Ben çokça gezerim. Bunlar diplomat gezileri gibi planlı, programlı şeyler değildir; daima kendi sınırlarımız içindedir; yelken gemileri gibi esecek rüzgara göre rota değiştirir.

Bazı saatlerce tenha bir istasyonda tren, yahut güneşle beraber uyumuş bir küçük kasabanın otelinde uyku beklerim. Fazla bir yağmur, yahut kar fırtınasında bir iki gün bir köyde kapanıp kalırsam arayıp soranım bulunmaz. Gün olur ki bomboş bir ovanın ortasında otomobil bozulur; şoför, yoldan geçen kamyonlardan pompa, tel, meşin ve lastik parçaları tedarik edip makine veya tekerleğini tamir edinceye kadar etrafta dolaşırım; yahut eski taş basması Muhammediyelerdeki Cennet bağı resimlerini andıran cılız bir ağacın altında otururum.


Bu saatlerde vakit öldürmek için icadettiğim çarelerden biri de elime geçen bir kağıt parçasına yollarda gördüğüm öteberiyi karmakarışık not etmekti.

...

Bunlarda ne zaman, ne de yer kaydı gösterilmiştir. Zaten Anadolu'da zamanlar ve yerler kadar birbirine yakın ve birbirine benzer ne vardır ki?

Araba 935 üslubu bir kübik istasyon binasının yanından saparken gözünü kapa ve aç; kendini bir anda İstanbul'un otuz-kırk yıl evvelki bir mezarlık safhasında bul... Yol kenarında bir set; setin üstünde kırık mezar taşları, bunların arasında renk renk yeldirmeli, çarşaflı kadınlar oturmuş; aralarında poturlu, mintanlı simitçiler, leblebiciler, turşucular dolaşıyor... Tıpkı tıpkısına Meşrutiyetten evvel akşam üstleri Karacahmet, Bitlikağıthane, Mahmutbaba mezarlıklarında gördüğümüz manzara...

Bir sokak daha dönelim. Toprak kulübeler arasında bir arsa... Ortada bir bostan kuyusu ile bir eşek... Eşeğin arkasında yirmi, otuz metrelik bir ip, ipin ucuna da bir kova bağlanmış... Hayvan, kuyu ile kulübelerden biri arasındaki yol üzerinde akşam piyasası yapar gibi ağır ağır gidip geliyor... Onun her gelişinde kova bir kere kuyuya dalıp çıkıyor, böylelikle de kulübenin su ihtiyacı gideriliyor...

Bu usulün, tarihin hangi devrine ait olduğunu pek kestiremeyeceğim ama her halde çok eski zamanlarda yaşadığımıza şüphe yoktur...

Bazı bir ova yolunda saatlerce gidersiniz. Karşınıza bir köy çıkar... Hayretle düşünürsünüz: "Ben bu alçak toprak kulübeleri, bu sokakları; tekerleğinin biri çıkmış bu öküz arabasını; onun üstüne tünemiş tavukları, yarı çıplak çocukları; biraz ötede omuzunda destisiyle su taşıyan yalınayak küçük kızı, sırtında bir çalı demetiyle yokuştan inen peştemallı büyük anayı bir saat evvel bir daha, iki saat evvel bir daha gördüm... Sakın araba beni bir daire etrafında döndürüp dolaştırdıktan sonra hep aynı yere getirmesin? Her halde öyle olacak... Evvela uzaktan dik dik bakan köylüler yanıma yaklaşıyorlar. Şehirlerdeki bazı şık molla eskilerinin sakalı kadar uzamış tıraşlı yüzlerini tanımaya başladım. Daha iyisi onlar da beni tanımış olacaklar ki tatlı tatlı gülümsemeye ve etrafımı almaya başladılar.

Evet, bu uçsuz, bucaksız yolda ne kadar ilerleseniz dönüp dolaşıp hep aynı yere varacaksınız. Bu benzerlik, bana bir yandan can sıkıntısına, ye'se benzeyen bir yürek üzüntüsü verir. Fakat bir yandan da bu toprağın hiçbir köşesinde garip kalmayacak, her gittiği yerde kendine hemen açılan ve ısınan bir kardeş kucağında bulacağından emin bir insan ferahlığı...

Reşat Nuri Güntekin

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 451
favori
like
share
ozlems_o Tarih: 12.05.2007 18:36
teşekkürler çok güzeldi
SoN-GüL Tarih: 10.05.2007 22:07
Yüregine saglik..

Yaziyi okunacak durumda degistirdim..umarim kizmadin?
aloneman09 Tarih: 10.05.2007 22:01
Yazıyı okumaya başladığında, "arkadaşın müthiş bir gözlem ve akıcı bir uslubü var" diye düşünüyordum ki yazının sonunda "Reşat Nuri Güntekin" yazısını okuyunca kendi kendime güldüm.

Sevgili Milkboy yazı için çok çok teşekkürler