HİDAYET VE DALÂLET
Konumuz; hidayet. Konumuza hidayetin tanımıyla başlayalım inşaallah. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah’ın (Kendisine) ulaştırmasıdır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?” De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, VÂSİ’un ALÎM’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)



Bakara Suresi 120. âyet-i kerime:



2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba'te ehvâehum ba'dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.” Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan andolsun ki; Allah’tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olur.



Şimdi birileri çıkıp itiraz ediyorlar ve şöyle söylüyorlar: “ Hayır, oradaki ifade Allah’a ulaşmak değil; Allah’ın ulaştırmasıdır.” Öyle olduğunu kabul edelim. Allah’a ulaşmak olmasın, ‘Allah’ın ulaştırmasıdır.’ olsun. O zaman, “Allah’ın nereye ulaştırmasıdır?”suali aklımıza gelecektir. Bu sualin cevabı: “Allah’ın Kendisine ulaştırmasıdır.”

İşte âyet açık ve kesindir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).



Allahû Tealâ: “Allah dilediğini Kendisine seçer ve olardan kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah onları Kendisine ulaştırır.” diyor. Allah’a ulaşmayı dileyeni Allah, Kendisine ulaştırıyor. Allahû Tealâ; “Allah’a “yunîb” olan “enâbu” olmayı dileyen, Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi, O’na, Allah’a ulaştırır.” diyor.

Âyet-i kerime açık ve kesin bir şekilde “yunîb” olmanın, Allah’a yönelmenin, Allah’a ulaşmayı dilemek olduğunu ve her yunîb olanı da mutlaka Allah’ın Kendisine ulaştıracağını ifade ediyor. Öyleyse âyet-i kerimeyi “Allah’ın ulaştırması” şeklinde kabul edelim; diyelim ki: “Hidayet Allah’ın ulaştırmasıdır.” O zaman “Allah’ın nereye ulaştırmasıdır?” sualinin cevabı şudur: “Allah’ın, Kendisine ulaştırmasıdır.” Netice yine aynı oluyor. “Hidayet, Allah’a ulaşmaktır.” veya “Hidayet, Allah’ın Kendisine ulaştırmasıdır.” Arada fark var mı?

Demagoji yapmak, âyetleri Allah’ın verdiği mânâdan başka taraflara çekmeye çalışmak, boşuna bir gayrettir. Taşıma suyla değirmen dönmez. Allah’ın âyetlerini değerlendirmek mecburiyetindesiniz. Âyetler açık ve kesin olarak, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hidayette olmadığını söylüyor. Öyleyse hidayet Allah’a ulaşmaktır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).

Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).



Allahû Tealâ; “Onlar ki, ruhun Allah’a mülâki olmayı, ruhun ölmeden evvel Allah’a ilka olmasını, ulaşmasını inkâr ederler. Onlar:

1- Hüsrandadırlar

2- Onlar hidayette değildirler.” diyor.

İnsanlardan kim, insan ruhunun Allah’a mülâki olmasını inkâr ederse, onlar hidayette değillerdir.” diyor. Öyleyse hidayet, Allah’ın dizayn ettiği bir müessesedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi, hidayette değildir.

Hidayet, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar, mürşide ulaşmakla devam eder ve ruhu Allah’a ulaştırmakla ruhun hidayeti tamamlanır.

Bundan sonra fizik vücudun hidayeti gelir. Nefsimizin kalbindeki karanlıklar, afetler %81 azaldığı zaman; yerlerini ruhumuzun hasletlerine paralel olan fazıllar aldığı zaman yani nefsimizin kalbi %81 nurlarla dolduğu zaman, fizik vücudumuz da Allah’a teslim olur. Bu, fizik vücudun hidayetidir.

Daha sonra kişi daimî zikre ulaşır. Bu, nefsin hidayetidir.

Bundan sonra kişi ihlâsa ulaşır. İhlâstan sonra kişi, iradesini de Allah’a teslim eder. Böylece son teslim de gerçekleşir, o da iradenin hidayetidir.

Kur’ân-ı Kerim’de 7 ayrı noktada hidayet söz konusudur. Hidayet müessesesi, insanın Allah ile, ruhu Allah’a ulaştırmayı dilemek konusundaki ilk ilişkisiyle başlar; iradenin teslimiyle son hidayete ulaşılır.

Allah ile olan ilişkilerimizi, ilişkinin varlığı noktasında hidayetin de varlığını görerek perçinleyebiliriz. Hidayet, insan ruhunun Allah’a teslimidir. Fizik vücudunun, nefsinin ve iradesinin de Allah’a teslimidir. Ama başlangıç noktası, Allah’a teslim noktası değildir. Allah’a ulaşmanın dilendiği noktadır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah o kişiyi mutlaka hidayete erdirecektir. Allahû Tealâ’nın verilmiş sözü vardır: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, o zaman Biz onu, Kendimize ulaştırırız.” diyor. Allahû Tealâ o kişiyi Kendisine ulaştıracağını söylüyor.

Burada kişinin ruhunu Allah’a ulaştırması söz konusudur. Ne fizik vücut ne nefs ne irade Allah’a ulaşmaz. Onlar sadece teslim olurlar. Allah’ın emri ve kontrolü altına girerler.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişiler, hidayette değillerdir. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesi, Allah’a mülâkî olmayı, ruhunu Allah’a ulaştırmayı inkâr edenlerin hidayette olmadığını söylüyor. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse, dileyen kişi mutlaka hidayettedir. O hidayetin başlangıç noktasıdır.

Allahû Tealâ sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin dalâletten kurtulacağını yani hidayet üzere olacağını, hidayette olacağını söylüyor. Hidayet ve dalâlet kavramları, birbirinin zıttı olan kavramlardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:



13/RAD-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”



Allah’a ulaşmayı dilediğiniz anda, artık siz dalâlette değilsiniz, hidayettesiniz. Bu, hidayetin 1. safhasıdır. Kişi hidayette olunca küfürden kurtulur. Dalâletten, şirkten, cehennemden kurtulur. Sadece hidayette olanlar cennete ulaşabilirler. Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes, gördük ki dalâlettedir. Hidayette değildir. Allah’a ulaşmayı dileyenler, sadece onlar hidayettedir.

Bir insan doğuşundan itibaren dalâlettedir. 3. basamakta kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o kişi mutlaka Allahû Tealâ tarafından seçilenlerin arasındadır. İnsanların %90’dan fazlası seçilir. Bunlardan sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler dalâletten kurtulurlar ve hidayet üzere olurlar. Bu 1. hidayettir, 3. basamakta gerçekleşir. Allah kişinin bu talebini işitir, bilir ve görür.

Allahû Tealâ bu insanlara furkanlar verir. Bu kişilerin irşad makamını görmesini, işitmesini ve söylediği şeyleri idrak etmesini sağlar. Allahû Tealâ, verdiği furkanlarla da Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin günahlarını örter. Hidayette olan kişi, günahları örtülmüş olan kişidir. Bu kişi hüsranda değildir, hüsrandan kurtulmuştur. Sadece hüsrandan kurtulanlar hidayettedir. Allah’a ulaşmayı dileyen herkes hüsrandan kurtulmuştur. Dilemeyen herkes hüsrandadır.

Kişi hidayette olduğu an, Allah o kişinin günahlarını örter. Yani o kişinin ne kadar çok günahları olursa olsun, Allah’a ulaşmayı dilediği için bütün günahları örtülür. Bu cihetle o kişi, sevapları günahlarından daha fazla olan bir insandır. Böyle olduğu an, kişi dalâletten hidayete adım atmıştır. Dalâlettekilerin mutlaka günahları sevaplarından çoktur. Oysaki Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin günahlarını örter.

Diyelim ki bir insan öyle bir noktada ki; çok sevap kazanmış ve sevapları günahlarından fazla ama Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Bu kişi öldüğü takdirde cennete girer mi? Giremez. Çünkü Allahû Tealâ, böyle olan insanların kazandığı derecelerin örtüld

Ebu-hasan Ebu-hasan
Üyenin Yeni Konuları
Üyenin Populer Konuları
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 813
favori
like
share
KONAMI Tarih: 11.01.2007 16:54
Kardeşim..
Yüreğinize sağlkık güzel..
Yanlız kardeşim Mozilladan yazıları kopyala yapıştır yaptığınız zaman kardeşim..
" ve ' bu işaretler çıkamamktadır buyüzden yazı hoş olmayan şekilde gözükmektedir.
Buna dikkat edersek iyi olur inşallah..
Ebu-hasan Tarih: 11.01.2007 15:20
[COLOR=orangered]4/NİSA-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allah’ı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, mü’minlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş bir farz olmuştur.



Daimî zikir, nefsin Allah’a teslimi mânâsına geliyor. Çünkü daimî zikrin sahipleri ulûl’elbabtır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



3/AL-İ İMRAN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Hiç şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl’elbab için nice deliller vardır.

3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

O (Ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.”



Bütün sahâbe ulûl’elbab olmuşlardır. Hepsi nefslerini Allah’a teslim etmişler ve nefsleri de hidayete ermiştir.

Bütün sahâbe muhlis olmuşlardır. Muhlis olmak hepimizin üzerine farzdır. Bu muhtevada yeni bir hidayet söz konusudur. Nefsimizin kalbinde 14 mertebe daimî zikirden sonra bir temizlenme olayı söz konusudur. İlk 7 mertebede yerlerin melekûtu gösterilir. İkinci 7 mertebede ise, göklerin melekûtu gösterilir. Kişi ihlâs sahibi olur.

Bütün sahâbe irşada ulaşmış ve buradaki hidayeti de yaşamışlardır. İrşada ulaşma noktasındaki hidayet, irademizin Allah’a tesliminden evvelki son hidayettir.

Muhlis olmak üzerimize farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:



98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Onlar emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular. Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular. İşte kayyum olan dîn budur.



Allahû Tealâ: “Nefslerini halis kılarak, Allah’a muhlis kullar olmakla ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular.” diyor.

Bütün sahâbenin muhlis olduğu açık bir şekilde Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesinde yer almıştır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â'mâlunâ ve lekum a'mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).

De ki: "Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (MUHLİS) (kul)larız.



Muhlis olmak 6. hidayettir ve bir teslimi içermemektedir. Ama teslim bundan sonraki kademededir.

Kişi salâh makamına geçer, günahları örtülür. Tövbe-i Nasuh’a davet edilir, salâh nuru verilir ve kişinin günahları sevaba çevrilir. Neticede Allah kışinin iradesini teslim alır ve kişi hakka tukatihi takvanın, irade tesliminin sahibi olur. Allahû Tealâ’nın “İrşada memur ve mezun kılındın.” cümlesiyle, kişi irşad makamının sahibi olur. Burada son teslim söz konusudur. Bu teslim, iradenin Allah’a teslimidir.

Bütün sahâbe bu hedefe de ulaşmışlardır. Hepsi iradelerini de Allah’a teslim ederek, irşad takvaşının da sahibi ölmüşlar ve hidayetin en son noktaşına ulaşmışlardır. İrşad kademesinin hidayeti, insanın mürşid olduğu noktada irade teslimindeki hidayetidir. Bu da üzerimize farzdır. Al-ı İmran Süresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ büyürüyor:




3/AL-İ İMRAN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ey îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi ise aynı onlar) gibi, Allah’a karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allah’a teslim olun.



Allahû Tealâ bihakkın takvanın sahibi olmayı herkese farz kılmıştır. Bu, o kişinin irşad kademesine tayini noktasındaki hidayeti ifade eder. Allahû Tealâ, bütün sahâbe için “Onlar hidayete erenlerdir.” diyor. Sahâbenin hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).

O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl’elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler): onların bir kısmı muhacirînden (Mekke’den Medine’ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine’deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.



Hepsi iradelerini Allah’a teslim ederek irşad makamının sahibi olmuşlardır. Çünkü, ister ensar olsun ister muhacirîn, her ikisine tâbiîn, tâbî olmuşlardır.
Ebu-hasan Tarih: 11.01.2007 15:20
Bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Konunun başlangıcından buraya kadar geldiğimiz zaman, farzlar açısından konuya baktığımızda Allah’a ulaşmayı dilemenin herkes için farz olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



Allah’a ulaşmayı dilemenin farz olduğu kesindir. Acaba bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemiş midir? Evet, hepsi dilemişlerdir. İşte Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin takva sahibi olduğunu açık bir şekilde ifade ediyor:



10/YUNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil mi?

10/YUNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).

Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YUNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).

Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.



Burası 1. takvadır. Burası 1. hidayettir. Allah’a ulaşmayı dilediğimiz noktadır. Allah’a ulaşmayı dilemek gördük ki üzerimize farz kılınmıştır ve bütün sahâbe, Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Allahû Tealâ, dilediklerini açık bir şekilde Zumer-17’de ifade ediyor. Allahû Tealâ sahâbe için şöyle söylüyor: “Onlar taguta kul olmaktan kurtuldular. Allah’a ulaşmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.”



39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).

Onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!



Mürşide ulaşmak da Allahû Tealâ tarafından farz kılınıyor. Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunları söylüyor:



5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.



Bütün sahâbe, kendilerini Allah’a ulaştıracak olan vesileyi, mürşidi, Allah’tan istemişler ve mürşidlerine tâbî olmuşlardır. Allahû Tealâ bunu Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde kesinleştiriyor:



48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbi oldukları zaman Allah’a tâbi olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nâkısa düşürmüştür. Kim de Allah’a olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).



Bu âyet-i kerime ile, bütün sahâbenin mürşidlerine tâbî oldukları kesinlik kazanıyor. 2. hidayeti de hepsi gerçekleştirmişlerdir. Sahâbe için Allahû Tealâ “ellezîne humul muhtedûn; onlar hidayete erenlerdir.” diyor.

Sahâbenin, Allah’a ulaşmayı dilemek ve mürşide ulaşmanın ötesinde, hepsinin hidayete erdiğini, ruhlarını Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz. Peki, ruhu Allah’a ulaştırmak şeklindeki bir hidayet farz mıdır? Allahû Tealâ açık bir şekilde farz olduğunu söylüyor. Bunun bir emir olduğunu, Allahû Tealâ Rad Suresinin 21. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:



13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



Öyleyse bu insanlar için Allah’a ulaştırılması lâzımgelen bir şey var ve Allahû Tealâ tarafından onun Allah’a ulaştırılması, emredilmiştir. Ruhun Allah’a ulaştırılması açık bir şekilde emredilmiş ve bütün sahâbe bunu gerçekleştirmişlerdir. Daha sonra sahâbenin fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz. Bu teslim keyfiyeti Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i kerimesinde açıklığa kavuşuyor. Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ sahâbe için şöyle buyuruyor:



3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Eğer seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: “Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah’a teslim ettik.” O kitap verilenlere ve ÜMMÎ’lere de ki: “Siz de (fizik vücudunuzu Allah’a) teslim ettiniz mi?” Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev) ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎR’dir (görendir).



Böylece bu muhteva da kesinlik kazanıyor. Burada fizik vücudun hidayeti söz konusudur ve üzerimize farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını teslim etmişlerdir.

Nefsin hidayeti, nefsimizin ulûl’elbab olmasıyla mümkündür. Yani daimî zikre ulaşıp nefsin bütün afetlerinden kurtulması ile mümkündür, üzerimize farzdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
Ebu-hasan Tarih: 11.01.2007 15:19
18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).

İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.



İşte inkâr edenler, hidayette olmayanlardır ve amelleri boşa gitmiştir. Ama kişi Allah’a ulaşmayı dilerse, o hidayettedir. Bu kişinin, Allah’ın yardımı ile mürşidine ulaşması söz konusudur. Allahû Tealâ o kişide bir takım pozitif olaylar vücuda getirecektir ve onu mürşidine ulaştıracaktır. Allah ulaştıracaktır.

Kişi Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıp da ona tâbî olursa ne olur? O kişi, 2. hidayete ulaşır. Tâbiiyetle beraber kişinin kalbine “îmân” kelimesi yazılır. Devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve o kişinin ruhunun Allah’a doğru, Allah’a ulaşmak üzere yola çıkmasını sağlar. İşte bu nokta kişinin ruhunun vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkması, ruhun hidayete ermek üzere Allah’a ulaşmak için yola çıkması demektir.

Hidayette olmakla, hidayete ermek aynı şey değildir. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilediği an hidayet üzeredir yani hidayettedir. Ama hidayete ermemiştir. Bundan sonraki safha mürşide ulaşmaktır, tâbiiyettir. Gene hidayet üzeredir, hidayettedir. Ama 1. hidayet olan ruhun Allah’a teslimi seviyesine henüz ulaşmamıştır. Kişi, Allah’ın ardarda ikramlarını almıştır:

Allah kişinin kalbine ulaşmıştır,

Kişinin kalbini Allah’a çevirmiştir.

Kişinin göğsünü yarmıştır.

Göğsünden kalbine nur yolu açmıştır.

O kişi zikredince Allah’tan gelen rahmetle fazl, göğsünden kalbine ulaşmıştır. Ama kalbine ancak %2 rahmet girebilmiştir. Böylece kişi huşûya ulaşmıştır ve mürşidini talep etme yetkisi doğmuştur. Kişi hacet namazını kılıp da, Allah’tan mürşidini sorduğu zaman Allah ona mutlaka mürşidini gösterecektir.

Tâbiiyetle beraber, kişinin ruhu Allah’a doğru yola çıkar. Kalbinin içine îmân yazılır. Kimin kalbinin içine îmân yazılmışsa, o kişi 2. hidayete ermiştir.

Hidayetin yok olduğu bir devrede yaşıyoruz. İnsanlar Kur’ân’ı unutmuşlar. Elbette Kur’ân’daki hidayeti de unutmuşlar ve kendilerini kitle halinde cehenneme mahkûm etmişler. Unutulan Kur’ân sebebiyle insanlar dalâlettedir. Gidecekleri yer cehennemdir.

Allahû Tealâ bizi vazifelendiriyor. Bu vazifelendirmede, bütün insanlara hidayeti anlatmamız emrolunuyor yani insanların kurtuluşa ulaşacağı Kur’ân hakikatleri. İnsanlar bize diyorlar ki: “Bu sizin Kur’ân-ı Kerim anlatmanız, bize çok ters geliyor. Yani biz Kur’ân’ı bilmiyor muyuz?” Burada çok büyük bir probleminiz var. Kur’ân’ı bildiğini söyleyen bu insanların, unutulmuş olan bu kavramlardan haberdar olmadıkları her olayda kesinleşiyor. “Hidayet nedir?” diye sorduğumuza, “Doğru yoldur.” diyorlar. “Bu doğru yol nereye ulaştırır?” dediğimizde, cevap yok. “Gerçekten, hidayet gerçekten doğru yoldur.” diyoruz. Ama bu sualin cevabı: “Doğru yol, Allah’a ulaştırır.” olmalıdır. Allahû Tealâ bu doğru yolun; Allah’a ulaştıran doğru yolun hidayet değil, Sırat-ı Mustakîm olduğunu söylüyor. Size “Sıratı Mustakîm nedir?” diye sorduğumuzda ona da; “Doğru yoldur.” cevabını veriyorsunuz. “Hangisi doğru yoldur? Hidayet mi, Sıratı Mustakîm mi?” Cevap yok.

Doğru yol da olsa, yanlış yol da olsa yol, insanı bir yere götürür. “Nereye götürür?” sualinin cevabını, bugüne kadar kimseden alamadık. Hidayet, bir yol değildir. Bir yolun üzerinden, ruhun Allah’a doğru olan yolculuğudur. O yol, Sıratı Mustakîm’dir ve Allah’a ulaştırır. Cevaplar Kur’ân-ı Kerim’de bütünüyle verilmiştir.

Şimdi insanlar tarafından Kur’ân’ın bütünüyle unutulduğu bir devrede sadece kavramlar kalmıştır. Örneğin; hidayet kavramı, takva kavramı… Ama sadece lugat mânâlarıyla kalmıştır. Hidayet ise bütünüyle unutulmuştur.

İnsan ruhunun Allah’a ulaşabilmesi için, insanın vücudundan ayrılması lâzımdır. Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince, 14. basamakta devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelir. Bizim ruhumuza şöyle seslenir: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi, vücudu terk et.”











40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.



Ruhumuz vücudumuzu terk eder. Nefs tezkiyesi adı verilen bir müesseseye paralel olarak, nefsimizin kalbine Allahû Tealâ nurlarını gönderir. Nefsimizin kalbinde %7 fazl nuru yerleşince, ruhumuz zemin kattan 1. kata tırmanabilir. İkinci defa %7 nur birikiminde, ruhumuz 2. gök katına çıkabilir. 3., 4., 5., 6., 7. kata kadar böyle devam eder. Ruh, 7. katta 7 tane âlem geçer ve Allah’ın Zat’ına ulaşır.

Ruh Allah’a ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur. İşte bu, fenâfillah, Allah’ın Zat’ında yok olma olayı 22. basamakta gerçekleşir. Bunun adı “hidayete ermek”tir. Kimin ruhu Allah’a ulaşmışsa, Allah’ın Zat’ında yok olmuşsa, o kişi hidayete erer. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:



18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
(Ey Resûl'üm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kimi kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz.



Hidayetin Allah’a ulaşmak olduğu bir defa daha vurgulanıyor. 14. basamakta mürşidine ulaşan kişiye devrin imamının ruhu, onun başının üzerine gelerek, o kişinin ruhuna emir verir: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.” der. Bunun üzerine ruh vücudu terk eder. Devrin imamının ruhu, gelir ve önden arkaya uzanarak kişinin başının üzerine yerleşir. Bu, o kişinin büyüden, hüddamdan, cinlerin saldırısından kesin kurtuluşudur. Başının üzerinde devrin imamının ruhu bulunan bir vücuda hiçbir cin giremez. Cinlere niçin giremedikleri sorulduğunda; “Çünkü yanarız.” diyorlar.

Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi hidayete ermiştir. “inne hudallâhi huvel hudâ, Muhakkak ki; Allah’a ulaşmak; işte o, hidayettir.”

21. basamakta ruh Allah’a ulaşmıştır ve 22. basamakta Allah’ın Zat’ında yok olmuştur. Ruh hidayete ermiştir.

Bu kişinin bundan sonraki hayatına bakıyoruz. Kişi daha çok zikrediyor ve beka makamının sahibi oluyor. Daha sonra kişi öyle bir zikreder ki bu zikir günde 12 saati mutlaka aşar. O zaman bu kişi zahid olur, zühd sahibidir. Sadece zühd sahipleri fizik vücutlarını Allah’a teslim edebilirler. Bir kişinin muhsin olabilmesi, fizik vücudunu Allah’a teslim etmesiyle mümkündür. Sadece günün yarısından daha fazla zikredebilenler fizik vücutlarını Allah’a teslim edebilirler. Günün yarısından fazla olan zikir daha da artınca, o kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %81’e ulaşır. O zaman fizik vücut, Allah’a teslim olmuştur.

Nefsin kalbinde hâlâ %19 karanlık var olmasına rağmen, fizik vücut bu noktadan itibaren asla bu afetleri dikkate almaz. Allah’ın bütün emirlerini yerine getirir. Yasak ettiği fiilleri işlemez. İşte burası fizik vücudun Allah’a kul olmasıdır, Allah’a teslimidir. Bir başka ifadeyle, fizik vücudun hidayete ermesidir.

25. basamakta fizik vücut hidayete erer. Burası kişi için yeni bir mertebedir. Fizik vücudun Allah’a teslimi, fizik vücudun hidayete ermesi Nisa Suresinin 125. âyet-i kerimesinde şöyle anlatılıyor:



4/NİSA-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

O kişiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost ittihaz etmiştir.



İşte burada Allahû Tealâ’nın söylediği gibi, fizik vücudun teslimi söz konusudur. Fizik vücut ahsen olarak hidayete ermiştir. Mutlaka ondan evvel ruh hidayete erer. Bütün sahâbe, ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar ve ruh hidayetine sahip olmuşlardır. Allahû Tealâ bu hususu açıkça Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde söylüyor:



39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).