Abdullah Öcalan kimdir




Abdullah Öcalan 1948 yılında Güneydoğu Anadolu'da bir köyde dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK'yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye'ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye başladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaş alanına hiç inmeden oturduğu yerde rahat bir yaşam sürdü.



Türkiye'nin ısrarlı takibi sonucu Suriye, Öcalan'ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye'den Rusya'ya, oradan İtalya'ya geçen Öcalan, İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca kendisine sığınacak yer aramaya başladı. Yunanistan Hükümeti, kuruluşundan beri destek verdiği PKK'nın liderini Kenya Büyükelçiliği'nde saklamaya karar verdi.


KESİTLER
MİTİN İLK APO TEŞHİSİ
BİR CANİ OLARAK ANATOMİSİ
SUİKASTLER ve PALME CİNAYETİ

Türk Güvenlik Güçleri'nin düzenlediği bir operasyonla Kenya'da kıskıvrak yakalanan terörist başının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye'de, İmralı Cezaevi'nde yargılandı ve hakettiği idam cezasına çarptırıldı. Terörist başının idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.


MİTİN İLK APO TEŞHİSİ


BÖLÜMLER
Giriş
Ömerlideki Çocukluğu
Aşırı Solcu Bir Kürt
Sivrilene MİT Damgası

İlk başlarda MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970-1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970'lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler."

GİRİŞ

Türkiye 12 Eylül 1980'e dayandığında, sol orijinli terör örgütlerinin yanında özellikle Doğu bölgesinde ismini yeni yeni duyurmaya başlayan Ala–Rızgari ve Apocular gibi birkaç yasa dışı grup ufak tefek dikkat çekmeye başladı. Bu grupların ortak özelliği, "Kürtlük" unsuru üzerinde durmalarıydı.


Ala Rızgari grubu, 80 öncesinde yayınlanan Rızgari dergisinin etrafında toplanan kişilerden oluşuyordu.


PKK, 1978'de Lice'nin Fis köyünde kuruluşunu ilan edip, oluşturulan Merkez Komite etrafında örgütlenmesine karşılık, bu grup "Apocular" olarak biliniyordu.


Öcalan'ın en yakın arkadaşlarından Haki Karel, 1977'de Gaziantep'te öldürüldü. 1979'da ise Elazığ ve Diyarbakır'da, "Apocular"a önemli bir darbe indirildi. Geniş tutuklamalar yapıldı, Merkez Komite üyesi Şahin Dönmez de tutuklandı.


Bu sırada Abdullah Öcalan'ın izine de Diyarbakır'da ulaşıldı. Bir güvenlik yetkilisi, olayı şöyle anlatıyor:"Öcalan, Kesire Öcalan ile birlikte Diyarbakır'da Günaydın Apartmanı'nda kalıyordu. Polis yerini tespit etti. Milli İstihbarat Teşkilatı da biliyordu. Ancak, hemen baskın yapılıp alınması yerine, izlenip bir örgütsel faaliyet sırasında tutuklanması düşünüldü. Eğer o sırada gözaltına alınsaydı bir süre sonra serbest bırakılırdı."


Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara'da evlenmişlerdi. Belki de o tarihlerde fazla önemsenmediğinden yeterince izlenmediği için Öcalan, 1979'un Temmuz'unda izini kaybettirip Urfa üzerinden Suriye'ye kaçmayı başardı.


İlginçtir, Öcalan bu tarihte asker kaçağıydı. Onun karanlık ilişkilerini çözmeye çalışan Uğur Mumcu, Kürt Dosyası kitabında şunları yazıyor:"Askerlik Şubesi Öcalan'ı adım adım izliyordu. 26 Temmuz 1977 günü yeniden son yoklama çağrı pusulası göndermişti. Ancak Öcalan izini kaybettirmeyi başarmıştı. Bu yüzden son çağrı pusulası kardeşi Mehmet Öcalan'a tebliğ edildi. 26 Eylül 1978 gününden sonra da son yoklama kaçağı olarak aranmaya başlandı. Öcalan o günlerde Diyarbakır'daydı. Diyarbakır'ın Ofis Mahallesi'nde eşi Kesire ile Günaydın Apartmanı'nda kalmakta; evde günlerce kitap okumaktaydı."


Peki o dönemde güvenlik birimleri Apocuların lideri Abdullah Öcalan'a nasıl bir teşhis koymuştu? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi iken 12 Mart 1971 muhtırasından sonra, tutuklanıp Mamak Askeri Ceza Evi'ne konulmasından sonra kazandığı sakıncalı kimliğe rağmen izini kaybettirmesi yalnızca güvenlik birimleri arasındaki eşgüdüm eksikliğinin bir sonucu muydu?..


Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının İmralı iddianamesinde şöyle denildi: "Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Şahin Dönmez ile birlikte Elazığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoğunluğunun yakalanması örgütte paniğe yol açmıştır. Şahin Dönmez'in itirafları ile birlikte güvenlik kuvvetlerinin başlattığı bir dizi operasyon nedeniyle Abdullah Öcalan, Diyarbakır'da saklanmakta olduğu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuştur."



ÖMERLİDEKİ ÇOCUKLUĞU

Apo ile ilgili giriş bölümünde yer alan sorulara sağlam cevaplar alabilmek için, onunın hayata gözlerini açtığı Ömerli köyüne kadar uzanmak gerekiyor. İmralı Mahkemesi'ne verdiği 81 sayfalık savunmasında çocukluk yıllarını şöyle anlatıyor: "Yoksul, aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü ailesi içinde Cumhuriyet'in, başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilkokulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe;Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu... Tepkim, feodal aile bağlarınaydı. Denebilir ki, ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti... Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür hüngür ağlayarak köyden koptum. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan karınca ezmez, diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir yılan avcısı olarak tanırlardı...


Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Yetmişlerde solculuğa ve o dönem Kürtçülüğüne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim..."


Liseyi 1966 döneminde Ankara'da Tapu Kadastro Lisesi'nde okudu. Öcalan, Uğur Mumcu kadar PKK hareketi üzerine kafa yoran, iki kez Bekaa Vadisi'ne gidip kendisiyle konuşmalar yapan Mehmet Ali Birand'a lise yıllarını daha da açıyor:


"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Çok pasif bir durumdaydım. Ankara'nın da verdiği çelişkiler içinde biraz da muhafazakar bir yapıdaydım... Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim. Daha çok burjuva felsefesi ile ilgileniyor, bu tip yazar ve kitaplarını okuyordum. Bir yandan da Maltepe Camii'nde namaz kılardım. Din ile felsefenin yer değiştirmeye başladığı bir dönemdi... 1969'da meslek okulunu bitirdim ve hemen ardından Diyarbakır'da kadastro memurluğu yaptım. İşte her şeyin dönüm noktası 1970 tarihidir. O sıralarda elime Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap geçti. Kitabı okuduktan sonra her şey değişti..." (Apo ve PKK, Mehmet Ali Birand, sayfa, 79, 80).


Diyarbakır'daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü'ne atanıp İstanbul'a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yatay geçiş yaptı. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından, Mahir Çayan'ın öldürülmesi ve Deniz Gezmiş'in tutuklanması üzerine okulda başlayan boykot eylemlerine o da katıldı, sol yumruğunu havaya kaldırıp, "Bağımsız Türkiye" diye bağıranlardan biri de oydu. 8 Nisan 1972'de gözaltına alındı, Mamak Askeri Ceza Evi'ne konuldu. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nce üç ay hapis cezasına çarptırıldı, davanın sonuçlandığı tarihe kadar yaklaşık yedi ay ceza evinde yattı.


Ceza evinden çıkmasından son sınıfa gelinceye kadar hem öğrenciliğini sürdürdü, hem de sol hareketlerden yavaş yavaş ayrılıp yine sosyalist eksende Kürtçü bir çizgiye yöneldi: "Kısa bir süre Türkiye soluyla birlikte hareket etmemle birlikte 1973 baharında bir grubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım. 1975'te Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği başkanlığı yaptım. PKK programını 78'de kaleme aldık. 79 Temmuz başlarında Ethem Akçan'la Suruç üzeri Suriye ve Lübnan'a Filistinlilerin yanına geçtik..."

AŞIRI SOLCU BİR KÜRT


İşte 1979'a kadar kişisel hikayesi satır başlarıyla böyle olan bir Abdullah Öcalan'dan söz ediyoruz. Bu Öcalan 12 Eylül'ün geniş güvenlik önlemleri alınan atmosferinde üstelik yakından da izlenirken Suriye'ye kaçmayı nasıl başarmıştı?..


Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Öcalan'a yaklaşımı şöyleydi:"MİT için Apo Kürt milliyetçisi veya Kürtçü bir akımın lideri değildi. O dönemin (1970–1979) MİT raporlarına baktığınız zaman görürsünüz, Apo dosyalara uzun süre sol faaliyetleri nedeniyle girmişti. Aşırı solcu bir Kürt olarak nitelendirilirdi. Fazla da önemsenmezdi. Zaten Kürt hareketleri 1970'lerde Kürtçülükten çok sol faaliyetler çerçevesinde ele alınırdı. İzlenirler, ne yaptıkları bilinir; ancak genelde solun içinde bulunduklarından dolayı, bu yönleri ön plana çıkarılırdı. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler."


Aynı yetkiliye göre MİT Apo'yu 1977'den itibaren yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş: "Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyor ve çarkları çeviremiyorduk." (Apo ve PKK; sayfa 99, 100).


Öcalan ise sıkıyönetim altında polisin, MİT'in ve askerin elinden kurtuluşunu şöyle anlatıyor:"3 haziranda yine bir toplantımız olacaktı. Bir gece öncesinden Pilot Necati tutturdu, 'Yarın nerede toplanacağız?' demeye başladı. Yanımızda Kemal Pir de vardı. Kemal 2 haziran gecesi eve yaklaşırken yakalandı. Üstü aranınca silah bulundu... Ertesi sabah da biz eve gideceğiz. Gitmeden önce tesadüfen birini yolladım. Git bak eve, dedim. Dönünce, abi evin her tarafı çembere alınmış, dedi. Şans eseri kurtuldum. Üç dört tane kirli silah vardı. O silahlarla yakalanacaktık. 30 yıl cezası var. Sonradan haber aldık. Baskını Özel Harp Dairesi yapmış. Mustafa Karasu içeri alındı. Üç de silah yakalandı. En azından yedi yılım gidebilirdi." (Apo ve PKK, sayfa 88)


Öcalan, Suriye'ye kaçış öncesi faaliyetlerini anlatırken, kendisine yanaştırılan casuslara rağmen güvenlik birimlerine yakalanmayışını, sürekli olarak kendisinin başarısı olarak gösterdi ve bunu örgüt içinde de bir propaganda aracı olarak kullandı.


Öcalan, Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında "casuslar" olarak karısı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya)'yı gösteriyor. Ona göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT'in bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necati'nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen'i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, "Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı." iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalan'a göre, Ankara'da görünüşte kontrol altındaydı, Urfa ve Diyarbakır'a geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihayet Urfa'da çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriye'ye gitti

SİVRİLENLERE MİT DAMGASI

Terörist başı, bu "MİT kontrolü" korkusunu hep yaşadığı gibi, örgütte sivrilme istidadı gösteren birçok önde gelen ismi "MİT ajanı" kulpuyla tasfiye etti. Bunların başında Kesire Öcalan, Mehmet Cahit Şener, Ali Çetiner, Hüseyin Yıldırım, Şemdin Sakık, Resul Altınok, Abdullah Kumlu, 'Kör Cemal' kod adlı Halil Kaya, 'Baran' koduyla bilinen Cihangir Hazır, Abdullah Ekinci, Osman Tim, 'General Zinnar' kod adlı Alaattin Kanat geliyor.



Öcalan'a göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİT'in bir tuzağıydı... Pilot Necati'nin ilk kadın pilot Sabiha Gökçen'i öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, "Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı." iddiasını ileri sürerek açıklıyor.


1977'den itibaren MİT, Apo'yu yakından izlemeye başlamış, üstelik kontrol altında tutmak için çok yakınına kadar elemanlar görevlendirilmiş. Bir MİT yetkilisinin konuyla ilgili ifadesi şöyle: "Verdiğimiz dosyalar dolusu bilgiler oldukları yerde kaldı veya devlet harekete geçtiğinde o kadar geç olurdu ki, kimseyi bulamazlardı: Kısacası devlet oluşumların farkına varamadı. Biz biliyorduk; ancak sesimizi duyuramıyorduk. Biz MİT olarak gerçeği biliyorduk; ancak devleti hiçbir zaman ikna edemedik. Bize inanmadılar veya inanmak istemediler."



BİR CANİ OLARAK PORTRESİ

BÖLÜMLER
Giriş
Hep Hezeyan
Önce Ajanlıkla Suçluyor Sonra da Öldürtüyor
Tam Bir Egoist

1970li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesinde yapılan boykot eylemlerinin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, Güneydoğu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiği hezeyanı ile yaşadı. Uğur Mumcunun Kürt Dosyası kitabında ayrıntılı olarak işlediği, Öcalan;ın da Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında anlattığı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya) olayları bu hezeyanın başlangıcını oluşturuyor.

NE BEBEK DEDİ NE DE ARKADAŞ
Bölücü teröristlerin başı Abdullah Öcalanın acımasız kişiliğini görmek için yakın arkadaşlarını ve kundaktaki bebekleri kurşunlatmasına bakmak yeterli.

27 Kasım 1978 günü Diyarbakır;ın Lice İlçesi Fis Köyünde toplanan Abdullah Öcalan ve birkaç arkadaşı PKKyı kurdular. Daha sonraki tarihlerde bu toplantıyı PKKnın birinci konferansı olarak kabul ettiler. Ancak aradan geçen 20 yıl içerisinde Abdullah Öcalan, neredeyse birlikte yola çıktığı bütün arkadaşlarının ölüm emrini verdi. Öcalanın acımasız katliamcı kişiliğini görmek için onun yıllarca birlikte hareket ettiğini yakın arkadaşlarının ölüm emirlerini nasıl kolaylıkla verdiğine ve kundaktaki çocukları hunharca öldürttüğüne bakmak gerekiyor.


Birinci kongresini 1981de yapan PKK, ikinci kongresini dört yıl sonra Suriyenin Ürdün sınırı yakınındaki bir kampta yaptı. Altı gün süren bu toplantıda Öcalan örgütün Avrupa sorumlusu ve Merkez Komite üyesi Resul Altınoku MİT ajanı ilan etti. Öcalan daha sonraları yakın arkadaşlarını tasfiye ederken onlara hep bu ajanlık kulpunu taktı ve örgüt tabanının da bu şekilde gözünü boyadı. Öcalan, 1980de PKK&nın Merkez Komite üyesi ve Urfa bölge sorumlusu Abdullah Kumluyu hapsetti. Hapisten kaçan Kumlu, Suriye Gizli Servisinin yardımıyla yakalanarak PKKya teslim edildi ve öldürüldü. Öcalan bu sıralarda PKKnın çekirdeğini oluşturan Kürdistan Devrimcileri grubundan Mehmet Uzun, Ali Yaylacık ve Ahmet Ballıyı da MİT ajanı oldukları gerekçesiyle öldürttü.


HEP HEZEYAN

1970li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını protesto için Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesinde yapılan boykot eylemlerinin öncülerinden biri olması sebebiyle güvenlik birimlerinin yakın takibindeydi. Bu eylemler üzerine kısa süreli olarak gözaltına da alınan Öcalan, Güneydoğu kökenli bir isim olması ve sivrilmesi sebebiyle, sürekli olarak MİT tarafından kontrol altına alınmak istendiği hezeyanı ile yaşadı. Uğur Mumcunun Kürt Dosyası kitabında ayrıntılı olarak işlediği, Öcalanın da Mahir Sayın ile yaptığı konuşmaları içeren Erkeği Öldürmek kitabında anlattığı Kesire Öcalan ve Pilot Necati (Necati Kaya) olayları bu hezeyanın başlangıcını oluşturuyor. Öcalana göre CHP geleneğinden gelen ve Kürt kökenli olan bir ailenin çocuğu olarak Kesire Öcalan kendisi ile bilerek tanıştırıldı. Yine Pilot Necati de, Kürt kökenli olması sebebiyle pilotluktan atıldığını ileri sürerek kendisine yanaştı; ama o da MİTin bir tuzağıydı. Öcalan, Pilot Necatinin Sabiha Gökçeni öldürme teklifinde bulunması, bazen örgüte yüklü miktarda paralar sağlamasını, Örtülü ödenekten bunun için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı iddiasını ileri sürerek açıklıyor. Öcalana göre, Ankarada görünüşte kontrol altındaydı, Urfa ve Diyarbakıra geçtiğinde ise bu kontrol güçleşti. Nihayet Urfada çemberin daraldığını ve öldürüleceğini hissedince de sınırı geçerek Suriyeye gitti.

İşte Öcalan PKK Merkez Komitesi üyesi yakın arkadaşları için ölüm tuzakları kurmaya iten psikopat ruh hali bu yıllarda şekillendi, 1979’da Suriyeye geçti. Gencecik çocukları dağlara sevk eden Öcalan, Ankaradan ayrıldıktan sonra Diyarbakır ve Urfada yalnızca dokuz ay kalabildi, çareyi kaçmakta buldu. Öcalanın tasfiye ettiği isimlerden Mehmet Şener, kendisi gibi örgütün önde gelen isimlerinden olan Mustafa Karasuya 28 Haziran 1991 günü Zahodan gönderdiği mektupta Öcalanın bu çelişkisini şöyle anlatıyor:

Ne yazık ki Karasu, Ortadoğunun labirentlerinde siyaset üretiyor diye övündüğümüz Apo, Ortadoğunun labirentlerinde can telaşına düşmüş. Bizler ağaçtan ormanı görmeyecek körler olamayız...


Apo bizi kaçmakla suçluyor. Önderimiz, çok tatlı konuşuyor. Bizi savaş siperlerinden alıp tutuklayacak ve her türlü zoru da öngören bir planla, bize ajanlık dayatacaksın ve biz de öyle duracağız, sana boyun eğeceğiz.


Biliyor musun Karasu, sevgili önderimiz diyor ki, Siz Kürdistan dağlarının kıymetini bilmiyorsunuz, insan orada bir ordu saklar, bir ordu kurar Çok doğru söylüyor tabii. Ama şehitlerimize küfredecek kadar saygısızlaşan sevgili önderimiz bir türlü lütfedip dağlarımıza gelip orduyu kurmuyor. Her nedense kardeşini de göndermiyor. Fidel ve Raul Kastroların kulakları çınlasın, bizimkiler uzaktan kumandalı çalışmanın rahatlığını keşfetmişler.


Sevgili önderimiz diyor ki, Benim ülkeye gelmem provokasyon olur, çünkü düşman bütün gücüyle beni yok etmek için size yüklenir İnan Karasu, onun ülkeye gelmesini isteyen yok, kendi pisliğini bize bulaştırmasın yeter. Bizi savaştan kaçmakla suçlayanlar, savaşa lütfetsinler. Maonun silahı sırtından düşmedi. Fidel en önde savaştı. Ho Şi Minh, Vietnam dağlarını ana karargâhı yaptı, önderlik budur


1978deki toplantıdan sonra 1990da Bekaa Vadisinde ikinci konferansını yapan PKKnın bu toplantısının genel sekreterliğini Mehmet Şener yaptı. Kongrede PKKnın demokratikleşmesinden söz eden Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Baran kod adıyla bilinen Cihangir Hazır ile birlikte tutuklandı. Ancak Şener ve Baran, arkadaşları tarafından kurtarıldılar. (Bu isimler daha sonra PKK;Vejin hareketini kurdular). Ancak Mehmet Şener kısa bir süre sonra Kamışlıda Öcalanın emriyle öldürüldü. Şener ve karısı Peşmergelerin arasından alınıp infaz edildiler. Şeneri destekleyen Mustafa Puşa da karısı ile birlikte öldürüldü.


ÖNCE AJANLIKLA SUÇLUYOR SONRA DA ÖLDÜRÜYORDU

PKKnın üçüncü kongresinde Öcalanın bütün yetkilerini aldığı Abdullah Ekinci intihar etti. Kesire Öcalan ve Ali Çetiner örgütten kaçtılar. Üçüncü kongrede 10 militan daha MİT ajanı oldukları gerekçeleriyle öldürüldüler. Öcalana kadın temin etmekle yükümlü militan olduğu ileri sürülen (PKK; Emin Demirel, GHMD yayını) Hasan Bindal, Öcalanın yakın arkadaşı Şahin Bilgiç tarafından kazaen öldürülünce, Bilgiçin kaderi de kurşuna dizilmek oldu. Örgütün Botan bölgesi sorumlusu Kör Cemal kod adlı Halil Kaya 1987de kurşuna dizildi. Öcalan 1991de Botanın yeni bölge sorumlusu Nizamettin Taş;ı üç ay hapsetti. Parmaksız Zeki kodlu Şemdin Sakık, Botan bölgesi sorumlusu oldu. Ancak Şemdin Sakıkın da daha sonra Apo ile arası açıldı ve örgütten koptu. Sakık çareyi Türk güvenlik birimlerine sığınmakta buldu. Eğer Sakık, Genelkurmaya bağlı özel kuvvetlerin operasyonuyla Kuzey Iraktan getirilmeseydi muhakkak ki o da MİT ajanı suçlamasıyla Aponun ölüm tuzağına girecekti.


PKK&nın İstanbul ve Marmara Bölge Sorumlusu Osman Tim de, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanırken 1992de Sağmalcılar Cezaevinde boğularak öldürüldü. Gerekçe yine aynıydı, işbirlikçi olmak ve örgüte ihanet etmek. İsmi Susurluk olayları ile de gündeme gelen General Zinnar kod adlı Alaattin Kanat da Öcalan ile yollarını ayırdı ve itirafçı oldu. PKKnın üst düzey sorumlularından olan Kemal Burkay 1981de örgütten ayrılırken Atina temsilcisi Avukat Hüseyin Yıldırım da Öcalandan ayrıldı. Avukat Yıldırım, Öcalanın ölüm tuzağından yaralı olarak kurtuldu.


Bu tablo, yüzlerce kanlı eylemin emrini veren, 30 bin insanın katili, bu sayının çok üstünde PKK militanının da ölümüne sebep olan katliamcı bir kişinin psikopat ruhunu sergiliyor. Mehmet Ali Birand ile yaptığı konuşmada, Kabaca söylemek gerekirse PKK kadrolarının dörtte biri tasfiye edildi. TCnin bize verdirdiği kayıplardan daha fazla kayıp verdik sözleri de canını kurtarmak için köşe bucak kaçan, kafası hezeyanlarla dolu bir kişiliğin yansımaları.


TAM BİR EGOİST

Bu kirli ruhun ölüm tuzağından kurtulamayan PKK Merkez Komite üyesi Mehmet Şener, Mustafa Karasuya gönderdiği mektubunda bu kişinin gerçek yüzünü şöyle sergiledi:

Bizi dışlamanın ilk adımlarını Apo attı. Dördüncü kongrenin üstünden 20 gün geçmeden ben ve Baran arkadaşın görevleri 25 kişilik Merkez Komitenin beş üyesinin katılmış olduğu toplantıyla Aponun talimatı üzerine donduruldu ve soruşturmaya alındık. İlginç bir tesadüf olup olmadığına sen karar ver Karasu...


Aponun planına göre bana bir itiraf yazdırılacak ve bu itirafta ajan olduğumu, ajanlığımın cezaevine girişle başladığını, cezaevinde gizli şahin rolü üstlendiğimi, direnişleri kırdığımı, direnenleri kendi erkimin altına aldığımı, cezaevinde direnişleri liberalizme çektiğimi söyleyeceğim. Dışarıdaki görevimin de Apoyu temizlemek, tasfiye etmek olduğunu açıklayacağım ve af dileyeceğim. Yüce Apo da insafa gelip beni kazanma adına ya af edecek veya ben mazlumlara ihanet eden birini affetmem kahramanlığı taslayıp bir ajanın işini bitirecek. İş bununla bitmiyor tabii, ben ajanlığı kabul ettikten sonra cezaevindeki tüm kadrolar özeleştiriye çekilecek. Çünkü hepsi ajan Şener;in etkisinde kalmışlar. Tabii, ajan Şenerin en fazla etkisinde kalan da Mustafa Karasu ve Sakine Cansız arkadaşlardır. Bunu her gün Apo vaaz ediyor. Tabii sebepsiz değil, Karasu da Sakine de Aponun popülaritesini rahatsız edecek kadar saygın arkadaşlar oldular. Oysa Apo kendi dışında bir kişilik kabul etmiyor.”

30 Haziran 1999/ Fuat Akyol-Zaman


SUİKASTLER ve PALME CİNAYETİ

BÖLÜMLER
Giriş
İlk Suikast: Celal Bucak
Tasfiye Harekatı
Palme Suikastı


Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti. Palme bu talimatıyla Öcalan'ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.


GİRİŞ

"Şemdin Sakık gibi Kör Cemal gibi Şahin Bilgiç gibi Cemil Işık gibi PKK'da yönetimi ele geçirenler baskılarını ve eylemlerini bölge halkı üzerinde yoğunlaştırdılar. Ben bunlara karşı koydum hatta bu şekilde eylemleri gerçekleştirenlerden bazıları Kör Cemal, Halil Kaya, Cemal Işık, Şahin Baliç gibilerini cezalandırdım. Şemdin Sakık'ı da cezalandıracaktım; ancak tutuklu bulunduğu sırada elimizden kaçtı."

Bu sözler PKK başı Abdullah Öcalan'ın savcılık ifadesinden alındı. Teröristbaşı, geride bıraktığı vahşet dolu kanlı mirastan kendisini soyutlamak amacıyla, özellikle bölge halkına yönelik saldırıların sorumluluğunu, "Avare çete grupları" dediği bu "Eyalet komutanları"na yüklemeye kalkıştı. Öcalan aynı tavrını İmralı duruşmalarında da sürdürdü. 1987'den itibaren doruk noktalara çıkan PKK vahşetinden kendini sıyırmaya kalkıştı. "Aslında ben hep barışçı çizgideydim; ancak PKK'yı Susurluk benzeri çeteler sarmıştı. Bunlara karşı koyamadım." biçiminde sözler kullandı.

Peki gerçekte durum böyle miydi, Şemdin Sakık, Kör Cemal gibi kişiler nasıl eyalet komutanı olabilmişti?



İLK HEDEF: CELAL BUCAK
PKK'nın 1978'de Lice'nin Fis köyünde yapılan kuruluş kongresinin ardından, silahlı mücadeleye başlama kararı dört yıl sonra 1982'de Suriye'nin Ürdün sınırına yakın bir Filistin kampında yapılan ikinci kongrede alındı. (25 kişilik Merkez Komite Fis toplantısında belirlendi. Öcalan, Marksist örgütlenme modeline uygun olarak PKK'nın genel sekreteri yapıldı).


Bu tarihlerde bilinen tek silahlı saldırıları 1979'da Adalet Partisi Şanlıurfa milletvekili Mehmet Celal Bucak'ın evine yapılan baskın oldu. Bu baskında Celal Bucak hafif yaralanırken sekiz yaşındaki oğlu hayatını kaybetti.


1984'te Eruh ve Şemdinli'de askeri birimlere yapılan saldırılar, PKK'nın hiçbir sınır tanımayan silahlı saldırılar yapma kararı aldığı ikinci kongre sonrasında başladı. Bu saldırılarda sivil veya asker fark etmiyordu.


Ancak, 1985 yılı boyunca ve 86 başlarında örgütün silahlı saldırılarında belirgin bir durgunluk yaşandı. Çünkü, sivil hedeflere de yönelen vahşice saldırılar Merkez Komite üyelerinin büyük bölümü tarafından benimsenmiyordu.



TASFİYE HAREKATI

1980li yılların ortasında katliamcı kişiliği giderek belirginleşen Öcalan, "Savaşmıyorlar." dediği örgütün önde gelen bütün isimlerine yönelik ilginç bir tuzak hazırladı. Avrupa merkezlerinde ve Türkiye'de bulunan bu isimleri, "3. kongre" için Ekim 1986'da Lübnan'daki Helvi kampına çağırdı. (Daha sonra Helvi kampına, 28 Mart 1986'da Şırnak'ın dağlık kesiminde öldürülen PKK Merkez Komitesi Üyesi Mahsun Korkmaz'ın ismi verildi)


PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör gibi bazı isimler, Öcalan'ın bu ani davetinden kuşkuya kapılarak bu kongreye gitmezken aralarında Kesire Öcalan'ın da bulunduğu önde gelen isimler bu tuzağa düştüler ve hapsedildiler. Öcalan, yine Marksist terör örgütlerinin yapısına uygun olarak hapsettiği bu üst düzey yöneticilerden "öz eleştiri" istedi. Günlerce tutuklu kalan bu isimler yüzlerce sayfalık öz eleştirilerini yazdılar. Örneğin Merkez Komite üyelerinden biri tam 930 sayfa öz eleştiri yazarak, "Ben bir siyasi fahişeyim." dedi. (Bu tabiri daha sonra Binbaşı Ahmet Cem Ersever, Kuzey Iraklı Kürt liderlerden Celal Talabani için kullandı).


İlginçtir, Abdullah Öcalan'ın karısı Kesire Öcalan da 300 sayfaya ulaşan bir öz eleştirisini yazdı. Ancak, bu öz eleştirisinde bazı hatalarını kabul etmekle birlikte Teröristbaşı'nın karşısında en başı dik duran da o oldu.


Sonuçta Öcalan bütün bu önde gelen isimlerin "rütbelerini" söktü, diğer anlamıyla bunları tasfiye etti. Bu isimlerin yerine ise daha sonra büyük katliamlar gerçekleştirecek olan Halil Kaya, Şah İsmail Al, Şemdin Sakık, Nizamettin Taş, Halil Ataç, Haydar Altun, Şahin Balıç, Cemil Işık, Şehmus Yiğit, Müslüm Durgun ve Cihangir Hazar gibi isimleri getirdi. Bunları "eyalet komutanı" yaptı. Aslında, PKK'nın en başta bölge halkına zarar veren vahşet düzeyindeki katliamları işte bu "eyalet komutanları"nın dönemiyle başladı.


Öcalan, 3. kongredeki konuşmasında, "En kısa zamanda asker sayımızı 10 binden 50 bine çıkaracağız." dedi. Örgütün terör eylemlerini yürütecek silahlı güçlerini oluşturan Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu anlamına gelen ARGK bu kongrede kuruldu.


Rütbeleri sökülenler de yine örgütün iç işleyişine uygun olarak örneğin "er" statüsüne indirilip yeni atanan bir "komutan"ın yanında göreve gönderildiler. Kesire Öcalan da böyle bir görev için Avrupa'ya gönderildi; ama gidiş o gidiş oldu. Kesire, bu tarihten sonra PKK'nın "ölüm listesi"nin en başında yer aldı. (Kesire Öcalan, PKK'nın eski Avrupa sorumlusu Hüseyin Yıldırım ve Merkez Komite eski üyesi Mehmet Cahit Şener, örgütten kopmalarından sonra Vejin (Diriliş) örgütünü kurdular).



PALME SUİKASTİ
PKK'nın Avrupa temsilcilerinden Çetin Güngör, Öcalan'ın tuzağına düşmeyen isimlerden biriydi. 3. Kongre'ye katılmak üzere Bekaa Vadisi'ne gitmedi. Ama Öcalan'ın onu affetmesi mümkün değildi. İsveç'te bulunduğu sırada bir sinema salonunda kafasına sıkılan kurşunlarla öldürüldü.


İsveç'te daha çok Kemal Burkay yönetimindeki ılımlı sayılabilecek Kürt gruplar üslenmişti. O tarihe kadar PKK yandaşları da rahatlıkla bu ülkede kalabiliyordu. Ancak Çetin Güngör cinayeti ve onu izleyen bazı şiddet hareketleri İsveç Başbakanı Olof Palme'nin dikkatini çekmeye başladı.


Palme, İsveç güvenlik birimlerine talimat vererek, Kemal Burkay ile bağlantılı olan Kürt gruplar dışındakilere sert tavır gösterilmesini istedi. İsveç polisi Kemal Burkay ile de bağlantı kurarak, PKK yandaşlarına karşı sert önlemler aldı. Bir kısmını tutukladı, bir kısmını da sınır dışı etti.


Palme bu talimatıyla Öcalan'ın ölüm listesine de girmiş oldu. 28 Şubat 1986 günü eşiyle birlikte sinemaya gitmişti. Sinema çıkışında evine doğru yürürken bir PKK militanının kurşununa hedef oldu.


Palme suikastının ardından yalnızca İsveç polisi değil, Türk güvenlik birimleri de araştırma yaptı. O tarihlerde Avrupa'dan Bekaa Vadisi'ne gelen "Faruk" ismindeki PKK elemanı için Öcalan görkemli bir karşılama yapmıştı. Belli ki, iyi bir iş başarmıştı. Birçok örgüt mensubunun ifadesinden sonra bu esrarengiz Faruk'un eşkali ile İsveç polisinin elindeki bulgular örtüşüyordu. Bu sebeple Türkiye elde ettiği bu bilgileri İsveç'e iletti. Ancak İsveç polisi başta olmak üzere hiç kimse bir daha bu militanın izine rastlayamadı.


Öcalan, muhtemelen yine aynı yöntemi denemişti. 1979'da kendisine rehberlik yapıp Suriye'ye oradan da Lübnan'a geçiren Ethem Akçan'ı bir bahaneyle ortadan kaldırttığı gibi, Palme suikastçısı Faruk'un da görevini yapmasından sonra yaşamaması gerekiyordu. Türk ya da İsveç polisinin eline geçmesi halinde, bu PKK için hiç de iyi olmayacaktı.



Öcalan, İmralı duruşmalarının ikinci gününde, hakimlerin Palme suikastı ile ilgili sorularına şu cevabı verdi: "Avrupa'da PKK provokatif bir biçimde şiddet eylemlerine karıştırıldı. Olof Palme olayında da bunun etkisi vardır. O dönemde PKK'nın Avrupa temsilcisi Ali Çetiner'dir. Kendisi İsveç polisi tarafından yakalandı. İsveç ve Alman polisi ile birlikte çalıştığı kanısındayım. Yayın organlarında 'PKK üyesiyim' diyerek bu konuda yazılar yazan Olof Palme'yi eleştiren Hüseyin Yıldırım'dır. Kendisi dış ilişkiler sorumlusuydu. Olof Palme'yi tehdit ediyor, 'Başına gelecekleri görürsün.' şeklinde sözler sarf ediyordu. Bunlar bana rağmen yaşanan çelişkilerdir. Böyle bir emri ben vermişsem yayınlanmasını istedim: Ancak herhangi bir yayınlanma olmadı. Bu bakımdan, benim herhangi bir ilgim yoktur. Örgütten ayrılan PKK Vejin örgütü mensupları bu cinayeti işlemiş olabilir. Vejin örgütü benden ayrılan Kesire Öcalan, Hüseyin Yıldırım ve yakınlarının oluşturduğu bir örgüttür. Bunların geliştirmek istediği bir gruptur. Daha çok yurt dışında faaliyette bulunuyorlar. Bazıları da Kuzey Irak'ta faaliyet göstermiş olabilir..."


Oysa Öcalan'ın ölüm emrinden kaçan Kesire Öcalan ve PKK'nın eski Atina temsilcilerinden Avukat Hüseyin Yıldırım gibi isimlerin Olof Palme'yi öldürmeleri için bir sebep bulunmuyordu. Çünkü bu isimler İsveç'i bir sığınak olarak kullanıyorlardı.


Abdullah Öcalan, (d. 4 Nisan 1949; Ömerli, Halfeti Şanlıurfa) PKK'nin kurucusu ve ilk lideridir. 28 Nisan 1999'da Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesine göre vatana ihanet suçu[1] gereğince ölüm cezası istenmiştir. 29 Haziran 1999'da silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçuyla[2] idama mahkûm edilmiştir. Cezası AB uyum yasaları gereğince ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrilmiştir. Şu anda İmralı Cezaevi'nde hapis yatmaktadır.




Hayatı

Şanlıurfa'nın Halfeti ilçesi Ömerli (Amara) köyünde doğdu. Babası Ömer Kürt, annesi Üveyş ise Türk kökenliydi.[kaynak belirtilmeli] 1966–68 döneminde Ankara'da Anadolu Tapu ve Kadastro Meslek Lisesi'nde okudu ardından 1969 yılında Diyarbakır'da kadastro memurluğu yapmaya başladı.[3] Diyarbakır'daki görevinden, Bakırköy Tapulama Müdürlüğü'ne atanıp İstanbul'a geldi. 1971 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırdı. Öcalan aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne yatay geçiş yaptı.[4]

1970 yılında İstanbul’da DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) şubesi üyesi olarak faaliyete başlamış, 1971 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kayıt yaptırmış, yine bu yıllarda Marksist-Leninist görüşlü THKP/C örgütü ile ilgilenmiş, Nisan 1972 tarihinde Şafak Grubunun bildirilerini dağıtırken yakalanarak 7 ay Mamak Askeri Cezaevinde tutuklu kalmıştır.[5]

Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara'da evlendiyse de daha sonra ondan boşandı.

27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır'ın Lice ilçesi Fis köyünde, Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin bir kısım toprakları üzerinde bağımsız bir devlet kurmayı amaçlayan ve daha sonra AB ve ABD'nin terör örgütleri listesinde yer alacak [6][7] PKK adlı örgütü kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye'ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün eylemlerini buradan yönetmeye başladı.

20 Haziran 1987 Pınarcık katliamında PKK militanları 16 çocuk, 6 kadın, 8 erkek toplam 30 köylüyü öldürdü. Öcalan eylemin ardından “Öldürelim, otorite olalım” açıklamasını yaptı.[8][9]

15 Mayıs 1996 tarihinde PKK'nin 6. kongresinde militanları intihar eylemlerine teşvik etmek için "ne kadar eylem, o kadar propaganda, ajitasyon; ne kadar eylem o kadar otorite" açıklamasını yaptı.[9]
Ele geçirilmesi [değiştir]
Abullah Öcalan Kenya'ya Lazaros Mavros adına düzenlenmiş Kıbrıs Cumhuriyeti diplomatik pasaportu ile giriş yapmıştı.[10][11][12]

Türkiye'nin baskıları sonucu 1998'de Suriye, Öcalan'ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye'den Rusya'ya, oradan İtalya'ya geçen Öcalan, İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca Yunanistan'ın Kenya Büyükelçiliği'nde saklandı.

Kenya'daki Yunanistan Büyükelçiliğinden çıkarıldıktan sonra, Kenya güvenlik birimlerince yakalanıp, Türk güvenlik görevlilerine 15 Şubat 1999 günü teslim edildi.[13] 16 Şubat 1999 tarihinde Bordo Bereliler tarafından uçakla Kenya'dan Türkiye'ye getirildi.[14] Öcalan'ın üzerinden Lazaros Mavros adına düzenlenmiş bir Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu çıktı.[10][11]
Yargılanması ve idam cezası [değiştir]

Kenya'da ele geçirilen Öcalan, Türkiye'ye getirildikten sonra Bursa açıklarında bordo bereliler tarafından Deniz Kuvvetleri'ne ait bir hücumbota getirildi. İmralı adasındaki özel hapishaneye konuldu. 31 Mayıs 1999 tarihinde hapsedildiği İmralı adasında yargılanmasına başlanan Öcalan suçluluk savunması yaptı ve PKK'yi kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini, yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında faliyetlerini sürdürdüğünü itiraf etti.[15]

29 Haziran 1999'da yapılan son duruşmada Ankara 2 No'lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından kurduğu silahlı örgütü PKK'yi, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldü. Abdullah Öcalan, oybirliği ile idama mahkûm edildi.[16] Karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından da onandı.[17][18] Mahkemenin gerekçeli kararında, Öcalan'ın, eylemlerinin şiddeti, yoğunluğu ve sürekliliği ve içinde bebek, çocuk, ihtiyar ve kadınların da bulunduğu binlerce insanın öldürülmüş olması ve ülke genelinde ciddi tehlike oluşturması nedeniyle Türk Ceza Kanunu'nun 59. maddesinde düzenlenen cezai sorumluluğu kaldıran veya azaltan nedenlerden yararlandırılmasının uygun görülmediği açıklandı.[16] Mahkemenin verdiği idam kararı, Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı, fakat idam cezası yerine getirilmedi, AB uyum yasaları ile idam cezası kaldırıldığı için İmralı Cezaevi'nde hapis yatmaktadır.
Öcalan'ın yazdığı kitaplar

* Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar, Cilt I, Melsa Yayınları, İstanbul, Ekim 1992. ISBN 975-345-017-6
* Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar, Cilt II, Zagros Yayınları, İstanbul, Haziran 1993. ISBN 975-7865-03-6
* Abdulllah Öcalan, Politik Rapor, Zagros Yayınları, Nisan 1993. ISBN 975-7865-01-X
* Abdullah Öcalan, Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi, Mem Yayınları, İstanbul, Haziran 1999.
* Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa (AİHM Savunmaları) I. Cilt, Mezopotamya Yayınları, Köln, Mart 2002. ISBN 3-931885-27-5
* Abdullah Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa (AİHM Savunmaları) II. Cilt, Mezopotamya Yayınları, Köln, Mart 2002. ISBN 3-931885-28-3
* Abdullah Öcalan, Güney Kürdistan'da egemenlik mücadelesi ve devrimci demokratik tutum, Wêşanen Serxwebûn 127, Mart 2003.
* Abdullah Öcalan, Bir Halk Savunmak, Wêşanen Serxwebûn 135, Haziran 2004.
* Abdullah Öcalan, Demokratik Toplum Manifestosu, Mezopotamya Yayınevi, Haziran 2009.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 3493
favori
like
share
LEVIS-501 Tarih: 19.06.2007 14:03
Konu ileride tartisma platformuna dönecegi düsünülerek kapatilmistir!
(_Antix_) Tarih: 19.06.2007 01:39
:9: :9:

Hayatını Okuyamam Bu Serefsizin..

Atamın Şehitlerimin...Gazilerimin..Şehit Yakınlarının Hayatları varken
GS2004 Tarih: 18.06.2007 18:31
[SIZE=30]insallah bu konuyu genclerimiz büyük bir titizlikle okurlar ellerine saglik MaRaBoGLu61 tesekkürler kardes
cr@ckman Tarih: 18.06.2007 17:51






:9:





Teşekkürler marab abi
MaRaBoGLu61 Tarih: 18.06.2007 15:37


Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne


Ana bu sabah yine erken uyandık
Botları boyadık,düzeni yaptık
Sabah sabah iştimada dimdik ayaktaydık
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

Bir emir geldi babacan komutandan
Araçlara bindik tam teşhizat hep bir andan
Karamanlı başladı dua okumaya ağzından
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

Mataramda ki su sanki zem zemdi
Tetiğim gül oya,süngüm bir çiçekti
Yüreğimde ki sevda daha bir depreşti
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

Sen geldin aklıma giderken göreve
Sivaslının gözündeki yaşa takıldı aklım
Sordum kendi kendime acep niye
Biliyordu o da kavuşmayacaktı nişanlısı Emine'ye
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

Bir ses duyuldu önce kulaklarım oldu sağır
Az sonra geldim kendime koştum cenke
Arkadaşlar dökülüyordu tek tek yere bağır ALLAH diye bağır
Gözümde ki yaş düşmüştü gönlüme orda oldu kahır
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

Vatan içindi dökülen kanlar yere
Çakallar karşı cephede mehmetçikler yerlerde
Tokatlı,Yozgatlı düşmüş kalmışlar üst üste
Allahım sen onlarında gazasını mübarek eyle
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
Doğduğum anı bilmem ama anam
Ölürken son sözüm oldu VATAN
Helaldir ona bu uğurda verilen her can
Ana ağlamaysın oğlun oldu şehit OSMAN
Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
VATAN SAĞOLSUN
MaRaBoGLu61 Tarih: 18.06.2007 15:35


[COLOR=chocolate]Tunceli'de, polis lojmanları çevresindeki mevzilere taciz ateşi yapıldı.

[COLOR=burlywood]Tunceli'nin Pülümür ilçesinde, polis lojmanları çevresindeki mevzilere taciz ateşi yapıldığı öğrenildi.
Tunceli'nin Pülümür ilçesindeki polis lojmanları çevresinde bulunan mevzilere, gece teröristler tarafından uzun namlulu silahlarla taciz ateşi yapıldı.
Güvenlik güçlerinin saldırıya hemen karşılık verdikleri ve teröristlerin bölgeden kaçtıkları bildirildi.
Olayda her hangi bir can kaybı veya yaralanmanın olmadığı kaydedildi
MaRaBoGLu61 Tarih: 18.06.2007 15:33


Şırnak'ta yola döşenen uzaktan kumandalı mayının patlatılması sonucu şehit olan piyade er Hasan Güreşen'in cenazesi, İstanbul'da toprağa verildi.


Törene katılan üst düzey askeri yetkililer, şehit erin asker pantolonu giydirilen 2,5 yaşındaki kızı Zehra Güreşen'i sevdi. Küçük Zehra, komutanın yakasındaki babasının fotoğrafına baktığı an foto-muhabirlerin gözünden kaçmadı.

Güreşen için Levent Camii'nde askeri tören düzenlendi. Törene, şehit Güreşen'in ailesi ve yakınları ile İstanbul Valisi Muammer Güler, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Fethi Tuncel'in de aralarında bulunduğu üst rütbeli subaylar, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, gaziler ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Törene, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Jandarma Genel Komutanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile çok sayıda kişi ve kurumun da çelenk gönderdikleri görüldü.

Cenaze töreninde konuşan şehit er Hasan Güreşen'in babası Nuri Güreşen, birlik ve beraberlik içinde olunması gerektiğini söyledi.

''Vatan sağ olsun, oğlum vatana feda olsun'' diyen Güreşen, konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Bazı insanların bizim ülkemiz hakkında konuşması, bazı insanların da buna ses çıkarmaması şehit babalarının yüreğini daha çok kanatıyor. Bu ülke 75 milyonluk bir ülke. 3-5 çapulcuyu neden halledemiyor? 1071 yılından beri biz hep beraber ve birlik olduk, iç içe girdik. Bizi kimse ayıramaz. Artık milletin bunun farkına varması lazım. Bu vatan için evladımı feda ediyorum. Vatan sağ olsun. Elim tutarsa, büyüyecek torunumla birlikte silah tutmaya giderim.''

Törene katılan çok sayıda kişi, ''Şehitler ölmez, vatan bölünmez'' ve ''kahrolsun PKK'' şeklinde sloganlar attı. Bazı kişiler de ABD ve terör örgütü elebaşı aleyhine dövizler taşıdı. Törene katılanların bazıları da hükümet aleyhine slogan attı.

Yoğun katılım nedeniyle zaman zaman izdiham yaşanan törende fenalaşan bazı şehit yakınlarına, cami çevresinde hazır bekletilen sağlık görevlileri ve törende görevli askeri personelce yardım edildi.

Hasan Güreşen'in cenazesinin başında nöbet tutan 2 askerin de gözyaşlarını tutamadıkları törende, şehit yakınlarını sakinleştirmeye çalışan kadın askerlerin de ağladıkları görüldü.

Şehit er Hasan Güreşen'in cenazesi, burada öğle vakti kılınan namazın ardından askerlerce omuzlara alınarak top arabasına taşındı. Güreşen'in cenazesi, bir süre top arabasında taşındıktan sonra cenaze aracına konularak Edirnekapı Şehitliği'nde dualar eşliğinde toprağa verildi.