Aramak ve bulamamak seni, ayın eksik aydınlattığı yollarda tozuna karışmak hayatın,hiç bilinçsiz...



Sensizliği sorsan bana, olmayan gündüzlerle, biriktirdiğim gece korkularımı gösterirdim sana... Ruhuma bulaştırdığım isin acımsı rengine çarpan yüzün, utancından dönemezdi sahip olduğu bu yere.. Şimdi ayrılığın üzerinden geçen bunca zamandan sonra ayağının değdiği yerleri bile capcanlı yaşatırken zihnim ve eksilmeyen bir aşkla bağlanırken tüm geleceğim sana, sen kaybolmuş bir kentin masum çocuğu rolüne bürünürken en derin matemini tutuyor yüreğim. Dile gelmemiş ağıtları yakıyor ömrüm, siyahını göğe yayarak....


Acımasız bir zamanın iki mahkûmu olmaktan ileri süremediğimiz hayatımızın bize hak gördüğü ceza kırk bin kırbaç darbesiyle eş değer tutulabilir mi? Her cezanın bir bitimi olmalı, sonu ölüme denk gelmeyen.. ya da değiştirilebilmeli cezalar...Beni daimi yanlızlığa mahkum eden suçun, bir siyahın koynuna saklasada kendini, silinmişlik olarak sunulan hayatın şarabına bulaşmış bir günahla kalıyorum dünyada. Soyutlaşmışlığın uzaklığında, donmuş bir kaç cümleyi bulup çıkarsamda gün ışığına, güneşten sararmış eşyalar kadar soluk ve isteksiz duruyor şimdi. Ayağını yere vurup müziğe tempo tutan gençlere bile özenmeyen kalbim, atışlarını çekiyor hayattan usulca, sadece soğukluğunu bırakıyor yanıma solukluğuyla, soluksuz... Kapanan gözlerimin ardında duyduğum dünyalar, yapaylığını fark ettirmesede kimseye, onu dışlamamdan sebep öc alır gibi davranıyor bana....


Acıyı sorsan , tutkunu olduğum yıllardan arta kalan tek tebessümün bile yer edinemediği yüzümü dönerdim sana. Üç kurşunun değdiği gözlerim azrailin yüzünü hatırlatırdı , ömrün en uzağıma yerleştirmek için kendini acaleci davranırdı... Bir hiçliğin resmini oluşturan suretim kayıp dosyasına ilişirken yok olmayı dileyen milyonların arasında hiçliğimi madolyan misali göğsümde taşıyıp en büyük sitemimi ederdim dünyaya sensizliğimle.. Şimdi yıkılmış bir binanın temeline gömülüp kalan değersiz bir hazine gibi gömülmüşte olsam gönlünde, bir avuç toprağımın ağırlığını taşıdığın, yüreğinin baş ucundaki kavanozunla anarsın üzerime yıktığın ömürlük suçun bedelini... Unutmak kavramının unutulduğu geniş zamanlarında fiili olmayan yarım cümlelerin anlamsızlığına karışan hayatlar türetirken kendine, kimbilir nerdeyim düşüncesinin esiri olup kaybettiğin benin bensizliğine sığınmayı çare görüp düştüğün çaresizliklerde avutulamayan bir çocuk gibi sızlanmaların beni taşır her defasında sana...



Gün, güneş, gece, zaman... Siliniyor bunların tümü inatla... Bildiğim tek şey yokluğun, yokluğunun o içinde taşıdığı zehirin tutsağı olduğum.. Herkesin bir künyesi olsaydı boynunda taşıdığı kendisini tanıtan, gözyaşlarımı dizip iğneyle ipliğe künye edinirdim. Benim tarifim bu olurdu, birikmiş acılarımın çocukları....

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 504
favori
like
share
Serendipity Tarih: 09.01.2007 11:09
eline sağlık özlem'ciğim
harika yazılar duygu dolu emeğine sağlık teşekkürler

Gönülce Tarih: 09.01.2007 11:03
teşekkürler özlem emeğine sağlık
zaten hiç bir şeyin ölçüsüde yok hayatta
SoN-GüL Tarih: 09.01.2007 02:15
Herkesin bir künyesi olsaydı boynunda taşıdığı kendisini tanıtan, gözyaşlarımı dizip iğneyle ipliğe künye edinirdim.

Tesekkürler özlem güzel bir paylasimdi

insanlarin gözyaslarininda acilarininda

ölcüsü yokki hepsini toplayip böyle birseyle

yasadigi acilari göstersin