İran sineması kendi kültüründen besleniyor

- Sinema gibi modern bir sanatın İran'da böylesine sevilmesini ve güzel eserler ortaya konmasını nasıl yorumluyorsunuz?

İran sinemasının gösterdiği gelişmenin en önemli nedeninin, sinemanın dinen meşru görülmesiyle oluşan atmosfer olduğu kanısındayım. Bu atmosfer, geleneksel potansiyelin modern teknik ve imkanlarla bütünleşmesini sağladı. Devrimden sonra hareket alanları kısıtlanan İranlı sanatçıların enerjisinin sinema alanında temayüz ettiği de söylenebilir. Bu arada sinemada İran kültürünü, geleneklerini önemseyen yeni bir yönetmen kuşağı yetişti. İran sinemasının başarısını da işte bir sinema bilinciyle yetişen bu yönetmenler sağladılar. Geçmiş sinemada nitelikli ürünler veren Kiyarüstemi, Mehrcuyi, Kimyayi gibi yönetmenlerin ise sinema çizgilerinin Hollywood yapımlarına, seks ve şiddet içeren filmlere karşı korunmalı bu sinema ortamından yararlanarak çalışmalarını geliştirdiklerini söylemek mümkün görünüyor.

Sinema önce Batı'nın görsel sanatlarla yayılan 'şeytani' kültürüne karşı kullanılması zorunlu bir araç olarak benimsendi. Ayetullah Humeyni'nin devrimden önce de bu konuda uzun uzun düşündüğü anlaşılıyor. Sinemanın iptaliyle ortaya çıkacak boşluğun kolaylıkla dolamayacağının farkındaydı Humeyni ve konuşmalarından sinemayı çok etkili bir kendini doğrudan anlatma aracı olarak önemsediği de anlaşılıyordu. İran'a döner dönmez yaptığı ilk konuşmada sinema ve televizyonun toplumda fesada yol açmayacak şekilde faaliyetlerini sürdürmeleri gerektiğini bildirmiş, televizyonda kadın oyuncuların ve spikerlerin bulunmasına itiraz eden din adamlarını ise 'taş kafalı' olarak nitelendirmişti. Ayrıca devrimden önce de dini açıdan sinema üzerine kuramsal çalışmalar yapan entelektüel bir zümre vardı. Aralarında Ayetullah Beheşti gibi ulemedan isimler, Ali Şeriati gibi aydınlar bulunuyordu. Bu kişiler ve kadrolar devrimden sonraki sinemanın oluşumunda kuramsal ve kurumsal olarak etkili oldular.

- Amerika'nın İran'a koyduğu ambargo sinemayı nasıl etkiliyor?

ABD'nin İran'a karşı ambargosu, İran sinemasının dünya piyasasına açılmasını zorlaştıran bir etkiye sahip oluyor. İran sinemasının piyasada değil, festivallerde parladığını kabul etmek gerekiyor. Bugün İran sineması, bütün dünyada olduğu gibi ABD'de de gerçekleşen festivallerin görmezden gelemediği bir sinema konumundadır. ABD sinemalarında gösterime sokulan ve haftalarca gösterimde kalan Mecidi ve Mahmelbaf filmleri var. Devrimden sonra kısmen ABD'nin etkisiyle içlerine kapanma problemi yaşayan İranlılar için dünya popüler kültürüne sinema kanalıyla katılmış olmaları, büyük bir özgüven kaynağıdır diyebilirim. Sinema kanalıyla kendini anlatabilmek ve dünyaya açılmak, İranlılar için zaman zaman soluklanma imkanı anlamına da gelebilmiştir.

- İran sineması hangi temalara ağırlık veriyor?

İran sinemasının aradığı dil, anlatılma ya da söyleneni uygulama çizgisinden, kendi sesiyle anlatma veya söyleme çizgisine sıçramanın zorluklarını yansıtmaktadır. Bu açıdan da hala kendi içinde sorunlarla boğuşarak oluşumunu sürdüren bir dildir bu.

Bu sinema kendi kültürüne yaslanma ve bu kültürü modern araçlarla yeniden üretme iddiasını taşıyor. Bu nedenle ilkeler ve hedefler ileri sürüyor. Bu sinemanın özellikleri estetik, fedakarlık, mükemmelleşme ve hakikat arayışı olarak ifade edilmektedir. Filmlerde işlenen konular genellikle sade, tanıdık gelen, gündelik hayattan seçilme konulardır. Filmlerin büyük kısmı çoğu zaman bir kahraman üzerine kurulmuyor. İran sineması bir de 'ilişki içinde bir sinema' olarak tanımlanıyor. İnsanın insanla, kendisiyle ve tabiatla ilişki kurma isteğini yansıtan bu filmler merhamet, güzellik, doğruluk, vefa, sadakat, iman ve dostluk gibi kaybolan değerleri sade bir dille işleyerek seyirciyle ilişki kurmayı başarıyor. Bu ilişki kurma başarısının İran sınırlarını aşması, sinema sanatı açısından çok önemli bir olgudur. Sözgelimi İran ve Amerika arasındaki ilişkiler devrimin başından bu yana gergin bir şekilde sürmüştür ama bu arada İran filmleri, mesela Abbas Kiyarüstemi'nin 'Dostun Evi Nerede?'si, Mecid Mecidi'nin 'Gökyüzü Çocukları' ve 'Tanrı'nın Rengi' isimli filmleri, Cafer Penahi'nin 'Daire'si Amerika'da büyük bir ilgiyle izlenmişlerdir.

İran filmleri içinde yerli kültürün, özellikle de bu kültürün başlıca taşıyıcısı olan şiirin derin unsurlarından yararlanması nedeniyle de bir sıçrama gerçekleştirdi. Yerel değerlerin yanında dinsel bir özellik olan diğerkamlığın ve başkalarına, özellikle komşularına ilişkin sorumluluğun, modern dünyanın hissettirdiği 'başkası cehennemdir' şeklindeki yargıya karşılık başkasında bulunması muhtemel 'cennet imkanı'nın sinema kanalıyla işlenmesi dikkat çekicidir.

- İran sinemasının 'mesaj' kaygısından ziyade 'sinema' merkezli bir sinema olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinema politikasını yönlendiren Farabi kurumunun bu konuda devlet politikalarından bağımsız ve bilinçli hareket etmesi, devrimci kadroların daha devrim gerçekleşmeden önce başlayan sinema alanındaki köklü çalışmalarıyla bağlantılır. İran sinemasını özgün kılan, mesaj kaygısı taşımayan ama toplumsal etkileri olan ana dalgasının sağladığı açılımlardır. Bu sinema aynı zamanda dini meselelerin sanatçıların ve alimlerin katılımıyla tartışmaya açıldığı bir agoradır. Sinemanın gösterdiği gelişmenin doğrudan sinemayı ilgilendiriyor görünmekle birlikte sözgelimi mahremiyet, kadın ve kamusal alan, teknoloji ve uygarlık, sanat ve hayat, fikir özgürlüğü, tasavvufun hayata katılımı, kentleşme, ekolojik meseleler gibi Müslümanlar için tartışma konusu olan ya da olması gereken bir çok konuyu ve kavramı açıklayıcı bir yanı olduğunu düşünüyorum.

- İran'daki taziye geleneği ile sinema arasında nasıl bir bağ var?

Bu konuyu kitabımın son bölümünde ayrıntılı olarak inceledim ve Şia'nın Ehli Sünnet'e göre görsel sanatlara ve gösteri sanatlarına daha açık bir mezhep olmasını sağlayan kanalları, bir tür dini tiyatro diye açıklanabilecek 'taziye' oyunları özelinde anlamaya çalıştım. Şia kültüründe Kerbela hadisesi merkezli bir tasvir geleneği, bu gelenekten beslenen gösteriler ve resimler geniş yer tutar. Kerbela hadisesine ve dinler tarihine ait hadiseleri konu alan taziye isimli oyunun gördüğü yaygın kabul, sinemanın gördüğü ilgide oyuncu potansiyeli açısından özellikle bir zemin oluşturmuş olabilir.

- Türkiye başlangıç itibariyle sinemaya daha önce adım atmış. Sizce Türkiye'de yaşayan sinemacılar İran tecrübesinden nasıl bir ders çıkarabilirler?

Kendi kültür ve geleneğinin inceliklerine dönmek, bu inceliklerden beslenmek, tabiatı, sıradan görünendeki olağanüstüyü ve mucizeyi okumak, kamerasını kendi ülkesinde bir oryantalist ya da turist gibi gezdirmemek gibi derslerden sözetmek mümkün. Türkiye ve İran'da sinema birbirine benzeyen süreçlerle ilerlediler, en azından 1979'daki İran devrimine kadar bu böyle oldu. Sözgelimi 70'li yıllarda bir tarafta toplumdaki gelir uçurumunu ve adaletsizliği yansıtan toplumsal gerçekçi filmler, diğer tarafta ise klişe aşk hikayelerini işleyen filmler vardı ve aynı yıllarda her iki ülkede de sinema seks filmleri tarafından felce uğratıldı. Devrimden sonra İran sineması, sahip olduğu tecrübenin olumlu boyutlarından yararlanacak şekilde yeni bir başlangıç yaptı ve ideolojik gerekçelerle belli bir yöne kanalize edildi. Bu alandaki ideolojik kaygının filmlerin üslubuna yansımamasına dikkat edilmesi, sanat sinemasının teşviki, yerli hikayelerin ve duyarlıkların desteklenmesi, Hollywood filmleriyle rekabet gibi bir kaygı bulunmaması gibi etkenler, yönetmenleri farklı arayışlar için yüreklendiren etkenler.

1979'daki İran devrimine kadar İran sinemasıyla neredeyse parelel bir çizgi izleyen Türk sineması, 80'li yıllarda 12 Eylül'ün etkilerini taşıyan filmlere ağırlık verirken, bu yıllarda hayli seyirci bulan video filmlerinde Yeşilçam sinemasını bir tür sosyal gecekondulaşma olgusuyla birlikte yeniden üretti. 80'li yıllarda bir de ideolojik olarak bir özgüven kaybı yaşayan solcuların bu alandaki bunalımlarını, ayrıca askeri darbe sonucu maruz kaldıkları sıkıntıları, aydının toplum karşısındaki tedirginliğinden kaynaklanan yalnızlığını konu alan filmler çok gündemdeydi. Bu filmlerin dili, Uçurtmayı Vurmasınlar gibi birkaç iyi film bir yana, genellikle solcu aydınların toplumlarından kopukluğunun anlaşılmazlığıyla maluldur. Gerçekçilik iddiası taşımakla birlikte, gerçekleri eklektik bir şekilde dillendirirler. 90'larda kısmen solculuğun kendi içindeki hesaplaşmalar sonucunda yüzünü kendi toplumuna döndürmesinin etkisiyle, daha inandırıcı ve iyi işlenmiş senaryolara dayanan filmler yapılmaya başlandı. Ayrıca ideolojik şartlanmalarla kendini kısıtlamayan, görece olarak daha perdesiz bir bakışa sahip yönetmenler ortaya çıktı. İran sinemasının başarısının bu yönetmenleri cesaretlendirdiğini söylemek mümkün. Bu yönetmenlerden biri olan Nuri Bilge Ceylan'ın eserlerindeki Kiyarüstemi etkisi bunun bir göstergesi.

Sinema pahalı bir sanat, dolayısıyla da teknik. Bu açıdan Türk sinemacılarının kendilerini göstermeleri, devlet tarafından desteklenen meslektaşlarına göre daha zor. Son yıllarda Türkiye'de televizyon dizilerinin, usta yönetmenler ve sanatçıların mesleki performansları açısından bir handikap teşkil ettiği söylenebilir.

Cihan Aktaş - Suavi Kemal Yazgıç

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 575
favori
like
share
tozkoparan Tarih: 20.08.2007 18:11
bilgilendirdiğin için teşekkürler
akin42 Tarih: 07.02.2007 19:28
PAYLAŞIM İÇİN TEŞEKKÜRLER
eskitoprak Tarih: 24.01.2007 10:24
bilgiler icin sagol