyorlar.
Daha önce binde, belki de milyonda bir olağanüstü
hafızaya sahip olan insanların da çıktığını belirtmiştim.
Jill Price bu insanlardan biri. Onu ilk
defa ABC kanalının “Good Morning America” adlı
programında görmüştüm. Spiker Diane Sawyer
onu “hiç unutmayan kadın” diye tanıtmıştı. Tıp literatürüne
J.P. olarak geçen Jill Price sekiz yıl boyunca
bilim insanlarının olağanüstü hafızasını araştırmasına
izin vermiş ve nihayet bir otobiyografi yazmıştı.
1965 doğumlu Jill Price 14 yaşından beri yaşadıklarını
ve etrafında olan bitenleri dakikası dakikasına
hatırlıyor. Ona rastgele bir tarih verilip o
gün neler olduğu sorulduğunda, birkaç saniye içerisinde
o günün haftanın hangi gününe denk geldiğini,
o tarihte ne yaptığını, yine o gün dünyada
ve Amerika’da olup biten önemli olayları hatasız
söyleyebiliyor. Onun durumunu anlatmak için
bilim insanları yeni bir isim bulmak zorunda dahi
kalmışlar: hipertimestik sendrom. Röportajda
J.P., Sawyer’ın sorduğu soruların hepsini doğru cevaplıyor.
Hatta bir soruda TV kanalının kullandığı
kaynak kitabın hatalı olduğunu ortaya çıkarıyor. J.P.
hakkında ortaya çıkan ilginç bir gerçek de yaşadığı
her şeyi kendi el yazısı ile kaydetmesi (notları 50 bin
sayfayı aşıyor). New York Üniversitesi araştırmacılarından
psikolog Gary Marcus, Jill Price’ın olağanüstü
hafızasının özellikle kendi yaşamına ait bilgilerle
sınırlı olduğunu gözlemliyor. Hafıza için kullanılan
bilimsel testlerden bazılarını Price’a uyguladığında
onun yeni hafıza oluşturmada normal insanlardan
çok da üstün olmadığını görüyor. Bununla
beraber kendi yaşamıyla sınırlı da olsa Price’in hafızasının
olağanüstülüğünü o da kabul ediyor.
Her ne kadar olağanüstü hafızaya sahip olmak
ilk anda imrenilecek bir şey gibi görünse de geçmişte
yaşanmış güzel hatıralar kadar keder ve üzüntüler,
acı tecrübeler de hatırlananlar arasında olacaktır.
Nobel Ödüllü Eric Kandel’in fakültemizde verdiği
ve hafıza ile ilgili çalışmalarını anlattığı konuşmasını
şu cümle ile tamamladığını hatırlıyorum;
“İnanın güçlü bir hafızanız olmasını istemezsiniz,
acı olayları yaşamınız boyunca yaşandığı andaki tazeliğiyle
hatırlamayı hiç ister misiniz?”
Hafıza konusunda yapılan çalışmalar, belli bir
tecrübeyi yaşadığımızda birlikte uyarılan sinir hücrelerinin
uzun süre kalıcı bağlantılar oluşturduğunu
ve aradan bir süre geçtikten sonra da bu sinir
hücrelerinin yine birlikte uyarılması sonucu hatırlamanın
gerçekleştiğini gösteriyor. Yeni tecrübeler sinir hücrelerinden oluşan bu sistemlerde var olanlara
yeni bağlantıların eklenmesine neden oluyor.
Dolayısıyla hafızanın oluşmasında “bağlantı” veya
“ilişki” son derece önemli. Eğer beynimiz doğal halinde
olaylar, nesneler ve gerçekler arasındaki bağlantıları
kullanarak uzun süreli hafızayı oluşturuyorsa
bu gerçeği eğitim metotlarına uygulayarak
çok daha etkin bir eğitim sistemi geliştirmemiz söz
konusu. Örneğin matematikte “üç kere iki ne eder”
sorusunu “senin ve iki arkadaşının bisikletlerinin
tekerleklerini kırmızıya boyamak istersek kaç tane
tekerlek boyamamız gerekir” şekline dönüştürdüğümüzde
öğrencinin beyni kendisi için doğal olan
yolu takip edecek ve daha önce varolan bilgileri (bisikletin
iki tekerleğinin olması) kullanarak çarpma
işlemine ait yeni bağlantıları ekleyip onu gerçek
hayatla bağlantılandıracaktır. Bu da öğrenmenin
çok daha köklü ve güçlü olmasını sağlayacaktır.
Yine tarih dersinde bilgilerin savaşların ne zaman
ve kimler arasında yapıldığı ve nasıl sonuçlandığı
şeklinde ezberi gerektiren bir aktarım şekli yerine
öğrencinin dağarcığındaki bilgiler üzerine inşa
edilecek tarzda aktarılması (o günün şartlarının
bugünle benzerlikleri, farklılıkları vb.) öğrencinin
önce hafızasında bağlantılar kurmasını sağlayacak,
bilgisi derinleştikçe de soyut konuları (savaşın politik
nedenleri) kavramasına ön ayak olacaktır.

Kaynaklar
Sweatt, D.J., Mechanism of Memory, Elsevier, 2003.
Hathaway, W., “Henry M: The Day One Man’s
Memory Died”, Hartford Courant,
22 Aralık 2002.

Carey, B. “H.M., an Unforgettable Amnesiac,
Dies at 82”, New York Times, 4 Aralık 2008.
Kaliforniya Üniversitesi Beyin Gözlemleme Merkezi

alıntı

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1602
favori
like
share