Osmanlıca Türkçe Lügat

A 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
A Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.
AB f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
AB-I ÂBİSTENÎ Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
AB-I ADÂLET Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
AB-I BÂDE-RENG Kanlı göz yaşı.
AB-I BESTE Buz. * Mc : Billur, sırça.
AB-I CİĞER Ciğer suyu. * Göz yaşı.
AB-I ÇEŞM Göz yaşı.
AB-I DEHÂN Ağız suyu, salya.

AB-I HAYAT Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer. * Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir.

AB-I HUFTE Durgun su. * Buz. * Billur. * Kınında bulunan kılınç.
AB-I HURDENÎ İçme suyu. İçilir su.
AB-I KEVSER Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
AB-I LEZİZ Leziz, tatlı su.
AB-I MUSAFFÂ Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
AB-I REVAN Akar su. * Kalpteki ferahlık.
AB-I RÛY Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.
AB-I ŞOR Acı su. * Göz yaşı.
AB-I YAH Buzlu, soğuk su.

AB-I ZEN f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)

AB Kusur, ayıp, noksanlık.
ABA' Kaba, ahmak kişi.
A'BA Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
ABA Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
ÂBÂ (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
ÂBÂ VE ECDÂD Analar, babalar, dedeler.
AB'AB Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
ÂBAB Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
ABAB (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
AB'ÂB Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
ABAD Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
ABAD f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
A'BAD Köleler.
ABADAN f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.

ABADÎ Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.

ABÂDİLE Abdullah isimliler.

ABÂDİLE-İ SEB'A Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)

ABAJUR Fr. Lamba siperi.
ABAK İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
ABAKİYE Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
ÂBAL Develer.
ABAL Dağ kili.
ABALET Ağırlık.
ABA Kule.
ABAM şişman kimse.
ABA-PUŞ f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
ÂBAR (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
ABAT Koltuk altları.
ABB Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.

ABBAS Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.

ABBASÎ Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.

AB-BERİN f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.

AB-CAME f. Su kabı.
AB-ÇERA f. Kahvaltı.

ABD Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). "Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir.

Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."

ABDAL t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

ABDAN (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.

ABDAR f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.

AB-DEST f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. * Azarlama, paylama.

ABDESTAN f. Su ibriği, abdest ibriği.
ABDEST-HANE f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.

ABDİYET Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.

ABDULAZİZ 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

ABDULHAMİD LL (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

ABDULKADİR Allah'ın kulu.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ (Bak: Cürcanî)

ABDULLAH Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.

ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A) Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.),

Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)

ABDULLAH İBN-İ ÖMER Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)

ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

ABDURRAHMAN BİN AVF Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.

ABE' Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
ABE İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
ABECE Ahmak kimse.
ABED Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
ABEDE (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
ABEDE-İ ESNAM f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
ÂBEK Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
ABEKET (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
A'BEL Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
ABEL (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
A'BEL (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ.
AB-ENDAM f. Güzellik. Güzel endam.
AB-ENDAZ Su mühendisi.
ABERASYON Fr. Sapma.
ABERAT (Abre. C.) Göz yaşları.
ABES Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.

ABES Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)

BESE (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
ABESE SURESİ Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
ABESE İRCA Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ABESİYAT (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.

ABESİYYUN Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)

ABEY-SERAN Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
AB-GAH Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
AB-GİNE Fr. Billur. * Ayna. * Kılınç. * Göz yaşı. * Şişe, sürahi, kadeh.
AB-GİR f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
AB-HANE f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABHER Nergis çiçeği, * Dolu kap.
AB-HURDE f. Su içen.
ABIK Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
ABÎ f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi.
ABÎ Kurban payı.
ABÎ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan.
ABİD İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle.
ABÎD Kullar. Köleler.
ABİD f. Kıvılcım.
ABİDANE f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABİDAT-I İSLÂMİYE İslâm medeniyeti anıtları.

ABİDE Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)

ABİDE İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
A'BİDE (Abd. C.) Köleler. Abid.
ABİDEVÎ Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
ABİL Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
ABİLE f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
ABİR (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
ABİS Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
ABİS Alaycı, saygısız.
ABİS Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
ABÎSE (C: Abayis) Tarhana.
ABİST f. Gebe, hâmile.
ABİSTEN f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
ABİSTENÎ f. Hâmilelik, gebelik.
ABİŞHOR f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
ABİŞTGÂH f. Gizlenecek yer, gizli yer.
ABİY Kısmet, nasib,
ABİYE Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

ABKAME f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.

ABKARÎ Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey

Abkar'a nisbet edilirdi.)
AB-KEND f. Havuz, dere, su geçidi.
AB-KEŞ f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
AB-KUR f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
ABL Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
ABLA' Ak nesne. * Beyaz taş.
ABLİSE f. Tarlaya tohum atan, ekinci.

ABLUKA İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
ABLUKAYI BOZMAK Muhasara hattını yarıp geçmek.
ABLUKAYI KALDIRMAK Muhasarayı bırakmak.
AB-NAK f. Sulu, ıslak, nemli.
ABONE Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
ABONMAN Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
ABORDA İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
ABR Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
ABRA Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
ABRAN Ağlayan, ağlayıcı.
AB-RANE f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ABRAŞ Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
ABRE Göz yaşı.
ABS Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak.
ABS Kurumak, katılaşmak.
ABS (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.
ABSAL f. Bahçe, koru, park.
AB-SÜVAR f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
ABŞ Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
AB-ŞAR f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
AB-ŞİNAS f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
ABT Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak.
ABT Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
ABU f. Nilüfer çiçeği.
ABUS Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
ABV Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
AB-VEND f. Maşrapa, bardak, su kabı.
AB-YAR f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
AB-YARÎ f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
AB-YÂRÎ-İ HİMMET Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
AB-ZEN f. Küçük havuz. * Banyo.
AC Fildişi. * Dolu kap.
AC'AC Çağırış.
ACAC Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
AC'ACE Uzun uzun çağırmak.
ACAFET Zayıflık. Çelimsizlik.
ACAİB (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAİBAT Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
ACAİZ (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
ACAK f. Toprak.
ACAL (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT Yoğurt.
A'CAM (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
ACAM (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
ACAN f. Polis: Emniyet mensubu
ACAR (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
ACASA Deve sürüsü.

ACB Kuyruk sokumu. "Us'us" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de "Sure: 30. âyet: 27" Yani: "Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır." Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde "Acb-üz zeneb" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acb-üz-zeneb" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)

ACC Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
ACC(E) Kalabalık.
ACCAC Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
ACEB Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
A'CEB Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
A'CEB-ÜL ACÂİB Çok acib ve gülünç olan.
ACED Kuru üzüm.
A'CEF İnce, zayıf.
A'CEL Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
ACELE Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
ACEM İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
ACEMÂNE f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ACEMCEME (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.

ACEME (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
A'CEMÎ Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
ACEMÎ Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
ACEMİSTAN f. İran ülkesi.
ACEMİYAN f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.

ACENTE (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
A'CEZ En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
ACEZE (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
ACÎB Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
ACİB Hayret veren. Şaşılacak şey.

ACÎBE Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.

ACİBE-İ HİLKAT Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
ACİC Sesi yükseltmek.
ACİL Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
ÂCİL Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
ÂCİLANE f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİLEN Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
ÂCİLEN Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
ACİN Rengi ve tadı değişmiş pis su.
ACİN Yoğurma, hamur tutma.
ACİNÎ Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
ACİNİYET Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
ACİR Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
ACİŞ f. Üşüme, soğuktan üşüme.
ACİYY(E) (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
ÂCİZ Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
ÂCİZÂN (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."

ÂCİZİYYET Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
ACLED Yoğurt.
ACLEZ Kavi, sağlam nesne.
ACM (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
ACMÎ İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
ACN Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
A'CUBE (Bak : U'cube)
ACUL Çok acele eden sabırsız.
ACULÂNE Acele edene yakışır suretde.
ACULİYET Acelecilik. Sabırsızlık.
ACUR Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
ACUZ(E) Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
ACUZE-İ ŞEMTA Saçı ağarmış kocakarı.
ACÜR Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.
ACÜR Kuyruk.
ACÜR Kerpiç, tuğla, kiremit.
ACÜRÎ Kiremitçi, tuğlacı.
ACÜS Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
ACÜZ (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
ACV Çocuğa süt içirmek.
ACVE(T) Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.

ACZ Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı. (İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" ile ilan etmektir. M.N.)

ACZA' Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
ACZ-ALUD f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
ACZE (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
ACZ-MENDÎ f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
AÇALYA yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
AÇAR f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
AÇI (Bak: Zâviye)
AÇKI Cilâ, perdah, lostra.
AÇKICI Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
AD İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
ÂD (Âdet. C) Âdetler.

ÂD Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.(Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsi hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselam) ve Âd ve Semud ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. $ âyetinin sırriyle cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. ş.)

ADA Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
ADA Etrafı su ile çevrili kara parçası. * Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
A'DA (Adüv. C.) Düşmanlar.
A'DA En zâlim, en çok düşmanlık eden.

ÂDÂB (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)

ÂDÂB-I MİLLİYE Millete ait edep ve terbiyeler.
ÂDÂB-I MUAŞERET Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)

ADÂB-I UMUMİYE Umumi ahlâk kaideleri.
ÂDÂB U ERKÂN Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
A'DAD (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş.
A'DAD İnce ve kısa kollu adam.
A'DAD (Aded. C.) Adetler. Sayılar.
ADAHİ (Udhiye. C.) Kurbanlar.
ADAHİK (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
ADAK Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
ADAKK İnce, dakik.
ADAL Gümüşü az olan para.
A'DAL (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
ADALAT (Adale. C.) Adaleler.
ADALE Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

ADALET Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahe

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 41772
favori
like
share
MAGAZIN Tarih: 08.09.2009 20:12
ARKADAŞHHIM EMEĞİNE SAĞLIK.
zeblin14 Tarih: 31.08.2008 13:08
emegin için teşekkürler...
serchar Tarih: 20.01.2008 20:11
Allah razı olsun
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:36
HAYAT-I ALİL Hasta ömür, hastalıklı hayat.
HAYAT-I ASKERİYYE Askerlik hayatı.
HAYAT-I HUSUSİYYE Hususi hayat, özel hayat. Şahsa ait hayat.
HAYAT-I İNSANÎ İnsana ait hayat.
HAYAT-I TAKDİRİYYE Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı.
HAYAT Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. * Avlu.
HAYAT-BAHŞ f. Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren.
HAYAT-ENGİZ f. Yaşamaya zorlayan, yaşatan.
HAYAT-FEZA (EFZA) f. Hayat artırıcı, hayat bahşedici. (Bak: Fezâ)
HAYATÎ Hayata ve yaşamağa ait. Hayatla alâkalı. Hayat için mecburi olan. * Mc: Çok önemli bir şeyin bağlı bulunduğu başka bir şey. Temel.
HAYATİYET Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması.
HAYATİYYUN Biyoloji âlimleri.
HAYAVİYE Hayatla alâkalı âza. (Hayeviye diye de okunur)
HAYBER Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmiştir.Hayberin eski ahalisi yahudi olup, fetihten sonra haraca bağlanarak vatanlarında bırakılmışlar ise de, Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastalıklarında "Arap Yarımadasında iki din birleşemez." dediğini işittiğinden, daha sonra halifeliği zamanında bu hadise istinaden bütün yahudileri çıkarıp Şam'a naklettirmiştir.
HAYBET Mahrumiyyet. İsteğine erememek. Me'yus ve mahrum olmak.
HAYBET-ZEDE f. Sıkıntıya uğrayan, kedere düşen, kederli olan.
HAYD (C.: Hayud-Ahyâd) Uzanmış büyük dağ burnu.
HAYDA' Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap.
HAYDAR Yiğit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, * Arslan, gazanfer.
HAYDAR-I KERRÂR Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düşmana saldıran.
HAYDARANE f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HAYDARÎ Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık. * Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka.
HAYDARİYYE Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise.
HAYDE Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Hakdan ve doğru yoldan ayrılmak.
HAYDEB Ulu ve yüce yol.
HAYDO (Kürdçede ism-i tasgirdir) Haydar demektir. (Ali'ye Alo denmesi gibi)
HAYDUD (Haydut) Yol kesici. Dağ hırsızı. Eşkiya.
HAYE f. Yumurta. * Haya, husye.
HAYED Gölgesinden ürken eşek.
HAYENDE f. Ağızda çiğneyen.
HAYESAN Doğru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek.
HAYEVAN (Bak: Hayvan)
HAYEVÎ Canlı. (Bak: Hayaviye)
HAYF (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)
HAYF Gözün birisi birine muhalif olmak.
HAYFANE (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at.
HAYFES Kısa adam.
HAYHAY t. Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.)
HAYIFLANMAK Acınmak, üzülmek. Esef etmek.
HAYIR Hayrette kalan, mütehayyir. Şaşıran. * Birikmiş su.
HAYIRSEVER İyilik ve yardım etmesini seven.
HAYİA Şiddetli ses.
HAYİC Âşık, hayran. * Mest olmuş deve.
HAYİDE f. Çiğnenmiş. * Ağızdan ağıza dolaşmış, bayat söz.
HAYİDE-GÛ f. Değersiz sözler söyleyen kimse. * Değersiz şiirler yazan kimse.
HAYİH Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne.
HAYİL Kısır olan hayvan. * Engel, mâni. * Hicâb.
HAYİM Suyu, tahmin ettiği yerlerde arayıp bulamamak. * Susuz, atşân.
HAYİR Mütehayyir kimse. * Toplanmış su.
HAYİŞ Sık bitmiş olan hurma ağaçları.
HAYİZE Aybaşısı olan kadın. (Bak: Hayz)
HAYK Kaplamak.
HAYK Sallanmak. * Dokumak. * Tesir etmek, etkilemek.
HAYKAN Büyük ve kalın olan. * Kısa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak.
HAYKATAN Türraç kuşunun erkeği.
HAYL At. At sürüsü. * Atlı sürüsü. * Zümre, güruh. * Düşünmek, hıfzetmek.
HAYL-İ ADÜV Düşman sürüsü, düşman güruhu.
HAYL Kuvvet. Havl.
HAYLA' Cin taifesinden bir nesne. * Sırtlan. * Korku.
HAYLE Keçi sürüsü.
HAYLE Zannetmek, sanmak.
HAYLİ f. Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takım. Kesir. Bol.
HAYLULET Kibir. * Taazzum. Gurur. * Su-i zan. * Korkmak. Tevehhüm etmek.
HAYLULET Yolu kapamak. * Araya girme. İki şey arasına girip hicab olmak.
HAYLULET-İ ARZ Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
HAYM Yaramazlık yapmak.
HAYMANA Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer. * Ankara'nın bir kazası.
HAYME Çadır.
HAYME-İ KEBUD Mavi çadır. * Mc: Sema, gök.
HAYME-GÂH (Haymegeh) f. Çadır kurulan yer.
HAYME-NİŞİN Çadırda oturan. Göçebe.
HAYMÎ Çadır biçiminde olan.
HAYMUME Korkaklık, cübün.
HAYN Helâk olmak.
HAYNUNET Yakın olmak, yaklaşmak.
HAYR Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet. (Bak: Hayrat)
HAYR-UL BERİYYE Halkın hayırlısı. Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL BEŞER İnsanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR-UL ENAM (Bak: Hayr-ül Vera)
HAYR-UL FÂSİLÎN Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı.
HAYR-UL HALEF Hayırlı evlâd. Babasını hayırla andıracak evlâd.
HAYR-İ MUKAYYED Bir kimseye hayırlı olduğu halde, diğer bir kimseye göre zararlı ve şer olan şey.
HAYR-UL UMUR İşlerin en hayırlısı.
HAYR-UL VERA (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
HAYR Sakınmak. * Büyük avlu.
HAYRAN Takdirkârlığından dolayı şaşa kalmış. Çok takdir etmiş. Çok beğenmiş.
HAYRAT (Hayr. C.) Sevap için Allah rızâsı yolunda yapılan iyilikler. Haseneler.Hayır iki çeşittir. Birincisi: Mutlak hayırdır; her halde, herkes için rağbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. İkincisi: Mukayyed olan hayırdır; birisinin yanında hayır olan, başkası için şer olabilir. İsraf ve sefâhette kullanılan çok mal gibi.İlmî, imanî, dinî, manevî ve maddî çok hayır ve menfaat verenlere de ehl-i hayır denir.
HAYRE (C.: Hayrât) İyilik, kerem. * Her nesnenin iyisi.
HAYR-ENDİŞ f. İyilik düşünen, hayırlı iş düşünen.
HAYRET Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek.
HAYRET-İ SIRFE Tam bir şaşkınlık.
HAYRET-BAHŞ f. Hayret veren, şaşırtan.
HAYRET-BAHŞÂ f. Hayret veren, şaşkınlık veren, hayrete düşüren.
HAYRET-ENGİZ f. Hayret veren. Hayret içinde bırakan.
HAYRET-FEZÂ f. Hayret veren, hayreti artıran.
HAYRET-NÜMÂ f. Hayret gösteren, hayret veren.
HAYRET-ZEDE f. Hayrete düşmüş ve şaşırmış olan.
HAYR-HAH f. Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven.
HAYR-HAHÎ f. İyilikseverlik, hayırhahlık.
HAYRİ (Hayriye) Hayra âit. Hayırla alâkadar.
HAYRİYET Hayırlılık. Hayırlı olmak.
HAYS Saygı, hürmet, itibar. * Alâka, ilgi. Cihet, itibar.
HAYS Darlık. * Udûl etmek, doğru yoldan çıkmak.
HAYS Hayvan leşinin kokması. * Bir kimseyi aldatmak. * Sözde durmamak, ahid bozmak. * Fâsid olmak.
HAYS Az, kalil.
HAYS Karıştırmak, halt.
HAYSAL Patlıcan.
HAYSE Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak.
HAYSE-BEYSE İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak. * Karışıklık. * Şiddet ve darlık.
HAYSEFUCE Gemi dümeni.
HAYSİYET İtibar. Şeref. Değer. Kıymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.
HAYSİYET-ŞİKEN f. Haysiyet kıran.
HAYSÜ İtibariyle, bakımından. * Hangi yerde? Hangi?
HAYSÜ LÂYEŞ'UR Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadık cihetten.
HAYŞ Nefret etmek.
HAYŞE (C.: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez.
HAYŞUM Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.)
HAYŞUMÎ Genizden gelen.
HAYT İp. Kalın ip. * İplik. Bağ. * İki şeyi birbirine bağlayan. * Dikiş dikmek. * Tanyeri ağarması.
HAYT-UL EBYAZ Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.
HAYT-UL ESVED Güneş battıktan sonra ufakta görülen siyahlık.
HAYT-I NURANÎ Nurlu bağlantı. Nurâni râbıta.
HAYTA Serseri, serkeş kimse. * Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayta" kelimesi haydut ve haylaz anlamında kullanıldı.
HAYTA şefkat.
HAYTA' Deve kuşlarının uzun boyunlu olanı.
HAYTA Kazık.
HAYTEL Kedi.
HAYTEUR Bir vaziyette durmayan. * Arslan. * Kurt. * Belâ. * Cin tâifesinden bir nesne. * Bir su böceği.
HAYTÎ Tel şeklinde olan.
HAYU f. Salya, tükrük.
HAYUNET Vakit yaklaşma.
HAYVAN Canlı şey, insanla beraber her canlı. * İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık. * Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s. * Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)
HAYVAN-I BERRÎ Karada yaşayan hayvan.
HAYVAN-I NÂTIK Konuşan hayvan. (İnsan)
HAYVANAT (Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRİYYE Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRİYYE Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLİYYE İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHŞİYYE Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYVANÎ Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANİYYET Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.
HAYY Diri, canlı, sağ. * Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek.
HAYY-ÜL KAYYUM Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.) (Bak: İsm-i A'zam)
HAYY-I MEYYİT Ölü halinde canlı. * Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.
HAYYÂKALLAH Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir.
HAYYAL (Hayl. den) At terbiyecisi, at yetiştiren.
HAYYAL Dalavereci, hileci, hilekâr.
HAYYALE Fikir sahipleri.
HAYYAM Çadırcı.
HAYYAT Terzi. Dikiş diken sanatkâr.
HAYYAT-I MÂHİR Usta terzi. Terzi ustası.
HAYYAT (Hayye. C.) Yılanlar.
HAYYATÎN (Hayyat. C.) Terziler, dikiciler.
HAYYE Gel... Haydi...
HAYYE (C.: Hayyât) Yılan.
HAYYE-ALEL-FELAH Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah)
HAYYEHELE Acele et (mânasınadır).
HAYYEN Diri olarak. Diri, canlı olarak canlı olduğu halde.
HAYYEN MEYYİTEN Ölü ve diri olarak.
HAYYİR (C.: Ahyâr) Çok hayırlı. * Her zaman iyilik yapan kimse. Hayırsever, iyiliksever.
HAYYİZ Yer. * Cihet, yön. * Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladığı hacim)
HAYYUT Erkek yılan.
HAYZ (C.: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdır.)
HAYZA Tıb: Kolera denilen hastalık.
HAYZERAN Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.
HAYZERANE Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAYZERÎ (HAYZELÎ) Dura dura yürümek.
HAYZEYUN Yaşlı, acûz, ihtiyar.
HAYZUM (C.: Hayazim) Göğüs tahtası.
HAZ' Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak.
HAZA Bu. Şu. O. * Gr: İşaret zamiri.
HAZA' Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.)
HAZA' Kesme, yarma, ameliyat.
HAZAB Odun. * Yakacak nesne.
HAZABÎ (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler.
HAZAD Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.
HAZAFİR (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u.
HAZAİN (Hazine. C.) Hazineler.
HAZAİN-İ MEDFUNE Gömülü hazineler.
HAZAİR (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl. * Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar.
HAZAKAT İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak.
HAZAL Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.
HAZALAN (Bak: Hizlân)
HAZAM Sür'atle yürümek, hızla yürümek.
HAZAMA' Kulağı enine yarılmış keçi.
HAZAMİ Güzel kokulu bir ot.
HAZAN Güz. Sonbahar. * Solgun.
HAZANDİDE f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş.
HAZANE Mc: Gönül, kalb, yürek.
HAZANGÂH f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZANÎ f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait.
HAZANİSTAN f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer.
HAZANLİKA f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü.
HAZANNÜMA f. Sonbahar görünüşlü. * Mc: Hüzün ve keder verici.
HAZANRESİDE f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış.
HAZAR Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek.
HAZAR Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı.
HAZAR Sulh zamanı. Barış zamanı. * Bir kimsenin huzuru, yakını. * Mukim olmak. Yolcu olmamak.
HAZAR VE SEFER Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk.
HAZARET (Bak: Hadâret)
HAZARÎ Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.
HAZAZ Yosun.
HAZAZE Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur.
HAZB Hayvanın memesi şişip emziğinin deliklerinin dar olması. * Ucuz olmak.
HAZB Boyamak.
HAZB Yetişmek.
HAZBAZ Sinek. * Bir ot adı.
HAZD Ağaçtan diken koparmak. * Ağacın kabuğunu soymak. * Çok hızlı ve şiddetle yemek yemek.
HAZEF Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek.
HAZEF Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı.
HAZEFE (C.: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun.
HAZEFÎ Çanak çömlek ile alâkalı.
HAZEFİYYE Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı.
HAZEF-PARE f. Çanak çömlek parçası, kırığı.
HAZEF-RÎZE f. Çanak çömlek parçası.
HAZEL Gayret. * Men etmek, engel olmak.
HAZEL Göz kapaklarında olan kabarcıklar.
HAZELAN Kızgın kimsenin yürümesi.
HAZELAT (Hazele. C.) Alçaklar, âdiler, kalleşler.
HAZELE (Hâzil. C.) Alçaklar, kalleşler, yüzsüzler.
HAZEM Göğüs kemiği. * Davarın karnının ve böğrünün dolu olması.
HAZEM Dizme, sıralama. * Edb: İlk beytin ortasına birden dörde kadar harf ilâve etme.
HAZEME Kısa boylu kadın.
HAZEME (C.: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi.
HAZEN (Hüzn) Keder. Tasa. Gam.
HAZEN f. Baldız.
HAZEN (C: Hızân) Etin kokması. * Toplamak, cem'edip yığmak. * Gizlemek, saklamak.
HAZER Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma.
HAZER Vahşi hayvanların yediği et.
HAZER Gözün dar ve küçük olması. * Kabile. * Cemaat.
HAZERAT (Hazret. C.) (Bak: Hazret)
HAZEVAN Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.
HAZEVVER Kısa boylu kimse.
HAZF Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme. * Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek. * Mahvetmek. * Vurmak. * Atmak.
HAZF Parmağıyla taş atma.
HAZHAZ Seri, sür'atli, hızlı.
HAZHAZ Kavi, sağlam.
HAZHAZ Sütü çoğaltır nesne. * Bir nevi katran.
HAZHAZA Sallama, el ile harekete getirme.
HÂZI' (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan.
HÂZIÂNE Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HÂZIK Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs. (Bak: Hazâkat)
HÂZIK-I MÜTEDEYYİN Dindar ve iyi mütehassıs. (Dindar ve iyi mütehassıs doktor için söylenir).
HAZIK Süngü demiri.
HAZIK (C: Havâzik) Mesti dar olan. * Cânip, taraf.
HAZIKANE Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAZIKIYYET Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık.
HAZIM Hazmettirici, sindirici.
HAZIM Kesici, kesen.
HÂZIM İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan.
HÂZIMÂNE İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.
HAZIMLI Mc: Tahammüllü, müsamahalı, tolerans sahibi.
HAZINA Emzirici, emziren. Dadı.
HAZIR Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. * Müstaid olan.
HAZIR Hazer eden. Korkup çekinen.
HAZIRA şehirli, medeni. * Bir yerde mukim olmuş, bir yere yerleşmiş.
HAZIRBAHŞ f. Hazırlanmış, hazır olmuş. * Hazır ol! emri.
HAZIR Bİ-L-MECLİS Mecliste hazır olan adam.
HAZIRCEVAP Her söze derhal ve düşünmeden münasib cevap veren kimse.
HAZİRÎN (Hâzır. C.) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar.
HAZIRLÖP Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta. * Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.
HAZIRÛN Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazır olanlar.
HAZIR U NAZIR Her yerde hazır olup, bilen ve gören, yardım eden veya herkese lâyık cezasını veren Allah (C.C.)
HAZÎ Kâhin, keşiş, papaz.
HAZÎ Sarkıklık.
HAZÎ Ateş yakmak.
HAZÎK Kesilmiş olan.
HAZİL Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalleş.
HAZİLE Kenarlarında kirpik bulunmayan kırmızımsı gözkapağı.
HAZİM Basiretli, tedbirli.* Göğüs. Göğüs ortası.
HAZÎM Sarhoş. İçki içip akli müvazenesini kaybetmiş olan.
HAZİM Sür'atle kesen. * Çok çabuk yeyip bitiren. * Düşmanı hezimete uğratan.
HAZÎM Keskin kılıç.
HAZİMANE f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HAZÎN Hüzünlü. Keder meydana getiren. Acı uyandıran.
HAZİN (Hızane. den) Hazine nâzırı. Bekçi.
HAZİNE Define. * Kıymetli şeyleri saklayacak sağlam yer.
HAZİNE-İ ÂMİRE Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet kasası yerinde de kullanılırdı.
HAZİNE-İ DEVLET Devlet hazinesi. Maliye idaresi.
HAZİNE-İ EMİRİYE Maliye dairesi.
HAZİNE-İ EVRAK Evrak hazinesi. Arşiv.
HAZİNE-İ HÂSSA Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese.
HAZİNE-İ HÜMAYUN Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.) (O.T.D.S.)
HAZİNE-İ MİLLET Millet hazinesi. * Maliye idaresi.
HAZİNE-İ TECEDDÜD Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan.
HAZİNEDAR f. Malı muhafazaya me'mur olan.
HAZİNEDARÎ f. Hazinedarlık.
HAZİNE KETHUDASI Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.
HAZİNE-MÂNDE f. Şahıs üzerinden kaydı silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para.
HAZÎR Su sesi, su şırıltısı.
HAZİR Korkan, korkak,
HAZİR Takdir eden. * Ekşimiş süt.
HAZÎRE Etrafında duvar veya çit bulunan ağıl, bahçe. * Mezarlık.
HAZÎRET-ÜL KUDS Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanın ruhlarının toplandığı yer.
HAZÎRE Az cemaat. * Asker bölüğü. * Yara içinde toplanan kan ve irin.
HAZÎRE Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.)
HAZİYY Mertebeli, değerli kişi. * Yarış atlarının sekizincisi.
HAZÎZ Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan.
HAZİZ (Bak: Hadıyd)
HAZK Hapsetme. * Darlık. * Men'etme.
HAZK Nişan vurmak. * Kuşun terslemesi.
HAZK Bağlamak.
HAZKA Mahâret, ustalık, mâhirlik.
HAZL Badruç adı verilen ot.
HAZL Kat'etmek, kesmek.
HAZL Terk etmek. * Rezil, rüsvay etmek.
HAZM Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek. * Birisine ansızın hücum etmek. * Ansızın bir şey üzerine inmek. * Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek. * Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini zaptedip tahammül etmesi ve sabreylemesi.* Taze olmak. * Kırmak.(İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız Tıp noktasında, âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş: Yâni "İlm-i Tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yâni, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir." L.)
HAZM-I NEFS f. Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek.
HAZM Cem'etmek, toplamak. * Zaptetmek. * Kast etmek. * Bağlamak. * Yumuşak yüksek yer. * Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar. * Basiretle hareket etmek.
HAZM Kat etmek, kesmek. * Yab yab yürümek. * Hızlandırmak.
HAZN Sağlam yer. * Kabile ismi. * Arap beldeleri.
HAZNE Hazine. * Depo.
HAZR Bir şeyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek. * Çehresini ekşitip çirkin olmak.
HAZRA' Küçük ve dar gözlü kadın. (Müz: Ahzer)
HAZREC Sert rüzgâr. * Güney rüzgârı.
HAZREKA Darlık.
HAZRET (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pişgâh. * Hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Paşa Hazretleri" gibi.
HAZRET-İ RİSALET Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi.
HAZREVAT (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik. * Gökyüzü, felek. Asuman.
HAZUF Sür'atle yürüdüğünden ayağı altından taşlar atılan eşek.
HAZUL Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.
HAZUME Sığır, bakar.
HAZUN Yaramaz huylu kimse.
HAZUR (Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen.
HAZV Sarkık olmak.
HAZV Kat'etmek, kesmek. * Takdir etmek.
HAZVA' Sarkık kulaklı eşek.
HAZVE (C: Hazavât-Hızâ) Küçük ok.
HAZY Kat'etmek, kesmek.
HAZY Birbiri üzerine yığılıp toplanmak.
HAZZ Sevinç duyma. Hoşlanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib şey.
HAZZ Kesme. Kısaltma. * Kazmak. * Yırtmak. * Silmek.
HAZZ Hafif gövdeli. * Bir cins ot.
HAZZ (C.: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur) * "Vurmak" mânâsına masdar. * Duvar üstüne direk koymak.
HAZZ Kandırmak.
HAZZ Yün.
HAZZA' Nâlin yapıcı, nalcı.
HAZZAF Çanak çömlek yapan veya satan.
HAZZAL Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir.
HAZZETMEK Hoşlanmak, zevk ve lezzet almak.
HEB (Vehb. den) Bağışla, lutfet (mânasına emir, duâ)
HEBA İnce toz. * Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan. * Aklı az olan.
HEBAEN MENSURA Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış.
HEBAL Avcı, sayyad.
HEBB Uykudan uyanmak. * Gâib olmak.
HEBBAR Çok fazla kılı olan sırtlan veya maymun.
HEBBE Vak'a. * Zamandan bir asır.
HEBBİHÎ Sallana sallana yürüyen kişi.
HEBBUR Ufak inci.
HEBC Vurmak. * Ağırlık.
HEBEC Devenin memesinde olan verem.
HEBENKA Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak.
HEBENNEKA Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan.
HEBETA Çukur yer.
HEBH Sallanmak.
HEBHAB Serap.
HEBHEBE Dâvet.
HEBHEBÎ Çoban. * Hizmete koşan yiğit.
HEBÎB Rüzgâr, yel.
HEBİD Hanzal otu tohumu.
HEBİHA Yürürken sallanan kadın.
HEBİR Çukur yer.
HEBİT Zayıf, ince deve.
HEBİT Korkak kimse.
HEBL Ölüm, mevt. * Taaccüb makamında kullanılır.
HEB-LENÂ Bize lutfet. Bize ihsan et, bağışla.
HEBR (C.: Hübur) Çukur yer. * Kesmek. * İki dağ arasında olan düz yer. * Etli, semiz olmak.
HEBRA Şişman kadın.
HEBRAKÎ Demirci. * Yabani öküz.
HEBRE (C.: Heberât) Et parçası.
HEBREME Obur. Yemeğe düşkün. * Geveze.
HEBS Şâdlık, sürür, neşe, neşat. * Döşemek.
HEBS Hareket.
HEBŞ Cem'etmek, toplamak. * Kazanmak, kesbetmek.
HEBT (Hübut) İniş. Aşağı inme. * Aşağı indirme. Bir yere inip konmak. * Nüzul, illet, maraz. * Zayıflama. * Bir memlekete birisini dâhil ettirmek. * Eksiltmek. * Kötü bir hale uğratmak.
HEBT Birbiri ardınca vurmak.
HEBUL Yavrusu kalmayan deve.
HEBUT İniş yer.
HEBV Ateşin sönmesi.
HEBVE Toz. * Tozlu yol.
HEBY (HEBYE) Küçük câriye.
HEBZ Sür'at yapmak, hız yapmak.
HECA (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi. * Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek. * Şekil. Kıyâfet. * Yemek. * Sükut etmek, susmak.
HECACE (C.: Hecâcât) Kurbağa.
HECAGÛ f. Nazım veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini zemmeden, bir kimseyi hicveden.
HECCAV Çok hicveden. Hiciv söyleyen. (Bak: Hicv)
HECE (Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen sözcük. * Harfleri birer birer söyleyerek okuma.
HECEF Yaşlı devekuşu. * Ağır ve boş kimse.
HECEMAT Hamleler, taarruzlar, hücumlar.
HECENNA' Uzun ve şişman gövdeli kimse. * Başı dazlak, yaşlı kimse. * Başı dazlak olan devekuşu.
HECES Gönüle düşen hatıralar.
HECE VEZNİ Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine halk edebiyatında kullanılagelmiştir. Hece vezninin 3 den 16 ya kadar muhtelif heceli ölçüleri vardır. En çok kullanılanları 7, 8, 11 ve 14 lü hecelerdir.
HECHECE Çağırmak.
HECİ' Yer yarığı. * Derin dere.
HECİL İki dağ arasındaki çukurca kısım. Vâdi.
HECİME Tulukta biriktirilip ekşitildikten sonra içilen ve köremez denilen süt. * Yoğurt.
HECİN Pek hızlı yürüyen bir cins deve. * Arap atı ile diğer cins attan doğmuş melez at.
HECİR Yaz mevsiminde öğle vaktindeki sıcaklık. * Otun kuruması. * Büyük havuz.
HECL İki dağ arasındaki çukur ve düz yer. * Atmak.
HECM Hamle etmek. Saldırmak. * Büyük kadeh.
HECME şiddet, sertlik.
HECMET-ÜŞ-ŞİTÂ Kışın şiddeti. Soğuğun sertliği.
HECMEC Koç.
HECR Ayrılık, firak. * Tıb: Sayıklamak. Hezeyan. (Bak: Hicr) * Çok sıcak günlerde öğle vakti.
HECR-İ CEMİL Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek. (E.T.)
HECS Gönüle düşen hâtıralar.
HECV (Hicv) Medh ü senânın zıddı. Kötüleme. Birisi hakkında kötülemek için söylenen söz veya manzume. (Bak: Heccâv)
HEDA Sakin olmak.
HEDAD Yemen'de bir kabile.
HEDAHÎD (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavuş kuşları, ibibikler.
HEDAYA (Hediye. C.) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bağışlar.
HEDB Meyve toplamak. * Davar sağmak.
HEDBE Ufak tesbih böceği.
HEDCAN Yavaş yürüyüş.
HEDD Binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. Çok ihtiyarlayıp düşkün hâle gelmek. * Zayıf ve korkak.
HEDDAM Çok keskin kılıç.
HEDDE Duvarın yıkılmasından çıkan gürültü.
HEDEB Ensiz, uzun ve ince yaprak. * Servi yaprağı.
HEDEF Nişan noktası. * Emel. Varılmak istenen gaye. * Yüksek, bülend. * İri vücudlu adam. * Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan. (L.R.)
HEDEF-İ ÂMÂL Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.
HEDEL Devenin dudağının sarkık olması. * Bir şeyi aşağı indirmek.
HEDEM Binadan yıkılan taş ve kerpiç.
HEDER Boşa gitme. Yok yere faydasız giden. * Ölüme giden.
HEDHED Suâl etmek, sormak. * Ötmek. * Çocuk sallamak.
HEDHEDE Bağırma, ötme. * Devenin bağırması, kuşun ötmesi.
HEDÎ (C.: Hevâdî) Mürşid. * Boyun.
HEDÎL Erkek güvercin. Güvercin sesi.
HEDÎR Güvercin kuşlarının ötmesi. * Aygırın kişnemesi.
HEDİYE Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.
HEDİYE-İ DENDÂN Diş kirası.
HEDİYETEN Armağan olarak, hediye olarak.
HEDİYY (Hediye. C.) Atiyyeler, hediyeler.
HEDK Kırmak.
HEDLAK Dudakları sarkık olan.
HEDM Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek. * Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)
HEDM (HİDM) (C.: Ehdâm) Eski elbiseler.
HEDMELE (C.: Hedmelât) Ağacı çok olan kumlu yer.
HEDN Vakar, ciddiyet.
HEDNE Sükun, sessizlik, durgunluk.
HEDR Galeyan etmek. * Ot büyümek. * Güvercin ötmek.
HEDS Sürmek. * Reddetmek. * Haykırıp bağırmak.
HEDUC Eserken gümleyen rüzgâr.
HEDY Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban.
HEFAF Hafif berrak nesne.
HEFAFE Parlamak.
HEFEVAT (Hefve. C) Yanlışlıklar, yanılmalar. * Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar.
HEFFAT Ahmak.
HEFHAF Yeynicek, hafif mizaçlı kimse.
HEFHEFE İnce belli olmak.
HEFÎF Sür'atli seyir.
HEFT Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak. * Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek. * Vurmak.
HEFT f. Yedi sayısı.
HEFTÂD f. Yetmiş. 70
HEFT-AHTER f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre.
HEFTAN Zırhın altına giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafından liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı.)
HEFT-ASMAN Yedi kat gök.
HEFT-DANE Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.
HEFT-DERYA Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.
HEFTE Yedi günlük müddet olan hafta.
HEFT-ELVAN Yedi renk. * Türlü yemeği.
HEFT-ENDAM Vücudumuzda yedi organ.
HEFT-GÂNE f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HEFT-HUN f. Cehennemin yedi tabakası.
HEFT-KALEM Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih.
HEFT-KÂR f. Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş.
HEFT-MERD f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ)
HEFT-RENG f. Yedi renk.
HEFTÜM f. Yedinci.
HEFV Açlık.
HEFVAN Yanılma, yanlışlık. * Süratle gitme, hızla gitme. * Ayak kayıp sürçme.
HEFVE (C.: Hefevât) Sürçme, ayak kayması. * Mc: Hata, yanılma. Zelle.
HEGEMONYA yun. Kuvvetle ve kıymetli vasıflarla olan üstünlük. * Bir devletin başka bir devlet üzerindeki siyasi üstünlüğü ve baskısı.
HEHCA' Kerim, cömert kimse.
HE'HE' Deveyi yulafa çağırmak. * Gülegen adam.
HE'HEE Deveyi yulafına çağırıp hey hey demek.
HEJDEH f. Onsekiz sayısı.
HEK'A Menazil-i Kamer'den bir yıldız. * Atın göğsü üstündeki dâire.
HEKHEKA Az birşey verme. * şiddetli seyir.
HEKİM (Bak: Hakîm)
HEKİR Taaccüp eden, şaşıran.
HEKK şiddetli yağmur. * Kılıçla vurmak.
HEKM Halka şerle taarruz etmek.
HEKR Taaccüp etmek, şaşırmak.
HEKTAR Fr. Yüz ar değerinde ölçü birimi.
HEKTOMETRE Fr. Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi.
HEKUR Uzun, tavil.
HEL Arapçada soru cümlesinin başına gelen bir harf olup; em bel kad edatları yerinde ve ceza mânasına emri ve bazan isbat, bazan da nehiy için kullanılır.
HEL' (HİL') Oğlak. (Müe: Hel'a)
HELA' Korku. * Feryad. * Hırs.
HELAHİL (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu.
HELAHİL-RİZ f. Öldürücü zehir saçan.
HELAK Yıkılma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düşkünlük. * Azab. Korku, havf. * Fakr.
HELAKET Yıkılma. mahvolma. Felâket.
HELAL Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan. * İhramdan çıkan hacı.
HELALÎ Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez. * Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkalı olan.
HELALLI Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın.
HELAL-ZADE Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.
HELC İtimat etmeyecek söz söylemek.
HE'LE (HÂLE) (C.: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer.
HELECAN (Bak: Halecan)
HELEK İki dağın arası.
HELEKE Helâk. * Düşen.
HELEL Örümcek ağı. * Korku. * Yağmur evveli.
HELESAYA ÇIKMAK Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.
HELEZON Saat zenbereği gibi gittikçe daralan daire şekli. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan.
HELEZONÎ Helezon şeklinde olan. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan, gittikçe darlaşır daire biçiminde olan.
HELHEL Seyrek, ince, dakik şey. * Öldürücü zehir.
HELHELE Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi. * Unu seyrek elekten elemek. * Teenni ile encamını beklemek. * Bir şeye pek yaklaşıp çatmak.
HELÎCE Saçaklı seccade.
HELİKOPTER Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak.
HELÎLE Tıb: Tohumları tıbda müshil olarak kullanılan bir bitki.
HELÎME Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.
HELKAM Yaşlı kadın, acuze.
HELKES Alçak adam.
HELLAB (HELLÂBE) Yağmurlu soğuk rüzgâr.
HELLE (C.: Hilâl) Azıcık sesi yükseltmek.
HELLÜM Beri gel (mânasına gelir.)
HEL MİN MEZİD Daha yok mu? Daha olmayacak mı? mânâlarında kullanılır.
HELS Cemaat, topluluk.
HELS Çok hayır. * Gizlemek, saklamak.
HELSAS Cemaat, topluluk.
HELTAT Cemaat, topluluk.
HELTÎ Bir ot cinsi.
HELU' Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan.
HELUK Helâk olucu, helâk olan. * Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın.
HELÜMM "Tez getir" mânasına gelir.
HELÜMME CERRA (Helümme cerren) "Var kıyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için söylenen bir tabirdir.
HELVA' Hızlı yürüyüşlü davar.
HELVA-GER f. Helvacı.
HELVA-HANE f. İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü.
HELVA SOHBETLERİ Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantanalı ve hayli masraflı olurdu. Bu sohbetlere zamanın şairleri, edebiyatçıları, nükte ve sohbetleriyle meşhur olmuş kişiler, sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kışın en soğuk kırk günü olan erbain'i sağ ve sağlıklı olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eğlencesi keten helvası yapımıydı. (O.T.D.S.)
HELVAYÎ Helva satan. Helvacı.
HELYOSTAT Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.
HELYOTERAPİ Fr. Güneşle tedavi.
HEM (HEMM) Gaile, müşkül iş. * Tasa, gam, keder, hüzün.
HEM f. Birlikte, beraber olmak mânasını ifade eder.
HEM-AHENG f. Uygun, münasib, denk.
HEMAHİM (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar.
HEMAL f. şerik, ortak, eş, benzer, nazir.
HEMALUŞ Kara balçık.
HEMAN f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
HEMAN (HUMÂN) İnce zayıf süngü. * Huysuz ve kötü insan.
HEMANA f. Sanki, güya. * Aynen, tıpkı, tamamen.
HEM-AN-DEM f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk.
HEMANEND f. Benzer, gibi.
HEM-AN-GÂH f. Hemen, o anda.
HEM-ARAMİŞ f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HEMARE Her zaman, her an, dâima.
HEM-ASIL f. Aynı asıldan.
HEM-ASIR Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar.
HEM-AŞİYAN f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-AVER f. Efendileri aynı olan köleler. * Arkadaş, refik.
HEM-AVERD f. Savaşan iki kişiden herbiri.
HEM-AVİZ f. Harpte karşılaşan iki kişiden biri.
HEM-AYAR f. Eşit, denk, müsavi.
HEMAZÎ Sür'at, hız.
HEM-BAR f. Aynı yükü yüklenmiş olan, aynı yükü taşıyan.
HEM-BER f. Beraber olan, birlikte oturan.
HEM-BU f. Kokusu bir, aynı kokuda. * Mc: Âdet ve tarzları aynı.
HEM-CA(Y) f. Aynı yerde oturan. Hemşehri.
HEM-CENAH f. Denk, eşit, müsâvi.
HEM-CENB f. Akran.
HEM-CİNS Aynı cinsten olan.
HEM-CİVAR Aynı yerde oturan, komşu.
HEM-ÇÜ f. Onun gibi.
HEM-ÇÜNAN f. Böylece.
HEM-DAMAN f. Bacanak.
HEMDE Ölümle haşir arası.
HEM-DEM f. Canciğer arkadaş.
HEM-DERD f. Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri.
HEM-DEST (C.: Hemdestân) f. Birlikte çalışan, müttefik, arkadaş. * Ortak, şerik.
HEM-DESTÎ f. Berâberlik, birlik. * Ortaklık, şeriklik.
HEM-DEST-İ VİFAK Bir fikir ve mes'elede anlaşarak elele vermek, hep birden aynı sözü söylemek.
HEM-DİH f. Köyleri aynı olan. Aynı köyden olan.
HEM-DİL f. Fikirleri, düşünceleri aynı olanların her biri. Bir maksad ve istekte bulunanları beheri.
HEM-DUŞ f. Omuz omuza gelen, eşit olan, müsavi olan.
HEME f. Cümle. Hep. Bütün.
HEMEC Kıymetsiz, değersiz. * Şaşkın. * Övez (denen at sineği).
HEMECE Zayıf koyun.
HEME EZ OST Herşey ondandır.
HEMEGAN f. Cümlesi, tamamı, bütünü, hepsi.
HEMEL Çobanı olmayan deve.
HEME OST Hepsi odur.
HEMERCEL Yorga at.
HEMEYAN Akmak, seyelân etmek.
HEMEZAT (Hemeze. C.) Kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler.
HEMEZE Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.
HEM-FİKR f. Aynı düşüncede ve aynı fikirde olan. Kafadar.
HEM-FİRAŞ f. Zevce. Karı.
HEMGER f. Çulha dokuyucu.
HEM-GİNAN f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beşer.
HEM-GUŞE f. Komşu.
HEM-HAH f. Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan.
HEM-HAL f. Aynı halde olan. İkisi beraber.
HEM-HANE f. Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik.
HEMHEME Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler. * Aslan bağırması. * Deve sesi.
HEM-HUDUD f. Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi.
HEM-HUY f. Bir ahlâk ve tabiatda bulunan. Huyları bir olan.
HEMÎ f. Tıpkı bu, bu bile.
HEMÎ' Ölüm, mevt.
HEMİCEK Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam.
HEMÎM Ağır ağır gitmek. * Otun tazeliğinden dolayı parlaması.
HEMÎME Yumuşak rüzgâr. * Ufak taneli yağmur.
HEMÎSA' Kuvvetli adam.
HEMÎŞE f. Dâima. Her zaman.
HEMK Bir kimseyi bir işle meşgul etme. Birini bir işe daldırma. * İnat etmek. * Sa'y etmek, çalışmak. * Cür'et etmek.
HEMK Yumuşak. Kof.
HEM-KADD f. Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan.
HEM-KÂR f. Aynı işi yapan, aynı işte olan.
HEM-KIRAN f. Aynı yaşta olan, yaşıt. * Kuvvette müsavi olan.
HEM-KIYMET f. Aynı kıymette olan, kıymetleri eşit olan.
HEM-KİTAB f. Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. * Aynı dinde olan, din kardeşi.
HEM-KÜN f. Aynı cins işte çalışan, işleri ve meslekleri aynı olan. Meslekdâş.
HEML (HEMELÂN) Gözden yaş akmak.
HEMLA' Seri. * Kurt (canavar.)
HEMLECE (HİMLÂC) Atın yorga olması.
HEMM Gam, keder, tasa, hüzün.
HEMMAME Zehirli hayvan. Akrep.
HEMMAS Yavuz arslan.
HEM-MATLA' Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.
HEMMAZ Koğucu.
HEM-NAM f. İsimleri aynı olan, adaş.
HEM-NEBERD f. Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. * Rakib.
HEM-NEFES f. Arkadaş, musâhib.
HEM-NESL f. Aynı sülâle ve soydan, aynı nesilden, soydaş.
HEM-PA f. Ayakdaş. Arkadaş. Yoldaş.
HEM-PAYE (C.: Hempâyegân) f. Bir pâye ve rütbede olanların beheri.
HEMR Su dökmek. * Göz yaşı akıtmak. * Süt sağmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
HEMRACE Karıştırmak.
HEM-RAD f. Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler.
HEM-RAH (C.: Hem-râhân) f. Yol arkadaşı, yoldaş.
HEM-RAZ f. Sırdaş. En yakın arkadaş.
HEM-RENG f. Rengi bir olan, aynı renkte olan. * Mc: Huyları bir olan.
HEM-REV f. Yol arkadaşı, beraber giden, yoldaş.
HEM-RİŞ f. Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler.
HEMS Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek. * Ağzı açmadan lokma çiğnemek. * Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek. * Peçe. * Sıkmak. * Kırmak.
HEM-SABAK f. Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri.
HEM-SAZ f. Uyan, uygun, muvafık, münâsib. * Arkadaş, refik, arkadaşlık.
HEMSEN Gizli sesle. Gizli ses. Savt-ı hafi.
HEM-SENG Aynı ölçüde, aynı mizanda, bir tartıda.
HEM-SER f. Arkadaş, Karı kocadan her biri.
HEM-SIFAT Aynı vasıf ve nitelikte olan.
HEM-SOHBET f. Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş.
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ Suçlu olduğu hâlde suçunu bilmez ve suçsuz olduğunu iddia eder kimse hakkında kullanılan bir tâbirdir.
HEM-SUFRE f. Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı.
HEMŞ Ameli seri olan, hızlı, hareketleri çabuk olan.
HEMŞEHRİ f. Aynı şehirden. Aynı memleketli olan.
HEM-ŞERR f. Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan.
HEM-ŞİKEM f. İkiz çocuk.
HEMŞİME Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.
HEMŞİRE f. Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. * Hastabakıcı kadın veya kız.
HEMŞİRE-ZÂDE f. Kızkardeş çocuğu.
HEMT Karıştırmak. Değerini anlamadan almak.
HEMTA f. Eş denk. Benzer.
HEMU' Göz yaşı akmak.
HEM-VARE f. Her zaman, dâima.
HEM-VARÎ f. Düzlük, düzolma.
HEMYAN f. Kese, torba, çanta, dağarcık.
HEMZ Dürtme, kakma. * Parmaklarla sıkma. * Yere çalma, vurma. * Isırma, dişleme.
HEM-ZANU f. Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan.
HEMZE ( ) Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret. * Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma.
HEM-ZEBAN Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.
HEM-ZEN f. Beraber vuran. Birlikte olan.
HEM-ZEMAN f. Aynı zamanda işleyen. * Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri.
HEMZEND f. Beraber olanlar. Beraber çalışanlar.
HEN'A Devenin boynunun altına konan işaret. * Menazil-i Kamer'den bir menzil.
HENABİK Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse.
HENAE Yemeğin sindirilip hazmolması.
HENAZÎR Hınzırlar, domuzlar.
HENB Vehamet. * Ağırlık.
HENBELE Topal sırtlanın yürümesi.
HENBER Kısa boylu kimse.
HENBERÎT Sırf yalan.
HENCAM f. Elinden iş gelmeyen, beceriksiz kimse.
HENCAR f. Kaide, kural, yol, usul.
HEND İmsak etmek.
HENDEK (Bak: Handek)
HENDELÎN Sözü çok olan kimse.
HENDEME Bir şeyi yerli yerince yapmak.
HENDESE Geo: şekil bilgisi. * Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç şeklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.
HENDESE-İ MÜLKİYE MEKTEBİ Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişahın emriyle 1884 yılında mekteb açıldı. Ve ilk mezunlarını1888 yılında verdi. 1909 tarihinde ise okulun adı, Mühendislik Mektebi olarak değiştirildi.
HENDESEHANE f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi.
HENDESEHANE-İ BAHRÎ Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır.
HENDESÎ Muntazam şekli ile alâkalı ve hendeseye dâir. Geometrik şekle dâir. * Geometri ile alâkalı ve müteallik.
HENENE Bir cins kirpi.
HENGÂM f. Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim.
HENGÂM-I BAHAR Bahar mevsimi.
HENGÂM-I SABAVET Çocukluk zamanı.
HENGÂM-I ŞEBAB Gençlik zamanı, delikanlılık çağı.
HENGÂM-I ŞİTA Kış mevsimi.
HENGÂME f. Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata.
HEMGÂME-İ AZAB Azab zamanı.
HENGÂME-GİR f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. * Kavgacı, gürültücü.
HENF Sür'at yapmak, hız yapmak.
HENÎ Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun.
HENÎE şiddetli emir.
HENÎEN Sıhhat ve afiyet olsun.
HENÎEN LEKÜM Size âfiyet olsun, şifa olsun. Helâl olsun. * Tebrik ederiz.
HENÎN Ağlamak.
HENİYYE Kolaylık, sühulet.
HENK Darlık. Güçlük zorluk.
HENK Katı yağmur.
HENME Gizli ses.
HENN Ağlamak. * Ayıptan kinayedir.
HENNE Kişinin kendi karısı.
HENT Bir nevi kirpi. * Göz içinde olan yağ.
HENÜZ f. Daha, yeni, şimdiye kadar, ancak.
HEPTEN Bütünüyle, tamamıyla.
HER f. Bütün, hep, tamamen.
HER' şiddet. * Etin iyi pişmesi.
HER'A Küçük bir canavar. * Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın.
HERAB Kaçmak, firar etmek.
HERAS Dikenli ağaç.
HERAVE (HİRAVE) Ağır, yoğun asâ (baston).
HER-AYİNE f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde.
HER-BAR f. Her defa, her kere.
HERC f. Karışıklık.
HERC İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak. * Kapıyı açık bırakmak. * İnsanların işlerinin karışması. * Seğirtmek. * Katletmek.
HER-CA f. Her yer.
HERCAÎ (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.
HERCÂYÎ MENEKŞE Bir cins menekşe.
HERCAN Uzun ve kalın olan şey. * Hayvanın yab yab yürümesi.
HERCELE Karışık yürümek.
HERC Ü MERC f. Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak.
HERÇ Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.
HER-ÇEND f. Her ne kadar. Her ne zaman.
HERÇİ BAD ABAD f. Her ne olursa olsun. İster istemez.
HERD Deve kuşunun dişisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek.
HER DEM f. Her zaman, her dakika. Dâimâ.
HER DEM TAZE Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr.
HEREB Kaçma, firar. * şiddetli üzüntü, keder.
HEREC Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.
HEREK Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.
HEREM Kocamak, yaşlanmak, ihtiyar olmak. * Mısır'da firavunlar zamanından kalmış piramit şeklindeki mezarların beheri. * Geo: Mahrutî şekil, piramit.
HEREMDÎDE f. Yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış.
HERF Acele. Sür'at, hız Hezeyan.
HERGÂH f. Her vakit, her an, her zaman.
HERGELE Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
HERGİZ f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle.
HERHERE Su çağıltısı. * Koyunu çağırmak. * Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.
HERHÎR Bir nevi yılan.
HERİ' Acele, sür'at. * Akıcı kan. * Korkak kimse. * Zayıf kimse.
HERİF (Bak: Harif)
HERİFÇİOĞLU Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir.
HERİM Çok ihtiyarlamış ve kocamış kimse.
HERİME Dişi arslan.
HERÎR Köpek uluması. * Köpek hırlaması.
HERİSE Keşkek yemeği.
HERÎT Ağzı büyük kişi. * Ferciyle dübürü bir olan kadın.
HERKELE İncelik, nezafet, hoşluk, letâfet. * İnce, zarif, lâtif, hoş.
HERKÜL yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür)
HERKÜL BURCU Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şems-üş Şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.)
HERM Bir ot cinsi.
HERMELE Yolmak.
HERNA' Ufak bit.
HERR Köpek uluması, köpek hırlaması.
HERRU "Ne olursa olsun. Ya batar ya çıkar." mânâsındaki "ya herrû ya merrû tâbirinde geçer.
HERS Tokmak ile dövmek. * Mersin ağacı. * Arslan. * Kedi.
HERS Ufak kurt.
HERSEME Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun.
HERŞ (HERÂŞ) Yırtmak. * Çekişmek.
HERŞEBE Yaşlı kuru kadın.
HERŞEFE Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.) * Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın. * Çok eski olan kova.
HERT Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma. * Yırtma. * Dürtme.
HERUS Eski elbise.
HERV Dövme, sopalama. * Pişirme. * Afganistan'da bir şehrin adı.
HERVELE Yürüyüş. * Koşma.
HERYA' Ağaç hışırtısı.
HERZ Yırtmak.
HERZE f. Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı.
HERZEDERAY f. Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan.
HERZEGÛ f. Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen.
HERZEHAYÎ f. Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme.
HERZEKA Çirkin gülmek.
HERZEKÂR f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen.
HERZEKÂRANE f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HERZEVAT (Herze. C.) Herzeler, mânâsız ve boş sözler.
HERZEVEKİL f. Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan.
HESAR (HESUR) Arslan.
HESB şeref. * Kifayet.
HESHESE Karışıp görüşme.
HESİS Gizli ses, gizli kelâm. * Ezilmiş, ufalanmış nesne.
HESM Kaba yemek. Bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Toplamak, cem'etmek.
HESM Kırmak. * Kesmek.
HESMELE Gizli söz.
HESR İki kat edip eğmek. * Kırmak.
HESS Dövmek. * Kırmak, ufalamak.
HESS Öldürmek, katl.
HESS Sıkmak.
HESTÎ f. Varlık. Var olma. Mevcudiyet.
HEŞAŞ (HEŞUŞ) Açık yüzlü şen yeynicek kişi. * Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun.
HEŞAŞE(T) Şâdlık, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik.
HEŞEME (C.: Heşemât) Dağ keçisinin oğlağı.
HEŞHEŞE Şâdlık etmek, neşeli olmak.
HEŞÎLE Sahibinin izni olmayarak bir adamın bindiği deve.
HEŞÎM Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak. * Kırılmış, ufalanmış kuru ot.
HEŞM Kırmak veya kesmek.
HEŞŞ Gevrek, kolayca kırılabilir olan. * Keyifli, şen.
HEŞT f. Sekiz.
HEŞTAD f. Seksen.
HEŞTÜM f. Sekizinci.
HET' Dikkatle bakmak. Acele etmek.
HETALAN Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HETALLA' Uzun ve iri vücutlu erkek.
HETEPETE Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme.
HETEROJEN yun. Kim: Cinsi ayrı olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapılan maddelerdir.
HETF Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak.
HETIL Akıcı, akan.
HETÎT Birbiri ardınca tez tez gitmek.
HETK Yırtma Yarma. Perdeyi yırtmak. Rezil olmak. Rezil etmek.
HETK-İ HİCAB-I İSMET Namus perdesini yırtma.
HETL Ulaştırmak. * (Yağmur) çok yağmak.
HETLAN Sürekli yağan hafif yağmur.
HETM Ön dişleri kökünden kırmak.
HETMA' Dişsiz olup kurban edilemeyen hayvan.
HETME Çok kelâm, çok söz.
HETMELE Gizli kelâm, gizli söz.
HETN (HÜTUN) Yağmur yağmak.
HETR Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma. * Sersemleşme, aptallaşma. * Birisini kötüleme. * Acib emir. * Zahmet, meşakkat. * Enine yarmak.
HETR Ağaçla vurmak.
HETT Yırtmak. * İkiye büküp kırmak. * Dökmek.
HETTAK Yırtıp parçalayan, paramparça eden.
HETTAL Dağ ismi.
HETTAN Hafif kimse.
HETUL Çok miktar akmak.
HEV' Himmet.
HEV' Kötü hırs.
HEVA İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları.
HEVA VÜ HEVES Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.
HEVA (Bak: Hava)
HEVA (C.: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı. * Yer ile gök arası. * Yukarıdan aşağıya inmek. * Her bir boş, ıssız yer.
HEVACİ' Geyik.
HEVACİR (Hâcire. C.) Günlerin en sıcak olan anları. * Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.
HEVACİS (Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler.
HEVADAR f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer.
HEVADE Yavaşlık. * Yumuşaklık. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.
HEVADÎ (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kılavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler.
HEVADİC (Hevdec. C.) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler.
HEVAHAH f. Sevilen, muhib, dost.
HEVAHAT Ahmak adam.
HEVAHÎ Bâtıl nesne.
HEVAÎ f. Ciddi şeylerle alâkasız. Nefsine düşkün. Nefsine ve şehvetine mağlub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik.
HEVA-İ NESİM f. Güzel, lâtif, hoş hava. Lâtif mânevi gıda. * Hava (Atmosfer.)
HEVAİYE Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler.
HEVAKÂR f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı.
HEVAMM Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.
HEVAN Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.
HEVAPEREST f. Sadece gayr-ı meşru lezzet ve hevesinin peşinde. Cenab-ı Hakk'ı, dinin emirlerini unutmuş, nefsine şiddetle muhabbet eden. Nefsine tapınır derecede Haktan gafil.
HEVAS Çok yiyen kişi.
HEVATİF (Hâtif. C.) Hâtifler. Gayıptan işitilen sesler. * Nidâ eden melekler.
HEVAYA Zayıflık.
HEVB Yol, tarik. * Ateş alevi. * Karışık sözlü kimse.
HEVBER Kırmızı gül.
HEVC (C.: Hüvüc) Uzun boylu ve akılsız olmak. * Rüzgârın sert esmesi.
HEVCELE Hiçbir işaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ. * Yürügen deve. * Uzun boylu, ahmak erkek.
HEVD Tevbe etmek.
HEVDA' Deve kuşunun erkeği.
HEVDE Bağırtlak kuşu.
HEVDEC (C.: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel.
HEVEK Ahmaklık.
HEVES Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek.
HEVESAT f. Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler.
HEVESÂT-I NEFSÂNİYE Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.
HEVESDAR f. Hevesli.
HEVESKÂR f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden.
HEVESKÂRÂN (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEVESKÂRÎ f. Heveskârlık, heveslilik.
HEVESNÂK f. Hevesli, heves edici, istekli.
HEVESNÂKÂN (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEVESPERVER f. Hevesli, heveskâr.
HEVEŞ (Karın) Göçük olmak.
HEVHEVE f. Ağacın yapraklarının rüzgâr esmesi ile çıkardığı sesler.
HEVL Korku. Korku verici. * Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.
HEVL-ÂVER f. Korkunç, korku getiren, korku veren.
HEVL-ENGİZ f. Korkunç korkulu.
HEVL-NÂK f. Korkulu, korkunç.
HEVLUL Hafif adam.
HEVM Uyuklayıp başını her tarafa eğmek.
HEVN Kolaylık, sühulet. * Vakar. Teenni. * Sükunet. Sekine. Rıfk. * Ufak şey. Hor ve zelil olmak.
HEVR Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek. * Binayı yıkmak, yıkılmak. * Sulu, ağaçlı yer. * Koyun sürüsü.
HEVRE Dövmek. * Çok fazla yemek.
HEVS Bir şeyi vurarak kırmak. * İfsad etmek. * Dolaşmak. * Davarı yavaşça ileri sürmek.
HEVŞ Çok miktar.
HEVTE Suya gidecek yol.
HEVZEB Yaşlı deve.
HEVZELE Depretmek, hareket.
HEY' Gönül dönmek. * Yaramaz gönüllü olmak. * Korkak olmak.
HEY'A Yere dökülen birşeyin akması. * Korkutucu ses.
HEYAKİL Heykeller.
HEYÂKİL-İ KADÎME Eski heykeller.
HEYAM Hayranlık hâli. * Çok yumuşak kum.
HEYAMOLA Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocukları tarafından teşkil edilen bir nevi dilenci alaylarında söylenen bir tâbirdir. * Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele inşaatta ağır bir şey kaldırırken yahut da şahmerdanı yukarı çekerken kuvvetbirliğini sağlamak için hep bir ağızdan "hayemola, yelesa, heyamo heyamo" diye bağırırlardı.
HEY'ARE Bir yerde karar etmeyen kadın.
HEY'AT Hey'etler. Ayrı ayrı mânalar. Kısımlar.
HEYATİLE Hind taifesinden bir kavim.
HEY'ATIN FELETÂTI Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği.
HEYBAN Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. * Çoban.
HEYBE Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba.
HEYBET Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakınıp korkulacak hal. Azamet.
HEYBUB Korkak.
HEYC Heyecan, telaş. * Galeyan, tahrik. * Kavga, harp, savaş, cenk.
HEYCA Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal.
HEYCAGÂH f. Muharebe meydanı, savaş yeri.
HEYCEMANE Büyük inci.
HEYD Depretmek. * Zahmetli olmak.
HEYD f. Ekinci yabası.
HEYDEB Yere yakın olan bulut.
HEYDEBÎ Atın bir çeşit yürümesi.
HEYECAN Birden bire şiddetle hislenme. Ürperme. * Coşkunluk. Coşmak.
HEYEF İnce belli olmak.
HEYELAN Toprak kayması.
HEYEMAN (Heym) Şaşkınlık. Tutkun olmak, âşıklık.
HEY'ET Şekil. Suret. Görünüş. * Birlik teşkil eden şahısların mecmuu. * Gök ve yıldız ilmi. Astronomi. * Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti.
HEY'ET-İ ASLİYE Aslındaki şekil ve suret.
HEY'ET-İ A'YÂN Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti.
HEY'ET-İ HÂKİME Hâkimler hey'eti.
HEY'ET-İ İÇTİMAİYE İçtimaî heyet. Topluluğa âit heyet. Toplantı heyeti.
HEY'ET-İ MECMUA Bir şeyin teferruatına ve cüz'lerine bakılmaksızın bütününün gösterdiği hal ve manzara.
HEY'ET-İ TEMSİLİYE Temsil hey'eti. * Tar: Erzurum Kongresinde Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasınca seçilen şahıslardan teşekkül etmiş olan hey'et. (6 Ağustos 1919)
HEY'ET-İ UMUMİYE Umumi hey'et. Bir şeyin teferruatları nazara alınmadan olan umumi durumu.
HEY'ET-İ VEKİLE Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet.
HEY'ETŞİNAS f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan.
HEYF Sıcak rüzgâr.
HEYG Çoğaltmak.
HEYHA Deveyi yulafa çağırmak.
HEYHAT Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakın, savul, yazıklar olsun, uzak ol" mânalarına geldiği gibi, daha ziyade; Eyvah, yazık, ne yazık, ne kadar uzak... gibi mânalar için söylenir.
HEYÎ f. Varlık, madde.
HEYKEL Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli. * Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide. * Mc: Soğuk ve duygusuz kimse. * Güzel ve yakışıklı kişi.
HEYKELTRAŞ Heykel yapan kimse.
HEYL Dökmek. * Bir şeyi ölçüsüz def'etmek.
HEYLELE "Lâ ilâhe illâllah" demek.
HEYLEMAN Çok, kesir.
HEYLULET (Bak: Haylulet)
HEYM (Heyemân) Şaşkınlık. * Âşık olma, tutkun olma. * Yüzü yere koymak.
HEYMERE Koca avret. İhtiyar kadın.
HEYN (Heyyin) Kolay. Rahat. * Vakar. Sükunet.
HEYNE Tıb: Kolera hastalığı.
HEYNEME (C.: Heynem) Gizli ses.
HEYR Rüzgâr adı. * Sağlam ve sert taş.
HEYRA' Korkak, ahmak kimse.
HEYREA Çoban düdüğü. * Meyyitin kabrine toprak dökmek.
HEYRUN Bir nevi hurma.
HEYS Atâ etmek, vermek, bağışlamak. * Hareket.
HEYS Yürümek.
HEYSAM Arslan. * Kısa boylu kişi.
HEYSAR Arslan.
HEYSEM Toy kuşunun yavrusu. * Tavşancıl yavrusu. * Akbaba yavrusu. * Kurt eniği.
HEYŞ Hareket. * Davar sağmak. * Fitne. * Iztırab, acı.
HEYŞE (C.: Heyşât) Husumet, hasımlık. * Çekişmek, nizâ etmek.
HEYŞER Ot. * Ağaç.
HEYŞUR Ot. * Ağaç.
HEYTAL Tilki.
HEYTALE (C.: Heyâtıl) Helva kazanı.
HEYTELEK "Gel" mânasınadır.
HEY'UA Kusmak, kay. * Yavaşlık.
HEYUB Azametli, heybetli, gösterişli.
HEYULA Zihinde tasarlanan korkunç hayal. * Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey. * Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde. (Bak: Esir)
HEYULÂNİYYUN Maddeciler.
HEY'URUR Meşakkat, zahmet.
HEYYİN Kolay, sühuletli.
HEYZ Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak.
HEYZA Fazlaca kusma, istifra etme. * Tıb: Kolera hastalığı.
HEYZALE İnsan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden aşağısı şişman olan kadın.
HEYZAM Bahâdır, kahraman.
HEYZÜM f. Kuru odun.
HEYZÜM-PÂRE f. Odun parçası.
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:27
HAYAT Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık. * Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır. (Bak: Meratib-i hayat) (Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en lâtif mâyesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en güzel zineti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem kemalatın menşei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir ziruhu, hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikatı, hem güya kâinatın küçük bir zihayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle beraber, o zihayatı ekser mevcudatla münâsebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir.Hem hayatın hakikatı altı erkân-ı imaniyeye bakıp, mânen ve remzen isbat eder. Yâni, hem Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini.. hem dar-ı âhireti.. hem hayat-ı bâkiyesini.. hem vücud-u melâike.. hem sâir erkân-ı imaniyyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-ı nuraniyyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfi bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-ı âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı azamdır...Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediyye olduğu gibi, bir meyvesi de hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyi'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve ibadet ve hamd ise hayatın meyvesi olduğu gibi kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesi ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli bir küfran-ı nimet ederler. L.)(Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır. M.)(Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra, bütün zamanın ve onun mazrufu o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tedkik "Bir âşiredir, belki ân-ı seyyaledir" demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir; hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdar ve mevcuttur. S.)(Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu hayat iledir. Hayat vücudun nurudur. S.)(Hayatı veren O'dur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. M.)
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:25
HASED Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eğer, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. M.)
HASEDE (Hâsid. C.) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.
HASEK Kin, adavet, hased. * Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.
HASEKE (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köşeli diken. * Demirden yapılan üç köşeli "bıtırak" denilen harp âletleri.
HASEKİ Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazı subaylara verilen isim.
HASELE Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı.
HASEM Burnun yassı ve geniş olması.
HASEN Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak.
HASEN-ÜL HULK Huyu ve tabiatı güzel.
HASEN-ÜS SAVT Güzel sesli.
HASENAT Güzellikler. İyi ameller. İyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin şemsi imândır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdır. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttır. İ.İ.)
HASENE İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. * Eski altun paralardan biri.
HASER Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması.
HASF Ay tutulması. * Işığı sönmek.
HASFOLMAK Parlaklığı gitmek.
HASF Ayakkabı dikmek. * Birbirine yapıştırmak. * Tasmalı nâlin. * Ağacın yaprağının dökülmesi.
HASHAS Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme.
HASHAS Koparılmış olmak.
HASHAS Cömert kimse.
HASHAS Toprak. * Ufak taş.
HASHAS Seri, çabuk, hızlı.
HASHASA Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.
HASHASE Anlaşılmayan ses. * Hınzır avazı.
HASHASE Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak. * Bir şeyi döndürmek.
HASHASE Kandırmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek.
HASIB Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr.
HASID Ekin biçen.
HASIF Zayıf.
HASIK Süngü demiri.
HÂSIL Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen.
HÂSIL-I BİLMASDAR Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır.
HÂSIL-I CEM' Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn.
HÂSIL-I DARB Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır.
HÂSILAT Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad.
HÂSILAT-I SÂFİYE Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat.
HÂSILAT-I SENEVİYYE Senelik kazançlar, yıllık gelirler.
HÂSILI KELÂM (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası.
HASIM (Bak: Hasm)
HASIN(E) (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.
HASIR (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden.
HASIRALTI ETMEK Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.
HASÎ (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen.
HASÎ Kuru.
HASİB Hesab eden, hesab edici.
HASÎB Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk.
HASÎB Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci.
HÂSİD Hased eden, kıskanan.
HÂSİDANE f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎD (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin.
HÂSİF (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış.
HASÎF (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut.
HASÎF Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen.
HASÎF Aklı başında, kâmil ve olgun adam.
HASÎFANE Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASÎFE Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.
HASÎL(E) Sığır buzağısı.
HASÎL Ot.
HASÎLE İyeği arasında olan et.
HASÎLE (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan.
HASÎM Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden.
HÂSİM Kat'eden, hasmeden, kesip atan.
HASÎN Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden.
HASÎN Küçük balta.
HASÎR Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır.
HÂSİR Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan.
HASÎR Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf.
HASÎR Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.
HÂSİREN Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde.
HÂSİRÎN (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler.
HÂSİRUN Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.
HASİS Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.
HASİS Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil.
HASİS(E) (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri.
HASİSA Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
HASİYY Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan).
HASİYYET (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet.
HASL Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma.
HASL Zayıflık.
HAS LAFIZLAR Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.
HASLE Göbekle kasık arası.
HASLE (C.: Husul) Hurma koruğu.
HASLET Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat.
HASLET-İ CEMİLE Güzel ve iyi huy.
HASLET-İ HAMİDE Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet.
HASLET-İ HAMRÂ Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet.
HASM Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma.
HASM-I DA'VÂ Dâvânın halledilmesi.
HASM (Hasım) Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.(Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.)
HASM-I BÎAMAN Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.
HASM-I CA'LÎ Huk: Hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse.
HASM-I EKBER En büyük düşman olan şeytan.
HASM-I ELEDD İnatçı düşman, muannid hasım.
HASM-I MÜTEVARÎ Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse.
HASM Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak.
HASMANE f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
HASME Kırmızı meşe.
HASMEN Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.
HASMÎ Düşmanlık, husumet, adavet.
HASNÂ Çok fazlasıyla kendini haramdan saklayan kadın. Çok iffetli, çok nâmuslu kadın.
HASNÂ-YI HÜSNÂ Hem güzel ve hem de namuslu olan kadın.
HASNA Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi.
HASPUŞ f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai.
HASPUŞÎ Hile, riyâ.
HASR Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. * Sıkıştırma. Kısaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayırmak.
HASR-I FİKİR Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak.
HASR-I İŞTİGAL Bütün çalışmaları bir şeye hasretme.
HASR-I NAZAR Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak.
HASR-I ÖRFÎ Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak.
HASR Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek.
HASR Göz kapağında sivilce çıkmak.
HASR Keşfetmek. * Yorulmak.
HASR Böğür. * Bel.
HASREME Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.
HASRET Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr)
HASRET-FİKEN f. Hasret düşüren, hasret döken.
HASRET-KEŞ f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken.
HASRET-KEŞANE f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
HASRETMEK Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek.
HASRET-NAME Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.
HASRET-ZEDE (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düşmüş, hasrete uğramış.
HASS Tergib. Teşvik. Bir kimseyi bir şey için iknâ etmek.
HASS Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu.
HASS Alçak, bayağı, âdi. * Marul.
HÂSS (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. * Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan. * Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında, devletin büyüklerine ayrılan yıllık geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi.
HÂSS-ÜL HÂSS En güzel, en has.
HÂSS Ü ÂMM Herkes, bütün herkes.
HASS Azlık, kıllet.
HASS Zannetmek. * Silkmek. * Davarı kaşağılamak. * Közün üstünde birşey pişirmek. * Katletmek, öldürmek.
HASSA (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.
HASSA-İ FARİKA Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HASSA Saç ve sakalı döken bir hastalık.
HASSA' Hayırsız kadın.
HASSA Fil gözü.
HASSAD Orakçı, ekin biçen.
HASSAS Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse.
HASSASANE f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HASSAS BÖLGELER t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir.
HASSASE Hissedici kuvve. Hisseden, duyan.
HASSASİYET Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.
HÂSSE Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve)
HÂSSE-İ LEMS Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.
HÂSSE-İ RÜ'YET Görme kuvveti.
HÂSSE-İ SEM' İşitme kuvveti, duyma duygusu.
HÂSSE-İ ŞEMM Koklama duygusu.
HASSETEN Hususi olarak, özellikle. Yalnız, ayrıca.
HASSİYET (Bak: Hâsiyyet)
HASTE f. Uzanmış. * Ayağa kalkmış.
HASTE f. İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş.
HASTE (C.: Hastegân) f. Rahatsız, hasta.
HASTE-GÂN (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar.
HASTE-GÎ f. Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet.
HÂST-GÂR f. İsteyen, talep eden, isteyici.
HÂST-GÂRÎ f. Tâliplik, isteyicilik.
HASUB Kirişini atan yay.
HASUD Çok hased eden.
HASUDANE f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HASUDÎ Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
HASUN Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş.
HASUR Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen. * Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez) * Oğlu ve kızı olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * İhlili dar olan deve.
HASUS Katı, şedid, şiddetli.
HASV Men etmek, engel olmak.
HASV Toprak saçmak. * Az birşey vermek.
HASVA' Toprak parçası.
HASVE (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme.
HAŞ f. Süprüntü, kırıntı, döküntü. * Kızgınlık, hiddet.
HAŞ Kalb.
HÂŞÂ Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
HAŞÂ' (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb.
HAŞÂ-İ BATIN Bağırsaklar.
HAŞAFET Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.
HAŞAHİŞ (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAŞAİŞ (Haşiş. C.) Kuru otlar.
HAŞAK f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN Kokmuş tuluk.
HAŞARI Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HAŞAS Arz haşereleri.
HAŞB Hayırsızlık. * Haşinlik.
HAŞBA' Kuru, yâbis.
HAŞEB Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.
HAŞEBE (C.: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.
HAŞEBİYET Odunluk, odun niteliği.
HAŞEB-PARE f. Tahta parçası. Yonga.
HAŞED İnsan topluluğu, cemaat.
HAŞEF Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması.
HAŞEFE (C.: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı. * Yaşlanmış kuru kadın. * Kuru hamur. * Yumuşak taş.
HAŞEFE Hiss. * Harekete ve yürüyüş sesine derler.
HAŞEL Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü.
HAŞEM Taraftarlar ve hizmetçiler. Düşmanlarına karşı koruyanlar. Aile.
HAŞEM Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir. * Genzin tıkanıp burnun koku almaması.* Etin kokması.
HAŞEME (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr.
HAŞEM-NİŞİN f. Göçebe.
HAŞENE (Haşin. C.) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar.
HAŞERAT (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler.
HAŞERE Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk.
HAŞHAŞ Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki. * Hazırlıklı. * Silâhlı ve zırhlı topluluk.
HAŞHAŞA Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HAŞIR Toplayan, cem'eden, haşreden.
HAŞİ Kuru, yâbis.
HAŞİ' Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran.
HÂŞİAN Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂŞİANE f. Hâşi' olarak.
HAŞİB Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli.
HAŞİBE Tabiat, mizaç, huy.
HAŞİF Eskimiş ve yıpranmış elbise.
HAŞİF Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz.
HAŞİFE Adâvet, düşmanlık, kin.
HAŞİÎN Huşu' içinde olanlar.
HAŞİM Haşmetli, gösterişli, muhteşem.
HAŞİM Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan.
HAŞİME Kemiği kırılmış olan baş yarığı.
HAŞİMÎ Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan.
HAŞİN Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı.
HAŞİN Korkak, korkan.
HAŞİN Kokmuş tuluk.
HÂŞİR Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr)
HAŞİŞ Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot.
HAŞİŞE Ot.
HAŞİV (Bak: Haşv)
HAŞİYE Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz.
HAŞİYY Kuru, yâbis.
HAŞİYYE (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı.
HAŞL Herşeyin âdisi, bayağısı.
HAŞM İncitmek. * Gadaplandırmak, hiddetlendirmek.
HAŞMET (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kızgınlık. * Alçak gönüllülük.
HAŞMETLİ (Haşmetlü) Tar: Haşmet sâhibi mânâsına gelir ve ecnebi hükümdarlarına verilen bir ünvandır.
HAŞMETMEAB Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı.
HAŞNA' Saliha kadın.
HAŞR (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus)
HAŞR-İ A'ZAM Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ.
HAŞR-İ CİSMANÎ Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HAŞR-İ EMVÂT Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları.
HAŞR SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
HAŞRECE Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı.
HAŞREM Kireç taşı. * Alçak dağ. * Arı.
HAŞRÎ Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair.
HAŞR U NEŞR Toplanıp dağılmak, yayılmak.
HAŞŞ Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak.
HAŞŞ Girmek, dühul etmek.
HAŞŞAB Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan.
HAŞŞAK Bir nehir ismi.
HAŞŞAŞ Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.
HAŞUR Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir.
HAŞUŞ Abdesthane, helâ, tuvalet.
HAŞV (Haşiv) (C.: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey. * Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi.
HAŞV-İ KABİH Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HAŞV-İ MELİH Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek.
HAŞV-İ MÜFSİD Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.
HAŞV Hurmanın kötüsü.
HAŞVÎ Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan. * Haşve benziyen.
HAŞVİYYAT Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler.
HAŞYET Korku ve dehşet.
HAŞYETEN Ürkerek, korku ile.
HAŞYETEN LİLLAH Allah için korku.
HAŞYETULLAH Allah korkusu.
HAT f. Çaylak kuşu.
HATA Yanlışlık. Yanılma. * Suç. Günah.
HATA-YI ADLÎ f. Adalet dairesine âit hata, yanlışlık.
HATA Yarış atlarının sekizincisi.
HATA' Saçak bükmek.
HATA Kuzey Çin.
HATAB (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir.
HATABAHŞ f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan.
HATAEN Hatâ olarak, yanlışlıkla.
HATA ENDER HATA Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata.
HATAİ Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller. * Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt.
HATAİR (Hatire. C.) Mühim işler, ehemmiyetli ve önemli ameller.
HATAİYYAT Yanlışlıklar, yanlışlar.
HATAKÂR f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan.
HATAL Boş ve yaramaz söz.
HATA-PUŞ f. Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen.
HATAR Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku.
HATAR Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler. * Çadırın eteklerine bağlanan parça.
HATARAT Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HATARE Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.
HATARGÂH f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri.
HATARİŞ Deprenmek.
HATARKÂR f. Hatarlı, korkulu.
HATARNÂK f. Korkunç, korkulu, tehlikeli.
HATA SAVAB CETVELİ Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.)
HATAT Sütün kaymağı. * Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları.
HATAT Bağırma, çağırma, feryâd etme.
HATATİF (Huttâf. C.) Kırlangıçlar.
HATAVAT (Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazılır) (Hatve. C.) Adımlar, hatveler. (Bak: Hutuvât)
HATAYA (Hatâ. C.) Hatâlar. Yanılmalar.
HATAYİ (Bak: Hatâi)
HATB (C.: Hatub) Mühim iş. * İstemek. * Konuşmak. * Nidâ.
HATB Odun toplamak.
HATBA' Arkasında siyah çizgiler olan dişi eşek. (Müz: Ahtab)
HATD Durdurmak. İkâmet.
HATEB (C.: Ahtâb) Odun. * Koğuculuk.
HATEL Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak.
HÂTEM Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük. * Son. En son.(...Sath-ı arzda altı ay zarfında beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane, basirane, kerimane faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. M.N.)
HÂTEM-ÜL ENBİYA Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-ÜL HÂTEM Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi.
HÂTEM-İ MAHSUS Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.
HÂTEM-ÜR RÜSÜL Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.)
HÂTEM-İ SADARET Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HATEM Çok cömert ve eli açık adam.
HATEM Kırılmış olan şey.* Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.
HATEMANE f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine.
HATEMAT (Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler.
HATEME "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua.
HATEMİ Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı.
HATEM-İ TAÎ (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de, bi'setten evvel vefat etmiştir.
HATEMKÂRÎ Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.
HATEN (C.: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi) * Araplar, damat mânasına kullanırlar.
HATENAT (Hatene. C.) Kaynanalar.
HATENE (C.: Hatenât) Kaynana.
HAT'ET Vurmak, darb. * Düşürmek. * Cima etmek.
HATF Ölüm. Ölmek. Vefat etmek.
HATF Kapmak. * Şimşek gibi göz kamaştırmak. * Sür'atli olmak.
HATIB (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse.
HATIB-I LEYL Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.
HATIF Süratli kapıp götürücü. * Göz kamaştırıcı şimşek.
HATIL Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası.
HATIM Kırıcı, ufalayıcı.
HATIM (C.: Havâtim) Yüzük.
HATIR Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese.
HATIR-I NÂ-ŞÂD Tasalı ve kederli gönül.
HATIR-I NEFSANÎ Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I ŞEYTANÎ Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.
HATIRA Hatıra gelen. Hatırda kalan şey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.
HATIR-AŞÜFTE f. Gönlü perişan olan.
HATIRAT (Hâtıra. C.) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler. * Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.(... Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ; Zat-ı Vacib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.)
HATIRAT-I KALB Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.
HATIR-AZAR f. Hatır kıran.
HATIR-AZÜRDE f. Hatırı kırılmış.
HATIR-NEVAZ f. Gönüle okşayan, hatırnaz.
HATIR-NİŞAN f. Hatırda kalan, akılda duran.
HATIR-GÜŞA f. Gönle ferahlık veren. İç açan.
HATIR-MANDE f. Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış.
HATIR-NİŞİN f. Akılda kalan, hatırda kalan.
HATIR-SAZ Hatır yapan, gönül alan.
HATIR-ŞİKEN f. Gönül inciten, kalb kıran, hatır kıran.
HATIR-ŞİNAS f. Gönül alıcı, hatır alıcı.
HATIR-ZAD f. Akla gelen, hatıra doğan.
HATÎ Şaşırtan, yanıltan, hatâya düşüren.
HATÎ Fakir kavutu.
HATÎ' Yaramaz kimse.
HATÎA Ok atan kimselerin, baş parmaklarına geçirdikleri deri.
HATİB Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.
HATÎB Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan.
HATÎB Odunu çok olan kimse.
HATİBANE f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına.
HATÎBE Ormanlık, ağaçlık yer. * Odunluk.
HATÎCE (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu. * Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)
HATÎCE-İ KÜBRA Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varlığıyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmiş ve Ona ilk olarak iman etmiştir. (Radıyallahu Anha)
HATÎE Hatâ. Günah. Kabahat. Suç.
HATİF Gayıptan haber veren cinnî. * Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.
HATÎFE Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek.
HATİL Yorgun. * Devamlı yağan yağmur.
HATİM Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan.
HATÎM Kâbe-i Muazzama'nın şimal tarafındaki taş. Duvar gibi olan sur.
HATİM Kadı, hâkim. * Sağlamlaştıran.
HATİME Son. Nihayet. Son söz.
HATİME-KEŞ f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren.
HATİN Sünnet eden.
HATİR Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.
HATÎT Hasis kimse.
HATİTA Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto.
HATİTA (C.: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer.
HATK (HATKÂN) Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek.
HATLA' Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal)
HATM Kırmak, ufalamak.
HATM Hâlis, saf. * Sağlamlaştırma, muhkemleştirme. * Hüküm ve kazâ icabettirme.
HATM Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme.
HATM İnsan veya hayvan burnu. * Kuş gagası.
HATME Baştan aşağı (bütün Kur'ân-ı Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada muayyen bir şeyi okuyup bitirmek.
HATME-İ ENFÂS Nefesleri tükenmek. Ölmek.
HATME-İ HÂCEGÂN f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları.
HATME-İ MAHSUSA Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alınan muayyen duaları okuyup bitirmek.
HATN (HITN) Beraberlik, misil, denk olma, eşitlik.
HATN Damat. * Sünnet etme.
HATNE Kaynana.
HATR Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması.
HATR Ahdini bozmak, sözünde durmamak.
HATR Atâ etmek, hediye vermek. * Sağlamlaştırmak.
HATRA Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.
HATRE Bir kere emmek.
HATREBE (Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maaş sıkıntısı. * Gevezelik etmek.
HATREME Sütlü bulamaç.
HATREŞE Çekirgenin bir şeyi yerken çıkardığı ses.
HATRİB Daima beyhude ve mânasız konuşan.
HATT Sınır. Çizgi. Hudud. * Yazı. El yazısı. * Nâme. Mektup. * Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. * Deniz yalısı. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmağın onikide biri olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padişah emri. * Geo: Sadece uzunluğu olan.
HATT-I BÂLÂ f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat.
HATT-I BUTLAN İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
HATT-I DEST f. El yazısı.
HATT-I FÂSIL Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi.
HATT-I HAREKET Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.
HATT-I HÜMAYUN f. Padişanın el yazısı. Padişahın emri.
HATT-I İCTİMA-İ MİYÂH Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir.
HATT-I İSTİVÂ f. Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. * Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi.
HATT-I MEVHUM Hayalî çizgi.
HATT-I MİSMARÎ Çivi yazısı.
HATT-I MUVÂSALA f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HATT-I MÜDÂFAA Savunma hattı, müdafaa hattı.
HATT-I MÜNHANÎ f. Eğri çizgi. Eğilen hat.
HATT-I MÜNKESİR Geo: Kırık çizgi.
HATT-I MÜSTAKİM f. Doğru çizgi. * Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey.
HATT-I NISF-ÜN NEHAR Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri.
HATT-I ŞAKUL Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.
HATT-I ŞEHRİYARÎ Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi.
HATT-I UFKÎ f. Düz hat. Ufki hat.
HATT-I VÂSIT Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları.
HATT-I ZERENDUD Altunla yazılmış celi yazılar.
HATT Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. * Bırakmak.
HATT Yolmak. * Çekmek.
HATTA Harf-i atıftır, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi, hem de...) mânalarına gelir.
HATTAB Oduncu. Odun satan.
HATTAF Kırlangıç kuşu. * Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.
HATTAN Sünnetçi.
HATTAR (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr.
HATTAR Süngü vuran.
HATTAT Çok güzel yazı yazan san'atkâr.
HATT-AVER Sakalları yeni çıkmaya başlayan genç.
HATTİYYE (C.: Hatyât) Canı, kıymeti yüce olmak. * Küçük ok.
HATT-ŞİNAS f. Yazı uzmanı, yazıdan anlayan.
HATUN (C.: Havâtın) Kadın. Hanım. * Tar: Yüksek şahsiyetli kadınlara veya hakan eşlerine verilen ünvan.
HÂTUN-U KIYAMET Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir.
HATUT Yeri tırnağıyla kazıyıp çizgiler çizen vahşi sığır.
HATUT Tez yürüyüşlü yedek atı.
HATV Adım adım yürümek, adım atmak.
HATV Saçak bükmek.
HATV Rengin değişmesi.* Engel olmak, menetmek. * İplik bükmek.
HATVE (Hutve) Adım. Bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe. Bir adım atmak.
HATVE-İ TEKARRÜB Yaklaşma adımı.
HATVE-ENDAZ f. Adım atan.
HATVE-ENDAZÎ f. Adım atıcılık.
HATVE-ŞÜMAR f. Adım sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen.
HAV Çuha ve buna benzer kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy. * Şeftâli gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy.
HAVA (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası. * Hafif yel. * Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı. * Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ.
HAVA-İ NESİMÎ Sabahki hava. Temiz hava.
HAVA' Hâli olmak, boş olmak. * Düşmek, sâkıt olmak.
HAVABAT (Bak: Havbâvât)
HAVACİB Hicablar, perdeler, örtüler.
HAVADİS (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler.
HAVAFİ Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler.
HAVAFİR (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazıcılar. * Hayvan, dâbbe tırnakları.
HAVAGAZI t. Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz.
HAVAÎ (C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı. * Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.
HAVAİC (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.
HAVAİC-İ ASLİYE Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.
HAVAİC-İ ZARURİYYE Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.
HAVAİYYAT Havâi şeyler ve sözler.
HAVAK (HAVKA') Geniş yer, vâsi.
HAVAKÎN (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar.
HAVALE Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı.
HAVALE-İ MUACCELE Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale.
HAVALE-İ MÜBHEME Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.
HAVALE-İ MÜECCELE Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale.
HAVALENAME f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu.
HAVALETEN Havale suretiyle, havale olarak.
HAVALİ Çevre, civar, etraf, yöre.
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
HAVAN İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanılan makine. * Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse. * Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet. * İçine çukur delikler oyulmuş büyük ağaç kütüğü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bileşimine giren maddeler tokmak vasıtasıyla dövülerek ufalanırdı.) * Ask: Namlusu çapına oranla kısa olan ve aşırma atış yapmak için kullanılan top cinsinden bir ateşli silâh.
HAVAN Arslan, esed.
HAVANIK (Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANİT (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler.
HAVARE f. Yiyecek, azık.
HAVARIK (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
HAVARİ Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri.
HAVARİC (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî)
HAVARİYYUN Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur.
HAVAS (C.: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak.
HAVASIB (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar.
HAVASIN (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar.
HAVÂSS (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sınıfı. * Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettiği büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar.
HAVÂSS-I HÜMAYUN Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır, harpte başarı gösteren askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kısım, "Hass-ı Hümâyun" namıyle devlete bırakılırdı. (O.T.D.S.)
HAVÂSS-I REFİA Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî mahkemeler birleştirilince havâss-ı refia ortadan kaldırıldı.
HAVÂSS U AVÂM İleri gelen kimseler ve halk.
HAVASS (Hasse. C.) Hasseler. Duygular.
HAVASS-I (HAMSE-İ) BÂTINA Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti).
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak.
HAVAŞİ (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları.
HAVAT Tavşancıl kanadının fısıltısı. * Ses, sadâ.
HAVATIF Göz kamaştırıcı şeyler. (Bak: Hâtıf)
HAVATIR Hâtıralar. Fikirler. Düşünceler.
HAVATIR-I RABBANİYE Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
HAVATIR-I ŞEYTANİYE Şeytanî vesvese ve düşünceler.
HAVATÎM (Hatime. C.) Sonlar, nihayetler.
HAVATİM (Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler.
HAVÂTİM-İ RESMİYYE Resmî mühürler.
HAVATİN (Hâtun. C.) Şerefli kadınlar, hâtunlar.
HAVAYİC (Bak: Havâic)
HAVAZ Kalbde olan gam ve tasa.
HAVAZE (C.: Havâzât) Ziyafet.
HAVB (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Meşakkat. * Maraz, ağrı, dert. * Ana, baba.
HAVB Fakir ve muhtaç olmak.
HAVBA' Zât, nefs.
HAVBAVAT Nefsler. Zâtlar.
HAVBET (Havb) Açlık, hâcet, meskenet. * Çayırı, otlağı olmayan kır yer.
HAVC (Havcâ') Hâcet, ihtiyaç.
HAVCEB (C.: Havâcib) Kırmızı gül.
HAVCELE Ağzı büyük, kendisi küçük şişe.
HAVCEME (C.: Havâcim) Kırmızı gül.
HAVD Güzel ahlâk. * Güzel ve yumuşak vücutlu câriye.
HAV'EB Basra yakınında bir mevkinin adı. * Çeşme. * Geniş dere. * Pek büyük kova.
HAVEBE Zayıf adam.
HAVEL Eğrilik. * Şaşılık. Bir şeyin yerinden ayrılması.
HAVEL Mülk. * Haşmet.
HAVELÂN Dönme, dolaşma. * Değişme.
HAVELAN-ÜL HAVL Senenin geçmesi. Senenin değişmesi.
HAVEME Büyük, ulu, yüce.
HAVENE (Hâin. C.) Hâinler, hıyânet edenler.
HAVER f. Doğu, şark.
HAVER Zayıf olmak. * Yumuşak, çukur yer. * Denize suyun akıp döküldüğü yer.
HAVER Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.
HAVERAN f. Doğu ile batı. Şark ile garp.
HAVERNAK Irak'ta bulunan Numân-ı Ekber denen biri tarafından binâ edilmiş olan bir köşk.
HAVERVER Şey mânasına gelir bir isim.
HAVF Korku, korkutmak.
HAVF-I ÂR Utanma korkusu.
HAVF-I BÂRİ Allah korkusu.
HAVF Kavim, kabile.
HAVFEN Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.
HAVFEZAN Tarhun otu.
HAVFNAK f. Korkulu, korkutan, korkunç.
HAVF VE RECA Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl)
HAVIT Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer.
HAVİ İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kuşatan.
HAVÎ Çekirge.
HAVİL (C.: Huvel) Hizmetkâr.
HAVİYE Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer. * Sâkıt. Göçük, çökük.
HAVİYE (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer.
HAVİYYE Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek. * Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması.
HAVİYYE (C.: Havâyâ) Yağlı bağırsak. * Bağırsak. * Deve palanı.
HAVK "Halka" denilen yuvarlak.
HAVK Bâdruç otu. * Bez dokumak.
HAVK Ev süpürmek. * İhâta etmek, kaplamak.
HAVKALE (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme.
HAVL Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yıl, sene. * Tahavvül, inkılâb. * Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Sıçramak. * Hile.
HAVL-İ HAVELÂN Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.
HAVLA' Gözü şaşı olan kadın. (Müz: Ahvel)
HAVLE (HAVÂL) Çok fazla döndürmek veya dönmek.
HAVLEKA "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek.
HAVLÎ Bir yıllık.
HAVM Deve sürüsü. * Devretmek.
HAVMANE (C.: Havâmin) Çok sağlam yer.
HAVME Tasarruf dâiresi.
HAVN Hıyanet etmek, hâinlik yapmak.
HAVR Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek.
HAVRA Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer.
HAVRA (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın.
HAVRAN Şam diyarından bir yerin adı. * Balıkesir'in bir ilçesi.
HAVREM Ayak ovup kir gidermekte kullanılan, kırmızı renkli delikli taş.
HAVREME Burun ucu.
HAVS Geceleyin istemek.
HAVS Ayrılmak. * "Haysü" mânâsına zarf-ı mekân için lügattır.
HAVSA Bağır. * Bağırın yanındakiler.
HAVSA' Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.
HAVSA' Karnı sarkık olan kadın. (Müz: Ahves)
HAVSAL Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.
HAVSALA Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide.
HAVSALA-SUZ f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden.
HAVSERE Araptan bir kabile.
HAVŞEB Köstek yeri.
HAVTA' Tavşan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil.
HAVTEK(Î) (C.: Havâtik) Kısa boylu.
HAVTEL Büluğa eren oğlan. * Bağırtlak yavrusu.
HAVV (HUVV) Bal, asel.
HAVVA Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. * Rengi esmere mâil kadın. * Yalancı, kezzab.
HAVVAS Hurma yaprağı satan kişi. * Hurma yaprağından zenbil yapıp satan kişi.
HAVVAT Bahadır, çeri, kahraman, öncü.
HAVYA Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır.
HAVYAR Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
HAVYE Tıb: Yaranın etrafındaki kabarık etler.
HAVZ Suya girme. * Sakınılacak işe girişmek. * Başlamak.
HAVZ Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık.
HAVZ Cem' etmek. Bir şey ilâve etmek.
HAVZ (C.: Hıyâz) Hususi suretle yapılan su havuzu.
HAVZ-I HAYAL Hayal havuzu.
HAVZ-I KEBİR Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir.
HAVZ-I KEVSER Kevser havuzu. (Bak: Kevser)
HAVZA Coğ: Açık ve düz deniz kıyısı. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sınır için: Bir şeyin çevresi içinde olan.
HAVZA Bir hükümetin idaresi altında bulunan bütün ülkeler.
HAVZAA Kumluktan alınmış bir miktar kum.
HAVZAN Sarı çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçeği. * Tarhun otu.
HAVZE Nâhiye. * Cemaat, topluluk.
HAVZERÎ Birbirinden ayrılmayı istemek.
HAY f. Eyvah! Vay!
HAYA Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak.
HAYA Yağmur. * Ucuzluk.
HAYADAR f. Utangaç, çekingen, mahcub.
HAYADİD (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar.
HAYA-HUY f. Çığlık, vâveyla. * Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses.
HAYAL (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey. * Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.
HAYAL-İ BEŞER İnsan hayali.
HAYAL-İ FENER Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır.
HAYAL-İ HÂİL Korku ve dehşet veren hayal.
HAYAL-İ SEFİD f. Beyaz hayal.
HAY'AL Yakasız gömlek.
HAYALÂT (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar.
HAYALÂT-I ÂLİYYE Yüksek ve âli hayaller.
HAYALEN Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak.
HAYALET Göze görünen hayal, karaltı.
HAYALÎ Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
HAYALİYYUN (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar.
HAYALİYYUN MEZHEBİ Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.
HAYAL-PEREST f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
HAYAL-PERESTLİK Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
HAYAL-PERVER f. Hayale düşkün.
HAY'AME Yaramaz huylu, kötü mizaçlı.
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:23
HAM f. Olmamış, pişmemiş, çiğ. * Nâfile, beyhude, boşuboşuna. * İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi.
HAM f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş.
HAM-I ZÜLF Saç lülesinin kıvrımı.
HAM' (HIM') (C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler.
HAM' (HUMU') Eğrilik, aksaklık.
HAMA Hıfzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek.
HAMA' Kara balçık.
HAMAİD (Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmeğe lâyık olan işleri.
HAMAİL (Himâle. C.) Tılsım, muska. * Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış.
HAMAİM (Hamâme. C.) Güvercinler.
HAMAK İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak.
HAMAKAT Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık.
HAMALE Bir mala kefil olma.
HAMAM(E) (C.: Hamâim) Güvercin kuşu.
HAMAN Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi.
HAMARAT Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.
HAMAS Verem. * Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak.
HAMASET Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik.
HAMASÎ Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik.
HAMASİYYAT Kahramanlık destanları.
HAMAT Kaynana.
HAMATA Katılık. * Yanmak. * Boğaz ağrısı. * Darı samanı. * Kalbin ortası.
HAM-BE-HAM f. Kıvrım kıvrım. Büklüm büklüm.
HAMD Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak: Elhamdülillah) (Hamd'in en meşhur mânası; sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı, kâinata câmi' bir nüsha ve onsekizbin âlemi hâvi şu büyük alemin kitabına bir fihriste olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune insanın cevherinde vedia bırakmıştır. Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan "şükr-ü örfi"yi ifâ ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedi'a bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlâhiyyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. İ.İ.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na lâyıktır. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. M.)
HAMDE Ateş gürültüsü.
HAMDELE "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması.
HAMD Ü SENA Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.
HAME Kafatası, başın üst kısmı.
HAME' Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.
HAME Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin. * Havası bozuk hastalıklı yer.
HÂME f. Yontulmuş kalem.
HÂME-İ EDEB Edebiyat kalemi.
HÂME-İ ŞEKVÂ şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem.
HÂME-İ ZERRİN Altın kalem, altından yapılmış kalem.
HÂME VÜ ŞEMŞİR Kalem ve kılıç.
HAMEC Zayıflık.
HÂMEGÜZAR f. Kalemle yazılmış.
HAMEK Her şeyin küçükleri. * Siyah bulut.
HAMEL Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adıdır. Bu burcu teşkil eden yıldızlar kuzuya benzediği için arapça kuzu demek olan hamel denilmiştir. Güneş bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur.
HAMELAT (Hamle. C.) Saldırışlar, saldırmalar. * Atılmalar, atılışlar.
HAMELE Taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar.
HAMELE-İ ARŞ İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar.
HAMELE-İ HÜCCET Günah ve sevabları yazan melekler.
HAMELE-İ KUR'AN Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
HAMELE-İ MÜMTESİL Aldığı emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan.
HAM-ENDER-HAM f. Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm.
HAMER Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması.
HÂME-RÂN f. Kalem yürüten, yazan.
HAME-ZEN f. Üzerinde kalem kesilecek âlet.
HAMH Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek.
HAMHAMA Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma.
HAMHAMA Atın yulaf ve su gördüğünde çıkardığı ses.
HÂMIZ Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit.
HÂMIZ-I FAHİM Kim: Karbonik asit.
HÂMIZ-I HALL Kim: Sirke asidi.
HÂMIZ-I KARBON Kim: Karbonik asit.
HÂMIZAT (Hâmız. C.) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler.
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE Yağ asitleri.
HÂMIZİYYET Ekşilik, kekrelik.
HAMÎ f. Gevşeklik, hamlık.
HAMÎ Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran.
HÂMİD Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir.
HAMÎD Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı.
HAMİD Alevi sönen ateş. * Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.
HAMİDE f. Kambur, eğrilmiş, kemerli.
HÂMİDE Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan. * Nebatsız kuru yer. * Yanmış kül olmuş.
HAMİDEGÎ f. Kamburluk, eğri büğrü olmaklık.
HÂMİDÎN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HÂMİDÛN (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler.
HAMİE Hararetli, çamurlu, volkanlı, alevli, dumanlı.
HÂMİL (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. * Gebe. * Taşıyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan.
HÂMİL-İ VAHY Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.)
HAMİL Kötü tanınmış olan kimse.
HAMÎL Kefil. * Başka yerden getirilen oğlan.
HAMÎLE Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar. * Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer. * Döşek çarşafı.
HAMİLEN Hâmil olarak. Taşıyarak, götürerek. * Hâmil olduğu halde.
HAMİM Sıcak ve kızgın su. * Yakın hısım, soy sop. * Samimi arkadaş.
HAMÎME (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi.
HAMİNNE Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne.
HAMÎR (Hımâr. C.) Eşekler. Hımarlar.
HAMÎR(E) Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.
HAMÎR Hamur.
HAMÎR-İ MÂYE Mayanın hamuru.
HAMÎRE Hamur içine katılan maya.
HAMÎR-GÂR f. Hamurcu, hamur yoğurucu.
HAMÎS Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü.
HÂMİSEN Beşinci olarak, beşinci olmak üzere.
HAMİŞ Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye.
HAMİT Şiddetli, sağlam. * Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu.
HAMİT (HÂMİT) Yanmış ve pörsümüş süt.
HAMİYE Tırnak kenarı. * Kızmış, kızgın.
HAMİYET Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti.
HAMİYET-İ CÂHİLİYE f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti.
HAMİYET-FÜRUŞ f. Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan.
HAMİYET-KÂR f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi.
HAMİYET-MEND (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli.
HAMİYET-MENDÂNE f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAMİYET-MENDÎ f. Hamiyetlilik, hamiyetli oluş.
HAMKA Ahmak ve budala kadın.
HAMKE (C.: Humuk) Bit.
HAML Yük. * Sırtına yük alıp getirmek. * Kadının karnındaki çocuk. * İsnad. Yüklenme.
HAML Saçak. * Büyük saçaklı halı.
HAMLE Hücum etme. Atılış, saldırış. Savlet.
HAMLEC Bükmek.
HAMLETMEK Yüklemek, zannetmek.
HAMM Çok sıcaklık, şiddetli hararet.
HAMM Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokması.
HAM MADDE Bir şeyin meydana getirilmesi için işlenilen ana maddelerden her biri.
HAMMADUN Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler.
HAMMAL (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.
HAMMALİYYE Hamal ücreti.
HAMMAM Banyo, hamam.
HAMMAMÎ Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı.
HAMMAMİYYE Edb: Divan Edebiyatında giriş kısmı hamam eğlencesi tasvirine tahsis olunan kaside.
HAMMAR (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı. * Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz.
HAMMAR Eşekçi.
HÂMME (C.: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler. * Binek hayvanı.
HÂMME Bir kişinin akrabası, yakınları. (Hâssa mânâsına da gelir, mukabili âmme'dir.)
HAMME (C.: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu. * Kuyruk yağının kıkırdağı. * Kızdırmak mânasına mastar da olur.
HAMMURABİ (Bak: Nemrud)
HAMNANE Kene.
HAMR Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey. * Birine bâde içirmek. * Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.)
HAMR Yüzmek.
HAMRA (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk. * Şiddet ve meşakkatli geçen yıl. * Şiddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kızarmış kadın.
HAMS(E) Açlık. * Yaradaki şişin inmesi.
HAMSE Beş (sayısı).
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ (Bak: Âl-i Abâ)
HAMSE Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç", yâni "beş hazine" "ünvanını vermişti. Ondan sonra o yolda mesnevîler vücuda getirmek İran şâirlerince moda oldu. İran'ın Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi şâirleri hamse yazdılar. Çağatay şâiri Ali Şir Nevaî de Çağatay lehçesinde hamse tanzim etmiştir. Bizim lehçede ilk hamse yazan, daha doğrusu Şeyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden Behiştî'dir. Bu Behiştî, İkinci Bayezid'in adamlarındandı. Yine bizim lehçemizle yazılmış birçok hamseler vardır. Ak Şemseddin'in oğlu Hamdullah Çelebi (Vefatı: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye, Mevlid-ün Nebi adlı hamseleri yazmıştır. (Edb. L.)
HAMSENÜVIS f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarzıyla beş kitabdan ibâret bir takım yazan kimse.
HAMSÎN Elli. * Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış.
HAMSUN Elli sayısı.
HAMŞ Baldırı ince olan.
HAMŞ Kaşımak. * Tırmalamak.
HAMŞEK Mestin üstüne vurulan parça.
HAMŞÜDE f. Bükülmüş, eğrilmiş.
HAMT Misvak ağacı. * Ekşimiş süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. * Gadap etmek, kızmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek.
HAMT Şiddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak, değişmek.
HAMTA Üzüm çiçeğinin kokusu.
HAMTAR Dolu kırba. * Yay kirişi.
HAMUL (Haml. den) Sabırlı, metanetli, tahammüllü, dayanıklı kimse.
HAMULANE f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde.
HAMULE f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü.
HAMULÎ Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık.
HAMUM İç yağı.
HAMUN f. Bozkır. Büyük sahra, düz ova.
HAMUS Sâkin olmak, susmak.
HAMUŞ f. Susmuş. Sessiz. Sâkit.
HAMUŞ Sivrisinek.
HAMUŞAN Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.
HAMUŞANE f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde.
HAMUŞÎ f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet.
HAMVÎ Sıcaklık.
HAMYAZE f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ iş.
HAMYE İçine yağ ve zeytin konulan kap.
HAMZ Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.
HAMZ Ekşilik. Kekrelik.
HAMZA (R.A.) Abdulmuttalib'in oğlu olup, Resulüllah'ın (A.S.M.) amcasıdır. Önceleri, İslâm dinine karşı olanlarla beraberdi. Ebucehil'in İslâm düşmanlığını çok ileri götürmesi karşısında, imana girip Ebucehil ve din düşmanlarına karşı çıktı ve İslâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazası'nda 57 yaşında iken şehid edildi.
HAMZA İstemek. Arzu etmek. * Ekşi olan her ota derler.
HAMZE Baklaya benzer bir bitki.
HAN f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin olduğu yer.
HAN f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçı dükkânı, lokanta.
HAN f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
HANACIR (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HANADIK (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HANAK (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
HANAN Merhamet, şefkat, acıma.
HANAN (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
HANASÎR Helâk olmak.
HANASİRE Hıyânet ehli, hâinler.
HANAT (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
HANBELÎ Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî)
HANCER Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
HANCER-İ BÜRRAN Keskin hançer.
HÂNÇE f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-İ ZER Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş.
HANÇERE Gırtlak, boğaz.
HANDA HAND f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. * Devamlı gülen, sürekli gülen.
HANDAN f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y) f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE f. Gülme, gülüş.
HANDE-İ ÂFTÂB Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
HANDE-İ GÜL Gülün açması.
HANDEBAHŞA f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFEŞAN f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan.
HANDEHARİŞ f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANDEK Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
HANDEKÂR f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESİ Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir.
HANDEKÜNAN f. Gülerek, güle güle.
HANDEMEŞHUN f. Devamlı gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
HANDEN f. Okumak.
HANDENÜMA f. Gülen.
HANDERİS Eski şarap.
HANDERİZ f. Gülüp duran, devamlı gülen.
HANDERUY f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN f. Gülen.
HANDİSTAN f. Şaka, lâtife.
HANE f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
HANE-İ AVARIZ Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ ÂYİNE Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
HANE-İ DEVVAR Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
HANE-İ FERDA Ahiret.
HANE-İ HUDA Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUŞ Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE Meyhane.
HANEBERENDAZ (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
HANEDAN f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl.
HANEFÎ Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam)
HANE-FÜRUŞ f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı.
HANE-GÎ f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GİR f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HANE-HUDA f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK Ağzın tavanı, damak.
HANE-KÜŞ f. Mirasyedi, sefih.
HANEN şevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE f. Okuyan, şarkı söyleyen.
HÂNENDE-GÂN f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar.
HÂNENDE-GÎ f. Şarkıcılık, hânendelik.
HANES Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu.
HANE-SUZ f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse.
HANEŞ (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan.
HANEV Eğmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak.
HANE-ZAD f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
HANFEC şişman, etli kişi.
HANFES (C.: Hanâfis) Yellengen böceği. * Pislik yuvarlayan böcek.
HANGAH f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
HANGAR Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj.
HANHANA Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.
HANIK (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak.
HANIK Boğmak.
HANIM SULTAN Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.
HANİ' Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.
HANİF İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
HANİF Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün.
HANİFE Bir kabile ismi.
HANİFEN MÜSLİMEN Müslim ve hanif olarak.
HANİN Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu.
HANİN-ÜL CİZ' Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.)
HANİN-İ HAZİN Acıklı sızlanma.
HANÎN Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay.
HANÎS Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANİS Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANİS Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANİS İki kat olmuş kimse.HANÎS : Zayıflık, gevşeklik.
HANİYE Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.
HANÎS Kebap olmuş nesne.
HANK (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak.
HANK Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek. * Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.
HANKAH (Bak: Hangâh)
HANKAN Boğmak suretiyle, boğarak.
HÂNMÂN f. Ev-bark, ocak.
HÂNMÂN-SÛZ f. Ocak yakıcı, ev-bark yakan.
HANN Yalvarmak. * İnlemek. * Esirgemek.
HANNAK Boğan, boğucu.
HANNAN Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
HANNAS (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ Şeytanla alâkalı.
HANSA Sırtlan.
HAN-SALAR f. Kilerci, sofracıbaşı.
HANSİR (C.: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız. * Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.
HANŞEFİR Bela, zahmet.
HANŞUŞ Bakiyye, artan.
HANTAL Kaba, büyük ve ağır.
HANTEM (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * İbrik. * Topraktan yapılan kap.
HAN U MAN (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
HANUN Gümleyerek esen rüzgâr.
HANUT Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama.
HANUT (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
HANVE Güzel kokulu bir ot.
HANYA' Beli bükülmüş kadın.
HANZ Kebap yapmak.
HANZAL(E) Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.
HAPİS (Bak: Habs)
HÂR f. Diken.
HÂR-I FİRKAT Ayrılık acısı.
HAR' Yarmak.
HAR (Her) f. Merkep, himar, eşek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçık. * Mc: İdraksiz kimse. * Kargaşa.
HAR-İ DEŞTÎ Yaban eşeği.
HAR Yıkılmış, hedmolmuş.
HAR f. Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.)
HARA' Süstlük, zayıflık.
HARA Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası.
HARAB Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
HARAB-ABAD f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HAR'ABE İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu.
HARABENİŞİN f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HARABİYET (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
HARAC Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARAC-I MUVAZZAF Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC (Bak: Harec)
HARAC Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR f. Haraç verici.
HARAFE Aklın bozulması. Delilik.
HARAFET Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHİR (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HARAİB (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler.
HARAİD (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler.
HARAİF (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları.
HARAİT Haritalar.
HARAK Ateş, nâr.
HARAK Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.
HARAM Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
HARAMİ Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMİLİK Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
HARAM-ZADE Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HARARET Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HARÂS f. Hayvanla döndürülen değirmen.
HARÂS-I HARÂB Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARAS f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAŞ f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
HARAŞİF (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARAT Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)
HARATÎN-İ HASSA Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
HARAZ Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan.
HARAZET Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.
HARB İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.
HARB-İ UMUMÎ Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.
HARB (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği. * Yarmak. * "Delmek" mânasına mastar.
HARBA' Kulağı delik koyun.
HARBAK Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * İfsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç.
HAR-BAN f. Eşekçi.
HARBAT f. Ahmak, bön, ebleh. * İri yapılı kaz. * Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse.
HARBCU Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.
HARBE Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HARBELE f. Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı.
HARBEN Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.
HAR-BENDE f. Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. * Tar: Saray katırcıları.
HARBES Bir ot cinsi.
HARBESİSA "Şey" mânasına kullanılan bir isimdir.
HARBEŞ Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak.
HARB-GÂH f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri.
HARB-GİR f. Harp yapan. Harpçi.
HARBÎ Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk.
HARBİYE Harb işlerine ait. Harb okulunun adı. Harbiye mektebi.
HARBİYE NAZIRI Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyordu. Harbiye Nazırı'nın başında bulunduğu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.)
HARBÜŞ Yırtıcı bir kuş. * Alaca yılan.
HARBÜZ(E) f. Karpuz, kavun.
HARBÜZE-İ RUBAH Ebucehil karpuzu.
HARBÜZE-FÜRUŞ f. Karpuz kavun satan adam.
HARBÜZE-ZAR Karpuz kavun bostanı.
HARC Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)
HARC-I ÂLEM Herkese elverişli, her keseye münasib.
HARC-I RAH Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para.
HARCA' Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.
HARCE (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sık bitmiş ağaç.
HARCEF Soğuk rüzgâr.
HARDAL Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır.
HARDALE Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek.
HARDAN Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan.
HARE f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş.
HARE f. Yiyecek.
HAREC Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh.
HARED Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBİYE Harp harekâtı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HAREKE Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
HAREKET Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
HAREKET-İ ARZ Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
HAREKET-İ DÂHİL Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HAREKET-İ MER'İYYE Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
HAREKET-İ MİHVERİYE Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
HAREKET-İ MÜSTAKİME Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.)
HAREM-İ ŞERİF Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
HAREMEYN İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARES (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar.
HARES Dilsizlik, ebkemiyyet.
HAREŞE Sinek.
HAR'ET Terslemek.
HAREZ (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.
HAREZE (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARF Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret. * Vecih, üslub. * Her şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı.
HARF-İ ÂB-DÂR Güzel ve mânidar söz.
HARF-İ ASLÎ Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.)
HARF-İ ATIF Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on şekilde harf-i atıf şunlardır: Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf)
HARF-İ CERR Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem)
HARF-İ İLLET Gr: Elif, vav, ya harfleri.
HARF-İ MASDARÎ Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf.
HARF-İ MEDD Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.
HARF-İ MEZİD Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir.
HARF-İ NÂSIB Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)
HARF-İ NİDÂ' Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem.
HARF-İ TÂRİF Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif)
HARF-İ ZÂİD Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf.
HARF Yemiş toplama.
HARF-AŞİNA Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan.
HARF BE HARF Aynen, aslı gibi, olduğu gibi.
HARFECE Güzel gıda.
HARF-ENDAZ Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen.
HARF-GİR f. Her işte ayıp ve noksan arayan.
HARFÎ Harfe âit. * Sahibi tanıtmak için olan. * Başkasının mânası için yazılan. (Bak: Mâna-yı harfî)
HARFİYE Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir.
HARFİYEN (HARFİYYEN) Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
HARGÂH f. Otağ. Büyük çadır.
HARGAR(E) f. Hakaret eden, hakaret edici.
HARGELE f. Eşek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler.
HARGUŞ Tavşan.
HARHAR f. Devamlı arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. * Devamlı kaşıntı.
HARHARA Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük.
HARHİŞE f. Kavga, gürültü, patırtı.
HARIK Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
HÂRIK-I ÂDE Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HARIK Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
HARIS Hırslı olan, haris.
HARISA İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
HARÎ Müstehak, lâyık.
HARÎ f. Hakirlik, horluk.
HARÎ' Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen.
HARİB Yıkan, harab eden. * Haydut.
HARİB Kaçan, firar eden.
HARÎB Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş.
HARÎBE (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey.
HARÎC Dar, ensiz. * Kuşatılmış.
HÂRİC Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi.
HÂRİC-İ VATAN Vatanın harici.
HARİC Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan.
HARİCEN Dışardan, dıştan. Hariçten.
HARİCE TEMESSÜL Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi.
HARİCÎ Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası)
HARİCİYYE Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası)
HARİD Satın alma.
HARİD Öfkeli, hidetli, kızgın.
HARÎD Tek, ayrı.
HARİDAR Satın alıcı, satın alan.
HARİD(E) (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci.
HARİDE Satın alınmış.
HARİF (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan.
HARİF Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı.
HARİF Yemiş toplayan.
HARİFANE f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HARİFE (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı.
HARİFÎ Sonbaharla alâkalı.
HARİK Omuz küreklerinin arası.
HARÎK Yangın, ateş.
HARÎK-I KEBİR Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK Erkekliği olmayan adam.
HARİK Zeyrek akıllı kimse.
HÂRİKA İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ Aşk ateşi.
HARÎKA Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRİKULÂDE Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HARÎK-ZEDE (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
HÂRİM Fakir.
HARÎM Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas.
HARÎM-İ HÂSS Büyük bir kimsenin kendi dairesi.
HARÎM-İ İSMET Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası.
HARÎM Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse.
HARÎME Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı.
HARİR İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak.
HARÎR Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak.
HARİRÎ İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt.
HARİRÎ (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder.
HARİRİYE Un ve süt ile yapılan bulamaç.
HARİS Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
HÂRİS Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRİS-İ GAYUR Çalışkan ve gayretli çiftçi.
HÂRİS Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRİS-İ VATAN Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARİS Son derece hırslı olan.
HARÎS Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
HARÎS-İ CÂH Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARÎS-İ ŞÖHRET şöhret ve nam düşkünü.
HARÎSA (HÂRİSA) Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
HARÎSANE f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARÎSET (C.: Harâyis) Zayıf deve.
HARİSTAN f. Çalılık, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HARİŞ f. Kaşınma, kaşıma.
HARÎŞ Bir cins yılan.
HARİTA yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese.
HARİYE Yavuz bir yılan.
HARÎZ Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan.
HARÎZ Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış.
HARİZME Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka.
HARK Yakmak. Yanmak. Yangın.
HARK-I KEBİR Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır)
HARK Yarma. Yırtma. * Su akacak yarık yer.
HARKA' Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr.
HARKAFA (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
HARKAHE Koyuncuların kara evi.
HARKEKET (C.: Harâkîk) Uyluk başı.
HARKÜRRE f. Eşek yavrusu, sıpa.
HARK VE İLTİYAM Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek.
HARM Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Davara yük vurmak. * İşinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek.
HARMED Kokusu ve rengi değişen. * Kara balçık.
HARMEL Üzerlik otu.
HAR-MENİŞ f. Eşek huylu, eşek tabiatlı.
HARMEŞ İfsad etmek, bozmak.
HARNUB Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş.
HARP (Bak: Harb)
HAR-PÜŞT f. Diken sırtlı. * Mc: Kirpi.
HARPÜŞTE f. Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta.
HARR Hararet, sıcaklık. Sıcak.
HARR-I ŞEDİD Şiddetli hararet, fazla sıcaklık.
HARR Yarmak.
HARR(E) Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı.
HARRA (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek.
HARRAKA Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi.
HARRAN Susuz.
HARRARE Gürleyerek, çağlayarak akan su.
HARRAS (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken.
HARRAS Yalancı.
HARRAS Küp yapan.
HARRAT Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı.
HARRAZ Terzi.
HARRE (C.: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği.
HARRE (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.
HARRUB "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi.
HARS Yarmak, yırtmak.
HARS Koruma. Muhafaza etmek. Hırz mânasınadır.
HARS (C.: Hırâs) Küp.
HARS Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acıkmak.
HARS Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftiş ve tedbir eylemek.
HARS-I IRKÎ Milli maarif, ırkî hars.
HARSA' Dilsiz kadın. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs)
HARSEK Küçük cisim.
HARSİNÎ Tunç.
HARŞ Avlamak. * Kaşımak.
HARŞ Kesbetmek, almak. * Tırmalamak.
HARŞA Bir cins ot.
HARŞEF (C.: Harâşif) Kalkan balığı. * Balık pulu. * Enginar bitkisi.
HARŞUF Enginar bitkisi.
HART El ile ağacın yaprağını sağmak. * Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh.
HART Katı katı ovmak. * Davarın yulaf yerken çıkardığı ses.
HARTAVÎ Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh.
HARTUC f. Topa merminin ardından sürülen barut kesesi.
HARUF Küçük kuzu, hamel. * Tâze et.
HARUN Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi. * Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid.
HARUN İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan.
HARUNÎ Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu.
HARUR Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı. * Gece esen sıcak rüzgâr.
HARUR Yüksekten düşmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek.
HARUS Sütü az olan kadın. * Evlenip hâmile olan kız.
HARUT Mukaddes kimse. * İpini sahibi elinden çekip kaçan davar.
HARUT VE MARUT Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen iki meleğin ismidir.
HARVA Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dağın adı.
HAR-VAR f. Eşek yükü.
HARY Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek.
HARZ Dikmek.
HAR-ZAR f. Çalılık, dikenlik.
HARZE Yaban şalgamı.
HARZEM (HAREZM) Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HAS' Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklaştırmak.
HASA' Saman parçası. * Hurma kabı.
HASA Toprak saçmak.
HASA Sığır terslemek.
HASA' Bulamaç aşı. * Kavun.
HASA Saymak. * Taş atıp vurmak.
HASA' Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş.
HASAB Odun.
HASEBE Hurması çok olan hurma ağacı.
HASAD Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASAFE (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı.
HASAFET Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HAS AHUR Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
HASAİL (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂİS Bir şeye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE İnsanlık hassaları.
HASAİS (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
HASAL Yüreğin ağrıması.
HASAL Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
HAS'AM Yemen diyarında bir kabilenin adı.
HASAN Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
HASAN İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASAN-I BASRİ (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
HASAR (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR Soğuk, berd.
HASARAT (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DİDE f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
HASARET Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HASAS Başta saçın az olması.
HASASA (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık.
HASASE(T) Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.
HASASET İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.
HASÂT-I BEVLİYYE Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.
HASÂT-I MESANE Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HASB (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet. * Dolayı, cihetiyle, gereğince.
HASB-EL BEŞERİYYE İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla.
HASB-EL KADER (Bak: HASBEL KADER)
HASB-EL LÜZUM İcabettiği için.
HASB (C.: Havâsıb) Taş atmak. * Ufak taşları savuran rüzgâr.
HASBA Hafif tahkir yerinde kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" şeklinde kullanılır.
HASBA' (C.: Hasubâ) Ufak taş.
HASBE Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.)
HASBE Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir)
HASBEL HAMİYYE (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için.
HASBEL İCAB (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla.
HASBEL İKTİZA (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı.
HASBEL KADER (Hasb-el kader) Kader cihetiyle.
HASBEL MEVSİM (Hasb-el mevsim) Mevsime göre.
HASBETEN LİLLAH Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin.
HASBÎ Karşılıksız. Allah rızası için. (Hakiki mürşid âlim, koyun olur; kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüâb-âlud kayyını. S.)
HASB-İ HAL Halleşme. Görüşüp konuşma.
HASBİYE âyetinin kısaca ismidir.
HASBÜNA Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde).
HASDA' Yaprağı çok olan ağaç.
HASEB (Bak: Hasb)
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:13
HA Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir.
HA harfinin ismidir. Ebcede göre beş sayısına delâlet eden ( ) harfi, mehmusedendir. Bazan başka harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada beş vecih üzere müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanılır.2- Gaib harfi olur. Mücerret gaib mânasına gelir: ( Ebûhu: Onun babası) kelimesinde olduğu gibi.3- Sekte "Hâ"sıdır. Kelimenin sonunda olan harekeyi veya harfi beyan için diğerine eklenir. ( Mâ-hiye) ve ( Hâ-hünâ) da olduğu gibi.4- Soru hemzesinden değişmiş olan "hâ" dır.5- Müennes işareti olan "hâ" dır.
HA f. "İşte!" mânasınadır. * Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler.
HA(Y) f. Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. * Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen.
HA Kelime-i tenbihtir. İşaret ismi olan Zâ ve Zi kelimeleri ile Hâzâ Hâzihi Hâzâke gibi. Bundan başka "hâ" tenbih edatı olarak kelimeye dâhil edilir. (Hâzâ ) da olduğu gibi yakını ifade eder. İşaret ismi veya nida olur. (Eyyühâ ) daki gibi.
HAB' Gizli, saklı, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek.
HAB f. Uyku. Rü'yâ.
HÂB-I ADEM Ölüm uykusu.
HÂB-I CÂVİD Ebedî uyku, ölüm.
HÂB-I GAFLET Gaflet uykusu.
HÂB-I GİRAN Ağır uyku.
HÂB-I HARGUŞ Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile.
HÂB-I NUŞİN Tatlı uyku.
HÂB-I RAHAT İstirahat için uyku.
HAB (HÂBE) Günah. Suç.
HABAB (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı.
HABAİB (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar.
HABAİK (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler.
HABAİL (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement.
HABAİL-İ MEVT Ölümün sebepleri.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HABAİS (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler.
HABAK f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu.
HABAL Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.
HABALA (Hublâ. C.) Gebeler.
HABALEYAT (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler.
HAB-ALUD Uykulu. Uyku karışık.
HABAR (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.
HABARAT (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HABARÎR (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler.
HABASET (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
HABAT Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi.
HABAYA Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler.
HABAZ Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek.
HABB Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. * Buğday tanesi veya buna benzer tohum.
HABB Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarması, denizde dalga olması.
HABBAL (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse.
HABBAR Terzi. * Mürekkepçi.
HABBAS Zindancı, gardiyan, hapseden.
HABBAT (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar.
HABBAZ (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse.
HABBAZÎ Ekmekçilikle ilgili.
HABBE Tane. Tohum. * İhtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadarı.
HABBET-ÜL KALB (Bak: Süveydâ)
HABBET-ÜS SEVDA Çörek otu.
HABBE (HUBBE) Yol, tarik.
HABBE Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb)
HABBEYİ KUBBE YAPMAK Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
HABBEZA "Ne güzel, ne sevimli, ne hoş" mânâsında bir takdir edatıdır.
HABBÜL BÜLUĞ (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler.
HABC Vurmak, darbetmek.
HABC Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi. * Vurmak.
HABCAME f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise.
HAB-DİDE f. "Rüya görmüş." Büluğa ermiş genç.
HABE f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma.
HABE Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil).
HABEB Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık.
HABEK f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma.
HABEL Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir.
HABELE Üzüm çubuğu.
HABELLAK Küçük olup büyümeyen koyun.
HABEN Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık.
HABEN Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.
HABENDAT Şişman kadın.
HABENNEKA (Bak: Hebenneka)
HABENTA' Kısa boylu, tıknaz kişi.
HABER Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned)
HABER-İ KÂZİB Yalan haber.
HABER-İ MEŞHUR Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HABER-İ MÜTEVATİR Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis.
HABER-İ SÂDIK Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis.
HABER-İ VÂHİD Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir)
HABER Berelenme, yaralanma. Çürüme.
HABERDAR Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan.
HABERÎ (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili.
HABERKAS Küçük deve. * Küçük adam.
HABERPİJUH f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan.
HABES(E) (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.)
HABEŞ Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.
HABEŞÎ Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.
HABETIKTIK Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.
HABEVKERA Belâ, mihnet.
HABGAH f. Yatak odası. * Uyunacak yer.
HAB-GÜZAR f. Uyuyan, uyuyucu.
HABHAB Karpuz.
HABHAB (C: Habâhıb) Kısa boylu adam.
HABHAB Takunye. * Canbaz ayaklığı.
HABHABE Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek.
HABHABÎ İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.
HABIT Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen.
HABIT (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden.
HABİ Sürünüp emekleyen ufak çocuk.
HABİB (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost.
HABİB-ÜL BEKKÂÎN Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi.
HABİB-ULLAH (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.)
HABÎDE (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş.
HABÎE Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş.
HABİH Ağaçla vurmak. * Bölmek.
HABÎKE (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.
HABİL Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar.
HABÎL Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ.
HABİL İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi.
HABİLE Gebe, hâmile, yüklü.
HABÎN Zakkum ağacı.
HABİR Taze ve yeni şey.
HABİR Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.)
HABİRÂNE f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HABİS Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.
HABÎS (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis.
HABİS Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan.
HABİS(A) Un helvası.
HABİSTAN f. Yatakhane, yatak odası.
HABÎT Fâsid, yaramaz, bozuk.
HABİYE (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu.
HABK Bükmek. * Sağlam yapmak. * İyi dokumak.
HABL Bir şeyin bozulması. Noksan olmak. * Delirmek.
HABL İp. Urgan. Halat. * Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar.
HABL-ÜL MESAKÎN Sarmaşık bitkisi.
HABL-ÜL METİN Sağlam ip. * Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim.
HABL-İ MEVHUM Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.
HABLULLAH Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.
HABL-ÜL VERİD Şah damarı. Atar damar.
HABN Karnın şişmesi.
HABN Eteğini kaldırmak. * Bir şeyi kabzetmek, almak.
HABNA' Çıbanları olan kadın.
HABNADİDE (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız.
HAB-NAK f. Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi.
HABNAME f. Rüya kitabı.
HABR (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlık. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.
HABR-ÜL ÜMMET Ümmetin âlimi, meşhur âlim.
HABR (C: Hubur) Büyük tuluk.
HABRA' (C: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.
HABREKÎ Kene böceği.
HABRENCE Güzel yemek. * Yumuşak.
HABRÎR Şey mânâsına gelir bir isim.
HABS Murdar, pis. Çirkin. * Ayıp, günah.
HABS Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme. * Zaptetme, tutma.
HABS-İ BEVL İdrarını tutma.
HABS-İ DÜMÛ' Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme.
HABS-İ MÜNFERİD Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir.
HABS Bir kaç şeyi birden karıştırmak.
HABŞ Cemetmek, toplamak.
HABT Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek. * Yanılmak, unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardım istemek. * Cin çarpmak.
HABT (C.: Ahbât) Sükun. Huşu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer.
HABT Yanlış hareket. * Maktulün kanının heder olması. * Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma.
HABT-İ A'MÂL İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.HABTER : Kısa boylu.
HABT U HATA Düzensizlik, yanlış, hata.
HABUL Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan.
HABUS Galip kimse.
HABY (C.: Hıbâyâ) Örtmek. * Gizli olan.
HABZ Ekmek pişirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek. * Devenin ayağını yere vurması.
HAC (Hâcet. C.) İhtiyaçlar. * Devedikenleri.
HAC f. Put, haç.
HACA Haris olmak. * Akıllı.
HACA' (C.: Ahcâ) Akıl. * Nahiye.
HACAC (HİCÂC) Kaş kemiği.
HACACE (C.: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı.
HACALET Utanma. Utanç.
HACALET-ÂVER f. Utandırıcı. Utanç veren.
HACAMET (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak.
HACAT (Hacet. C.) Hâcetler. İhtiyaçlar.
HACB Men'etme. Mahrum etme.
HACB-İ HİRMÂN Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-İ NOKSAN Bir vârisi mirastan kısmen mahrum etme.
HÂCC (C.: Hüccac) Hacca gitmiş kimse. Hacı.
HACC Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok tereddütle varıp gelme. * Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh. * Bir şeyden feragat etmek. * Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şerif'i usulüne uygun olarak Arabi Zilhicce ayı, Kurban Bayramı günlerinde bir defa ziyaret etmek.Farz olan hacca, Hacc-ı Ekber denildiği gibi, umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilir.
HACC-I İFRAD Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir.
HACC-I KIRAN Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HACC-I TEMETTU' Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir.
HACC SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 22. suresidir.
HACCAC Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır.
HACCAL Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.
HACCAM Hacamat eden, kan alan.
HACCAR Taş işçisi, taş işinde çalışan, taşçı.
HÂCCE (C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız. * (C.: Hâcc) Bir cins diken.
HACCE Cadde.
HÂCC-ÜL HAREMEYN Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂCE f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi.
HÂCE-İ ÂLEM (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı.
HÂCE-İ EVVEL Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.
HACEB Gırtlak.
HACEBE (Hâcib. C.) Perdeciler, kapıcılar. * İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler)
HÂCEGÂN (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. * Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam.
HÂCEGÂN-I DİVAN-I HÜMAYUN Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmuştu. Bu suretle hâcegân-ı divân-ı hümâyun tâbiri de tarihe karışmıştı. (O.T.D.S.)
HACEGÎ f. Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. * Efendilik, hocalık.
HACEL (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık.
HACEL Keklik kuşu.
HACELAN Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek.
HACELE (C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Dişi keklik. * Çeşitli elbiselerle süslü gelin evi.
HACEN Eğrilik.
HACER Taş, kaya. * İsmail Peygamber'in anasının ismi.
HACER-İ SEMAVÎ Gökten düşen taş. * Gök taşı.
HACERAT (Hacer. C.) Taşlar, kayalar.
HACEREYN İki taş. * Mc: Altun ile gümüş.
HACER-ÜL ESVED (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Ruh-ul Esved denilen taştır.)Rivayetlere göre; bu semavi bir taş olup Hz.İbrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettiğini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnasında buna yalnız el ile temas edilir.
HÂCE-SERA f. Haremağası, hadımağası.
HÂCET (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
HÂCETAŞ f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HÂCETMEND f. İhtiyaç sahibi, muhtaç.
HÂCET-MENDÂNE f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak.
HÂCET-MENDÎ f. Muhtaçlık, ihtiyaçlı olma.
HÂCETREVA İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden.
HACEVCA' Uzun ayaklı adam. * Uzun adam.
HACEZE Zâlimler.
HACFE (C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.
HACHACE Korkudan melul olmak. * Sırrını demek isteyip yine dememek.
HACHACE Gizlenmek.
HACI (C.: Hüccâc) Hacc farizasını yerine getirmiş olan müslüman.
HACIYATMAZ Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi.
HACÎ (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren.
HÂCİB Perde. * Perdeci. Kapıcı. * Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kaş.
HÂCİB-İ BÂRİ Cebrail (A.S.)
HÂCİB-İ YEMİN Sağ kaş.
HÂCİB-İ YESAR Sol kaş.
HÂCİBEYN İki kaş.
HACÎC (Hâcc. C.) Hacılar.
HACİD Uyuyucu, uyuyan.
HACİF Karın gurultusu.
HACİL Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.
HACİL Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at.
HACİL Otu çok olan yer.
HACİM Saldıran. Hücum eden.
HACİM (Bak: Hacm)
HACİN Küçük hayvan. * Büluğdan önce evlenmiş olan kız.
HACİR Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayıklıyan.
HACİRE (C.: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.: Hevâcir) Günün en sıcak anları.
HACİRÎ Yapıcı, kurucu.
HACİS Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.
HACİSE (C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endişe.
HACİYAN (Hâcı. C.) Hacılar, hacc farizasını yerine getirmiş olan müslümanlar.
HACİZ Ayıran. Bölen. * Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan. * Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir. (Bak: Hicab)
HACL (HİCL) (C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukağı. * Küçük deve yavruları.
HACLA' Ayakları beyaz olan koyun.
HACLE (Haclegâh) f. Gelin odası. Gerdek odası.
HACLET Şaşırma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma.
HACLET-ÂVER f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-DİH f. Utanç verici, utandırıcı.
HACLET-ENGİZ f. Utandırıcı, sıkıltıcı.
HACM (Hacim) Bir cismin kapladığı yer. Cirm. Cüsse. * Emmek. Massetmek.
HACM-İ İSTİABÎ Bir şeyin içine alabildiği miktar.
HACMEN Büyüklükçe. Hacim bakımından.
HACR (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek. Malını kullanmaktan men'etmek. * Kucak. Ağuş.
HACRA' Taş gibi katı ve sert olan şey.
HACREN Malını kullanmaktan menetmek suretiyle.
HACUC şiddetli esen rüzgâr.
HACUN Eğrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dağ.
HACUR (C.: Hucerât) Dere kenarı.
HACZ Men'etmek. Mâni olmak. * İki şeyin arasını ayırmak. * Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak.
HAÇ (Ermeniceden) Put. Haç. İstavroz.
HAD f. Çaylak kuşu.HAD' (Hıd') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak.
HAD' Baş aşağı eğmek. * Tevâzu etmek.
HAD'A Kamçıdan çıkan ses.
HADAA (Hâdı'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler.
HADACİR Sırtlan.
HADAD Mürekkep. * Nakış. * Akılsız, ahmak adam. * Kolay.
HADAD Küçük, beyaz boncuk.
HADADE Hamâkat, ahmaklık.
HADAE İki yüzlü balta.
HADAFİL Eski kaftanlar, eski elbiseler.
HADAİ' (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar.
HADAİC (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler.
HADAİD (Hadîd. C.) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler.
HADAİK (Hadîka. C.) Bahçeler.
HADAİK-I HÂSSA Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.)
HADAK Patlıcan.
HADAKA Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın.
HADALET Baldırı ve kolu etli olma.
HADAN Necid'de bir dağ.
HADANE Çocuk beslemek.
HADAR Suyu çok olan süt.
HADAR Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak.
HADAR Çabuk yetişen ot.
HADARET Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HADASET Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası.
HADB şefaat etmek.
HADB Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayırmak. * Isırmak. * Yalan söylemek. * Uzunluk.
HADBA' (C.: Hudeb) Kalçaları sıyrılıp çıkan zayıf dişi deve.
HADBA' Uzun boylu akılsız kadın. * Yumuşak gönüllülük.
HADBE Arka yumruluğu, kamburluk.
HADC Deve palanı.
HADD Hudut. Çizgi. Sınır. * Cürüm. * Salahiyyet. * Şeriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. * İnsana ârız olan şiddet ve titizlik. * Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas. * Ekşi. * Tesirli, müessir.
HADD-İ ASGAR Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye.
HADD-İ BÜLUĞ Büluğa erme yaşı. Teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi dinî emirleri ifaya başlanılan yaş.
HADD-İ EKBER Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.
HADD-İ EVSAT Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dediğimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.
HADD-İ İ'CAZ Edb: Fasahatın mu'cize şeklinde olanı. (Bak: İ'caz)
HADD-İ İMKÂN Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.
HADD-İ İTTİSAL Bitişme noktası.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HADD-İ KAZİF Nâmuslu bir kadına zina isnad edene karşı verilen şer'î ceza.
HADD-İ KEMAL Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HADD-İ KİFAYE Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi.
HADD-İ KUSVA Son derece. Son had.
HADD-İ MA'RUF şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud.
HADD-İ MÜNTEHA Son nokta.
HADD-İ MÜŞTEREK Ortak derece.
HADD-İ SEKR Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza.
HADD-İ ŞER'Î Şeriat kanunlarıyla verilen ceza.
HADD-İ ŞÜRB Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza.
HADD-İ TE'DİB Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi.
HADD-İ ZÂTINDA Aslında. Yaradılışında.
HADD-İ ZİNA Zinâ suçu işleyene verilen ceza.
HADD Gürültülü bir sesle çağıran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. * Gürültü ile yıkılan.
HADD Yol. * İnsan cemaatı. * Bir şeye tesir ederek iz bırakmak. * Yanak, yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak.
HADDA' (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci.
HADDA Deve çobanı.
HADDAD Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfız, bekçi, gardiyan. * Kapıcı.
HADDADÎ Demircilik.
HADDAM Muvaffakiyetli kişi. * İşlerinde başarılı ve becerikli kimse. * Çalışkan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi.
HADDAN İki yanak.
HADDAS (Hads. den) Anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan.
HADDE Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha.
HADDE-İ TEDKİK İnceden inceye araştırmak.
HADD-NA-ŞİNAS f. Haddini bilmez.
HADEB Kambur olma, kamburluk.
HADEB Uzun boylu, akılsız kimse.
HADEBE Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk.
HADEBİYYET Yumruluk, kamburluk.
HADED Engel, mâni, set.
HADEKA Gözün siyahlığı, gözbebeği.
HADEKA-İ AYN Göz güllesi, göz hadakası.
HADEMAT Hademeler. Hizmetçiler.
HADEME Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hıdâm) Halhal. * Devenin ayağını bağladıkları kayış.
HADENG (Hadenk) f. Kayın ağacı. * Kayın ağacından yapılmış ok.
HADER Uyuşma.
HADER-İ UMUMÎ Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk.
HADERNAK Örümcek.
HADES Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek. * Taze. Yiğit. Genç. * Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal. * Pislik.
HADES-İ ASGAR Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi.
HADES-İ EKBER Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir.
HADES (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads)
HADESAN Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADESAT (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades)
HADEYAN Yelmek.
HADF Yürüme hızı.
HADI' Alçaltıcı. * Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf.
HADIL Yumuşak taze ot. * Islanmış, nemlenmiş.
HADIM AĞASI (Bak: Hâdim ağası)
HADINE Süt nine.
HADIR Tembel, uyuşuk, uyumuş.
HADIYD (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer. * Dağ eteği. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta.
HADÎ Birinci. * Mazluma yardım eden. * Deveyi şarkı söyleyerek süren.
HADİ' Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HÂDÎ Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
HÂDİY-ÜT TARİK Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER Onbirinci.
HADÎB Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış.
HADİC(E) Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDİFE Halktan bir kısım.
HADÎKA Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE Çayır, çimen.
HÂDİM (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM Eski dost.
HADİN Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
HADİR (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.
HADİR Gevşek, tembel, uyuşuk.
HADÎRE Kalabalık olmayan topluluk. * Yaranın içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.
HÂDİS Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.
HÂDİS-ÜS SİNN Yaşı taze. Genç delikanlı.
HADÎS Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.
HADÎS-İ KUDSÎ Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-İ MEŞHUR (Bak: Meşhur)
HADÎS-İ MEVZU' Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.
HADÎS-İ MUALLAK Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MÜRSEL Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif.
HADÎS-İ MÜTEVATİR Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz).
HADÎS-İ SAHÎH Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-İ ŞEYHEYN En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.
HÂDİSAT (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
HÂDİSE (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber.
HÂDİŞE Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara.
HÂDİYE Değnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya.
HADL Meyletmek, yönelmek.
HADLEKA şiddetle bakmak.
HADM Birşeyi ağzına koyup, bir lokmada çiğneyip yemek.
HADMA' Beyaz koyun.
HADME Ateş gürültüsü.
HADR Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organın şişip yumrulaşması. * Men etmek, engel olmak. * Saçak bükmek.
HADRA (Müennestir) Yeşillik. * Sebze. En yeşil. Pek yeşil.
HADRAVAT (Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yeşillikler, yeşillik.
HADRE Yüz yüze olmak.
HADREBAN Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.
HADRECE Bükmek. * Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak.
HADS Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafı olan ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhi, onu dâima mârifet-i Zülcelâle sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı câzibedarın cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat'î, o yakîn-i şuhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vak'ıalarından ve o müşahedat vakı'aları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadât-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyyedir. S.)
HADS-İ SÂDIK Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme.
HADSEN Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle.
HADSÎ Hadsle. Hadse dâir ve müteallik.
HADSİYYAT Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat.
HADSİZ Hesapsız, sayısız. Belirli olmayan, çok.
HADŞ Kaşımak. * Tırmalamak.
HADŞE (C.: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün.
HADŞE-İ DERUN İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.
HADŞE-AVER f. Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan.
HADŞE-NİSAR f. Merak veren, vesvese.
HADUN Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun.
HADUR Yemen diyarında bir şehrin adı.
HADUR İniş. * Alçak yer.
HADUŞ Pire. Sinek.
HADV Sürmek.
HADY Evmek, acele etmek. * Rüzgârın esmesi.
HAFA Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık.
HAFA Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü.
HAFA' Yalın ayak yürümek.
HAFA (HAFÂYE) Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması.
HAFAFÎŞ (Huffâş. C.) Yarasa kuşları.
HAFAGÂH f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper.
HAFAİR (Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar.
HAFAK (HAFAKAN) Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAFAT (Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarları, kıyılar.
HAFAVE Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Şefaat etmek. * İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek.
HAFAYA (Hafi. C.) Gizli şeyler. Sırlar.
HAFAYA-YI UMÛR İşlerin gizli tarafı.
HAFAZA (Hâfız. C.) Muhafızlar. Muhafız melekler.
HAFC Titremek. * Ayağını eğri basan.
HAFCAG Tatar beyi. (Aslı: Kıpçak)
HAFD Evmek, sür'at.
HÂFE (C.: Hâfât) Sâhil, kıyı, deniz kenarı. * İki veya daha fazla sathın, bir açı teşkil ederek birleşmesinden meydana gelen uzunlamasına keskinlik.
HÂFE-İ NEHR Nehir kenarı.
HÂFE-İ TARÎK Yol kenarı.
HAFE İçine bal konulan sahtiyan tuluk.
HAFEDE (Hafid. C.) Yardımcılar, hâdimler.
HAFEF Fakirlik. Darlık. * Şiddet.
HAFELLEH Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan.
HAFENDER Malını güzel tedbirlerle çoğaltan mal sahibi.
HAFER Çukurdan çıkartılan toprak. * Dişin çürümüş kısmı veya kiri.
HAFER Çok fazla utanmak.
HAFEŞ (C.: Ahfâş) İğne ve iplik koyacak kap. * Sel.
HAFEŞ Gözün küçük olması ve görme kuvvetinin zayıf olması. (Öyle kişiye "ahfeş" derler.)
HAFET Islıklı yılan.
HAFF Bir şeyin etrâfını dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.
HAFF Tavaf etmek. * Süslemek. * Hizmet etmek. * Kesmek.
HAFF Alaca renkli at.
HAFFAF Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.
HAFFANE (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFFAR Çukur kazan, kuyu kazan.
HAFFE (C.: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç.
HAFHAFA (C.: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması. * Sırtlan sesi.
HAFIK Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı. * Vuran, çarpan, çırpınan.
HAFIKAN (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.
HÂFIZ Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan. * Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden. (Hadis ilmi ile meşgul ve mütehassıs olup yüzbin hadis-i şerifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfız-ül hadis denirdi.) (Ist. Fık. K.)
HÂFIZ-I HAKİKÎ Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah)
HÂFIZ-I KÜTÜB Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci.
HÂFIZ-I ŞİRAZÎ (Bak: Sa'd-ı Şirazî)
HÂFIZ Alçaltıcı. * İnsana haddini bildiren. * Rahatta olan.
HÂFIZA Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfıza.
HÂFIZA-PİRÂ f. Hafızayı süsleyen. * Uğur sayılarak ezberlenen şey.
HAFİ Yalın ayak yürüyen veya koşan. * Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan.
HAFÎ Gizli. Açıkta olmayan. Saklı. * Fık: Sigasından dolayı değil, bir ârızadan dolayı mânası kapalı kalan lafız.
HAFÎD Evlâd. Oğul. Torun.
HAFÎDE Kız torun.
HAFİF Ağır olmayan. Hafif. Yeğni.
HAFİF-ÜL MİZAC Kararsız, hoppa, temkinsiz.
HAFİF-ÜR RUH Ruhu hafif olan, hoşsohbet.
HAFÎF Kuş uçarken, at koşarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hışırtı, hışlama.
HAFİF-İ KEBUTER Güvercinin uçarken çıkardığı ses.
HÂFİL Dolu, mümteli.
HÂFİR Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazıcı mânasına sıfat olmakla beraber, atın tırnağına isim olmuştur. Ve o münasebetle tırnağının kazdığı çukura, yani izine ve o suretle açılan çığıra dahi merdiyye mânasına râdiye ıtlak olunur. E.T.)
HÂFİR-İ Bİ'R Kuyu kazan.
HÂFİR-İ KABR Mezar kazan, mezarcı.
HAFÎR Kazılmış yer. Çukur. Mezar.
HAFİR (C.: Havâfir) Davar tırnağı.
HAFİRE Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek.
HAFİŞE Sel yolu.
HAFİY Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim. * Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse.
HAFİYE Saklı ve gizli şeyleri araştıran. * Casus. * Polis.
HAFİYE (HÂFİYYE) (C.: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can. * Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur.
HAFİYEN İkram ederek. * Yalınayak olarak.
HAFİYYAT Gizli şeyler. Gizlilikler.
HAFİYYAT-I UMÛR İşlerin saklı tarafları, gizli kısımları.
HAFİYYEN Gizlice, saklı olarak, gizliden. Aşikâr olmıyarak.
HAFİYYETEN Gizlice, gizli ve saklı olarak.
HAFİYY Ü CELÎ Gizli ve âşikâr.
HAFÎZ Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafız.
HAFÎZ Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış.
HAFİZALLAH Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır).
HAFÎZİYYET Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.(İsm-i Hafız'in tecelli-i etemmine işaret eden: âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu hakikatına delil istersen: Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfil-vâri melek-i ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benziyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakimin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sureten benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercâi menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar; kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza... kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. sırrını gösterir. Herbir tohum, ismi-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'i bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedi te'siri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak. Hâşâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. İşte hafîziyyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden bir katre, dağdan bir zerredir. L.)
HAFK Naldan çıkan ses.
HAFL Kederlenme, hüzünlenme, tasalanma. * Toplantı, toplanma.
HAFNE (C.: Hafenât) İki avuç dolusu olan şey.
HAFR Kazmak ve çukur etmek.
HAFR Ahdinde durmamak. * Kiraya vermek.
HAFRİYAT Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.
HAFS Toplama, cem'etme. Biriktirme.
HAFS Hız. Sür'at.
HAFS Her nesnenin boşu.
HAFSA Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz. Ömer'in (R.A.) kızı.
HAFŞ Tıb: "Tavuk karası" adı verilen bir göz hastalığı.
HAFŞ Celbetmek, çekmek. * Yeri kazıp oymak. * Birbiri ardınca tez tez gelmek.
HAFT Dövmek.
HAFT Sâkin olmak. * Sözü gizli söylemek.
HAFTA f. Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet.
HAFTAN Eskiden savaşlarda zırh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. * Kaftan.
HAFUD Karnındaki yavrusunu âzası belirmeden düşüren deve.
HAFUR Bir ot cinsi.
HAFV Men etmek, mâni olmak, engel olmak.
HAFY Gizlemek. * Setretmek, örtmek. * İzhar etmek, görünmek. * Parlamak, yıldıramak.
HAFZ Aşırı olmama hali. * Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat. * Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak. * Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak. * Sözü boğaz içinden söylemek.
HAFZ Taşımak için hazırlanmış ev eşyası. Ev eşyası taşıtılan deve. * Bir şeyi eğmek veya elden bırakmak.
HAH f. (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen.
HAHAM Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi.
HAHAN f. İstekli, arzulu, tâlib.
HAHEM (Hâsten) mastarından, "İsterim" mânasına fiildir.
HAHER f. Kızkardeş. Hemşire.
HAHERÎ f. Hemşirelik, kızkardeşlik.
HAHER-ZADE f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen.
HÂHİŞ f. Fazla arzu, isteyiş.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ Vicdanî isteyiş ve arzu.
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER) f. Arzulayan. İsteyen. İstekli.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN) f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HAH NA-HAH f. İster istemez.
HAİB (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
HAİB Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me'yus. Bi-behre olan.
HAİBEN Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak.
HAİBÎN (Hâib. C.) Zarar ve ziyâna uğrayanlar. * Mahrum olanlar. * Me'yus olanlar, üzülenler.
HAİC (Hâyic) Coşkun, heyecanlı.
HAİD Pişman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim.
HAİF (Havf. dan) Korkan. Korkmuş olan.
HAİF Gadir eden, azarlayan. Zulmeden.
HAİFEN Korkarak, korkakçasına.
HAİFANE Korkakcasına, ödlekçesine.
HAİK (C.: Hayyak) Çulha.
HAİL Perde. Mânia. İki şey arasını ayıran.
HAİL Korku ve dehşet veren.
HAİLE Neticesi fâcialı tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram)
HAİM (Hâyim) Hayrette kalan. Mütehayyir. Sersem.
HAİN Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden.
HAİNANE Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.
HAİR Hayrette kalmış, mütehayyir. Şaşırmış, taaccüb etmiş.
HAİR-İ BAİR Şaşkın, sapıtmış. * Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen.
HAİT Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit.
HAİZ Bir şeye sahip olma. Sahip. Mâlik. * Yer tutan. * Akranından mümtaz olan.
HAİZ-İ EHEMMİYET Ehemmiyetli, mühim, önemli.
HAİZ (Bak: Hayz)
HAK (Bak: Hakk)
HÂK Vasat. Vasatî. Orta.
HÂK f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâkk-ı kademdir.)
HÂK-İ MEZAR Mezar toprağı.
HÂK-İ PÂK Temiz toprak.
HÂK-İ VATAN Vatan toprağı.
HAKAİD (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler.
HAKAİK (Hakayık) (Hakikat. C.) Hakikatler.
HAKAİK-I NİSBİYE Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vahid in'ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde, şer varsa da, kalildir. İ.İ.)
HAKALLED Dar gönüllü, bahil kimse.
HAKAN Eski Türklerde hükümdar mânasınadır.
HAKAN-I MAĞFUR Ölmüş hükümdar.
HAKANÎ Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKARET Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HAKAYIK (Bak: Hakaik)
HAKAYIK-I NİSBİYE (Bak: Hakaik-ı nisbiye)
HAKAYIK-I SEB'A Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.
HAKAYIK-ÜL VEKAYİ' Hâdiselerin hakikatları.
HAKB Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip. * Tutulmak.
HAKBA' Yaban eşeğinin dişisi.
HAK-BÎN f. Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan.
HAKBÎZ f. Toprak kalburu.
HAKD Kin tutmak. Adâvetini gizlemek. (Bak: İhnet)
HAKDAN f. Dünya, arz, yer.
HAKEK Yumuşak beyaz taş.
HAKEM İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.
HAKEME (C.: Hakemât) Damak geminin halkası.
HAKEMEYN İki hakem. * Tar: Sıffîn Vak'asında Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasında hakem seçilen Amr İbn-ül As ile Ebu Muse-l Eş'arî.
HAK-ENDİŞ f. Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden.
HAKESARÎ f. Perişanlık, düşkünlük.
HAKEZA Öylece. Bunun gibi. Böyle.
HAKHAH Gecenin ilk saatlerinde gitmek.
HAKHAKA Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak.
HAKIB Karnı guruldayan kişi. * Necaseti şedit kişi.
HAKIL Erkek fâre.
HAKIN Sidik zorluğu olan kimse.
HAKINE Boğaz altındaki çukurcuk.
HAKÎ Anlatan. Hikâye eden.
HAKÎ f. Toprak rengi. Toprakla alâkalı.
HAKÎ' Kırağı.
HAKÎBE Heybe.
HAKÎK Haklı, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyık, münasib.
HAKİKAT (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz)
HAKİKAT-I HÂRİCİYE Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık.
HAKİKAT-I SÂBİTE f. Sâbit, değişmez hakikat.
HAKİKAT-BÎN f. Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan.
HAKİKATEN Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak.
HAKİKAT-GU f. Doğru sözlü. Doğru konuşan.
HAKİKAT-PEREST f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı.
HAKİKAT-ŞİNAS f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HAKİKÎ Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru.
HAKÎLE Uzun buğday. * Bağırsak içinde olan su.
HÂK İLE YEKSAN Yerle bir.
HAKÎM Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. * Tabib, doktor.
HAKÎM-İ LOKMAN (Bak: Lokman)
HAKÎM-İ MUTLAK Tam hikmet sahibi olan. Cenab-ı Hak (C.C.)
HÂKİM Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. * Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk'a âit olan Hâkim sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de 86 def'a zikredilir.)
HÂKİM-ÜŞ ŞER' Kadılar (hâkimler) için kullanılan bir tâbirdir. Kadılar davaları şer'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. Şeriat hâkimi demektir.
HAKÎMANE f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette.
HÂKİMANE Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
HÂKİME Kadın hâkim.
HAKİM EBU ABDULLAH Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır.
HÂKİMİYYET Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.(... Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, ta yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanın ve bir âmiriyyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. Ş.)
HAKÎ-NİHAD f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü.
HAKİR Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız. Kudretsiz.
HAKİRÂNE f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde.
HAKİSTER f. Kül, ateş külü.
HAKİYAN (Hâki. C.) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı.
HAKK (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse. * Musibet.
HAKK-I ÂMİRİYYET Âmirlik hakkı.
HAKK-I İHTİTAB Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı.
HAKK-UL YAKÎN (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. (Bak: Yakîn)
HAKK Kazıma. Oyma. Maden üzerine yazı işlemek.
HAKK-İ MÜHÜR Mühür kazıma.
HAKK-İ SEHV Yanlışı kazıma.
HAKKA (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak.
HÂKKA Kıyamet günü. * Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir) (L.R.)
HÂKKA SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir.
HAKKÂK Hakkeden. Mühür vesair kazıyan.
HAKKÂKÎ Mühür ve saire kazıma, hakkâklık.
HAKKAK Hokkacı, kutucu.
HAKKAN Hakikaten, doğrusu.
HAKKANÎ Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HAKK-BÎNANE f. Hakkı tanıyana göre.
HAKK-BÎNÎ f. Hakkı görme, hakkı tanıma.
HAKK-CU f. Hak arıyan.
HAKKE Arka yükü. * Diş.
HAKKETMEK Oyarak veya kazıyarak işlemek, yazmak.
HAK-GÛ f. Doğru ve hak söyleyen.
HAKK-GÜZAR f. Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan.
HAKKIYET Haklılık.
HAKK-ŞİNAS f. Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden.
HAKL Ziraate uygun yer.
HAKLE (C.: Hıkâl) İçinde binâ ve ağacı olmayan mezrea.
HAKM Atın ağzına gem vurmak.
HAKM Bir nevi kuş.
HAKN Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak. * Men etmek, engel olmak.
HÂK-NİŞİN f. Dilenci, sâil, fakir.
HÂK-NİŞİNÎ f. Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet.HÂK-PA(Y) f. Ayağın tozu, ayağın toprağı. Ayağın batığı toprak.
HAK-PEREST f. Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın üleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki: Haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, taraftar çıkar; memnun olur. L.)
HAKR Hor görmek.
HAKR Cem etmek, toplamak.
HÂK-RAH f. Yol toprağı.
HÂK-RUB f. Süpürge.
HÂK-SAR f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli.
HÂKSARÎ Perişanlık, düşkünlük, rezillik.
HAK-SEVER Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst.
HAKUD Çok kin güden, hasetçi.
HAKV (C.: Ahkâ-Hukka) Fota. Don. * Böğür.
HAKVE Yürek ağrısı.
HÂL Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir.
HÂL-İ HÂZIR Şimdiki zaman, bu anki durum.
HÂL-İ İHTİZAR Can çekişme, ölüm ânı.
HÂL-İ İNTİZAR Bekleme hâli.
HÂL-İ SAHV Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli.
HAL' Kaldırma. Kal' etme. * Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek. * Mansıb ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi şeyleri soymak. * Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek. * Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.
HÂL Dayı. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben.
HÂL-İ SİYAH Siyah ben.
HAL' (HULÂE) Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı. * Vurmak. * Men etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek.
HAL Küçük Hindistan cevizi.
HALÂ (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder.
HÂLÂ (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân.
HALÂ' Boş, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi.
HALA (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.
HALÂ Yaş ot.
HALA' Koparmak. * Pişmiş et.
HALÂA(T) Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. * Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.
HALAB f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi.
HALACA f. Ayak yolu, abdesthane.
HALAFET Ahmaklık, hamâkat, budalalık.
HALAHİL (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.
HALAİF Halifeler.
HALAİK (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. * Huylar. Tabiatlar.
HALAİL (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar.
HALAK Nasib, hisse.
HALAK Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra.
HALAK (Halka. C.) Halkalar.
HALAKA (Hâlik. C.) Berberler.
HALAKAT Halkalar.
HALAKAT Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük.
HALAKÎ Paçavracı.
HALAKİM (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.
HALAL Dostluk, ahbaplık. * İki şey arasında açıklık olma.
HALA'LA' Erkek sırtlan.
HALALE Kadın eş. Halile, zevce.
HALAL(ET) İki şeyin arası açık olmak. * Dostluk. Samimi dostluk.
HALALUŞ f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü.
HALAS Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek.
HALAS Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)
HALAŞE f. Gemi dümeni. * Çörçöp.
HAL-AŞİNA f. Hâl ve durumdan anlayan.
HALAT (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler.
HALAT Kalın ip, gemi ipi.
HALAT (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.
HALAVET Tatlılık. Şirin olmak.
HALAVET-İ KELÂM Sözün güzelliği ve akıcılığı.
HALAVETBAHŞ f. Zevk veren, hâlâvet veren.
HALAVETYAB f. Zevk bulan, halâvet bulan.
HALAYIK Cariye, hizmetçi.
HALB Süt sağmak.
HALB Parçalama, pençeleme. * Birinin aklını başından alma.
HALBA Ahmak. Şaşkın. * Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr.
HALBE (C.: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.
HALBES (C.: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi.
HALBUKİ (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.
HALBUS Serçeden küçük bir kuş.
HALC Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.
HALC Çekmek. * Hareket etmek.
HALCE Uzak, ırak yer, baid.
HALCEM Uzun, tavil.
HALD Devamlılık. Süreklilik. Dâimi. Bâki.
HAL-DAR f. Benli, benekli.
HALE Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire.
HALE Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir.
HALEB Süt sağma. Sağılmış süt.
HALEBE (Hâlib. C.) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar.
HALEBE (Hâlib. C.) Süt sağanlar.
HALEBÎ Halepli, Halep ahalisinden olan.
HALEC Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması.
HALECAN Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
HALECAN-I KALB Kalb çarpıntısı.
HALED Kalb.
HALEDAR Haleli, halelenmiş. Parlak daireli.
HALEDE Küpe.
HAL' EDİLME Hükümdarın tahttan indirilmesi. * Boşanmış olmak. * Kovulmuş olmak.
HALEF Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan oğul.
HALEF AN-SELEF Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALEFEN Arkadan gelerek.
HALEFİYYET Haleflik, birinin yerine geçmiş olma.
HALEK Kara, siyah.
HALEL Bozukluk. Eksiklik. * Başkası tarafından verilen zarar. * İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık.
HALELDÂR f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş.
HALELPEZÎR f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk.
HALEM Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanması.
HALEMAT (Halme. C.) Meme uçları, meme başları.
HALEME (C.: Halem-Halemât) Meme başı. * Büyük kene. * Bir ot cinsi.
HALEN şu anda, henüz, şimdiki hâlde.
HALENBUS Serçe renginde, ondan küçük bir kuş.
HALENC (C.: Halânic) Ağaç, şecer.
HALESA (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi.
HÂLET Suret. Hâl. Keyfiyet.
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN Cehennem gibi çok azab verici hal.
HÂLET-İ GAŞY Kendini bilmeyecek derecede baygınlık.
HÂLET-İ NEZ' Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti.
HÂLET-İ RUHİYE İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu.
HÂLET-İ ŞUHUD şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HALEVAR f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler.
HALEZON Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek.
HALF(E) Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek.
HALF Ardı. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf.
HALF-I İMÂM İmâmın ardı, arkası.
HALFE Yerine adam koymak. * Kılavuz.
HALFE Andiçme, yemin etme.
HALFÎ Arka, ard ile alâkalı olan.
HALHAL Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
HALHAL (C.: Halâhil) Ulu, şerif kişi.
HALHALE Esneklik, elâstikiyet.
HALIK Yoktan yaratan. Yaratıcı. Allah (C.C.)
HALIK (C.: Huluk-Havâlık) Büyük dağ. * Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tıraş eden. Berber.
HALIKIYYET Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir.
HALİ Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
HALÎ Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub.
HALÎ Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemiş erkek, bekâr adam.
HALİ' Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.) * İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız. * Kovulmuş. * Soyulmuş.
HALÎ' Ailesinden ayrılan kimse. * Ku
adsiz Tarih: 30.11.2006 23:05
GIBB Nihayet, son, netice. * İki günde bir. Gün aşırı. * -den, -dan, sonra mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
GIBB-ED DUÂ Duâdan sonra.
GIBB-EŞ ŞEHÂDE Şâhitlikten sonra.
GIBB-ET TAHKİK Tahkik ettikten sonra.
GIBBEN Nâdiren, seyrek, arasıra.
GIBTA İmrenme. Aynı iyi hâli isteme. Şiddetle başkasının güzel bir halinin kendisinde de olmasını arzu etme.
GIBTA-ÂVER f. Gıbta ettiren, imrendiren.
GIBTA-FERMÂ f. Gıpta verici, imrendirici.
GIBTA-KEŞ f. İmrenen, gıpta eden.
GIBTA-RESÂ f. İmrendirici, gıpta ettirici.
GIDA Besleyici madde. Vücuda lâzım olan yenecek ve içilecek şeyler. * Kuşluk vakti yenen yemek. * Zihni ve kalbi olgunlaştıracak Kur'an ve iman ilmi ve Allah'a ibadet ve taat.
GIDA-YI RUH Ruhun gıdası.
GIDAÎ Gıda olabilen. Gıda cinsinden.
GIFARE Kat kat bulut. * Başa örtülen bez parçası. * Yama.
GILAB Birbirine galip olmasını dilemek.
GILAF Kın. Kılıcın kılıfı. Bir şeyin üzerinin örtüsü.
GILAF-I LATİF Lâtif örtü.
GILAF-I SEYF Kılıç kını.
GILAL (Bak: Galâl)
GILALE (C: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek. * Küçük kaftan zıbını.
GILAZ Yoğunluk, koyuluk.
GILAZ (Galiz. C.) Şedid. Sert. Kalın ve kaba şeyler.
GILBIT Taşsız yer.
GILDIRGIÇ Mücellit ıstılahlarındandır. Kitapların kenarlarını kesmeğe mahsus, rende biçiminde bir âlettir.
GILK Acip ve garip. * Zahmet, meşakkat, güçlük.
GILL Düşmanlık, garaz ve adavet, gizli kin ve haset.
GILLİM Cimâı şiddetle arzu eden.
GILL U GIŞ Aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı. * Gönül darlığı. * Kin ve hile. Hıyanet ve adavet.
GILMAN (Gulâm. C.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. * Cennet'te hizmet gören delikanlılar. * Köleler, esirler.
GILMAN-I ENDERUN Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.
GILMAN-I HASSA Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Odası, Kiler Odası, Hazine Odası adlarını taşırlardı.
GILMAN Ü CEVARÎ Köleler ve cariyeler.
GILME (Gulâm. C.) Delikanlılar, gençler. * Esirler, köleler.
GILT Akdolunan pazarlığı bozmak.
GILZET Kabalık, sertlik. * Kalınlık, galizlik.
GILZET-İ MİZAC Huy ve mizac sertliği.
GIMAR (Gamr. C.) Gaflet. Cehalet. Şiddetler. Çok su. Büyük denizler. * (Gımr. C.) Çok susuzluk. * Kin tutma.
GIMD (C.: Agmâd) Kılıf, kın, mahfaza. * Bakla, bezelye, fasulya ve benzerleri gibi şeylerin kabuğu.
GINA Zenginlik. Yeterlik. * Tok gözlülük. * Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak. * Bıkma, usanç. * Şarkı söylemek. Teganni etmek.
GIRA (Garrâ) Tutkal.
GIRAJOVA ATEŞİ Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlenerek atılırdı.
GIRANDİ DİREĞİ Geminin ortasındaki en büyük direk. Bu yekpâre olmayıp üst üste dört direkten mürekkepti.
GIRAR Devenin sütünün azalması. * Az uyku. * Miktar. * Cihet, Misâl. * Yol. * Birbiri ardınca olmak. * Her nesnenin kenarı. * Büyük kıl çuval.
GIRAS Ağaç budağı. * Ağaç dikecek vakit.
GIRBAL (C.: Garâbil) İri delikleri olan elek, kalbur.
GIRBAN (Gurâb. C.) Kargalar.
GIRBIN Selin getirdiği çamur.
GIRBİL Havuzun dibinde kalan balçıklı su. * Bardak ve şişenin dibinde olan tortu.
GIRGIRA (C.: Garâgır) Yaban tavuğu.
GIRÎV f. Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma.
GIRIZÎ (Bak: Gariziye)
GIRK Çok, kesir.
GIRKÎ Yumurta kabuğu.
GIRNEVK (C: Garânik-Garânika) Su kuşlarından boynu uzun bir kuş. Telli turna. Kuğu kuşu.
GIRR İşten anlamayan ahmak kişi.
GIRRE Gaflet. Boş bir şeye aldanan. * Tevbeyi sonraya bırakıp, aldanan. Övünen, gururlu. Gâfil. İşe yaramaz.
GIRS (C: Egrâs) Dikilmiş ağaç. * Çocukla birlikte anadan çıkan ince deri.
GISLÎN Yara yıkandığında içinden çıkan irinli ve kanlı su. * Cehennem ehlinin etleri ve kanlarının yıkandığı nesne.
GIŞA Örtü, perde. * Zar. Deri. Kabuk. * Üst tabaka. * Zarf. Mahfaza.
GIŞA-YI TABLÎ Tıb: Kulak zarı.
GIŞAŞ Az, kalil. * Evmek, acele.
GIŞAVET Göz kararmak. * Körlük yapan perde. Kabuk. * Baş örtüsü.
GIŞŞ Hıyânet etmek, hâinlik yapmak. * Yaramaz olmak. * Saf olmayıp karışık olmak.
GIŞYAN Bürünmek, örtünmek. * Cimâdan kinâye olur.
GITA Örtü. Örtünecek şey. Perde.
GITA-YI BASAR Göz perdesi.
GITA-YI RAKİK İnce örtü.
GITARRES (C: Gatâris) Zâlim, mütekebbir, kibirli kimse.
GITRİF (C.: Gatârif) Başkan, reis. * Asil ve itibarlı kimse. Soylu kişi.
GITRİF Mütekebbir, gururlu, kendini beğenmiş.
GIYAB Görünmemek. Göz önünde olmamak. * Hazırda bulunmamak. * Bilinmeyen şeyler. * Arka. Arkasından.
GIYABE Derinlik, dip.
GIYABEN Bulunmadığı halde. Mevcut ve hazır olmaksızın. * Mahkeme veya duruşmada olmadan.
GIYABÎ Arkasından olarak. Kendi hazır olmadığı halde arkasından. Gayba âit. Gayba mensup ve müteallik.
GIYAR Keçe. * Ehl-i zimmetin nişanı.
GIYAS Medetkâr. Yardımcı. Nusrete yetişen. * Meded. Yardım.
GIYAS-ÜD DİN Dinin intişar etmesine yardımı dokunan kimse.
GIYASA Suya dalmak.
GIYBET Arkadan çekiştirmek. Hazır olmayan birisinin aleyhine konuşmak. Birisinin gıyabında hoşuna gitmeyen bir şeyi söylemek. (Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerâhet edip darılacaktı. Eğer doğru dese; zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır. M.)(Gıybet, mahsus birkaç maddede câiz olabilir:Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesâi etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: "Onun ile teşrik-i mesâi etme. Çünki zarar göreceksin."Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil, belki maksadı, târif ve tanıttırmak için dese" "O topal ve serseri adam filân yere gitti."Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yâni fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor; sıkılmıyarak âşikâre bir surette işliyor.İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet câiz olabilir. Yoksa gıybet, nasıl ateş odunu yer bitirir; gıybet dahi a'mâl-i sâlihayı yer bitirir.Eğer gıybet etti veyahut istiyerek dinledi; o vakit $ demeli, sonra gıybet edilen adam ne vakit rast gelse: "Beni helâl et." demeli... M.)
GIYER Halden hale dönmek.
GIZA Gıda, besin. (Bak: Gıda)
GİL f. Su ile ıslanmış toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil.
GÎL (C: Guyul) Meşelik ve çalılık yer. * Arslan yatağı. Arslanların bulunduğu yer.
GÎLE f. İki dağ arasındaki yol, vadi. * Şikâyet. * Üzüm tanesi.
GÎLE Bir kimseyi aldatıp bir yere götürüp öldürmek.
GİLİGER f. Duvarcı, sıvacı. * Çamurcu.
GİLLE-MEND f. Şikâyet eden, halinden memnun olmayan.
GİL-ZAR f. Çamurlu yer.
GİN f. Türkçedeki "li, lu, lı" eklerinin karşılığıdır.
GÎNE Leşten akan murdar sarı su.
GÎR f. (Giriften) "Tutmak, yakalamak" mastarının emir köküdür. Türkçedeki: yapan, tutan, tutucu, dağılan, yayılan gibi mânalara gelir. Kelimenin sonuna eklenir.
GÎRA f. Müessir, te'sir eden, tutucu.
GÎRA-GİR f. Tutan tutana.
GİRAMÎ f. Muhterem, aziz, hürmete değer. * Ulu, büyük.
GİRAN f. Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. * Sert. Katı. * Bıktırıcı. Usandırıcı.
GİRAN-BAHA f. Kıymet ve pahası çok olan.
GİRAN-BAR f. Meyvesi çok olan ağaç. * Ağır yüklü. * Gebe insan veya hayvan. * Zengin, gani.
GİRAN-CAN f. Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam).
GİRAN-CANÎ f. Can sıkıcılık.
GİRAN-DEST (C.: Girandestân) f. İşini ağır yapan kimse. Eli ağır kişi.
GİRAN-DESTMAYE f. Zengin, gani. Sermayesi ve malı mülkü çok olan. * Mârifetli, mahâretli, hünerli.
GİRAN-DUD f. Duman, sis. * Kara bulut.
GİRAN-GUŞ (C.: Giranguşân) f. Sağır, kulağı ağır işiten.
GİRAN-GUŞÂNE f. Sağırcasına.
GİRAN-HAB f. Uykusu ağır olan adam.
GİRAN-HAR f. Obur, çok yiyen.
GİRAN-HATIR f. Canı sıkılmış, gücenmiş.
GİRAN-HUY f. Fena mizaçlı. Kötü huylu.
GİRANÎ f. Ağırlık, sıklet.
GİRAN-KADR f. Kadr u itibar sahibi. Hürmet edilen kimse.
GİRAN-KÎSE f. Cimri, hasis, pinti.
GİRAN-MAYE f. Kıymetli ve değerli olan şey.
GİRAN-RİKAB f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
GİRAN-SAYE f. Yüksek makam ve mevki sahibi. * Ordu kumandanı.
GİRAN-SENG f. Ağır başlı kişi. Ciddi ve vakar sahibi kimse. * Sabırlı, kanaatkâr.
GİRAN-SER (C.: Giranserân) f. Mağrur, kibirli, gururlu, kendini beğenmiş.
GİRAN-SERÎ f. Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik.
GİRAN-SEYR (C.: Giranseyrân) f. Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan.
GİRAN-SİRİŞT (C: Giransiriştân) f. Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı.
GİRD f. Yuvarlak.
GİRDAB f. Suların dönerek çukurlaştığı yer. * Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman.
GİRDA-GİRD f. Fırdolayı, çepeçevre.
GİRD-ALUD f. Toz toprak içinde kalmış, toza bulanmış.
GİRDAR f. Meşgale, meşguliyet. * Tarz, âdet, yürüyüş.
GİRDE f. Yuvarlak, değirmi. * Evvelce yahudilerin, müslümanlardan ayırd edilebilmeleri için, omuzlarına diktikleri sarı renkte bir parça. * Açılmış yufka. * Yuvarlak yastık. * Gr: Bütün, hepsi, tamamı.
GİRDEBAN f. Gözcü, gözetici.
GİRD-GÂR f. Allah.Yaratıcı. Kudret sahibi. (Bak: Kird-gâr) GİRDİBAD $ : (Gird-bâd) f. Kasırga. Yel çevrintisi. Tehlike. Girdap.
GİRDU f. Ceviz.
GİRE (C: Guyer) Diyet.
GİRGİN Her yere sokulan, herkesle görüşen, sokulgan. * Mensub, alâkalı, müteallik.
GİRÎBAN f. Elbise yakası.
GİRÎBAN-ÇÂK f. Yakası yırtık. * Mc: Kederli, hüzünlü, üzüntülü.
GİRÎBAN-GİR f. Yaka tutan.
GİRÎBANÎ f. Bir çeşit gömlek.
GİRİFT f. Yakalama, tutma. * Dolaşık. Birbiri içine girik. Girintili çıkıntılı, karışık. * Motifleri birbirine girik ve içiçe geçme olan tezyinat tarzı. Buna aynı zamanda arabesk de denilir. * Türk musikisinin nefesli sazlarından olup, bugün unutulmak üzeredir. Ney'e benzer. Girift çalana "Giriftzen" denilir.
GİRİFTAR f. Tutulmuş. Yakalanmış.
GİRİFTE f. Yakalanmış, tutulmuş. * Bir hastalığa mâruz kalmış, hastalığa yakalanmış. * Esir.
GİRİFTE-DEM f. Nefesi tutulmuş.
GİRİFTE-GÎ f. Tutkunluk. * Hastalık hali. * Esirlik.
GİRİFTE-HÂTIR f. Gücenik, kırgın.
GİRİFTE-LEB (C: Giriftelebân) f. Dudağı tutulmuş. * Mc: Sessiz, sakin (kimse).
GİRİFTE-SER f. Aklı fikri dağılmış kimse. Dalgın kişi.
GİRİFTE-ZEBAN Kekeme, dili tutuk.
GİRİH f. Bağ, düğüm.
GİRİH-BEND f. Bağcı, düğümcü. * Uçkur.
GİRİH-BÜR f. "Düğüm kesen". Yankesici.
GİRİHÇE f. Küçük düğüm, düğümcük.
GİRİH-GÎR f. Düğümlü, dolaşık.
GİRİH-KÜŞA f. Düğüm açan, bağı çözen. * Mc: Müşkülâtları yenen, zorlukları halleden.
GİRİS(E) f. Oyun, hile, dalavere.
GİRİŞME f. İşve, naz, cilve. Gözle kaşla işaret.
GİRİT MADALYASI Tar: Biri Sultan Aziz diğeri Sultan II.Abdülhamid devrinde olmak üzere ihdas olunan madalyalar. Her ikisinin de altun ve gümüş olmak üzere iki türlüsü vardı. Girit işinde hizmeti görünen devlet ricaline altun, ikinci derecedeki memurlarla halka, gümüş olanı verilirdi. (O.T.D.S.)
GİRİVE (Girve) f. Çıkmaz yol. Çıkmaz sokak. * İçinden çıkılması müşkül olan durum.
GİRİZGÂH (Bak: Gürizgâh)
GİRİZİYE (Bak: Gariziye)
GÎRUDAR f. Savaş, muharebe, cenk, cidâl, kavga.
GİRYAN f. Gözyaşı döken. Ağlayan.
GİRYE f. Gözyaşı.
GİRYE-İ ŞÂDÎ Sevinçten dolayı olan ağlama. Sevinç gözyaşı.
GİRYE-BAR f. Gözyaşı döken, ağlayan.
GİRYE-DAR f. Ağlamış, göz yaşı dökmüş.
GİRYE-ENGÎZ f. Ağlatacak sebep, ağlamaya sebep olan.
GİRYE-FEŞAN f. Acıklı acıklı ağlayan, gözyaşı saçan.
GİRYE-FEZA f. Çok ağlatan, ağlamayı artıran.
GİRYE-KÜNAN f. Gözyaşı dökerek, ağlayarak.
GİRYE-MEŞHUN f. Gözyaşı ile dolu.
GİRYE-NAK f. Ağlayan, gözyaşı döken. Ağlayıcı.
GİRYENDE f. Ağlayan, gözyaşı döken.
GİRYE-NÜMUD f. Ağlar gibi görünen, ağlamışa benziyen.
GİRYE-PAŞ f. Ağlayan, gözyaşı döken.
GİRYE-PERVERD f. Ağlatıcı, gözyaşı döktüren, ağlamayı getiren.
GİRYE-RÎZ f. Gözyaşı döken, ağlayan.
GİRYE-ZAR f. Oturup ağlanılan, gözyaşı dökülen yer.
GÎSU f. Uzun saç, omuza dökülen saç.
GÎSU-BEND f. Saç örgüsü, saç bağı. * Altundan yapılmış kadın tarağı.
GİŞ f. Kalb, yürek.
GİŞE Fr. Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer.
GÎTÎ f. Âlem, dünya.
GÎTÎ-BAN f. Hükümdar, padişah.
GÎTÎ-FÜRÛZ Dünyayı aydınlatan.
GÎTÎ-NEVERD f. Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan.
GÎTÎ-NÜMA f. Dünyayı gösteren, cihanı gösteren.
GÎTÎ-SİTAN f. Dünyayı zapteden, cihangir.
GİYA(H) f. Nebat, bitki.
GİYA-ZAR f. Çayır, çimenlik, otluk.
GİYOTİN Fr. Eskiden Fransa'da idam cezalarının infazı için kullanılan, kafa kesmeye yarar âlet.
GİZLİK f. Uzun saplı kalemtraş. * Bıçak, çakı, kılıç gibi şeylerin keskin olan tarafı.
GLADYATÖR Eskiden Roma sirklerinde vahşi hayvanlarla veya birbirleriyle boğuşan kimse.
GOLFSTRİM ing. Atlas Okyanusunda, Meksika Körfezinden başlayarak Norveç kıyılarından Avrupa Rusyası'nın kuzey kıyılarına kadar gelen ılık bir deniz akıntısı.
GONCE f. Gonca. Tomurcuk. Çiçeğin açılmamış durumu.
GONCE-İ ÂB Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.
GÖDEN Kalın barsağın son kısmı.
GÖKDELEN t. Yirmi veya daha çok katlı bina.
GÖN Tabaklanmış deri, her çeşit meşin, sahtiyan vesaire.
GÖNDER Tar: Seferde ordunun ve ileri gelen vezir ve diğer devlet ricalinin atlarına bakmak ve sair zamanlarda ise has ahır ve çayır hizmetlerinde kullanılmak üzere gayr-ı müslimlerden ve hasseten Bulgarlardan tertip edilmiş bir sınıf olan voynukların her mıntıkada iki, üçü ve dördü hakkında kullanılır bir tâbirdir. * Ucuna birşey takılan uzun sopa veya sırık. Kullanış şekline göre isim alır: Bayrak, sancak gönderi. * Çift sürerken öküzleri dürtmekte kullanılan ucu iğneli uzun sopa. * Sancak çekmek için geminin kıç tarafındaki direğe gönder denildiği gibi, mavnayı yürütmek için kıyıya veya suyun dibine dayatılan sırığa da gönder adı verilir.
GÖTÜRÜ Tartı veya ölçü ile olmayarak, toptan ve kesin olan.
GÖYNÜK Arpa torbası. * Ufak süt kabı. * Kıldan yapılmış yoğurt torbası.
GÖZ BOYAMAK t. Mc: Aldatmak, hileye düşürmek.
GÖZDAĞI t. Mc: Birini istenilen yola getirmek için samimi olmayan şiddet gösterişleriyle korkutmak ve tehdit etmek.
GRAFİK yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.
GRAMER Fr. Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim. Dil bilgisi.
GRANİT Fr. Jeo: Muhtelif renklerde çok sert bir çeşit taş.
GREV Fr. İşçilerin isteklerini işverene kabul ettirmek için, işlerini hep birlikte bırakmaları.İslâmiyette işçi hakları çok ciddi korunmakla beraber, grev ve benzeri hareketlere başvurulması istenmez. Çünki grev, millî gelire zarar verdiği gibi, sosyal grupları doğurmakla boğuşmalarına ve dolayısıyla da millî huzura zarar getirir. Grev, daha çok kapitalist sistemlerin "Hak, kuvvettedir" şeklinde ifade edilen Avrupa'nın medeniyetindeki olumsuz düsturlarının bir sonucudur. Ve bir işçinin işverenle iktisadî müsabaka edemediğinden, işçiler birliği kurulmasıyla işverene karşı güçlü olmasına kapitalist sistem itiyor. Halbuki İslâmda kişi, kendi küçük gücüyle başbaşa bırakılmamıştır. Çünki "hak kuvvettedir" kaidesinin yerine; İslâm, "kuvvet haktadır" der. İşçi haklı ise, devletin gücü işçinin yanında olur. Bununla beraber İslâm, müsbet müsabaka prensibini de kaldırmaz. Ancak taraflar arasında hukuk ve adaletle nezaret eder.
GU(Y) "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu $ : Doğru söyleyen. Suhan-gu $ : Söz söyleyen, konuşan.
GUBAR Toz.
GUBAR-ÂLUD f. Tozlanmış, toza bulanmış. tozlu.
GUBARE f. Sığır ağılı, mandıra. * Sığır sürüsü.
GUBARÎ Eski harflerle yazılan bir çeşit ince yazı. Bu isim Arapça toz demek olan gubardan alınmıştır. Yazı, toz gibi ince yazıldığı için bu adı almıştır. Eski Türk devletlerinde güvercin postalarıyla gönderilen mektuplar bu yazı ile yazılırdı. (O.T.D.S.)
GUBBE Tavşancıl kuşunun yavrusu.
GUBEYRA Yaban iğdesi. * Habeş vilâyetinde darıdan yapılan bir cins şarap.
GUBRE Toprak renkli olmak.
GUBŞE Toprak renkli omak.
GUCME Kabın dibinde kalan su.
GUDAF (C.: Gudfân) Kuzgun.
GUDAT Ayıp, zillet, noksanlık. * Ter u taze olmak.
GUDDE Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.
GUDDE-İ ARAKIYYE Ter bezi.
GUDDE-İ LUÂBİYE Tükrük bezi.
GUDDE-İ MİDEVİYE Mide bezi.
GUDDE-İ NEKFİYYE Tıb: Kulak memesinden çeneye kadar olan kısımda bazan ufak ufak meydana gelen bezler.
GUDDE-İ TAHT-EL LİSAN Dilaltı bezi.
GUDEK f. Çocuk, tıfl.
GUDEKÂNE Çocukçasına.
GUDRUF (C.: Gadârıf) Kıkırdak, kıkırdak kemiği.
GUDRUF-U HALKAVÎ Tıb: Kıkırdak halka.
GUDÜVV Sabah vakti. * Sabahleyin bir şeye başlamak.
GUDVE (C: Gudevât) Sabah namazı vakti ile güneşin doğuşu arası.
GUFL Belirsiz, işaretsiz.
GUFR (C: Egfâr) Dağ keçisinin oğlağı. * Hastanın iyi olduktan sonra yine üzülüp hasta olması.
GUFRAN Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örtmesi, rahmeti.
GUFUL Dikkatsizlikten veya şaşırmaktan dolayı bir işte hata yapma.
GUGİRD f. Kükürt.
GUH f. Pislik, necâset.
GUK f. Kurbağa.
GUL f. Safdil, ahmak, bön, sersem.
GUL Boş ve virane yerlerde bulunan ve helâk edici olan bir cin tâifesi. İfrit, hortlak. * Ölüm. * Belâ.
GULAM Genç, delikanlı. Bıyığı henüz bitmemiş genç. * Esir, hizmetçi, köle.
GULAME (GULME) Cima arzusu.
GULAMİYE Tar: Cizye ve diğer vergileri tahsil edenlerin topladıkları paraların hazine veznesine teslim edilişi esnasında cizye veya vergi harç pusulalarının her biri için kendilerine verilen tahsil âidatı.
GULAMPARE Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)
GULAN Tadı ekşi olan ilâçlar.
GULANE f. Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle.
GULAT (Gali. C.) Dinde, mezhebte çok ileri salâbet gösterenler. * Galeyân edenler.
GULAZ Kalın, kaba.
GULET Fr. İki direkli ve yan yelkenli gemi.
GULF (C.: Eglaf) Kılıf. Kışır, kabuk.
GULFE Zekerin sünnet edilecek derisi.
GULGUL(E) Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele. * Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.
GULGULE-İ ETFAL Çocukların gürültüsü, çocukların bağrışıp çağrışmaları.
GULL Kelepçe. Suçlunun boynuna veya ayaklarına takılan zincir, pranga.
GULLET Sıcaklık. * Susuzluk harareti.
GULUL Ganimet malında hıyanet etmek.(Gull, mâlî ganimetten gizli birşey aşırmak, emanete hıyanet etmektir ki, ekseriyetle devlet mallarında su-i istimâl de bu türdendir. Resulullah, gululü kebairden saymıştır. E.T.)
GULUMİYYE Cimaa şehveti olan kimse.
GULÜF (Gılâf. C.) Kınlar, mahfazalar, kılıflar.
GULÜVV Ayaklanma. Taşkınlık. * Üşüşme. Hücum. Saldırış. * Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısız denizler kabarsa, coşsa,Coşkun dalgaları birden tutuşsa, Yerden gökyüzüne alevler ağsa,Gökten yeryüzüne yıldızlar yağsa,Arzın içindeki ateş patlasa,Küreler yarılsa, feza çatlasa,Bir yürek bulunur, korkudan beri,Anladın mı kimdir o? Türk Askeri.
GULÜVV-İ ÂMM Genel ayaklanma, umumi isyan.
GULV Haddini tecavüz etmek, haddini aşmak. * Yiğitlik zamanının evveli ve sür'ati.
GULYABANİ İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
GUMA Hava bulutlu olduğundan ayın görünmemesi.
GUMGUME Nâra. * Avaz, ses.
GUMME Tasa, keder. * Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği. * Belirsiz mühim nesne.
GUMR (C: Agmâr) Bön, ahmak kişi. Gafil kimse.
GUMRE Kadınların yüzlerine örttükleri kırmızı bez. * Küçük kadeh.
GUMUM (Gamm. C.) Tasalar, kederler, dertler, kaygılar, hüzünler.
GUMUZ Sözün kapalı ve karışık oluşu.
GUN f. Tarz, gidiş, sıfat. * Renk.
GUNA-GUN f. Türlü türlü, renk renk. Alaca.
GUNC Eda, naz, kırıtma, cilve.
GUNE f. Tarz, gidiş, yol, tarz. Sıfat.
GUNE GUNE f. Türlü türlü, çeşit çeşit, renk renk.
GUNM Bir şeye meşakkatsiz nâil olmak veya düşmandan doyumluk almak mânalarına gelir ve alınan doyumluğa da isim olarak ıtlak olunur ki ganimet de, her iki mânada böyledir. Şeriatta ise ganimet, küffardan anveten, yani harben alınan maldır. Binaenaleyh, velevse harbin neticesi olsun bir sulh ve ahd ile alınan mallara ganimet denilmez. (E.T.)
GUNNE Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi okumak. Burundan gelen ses.(Tecvidde harfin vasıflarındandır) (Bak: İdgam)
GUNYA f. Geometride kullanılan bir âlet. Gönye.
GUNYAN Kimseye ihtiyacı olmayıp müstağni olmak.
GUNYAT Kudret, zenginlik.
GUNZ Tasa, keder. * Zahmet, meşakkat.
GUNYET Zenginlik.
GUR Kabir, mezar. * Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı. * Yaban eşeği.
GURAB (C: Garbân-Egribe) Karga.
GURAB-ÜL BEYN Alaca karga.
GURABE f. Kubbeli türbe.
GURAF Büyük ölçek.
GURBET Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el.
GURBET-ZEDE f. Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan.
GUREBA (Garib. C.) Garibler.
GUREBA-İ YEMİN İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı Bölükler" de denilirdi. Gureba-i Yemin'in bayrakları sarı ile beyaz idi. (O.T.D.S.)
GUREF (Gurfe. C.) Köşkler, kasırlar, çardaklar.
GUREMA (Gerim C.) Düşmanlar, adüvler, hasımlar, rakibler. * Alacaklılar.
GURER Her ayın ilk üç gecesi.
GURFE Yüksek, âli bina. * Yüksek derece. * Cennet köşkleri.
GURFE-İ ÂLİYE Yüksek çardak. Yüksek köşk. * Balkon, cumba.
GURGURE Atın alnında olan beyazlık. * Ulu, şerif kimse.
GUR-HANE f. Türbe.
GURİSTAN f. Mezarlık, türbe. Kabristan.
GUR-KEN f. Mezarcı, mezar kazan.
GURL Sünnet olmamış kimse.
GURLE Sünnet olunacak deri.
GURM Bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi lâzımgelen şey. Borç ve diyet gibi. (Garâmet de olur)
GURMUL (C: Garâmil) Erkek eşek. * At zekeri.
GURR Beyaz leke.
GURRAN f. Haykıran, gürleyen, homurdayan.
GURRE Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar. * Fık: İskat edilen (düşürülen) bir ceninden dolayı verilmesi icab eden malî bir tazminattır. Hanefîlerce 500, Şafiîlerce 600 dirhem gümüştür.
GURRE-İ GARRA Bir günlük hilâl.
GURRE-İ MUHARREM Arabi aylardan olan Muharrem ayının birinci günü ve gecesi.
GURRENDE f. Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen.
GURUB Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. * Uzaklaşmak. Irak olmak.
GURUB-U ŞEMS Güneşin batması.
GURUR Kibir. Boş yere güvenmek. * Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.(Evet, gurur ile insan maddi ve mânevi kemalât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malumat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşâdat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. M.N.)
GURVE Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım.
GURZ (GURZA) (C: Guruz-Ağraz-Guraz) Su taksim olunan yer. * Eyer kolanı.
GURZE (C.: Guruz) Pamuklu elbisede kullanılan kaba dikiş.
GURZUF Kıkırdak. * Yumuşak olan kemik.
GUSA' Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.
GUSALE Yıkama suyu.
GUSALE f. Dana, buzağı. Sığır yavrusu. * Kösele.
GUSAS (Gussa. C.) Kederler, hüzünler, kaygılar, tasalar.
GUSFEND f. Koyun. (Bak: Guspend)
GUSL (Bak: Gusül)
GUSN Saç örgüsü.
GUSN Ağaç dalı. Budak. * Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.
GUSN-İ MEKSUR Kırılmış dal.
GUSN-İ ŞECER Ağaç dalı.
GUSNE Tek dal.
GUSPEND f. Koyun, ganem.
GUSPEND-GÜŞÂN f. Kurban bayramı.
GUSRE Yeşile benzer bozrak renk.
GUSS Leîm, zayıf adam. * Bir şeyi beğenmeyip ayıplamak.
GUSSA Keder. Tasa. *Gam. * Boğaza takılan yemek. * Ağaç, diken.
GUSSADÂR f. Kederli, tasalı. Kaygılı. Gussalı.
GUSSANÂK f. Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı.
GUSUN (Gusn. C.) Filizler, ağaç dalları.
GUSÜL Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.
GUSV Zulmet, karanlık.
GUŞ f. Kulak. * Mc: İşitmek.
GUŞ-İ CAN Can kulağı.
GUŞ-İ HUŞ Akıl kulağı. Can kulağı.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN Candan kabul ile dinlemek.
GUŞAB f. Pekmez.
GUŞANE Düşürülmüş hurma. * Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.
GUŞ-ASB f. Rüya. * İhtilam. Uyurken cenabet olmak.
GUŞ-DAR f. "Kulak tutan." Sözü tam mânasıyla dinleyen, kulak veren.
GUŞE f. Köşe, kenar, bucak.
GUŞE-BEND f. Köşebent. * Ciltli kitaplarda kapağın dört köşesine yapılan süsleme.
GUŞE-GÎR f. Bir köşeye çekilen.
GUŞE-İ DEHAN Ağzın iki tarafı.
GUŞE-İ UZLET Tenha ve ıssız köşe.
GUŞE-NİŞİN f. Köşeye çekilen, münzevi, insanlardan uzaklaşan.
GUŞETMEK İşitmek. Dinlemek, kulak vermek, mesmu' olmak.
GUŞ-HURDE f. Kulağı bükülmüş, terbiye edilmiş.
GUŞİŞ f. Çabalama, uğraşma, çalışma.
GUŞMAL f. Yola getirme, te'dib etme, kulak bükme, ihtar etme.
GUŞT f. Et, lahm.
GUŞTİN f. Etten, etten ibâret, etten meydana gelmiş.
GUŞ-VAR f. Küpe, kadınların kulaklarına taktıkları mücevher.
GUŞ-ZED f. Kulağa çarpan, işitilen.
GUTAT Sabahın erken saatleri.
GUTE f. Su içine bir defa dalıp çıkma, suya dalma.
GUTE-HÂR (Gute-hor) f. Suya dalan.
GUTGUTA (C: Gatâgıt) Yeni doğmuş kuzu.
GUTME Pelteklik, kekemelik.
GUVAS Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.
GUVAT (Gavi. C.) Azgınlar, sapkınlar.
GUVL (C: Agvâl-Gaylân) Cinden bir tâife.
GUVR Bir ölçek. (12 senc miktarıdır: Senc: 24 batmandır.)
GUVTA Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.GUY : f. Söyleyen, konuşan, söyleyici. * Kelâm, söz. Acemlere mahsus bir cins oyun topu. * Baykuş.
GUYÎ f. Söyleyiş, söyleme.
GUYUB (Gayb. C.) Hazırda olmayanlar. Kayıplar.
GUYUM (Gaym. C.) Bulutlar.
GUYUS (Gays. C.) Yağmurlar.
GUZAME Bir miktar süt.
GUZAT (Gazi. C.) Din için harbedenler. Gaziler.
GUZAT (Bak: Gudat)
GUZBE Tez gadaplanan, çabuk kızan.
GUZE f. Koza.
GUZN (C.: Guzun) Derinin büklümü.
GUZR Çokluk, kesret. * Devenin sütünün çok olması.
GUZRUF (C.: Gazârif) Kulak kemiği. * Kıkırdak.
GUZUZA Taze olmak.
GUZZ Oğuz Türkleri.
GÜCÜK Kuvvetsiz, zayıf, gevşek.
GÜDAHTE f. Erimiş.
GÜDAZ f. Mahveden, yakan, eriten mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Takat-güdaz $ : Takati mahveden.
GÜDAZENDE f. Eriten, eritici.
GÜDAZİŞ f. Yakılma, yanma.
GÜFT f. Dedi, söyledi. * Söz, kelâm.
GÜFTAR f. Sözler, lâkırdılar.
GÜFTE Her hangi bir makama göre bestelenen manzume. * Farsça "söylemek" demek olan "güften" mastarından gelen bu tabirin mânası, söylenmiş söz demektir.
GÜFT Ü GU Dedi kodu. Kîl ü kal.
GÜFT Ü ŞENÎD İşitilen şeyler, duyulan şeyler.
GÜHERÇİLE Barut yapmaya yarıyan bir madde.
GÜHER-FÜRUŞ f. Mücevher satan.
GÜHER-PARE f. Mücevher parçası.
GÜHER-RÎZ f. Cevher döken, cevher saçan.
GÜL f. Küçük ve dikenli bir ağaçta olup şeklinin ve kokusunun güzelliği ile meşhurdur. Şairlere göre bülbülün sevgilisidir. Pek çok cinsi vardır.
GÜL-İ HAMRÂ Kırmızı gül.
GÜL-Ü MUHAMMEDÎ (A.S.M.) Kırmızı renkte bir gül çeşitidir. ("Keşfül Hafa" isimli hadîs kitabının 1, cilt, 302. Sahifesinde, mezkur gül hakkındaki rivayetlerin sıhhatleri üzerinde durulmaktadır.)
GÜL-İ RUHSAR f. Gül yanaklı. * Mc: Mânevi çok güzellik sahibi. Çok sevilen.
GÜLAB Gülsuyu.
GÜLABDAN İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.
GÜL-BAĞ f. Gül bahçesi, gülistan.
GÜLBANK (Gülbang) f. Bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhi, tekbir.
GÜLBANK-İ MUHAMMEDÎ (A.S.M.) Ezan.
GÜLBEDEN f. Vücudu gül gibi nâzik ve lâtif olan.
GÜLBİZ Gül serpen.
GÜLBÜN f. Gül yetişen yer, gül köşkü.
GÜLÇE (Gül-çe) f. Küçük gül, gülcük, çiçekçik.
GÜLÇEHRE Çehresi gül gibi lâtif olan, çehresi gül gibi olan.
GÜLÇİN f. Gül devşiren, gül toplayan.
GÜLDAN f. Vazo, içine çiçek konan kap, gül mahfazası.
GÜLDEHAN (Güldehen) f. Ağzı gül gibi güzel ve lâtif olan.
GÜLDESTE Çok güzel şeylerden bir tutam. * Gül demeti. * Müzikte makam adı.
GÜLE f. Zülüf. Bükülmüş ve kıvrılmış saç.
GÜLEFŞAN (Gül-efşân) f. Gül saçan.
GÜLENDAM f. Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan.
GÜLFAM f. Rengi gül gibi kırmızı olan, gül renkli.
GÜLFEŞAN f. Gül saçan, gül dağıtan.
GÜLGEŞT (Gül-geşt) f. Gül gezintisi, gül seyri.
GÜLGONCE f. Henüz açılmamış gül.
GÜLGUN f. Pembe, açık kırmızı. Gül renkli.
GÜLGUNE f. Gül renkli. * Gül yanaklı. * Kadınların kullandıkları gül rengindeki düzgün.
GÜLHANE İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.
GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Paşa'nın elinde zebun olacak bir dereceye düşmüştü. Memleketin bu halini gören ve Avrupa'da elçiliklerde bulunması itibariyle Avrupa devletlerinin memleket hakkındaki fikirleriyle zamanın cereyanlarını yakından müşahede eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, memleketin selâmeti ancak idare usulünün ıslahında ve tebaaya salâhiyet ve hukuk verilip mes'uliyet esasının te'sisinde olduğunu iddia ederek yeni padişah olan Abdülmecid'e 3 Kasım 1839 Pazar gününde bir hatt-ı hümayun sudur ettirdi. Reşit Paşa'nın bu hat'la açtığı devir, tarihte Tanzimat namıyla anılmaktadır. Bu fermana göre memlekette bundan sonra herkes mal, can ve ırz emniyetine sahib olacak, vergiler ve asker toplanması belirli nizamlara bağlanacak, memuriyetlere lâyık olanlar getirilecek ve memurlara muayyen bir maaş tâyin olunacak, rüşvet alınmayacak, bir mahkeme kararı olmadan kimse mahkum edilmeyecek, bütün Osmanlı tebaası aynı kanunî ve hukukî haklara sahip olacaklardı. Bu ferman, bilhassa Hristiyan tebaa için te'min ettiği eşit haklar yüzünden Avrupa'da çok iyi karşılanmıştır. (O.T.D.S.)
GÜLHÎZ f. Gül yetiştiren.
GÜLÎ f. Gül renkli. Gül gibi.
GÜLİSTAN (Gülsitân) Gülyeri, gül bahçesi.
GÜLİZAR f. Gül yanaklı, alyanaklı.
GÜL-İ ZEMİN Meşveret meclisi.
GÜLLABİCİ Tar: Akıl hastahanelerindeki gardiyanlar. Bunlar ellerinde kamçı olduğu halde deliler arasında dolaşıp azgın delileri döverek uslandırmak vazifesiyle mükellef olduklarından, dışarda bu türlü tavır takınanlara da mecaz yoliyle güllâbici denilirdi.
GÜLLE Top mermisi. (Vaktiyle demirden veya taştan yuvarlak olarak yapılırdı. Şimdi çelikten, silindir biçiminde ve ucu sivri olarak yapılmaktadır.)
GÜLNAHL f. Gül fidanı.
GÜLNAK f. Hisar ve kale.
GÜLNAR f. Narçiçeği.
GÜLNEFESÎ f. Lâtif ve hoş sözlülük. * Güzel kokulu olmak.
GÜLNİHAL f. Gül fidanı.
GÜL-NİKAB f. Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü.
GÜLPUŞ f. Gül örtülü, pembe yüzlü.
GÜLRENG (Gül-reng) f. Gül renkli, pembe renkli.
GÜLRÎZ f. Gül serpen, gül saçan. * Meşhur bir cins lâle.
GÜLRU(Y) f. Yüzü gül gibi güzel ve kızıl renkli olan. Al yanaklı.
GÜLRUH (Gül-ruhsar) f. Güzel yanaklı güzel, yanakları pembe olan güzel.
GÜLSİTAN (Bak: Gülistan)
GÜLŞEN f. Gül bahçesi. Güllük.
GÜLŞEN-ÂRÂ f. Gül bahçesini süsleyen.
GÜLŞEN-GÂH f. Gül bahçesi.
GÜLTEN f. Gül gibi lâtif ve nâzik vücutlu.
GÜLU f. İnsan veya hayvan boğazı.
GÜLUBEND f. Boyna sarılan sargı, boğaz sargısı.
GÜLUGÎR f. Boğazda kalan, boğazdan zor geçen (şey). * Ahlat armudu.
GÜLVE f. Fırın bacası.
GÜL-VEND f. En çok ceviz, incir, fıstık gibi şeylerden yapılan hediye, armağan.
GÜLZAR f. Gül bahçesi. Gül tarlası.
GÜM f. Yitik, kayıp, zâyi.
GÜMAN f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
GÜMAŞTE (C.: Gümaştegân) f. Vekil, vezir.
GÜMGEŞT f. Kaybolmuş, yitirilmiş.
GÜMKERDE (Gümkerdepey) f. İzi kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş. * Yaptığı işi kimseye sezdirmeyen.
GÜMNAM f. Eseri kalmamış, adı sanı kaybolmuş, unutulmuş.
GÜMRAH f. Yolunu şaşırmış. Doğru yoldan sapmış. * Bol, gür.
GÜMRAHÎ f. Sapıtma, doğru yoldan çıkmış olma.
GÜMŞÜDE f. Telef olmuş, zâyi olmuş, kaybolmuş.
GÜMÜŞ KOZAK Tar: Eskiden hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunların konulduğu mahfaza. Nameler atlas keseye konur, sonra da kozaya geçirilirdi. Kozakların gümüşten yapılmış olanları olduğu gibi altundan, şimşirden de yapılanları vardı. Altundan olanlar imparatorlara, gümüşten olanlar da küçük devlet reislerine gönderilen nâme-i hümayunlara mahsustu. (O.T.D.S.)
GÜNA GÛN f. Türlü. Çeşitli nevilerde olan. Çeşit çeşit. Renk renk.
GÜNAH f. Cezayı gerektiren amel. Dine aykırı iş. Allah'ın emirlerine uymayan hareket. (Bak: Kebâir-Cünha)(Evet günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ: Utandıracak bir günahı gizli işliyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicab ettiği zaman melâike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkâr etmek arzu ediyor. L.)
GÜNAHKÂR f. Günah işleyen, günahlı.
GÜNAHKÂRÎ f. Günahkârlık.
GÜNAHPİŞE (C: Günahpişegân) Günah işlemeyi âdet haline getiren.
GÜNAHPİŞEGÂN f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
GÜNAŞIRI t. İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek.
GÜNBED f. Kümbet, kubbe, üst tarafı yuvarlak şekilde olan bina veya çıkıntı.
GÜNBED-İ ÂB Su kabarcığı.
GÜNBED-İ AZRAK Gökyüzü.
GÜNBED-İ EKVAR Gökyüzü.
GÜNBED-İ HADRA Yeşil kubbe. * Mc: Gökyüzü, sema.
GÜNC f. Hazine. Köşe. Zâviye.
GÜNCAYİŞ f. Sığışma, sığma.
GÜNCÎDE f. Bir şey veya zarf içine sığmış olan. Sıkıştırılmış.
GÜNCÎDEN f. Sığmak, girmek.
GÜNCİŞK f. Serçe kuşu, usfur.
GÜNG Dilsiz.
GÜNGÖRMEK Mc: İkbal, refah, saadet, mutlu olarak yaşamak.
GÜNGÖRMÜŞ Tecrübeli, iyi günler yaşamış.
GÜRAZ f. Azgın erkek domuz.
GÜRBE f. Kedi.
GÜRBE-İ DEŞTÎ Yaban kedisi.
GÜRBÜZ f. Yaşından fazla gösterişli, serpilmiş, vücutlu, genç irisi. * Cerbezeli. * Anlayışlı. İdrakli. * Kahraman, yiğit.
GÜRCÜ (GÜRCÎ) Güney Kafkasya'nın Gürcistan ahalisinden olan ve Gürcüce konuşan kimse.
GÜRD f. Cesur, kahraman, yiğit, bahadır.
GÜRDAS f. Gaddar, zalim.
GÜRDE f. Böbrek.
GÜRG (C.: Gürgân) f. Canavar, kurt, zi'b.
GÜRGZADE f. Kurt yavrusu.
GÜRİHTE f. Kaçkın, kaçmış, kaçak.
GÜRİSNE (C.: Gürisnegân) f. Aç, fukara, fakir.
GÜRİSNEÇEŞM f. Pinti, cimri, hasis. Aç gözlü.
GÜRİSNE-GÂN (Gürisne. C.) f. Açlar, fakirler, yoksullar.
GÜRİSNEGÎ f. Açlık, sefalet.
GÜRİZ f. Kaçma. * Kaçan. * Edb: Kasidelerde mevzuya girmeden evvel söylenen beyit.
GÜRİZAN f. Kaçan, kaçıcı.
GÜRİZENDE (C: Gürizendegân) f. Kaçan, kaçıcı.
GÜRİZGÂH (Girizgâh) f. Kaçacak yer. * Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sadr-ı keremkâre duadır.Beyti gibi. * Kast olunan şeye münasebet peyda eden söz.
GÜRMİH f. Çivi. * Hayvan bağlanan büyük kazık.
GÜRS f. Kir, leke, pas. Açlık, sefâlet. * Zülf, kâhkül.
GÜRUH f. Bölük. Cemaat. Takım. Kısım. * Fevc.
GÜRUH-İ EŞKİYA Eşkiya takımı, haydut güruhu.
GÜRZ Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı çivili veya düz olurdu. Altı yüzlü olanlara "şeşper" denilirdi.
GÜSAR f. Yiyen, yiyici. İçen, içici manalarına birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Gam-güsar $ : Dert ortağı, arkadaş.
GÜSİSTE f. Kopmuş, kırılmış. * Sökülmüş, çözülmüş, gevşemiş.
GÜSİSTE-MEHAR (Güsisteinan) Yuları kopmuş. * Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.
GÜSN(E) f. Açlık, sefalet.
GÜSTAH f. Arsız, edepsiz, küstah, saygısız.
GÜSTERDE f. Döşenmiş, yayılmış.
GÜŞA f. Açıcı, açan mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dil-güşa $ : Gönüle ferahlık veren. Gönül açan.
GÜŞAD f. Açılış, açılma, açma. * Bir cins ok atma şekli.
GÜŞAD-I DİL Gönül açılması. Gönlün refaha kavuşması.
GÜŞADE f. Ferah, şen, Açılmış, açık.
GÜŞADE-DEST (C: Güşadedestân) f. Civanmert, cömert, eli açık.
GÜŞADE-DESTÂN (Güşadedest. C.) f. Cömertler, civanmertler, eli açıklar.
GÜŞADE-DİL f. Gönlü şen.
GÜŞADE-EBRU f. Güler yüzlü. Mütebessim. şen.
GÜŞADE-HATIR f. Gönlü rahat.
GÜŞADNAME f. Padişah fermanı. * Boşanma vesikası.
GÜŞAYENDE f. Açan, açıcı.
GÜŞAYİŞ f. Açıklık, açılış, açılma.
GÜŞAYİŞ-İ HÂTIR Gönül ferahlığı, iç açıklığı.
GÜŞAYİŞ-İ HEVÂ Havanın açıklığı.
GÜŞTA f. Cennet, firdevs.
GÜŞUDE f. Açılmış.
GÜVA f. şahit, delil.
GÜVAH f. Şahit. Gören. Bilen. Tanıyan.
GÜVAHÎ f. şahitlik. şahitlik etmek.
GÜVAR (GÜVARA) Hazmı kolay olan ve zaikaya hoş gelen, nefsin meylettiği şey.
GÜVARAÎ Tatlılık, hoşa gitme.
GÜVARENDE f. Hazmedilmesi kolay.
GÜVARİŞ f. Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler.
GÜVAŞ(E) f. Boya, renk.
GÜVEÇ Yemek pişirmeye mahsus toprak kap.
GÜVERTE Geminin anbar veya kamaralarının üstü, gezilecek kısmı.
GÜYA f. Sanki. Ke-ennehu. Söyle. Tut. Farzet. * Söyleyen.
GÜYAN f. Söyleyen.
GÜYEM f. Söylerim (mânâsına fiil).
GÜYENDE f. Söyleyici. Söyleyen. Kail olan.
GÜZ Sonbahar.
GÜZAF f. Boş, bîhude. Lüzumsuz.
GÜZAR f. Geçiş, geçme. * Beceren, halleden, yapan. * Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar $ : Zaman geçiren, vakit öldüren.
GÜZAR-I BÂ-ŞİTAB Hızla geçiş.
GÜZARE f. Rüyâ tâbir etme, düş yorma.
GÜZARENDE f. Geçen, geçici. Geçiren, geçirici.
GÜZARİŞ f. Rüya tâbir etme.
GÜZARİŞ f. Geçiş, geçme.
GÜZAŞTE f. Geçmiş, geçmiş olan.
GÜZER Geçiş, geçme. * Geçici, geçen.
GÜZERAN f. Geçen, geçici. * Geçme. Geçiş.
GÜZERGÂH f. Geçit yeri. Geçilecek yer.
GÜZERNAME f. Geçiş tezkeresi.
GÜZEŞT f. Geçme, geçiş. Geçen.
GÜZEŞTE f. Geçen. Geçmiş. Geçmiş olan.
GÜZEŞTE-GÂN (Güzeşte. C.) Önden gelmiş olanlar, geçmişler.
GÜZÎDE (Güzin) f. Seçilmiş. İntihab edilmiş. Beğenilmiş.
GÜZÎDE-GÂN (Güzide. C.) f. Seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar.
GÜZÎDE-SUHEN f. Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan.
GÜZÎDEN f. Seçmek. İntihab etmek.
GÜZÎN (Bak: Güzîde)
GÜZÎNİŞ f. Seçiş, seçme.
GÜZÎR f. Derman, çare, deva.