Vallahi şu yeğenime bir şey yapacak olursanız



Şuna bakın, bütün ilâhları ortadan kaldırdı, bir tek ilâha tapmamızı istiyor. Kalkın, gidiyoruz, biz ilâhlarımıza tapmada sebatkâr olacağız. Biz bugüne kadar bu söylenenleri ne işittik ne de duyduk, onun anlattıkları uydurmadan başka bir şey değildir


Öyle bir kelimenin haberini vereceğim ki...

Mekkeli müşrikler Kâinatın Efendisi ile giriştikleri her mücadeleyi kaybetmişlerdi. Onları çıldırtan biraz da bu kaybedişleri idi. Defalarca diyalog çağrısı yapılmış; sonuç yok. Kendimize reis yapalım; sonuç yok. Maddiyat verelim, sonuç yok. Ne yaptılar, ne ettilerse, bir sonuç alamadılar. Kendileri açısından bu başarısızlık onları iyiden iyiye kudurtuyordu.
Artık hızla beklenen sona yaklaştıklarının kendileri de farkında idiler. Bunun için son bir defa daha Ebû Talib'e müracaat etme kararı aldılar.
Ey Ebû Talib! Yeğenine haber sal gelsin, ona iyi muamelede bulunacağız.
Ebû Talib haber saldı ve Kâinatın Efendisi geldi. Amca yeğenine:
Ey Sevgili yeğenim, bunlar senin amcaların ve kavminin ulularıdır. Sana karşı iyi hâl ve güzel muamelede bulunmak istemektedirler. Şimdi onların söyleyeceklerini bir dinle.
Efendimiz amcasının sözleri karşısında:
Ne söylemek istiyorlarsa, söylesinler dinleyeceğim.
Kureyş ulularından Ahnes b. Şerik, söze başladı:
Sen bizim ilâhlarımızı kötülemeyi bırak, biz de seni ve ilâhını kötülemeyi bırakalım.
Ebû Talib söze söz aldı:
Kavmin sana güzel davrandı, onların bu güzelliklerine karşı tekliflerini kabul et.
Kâinatın Efendisi bu sözler karşısında bir süre sessiz kaldıktan sonra mübarek başlarını semaya doğru kaldırdı ve şöyle buyurdular:
Ey amcalarım! Gökyüzündeki şu güneşi görüyor musunuz?
Evet görüyoruz.
Ben sizin güneşin ışığından faydalanmanızı engelleyebilir miyim?
Ebû Talip söze karışır:
Vallahi şu gördüğünüz yeğenim hiçbir zaman yalan söylememiştir. Kâinatın Efendisi devam eder:
Ben sizi öyle bir kelimeye davet ediyorum ki, o kelime ile cennete gireceksiniz. Buna ben kefilim.
Ebû Cehil:
Ne kadar sevindirici bir kelime imiş, söyle bakalım şu kelimeyi.
Size öyle bir kelime vereceğim ki, bu kelime sayesinde Araplara hâkim olacaksınız, Arap olmayanlar da size karşı yumuşayacak uysallaşacak.
Ebû Cehil:
Haydi, bir an önce söyle de şu kelimenin ne olduğunu öğrenelim, bir değil birkaç kez söyleyelim. Kâinatın Efendisi:
Lâ ilâhe illâllah, Allah'tan başka ilâh yok, deyiniz. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma iman ediniz. Kâinatın Efendisi'nin bu sözleri orada bulunanlarda soğuk bir duş etkisi yaptı, kimisi kızdı, kimisi ürktü. Birbirlerine dönerek şöyle dediler:
Şuna bakın, bütün ilâhları ortadan kaldırdı, bir tek ilâha tapmamızı istiyor. Kalkın gidiyoruz, biz ilâhlarımıza tapmada sebatkâr olacağız. Biz bugüne kadar bu söylenenleri ne işittik, ne de duyduk. Onun anlattıkları uydurmadan başka bir şey değildir.
Bu hâdise Kur'anı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:
"Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: 'Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir!' dediler. Onlardan ileri gelenler: 'Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Kur'an aramızdan Muhammed'e mi indirildi?' diyerek kalkıp yürüdüler. Belki bunlar Kur'an hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar." (Sâd, 48)

Öldürme kararı alındı

Bu olaydan sonra Efendimiz iki gün ortalarda görünmez. Kimse de nerede olduğunu bilmiyordu. Başta Ebû Talib olmak üzere, Abdülmuttalib soyundan olan amcaları Ebû Talib'in evinde bir araya gelerek, Kâinatın Efendisi'ni bulmak için harekete geçmeye hazırlandılar. Ebû Talib Haşimoğulları ve Muttaliboğulları'nın eli kılıç tutan savaşçılarını hazırladı ve onlara şöyle dedi:
Her biriniz başta kılıçlarınız olmak üzere savaş araçlarınızı alın, benimle birlikte Mescidi Haram'a geleceksiniz. Eğer onlar Muhammed'i öldürmüşlerse, biz de onlardan birçoğunun kanını akıtacağız.
Ebû Talib'i dinleyenler.
Nasıl emredersen bizi o şekilde bulursun, dediler. Çıkmaya hazırlanmışlardı ki; Zeyd b. Harise çıka geldi. Ebû Talib yeğeninden bir haberi olup olmadığını sordu. Zeyd de az önce beraber olduklarını söyledi. Ebû Talib şöyle dedi:
Biz onu görmedikçe evimize girmeyeceğimize yemin ettik.
Zeyd b. Hârise, koşar adımlarla oradan ayrıldı, doğruca Erkam b. Ebü'lErkam'ın evine gitti. Gördüklerini Efendimize anlattı, Efendimizle birlikte Ebû Talib'in yanına geldiler. Yeğenini gören Ebû Talib sevinmişti:
Ey sevgili yeğenim! Merak ettim, nerelerde idin. Yine bir hayırlı işteydin, değil mi?
Evet.
Hemen evine gir ve ben haber vermeden de çıkma.
Ebû Talib cephesinde bu olaylar olurken, Kureyş müşrikleri de Kâbe'nin Hicr mevkiinde toplanmışlar ve bir karar üzerine anlaşmaya varmışlardı. Kararları şuydu: "Muhammed her nerede görülürse, üzerine çullanılacak ve öldürülecek." Bu kararın gerçekleşmesi için kendi aralarında, Lat, Uzza ve Menat putlarına yemin edip and içmişlerdi.
Ertesi gün Ebû Talib Haşimoğulları ve Muttaliboğulları'nın eli silah tutan yiğitleri ile birlikte, yanlarında Kâinatın Efendisi de olduğu hâlde Kâbe'ye gittiler.
Müşrikler Hicr de toplantı hâlinde idiler. Ebû Talib yanındakilerle birlikte müşriklerin yanına vardığında onlara şöyle seslendi:
Ey Kureyş topluluğu! Buraya niçin geldiğimi biliyor musunuz?
Hayır, bilmiyoruz.
Ebû Talib yanındaki savaşçılara kılıçlarını çıkarmalarını emrettikten sonra müşriklere dönerek:
Vallahi şu yeğenime bir şey yapacak olursanız, onu öldürürseniz, sizin hiçbirinizi sağ bırakmamaya kararlıyız. Netice olarak sizler de, bizler de yok olup gideriz. dedikten sonra oradan hızla uzaklaştılar.
Bu hareket Kureyşli müşriklere karşı ilk ciddi baş kaldırıştı. Kureyş bundan ders çıkaracaktı. Artık şunu anlamışlardı ki, Muhammed'e ferdî olarak yapılacak her hareketin bedeli ağır ödenecektir. O hâlde bundan sonra daha komple hareket içinde olmaları gerekecekti.

Ammara verilen ruhsat

Baba Yasir şehit oldu, anne Sümeyye şehit oldu, şimdi sıra oğul Ammar'dadır. Ammar, bir yanda anne babasının başına gelenler, şimdi kendisine yönelmiştir. Demirden yapılmış elbiseleri Ammar'ın üzerine giydirirler, kızgın güneşin altında sürüklerler. Bazen ateşte kızdırdıkları demirlerle Ammar'ın vücudunu dağlarlar. Ammar'ın vücudu yanık içinde kalır.
Bazen müşriklerin ellerinden kurtuluyor, soluğu Kâinatın Efendisi'nin yanında alıyordu. Durumunu Kâinatın Efendisi'ne arz ediyor, ondan yardım istiyordu. Efendimiz de ona dua ediyor, sabretmesini tavsiye ediyordu. Bir gün Ammar'a şöyle buyurdular:
Ey Ammar, sen bu işkencelerle hayatını kaybetmeyeceksin. Senin ölümün azgın bir topluluğun elinden olacak.
Öyle de oldu, Ammar uzun yıllar yaşadı. Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında yapılan Sıffin savaşında, Hz. Ali tarafındaydı ve Hz. Muaviye taraftarlarınca şehit edildi.
Kâinatın Efendisi bir gün Ammar'a rastladı. Ammar yerde yatıyor ve ağlıyordu. Efendimiz hâl ve hatırını sorunca Ammar:
Yâ Resûlullah! Gücüm kalmadı, dayanamıyorum, bana bir çıkış yolu gösterin. Efendimiz mübarek elleri ile Ammar'ın gözyaşlarını sildi ve ona şu ruhsatı verdi:
Bir daha sana işkence etmeye başladıklarında onların isteklerini yerine getir ve işkenceden kurtul.
Ammar denileni yaptı. Ne zaman müşrikler işkenceye başladı, onların dediklerini yaparak müşriklerin elinden kurtuldu. Doğru Kâinatın Efendisi'nin yanına vardı. İşkenceden kurtulduğu her hâlinden anlaşılıyordu. Efendimiz sordular:
Ey Ammar! İşkenceden kurtuldun mu?
Vallahi kurtulmadım.
Niçin?
Beni senden vaz geçirdiler. Lat, Uzza ve Menat'ın senin getirdiğin dinden daha hayırlı olduklarını bana söylettiler. Ammar üzgündü, Ammar ağlıyordu. Bütün işkence ve zulme karşı anne babası zerre kadar taviz vermeden şehit düşmüştü. Ya kendisi ne yapmıştı? Ammar'ın ruh hâline gören Efendimiz ona sordu:
Müşriklerin istediklerini söylerken kalbinin durumu nasıldı?Kalbimde imanımın ferah ve rahatlığı vardı, kalbimi dinime bağlılıkta demirden daha sağlam bulmuştum.
Ey Ammar! Sana vebal yoktur, müşrikler seni yakalar, işkence ederlerse, sen yine aynı yola başvur.
Bu hâdise üzerine şu ayeti kerime inmiştir:
"Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse, kalbi iman ile dolu olduğu hâlde, inkâra zorlanan başka, fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır, onlar için büyük bir azap vardır." (Nahl, 106)
Burada Ammar gibi darda kalanlara bir ruhsat verildiği anlaşılmaktadır. İnsan büyük işkence ve zulümlerle karşı karşıya kaldığında, canını kurtarmak için onların taleplerini dilinle yerine getirebilir. Allah ve Resûlü burada küçük bir ruhsat vermiştir. Ancak fazilet ve yücelik hiçbir şekilde teslim olmamaktadır. Bunun örneğini de Ammar'ın anne ve babasında görmekteyiz. Baba Yasir ve anne Sümeyye teslim olmadılar ve fazilet ve yücelikte en yükseği yakaladılar. Oğul Ammar da verilen bir ruhsatı kullandı.
İLK ERKEK ŞEHİT YASİR

Yasir ailesine yapılan işkence akıllara durgunluk verecek derecede idi. Yasir, aslen Yemen diyarından Mekke'ye gelip yerleşmişti. Mekke'ye geldiğinden Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe b. Muğire'nin himayesine girmişti. O da Yasir'i cariyesi Sümeyye ile evlendirmişti. Bu evlikten iki erkek çocuk dünyaya gelmişti. Biri Ammar, diğeri de Abdullah'tı.
Yasir ailesinin fertleri iman etmişlerdi. Müşrikler Kâinatın Efendisi'ne bir şey yapamayınca ve de Ebû Talib'in beklenmedik çıkışı ile karşılaşınca bu sefer de iman eden diğer mü'minlere yöneldiler. Bunlardan biri de Yasir ve ailesi idi.
Yasir ailesinin fertleri başta Yasir olmak üzere, eşi Sümeyye ve oğlu Ammar büyük işkencelere uğruyorlardı.
Güneşin zirvede olduğu vakitlerde Yasir ile Sümeyye'yi kızgın kumların üzerine yatırıyorlar, onlardan dinlerinden dönmesini istiyorlar, "Hayır!" cevabını alınca da aklın almayacağı her türlü vahşete başvuruyorlardı.
Bir tarafta Yasir, diğer tarafta da Sümeyye kıvranmaktadır. Tam o sırada Kâinatın Efendisi çıkagelir, içler acısı manzara karşından içi burkulur, gözlerinden yaşlar akar ve buyururlar ki:
"Sabredin ey Yasir ailesi! Sabredin ey Yasir ailesi! Ey Yasir ailesi! Bu çektikleriniz karşısında sizin mükâfatınız cennettir. Sabredin kardeşlerim! Rabbimizin rahmeti yakındır."
Karşısında Kâinatın Efendisi'ni gören Yasir, mutlu olmuş, dayanılmaz acıların verdiği ıstırapla ağlayarak Kâinatın Efendisi'ne sorar:
Ya Resûlullah! Bu durum ne kadar devam edecek?
Kâinatın Efendisi büyük elem ve ıstırap içindedir, ellerini Rabbine açar ve Yasir ailesi için duada bulunur. Bu konuşmadan kısa zaman sonra Yasir'in vücudu çektiği işkencelere dayanamaz ve ruhunu Rabb'ine teslim eder. Yasir erkeklerden ilk şehittir.

İLK KADIN ŞEHİT SÜMEYYE

Kocası ilk erkek şehit olmuş, kendisi de sırasını beklemektedir. Sümeyye de, işkence için Ebû Cehil'in lânetli ellerine teslim edilmiştir. O da son anlarını geçirmektedir, şehitler kervanına katılmak için. Ebû Cehil ne yaptı ne etti ise, istediği bir kelimeyi ağzından alamadı. Bir kelime olsa, Ebû Cehil'in istediği, işkenceden kurtulacak, yaşamını kurtaracak. Ancak iman, ihlâs devi mübarek kadın bir nokta dahi geri adım atmıyor.
Netice olarak Ebû Cehil bir mızrak darbesi ile bu iman âbidesi kadını şehit ediyor. O da kadın şehitlerin ilki oluyor.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 726
favori
like
share