BUDA'NIN YAŞAM ÖYKÜSÜ



Elimizde Buda'nın ne yaşamı ne öğretisi konusunda yaşadığı çağdan kalan tarihsel belgeler yok. Bu konudaki bilgiler çağdaşlarının ya da çağdaşlarının hemen ardından gelmiş olduğu sanılan kimselerin ilettikleri öykülere, nakillere dayanıyor. Bu öyküler, nakiller Buda'nın yaşadığı dönemden yüzlerce yıl sonra yazılı duruma getirilebilmiş söylentiler. (1)

Buda'nın yaşam öyküsü, çeşitli Budist okullar, Budist geleneklerce farklı biçimlerde yorumlanmış, değerlendirilmiştir. Buda'yı uyanmış aydınlanmış bir insan olarak değil de bir Tanrı olarak yorumlamış olan okulların kuşkusuz Buda'nın yaşamını doğaüstü olaylarla, süslemeye, bezemeye çalışmalarından daha doğal bir şey olamazdı. Buda'nın yaşam öyküsünün en az abartılmış biçimini Theravada Budizmi'nin Pali dilinde olan ve «Kuralların üç sepeti» (Tripitaka) adıyla bilinen derleme (Pali Canon) içinde buluyoruz. Ancak bu metinlerde de öykünün bütünü yok. Öykünün bütününü İ.S. II yy'da yaşamış olan ünlü Budist şair Asvagoşa' nın Hint şiirinin en önde gelen yapıtlarından biri sayılan "Buda'nın yaşamı" (Buddha-carita) adlı yapıtından izleyebiliyoruz. (2) Gene bu arada yer yer Sanskritçe, yer yer Sanskritçe'yle yerli dillerin karışımından oluşturulmuş bir dille yazılmış olan ve Buda'nın yaşam öyküsünü görkemli bir sahneleme içinde sunan Lalita - Vistara adlı yapıttan da sözedilebilir. (3)

Bütün bu metinler gerçekçi olmayan boyutlar içinde karşımıza bir masal, bir destan kahramanı çıkarıyor. Öykünün bu sunuluş biçimininse Buda'nın öğretisiyle uyumlu olduğu kolay kolay söylenemez. Buda öğretisinde gerçeğe gerçekçi yaklaşımın yöntemini öğretmeye çalışmışken, Buda'nın yaşam öyküsünü yazanların bu öğretiyle çelişen bir tutum içinde olmaları gerçekten düşündürücüdür. Buda, doğa yasalarının şaşmaz, saptırılmaz zorunluğunu öğretisinin en temelli ilkesi yapmıştır. Buda'nın yaşam öyküsündeyse sık sık Buda'ya olağanüstü bir kişilik kazandırmak için doğa yasalarının doğal akışının saptırıldığına tanık oluyoruz. Bunun iki tür açıklaması olabilir; birincisi Buda'nın öğretisini benimseyenlerin bile başka dinlerin etkisi altında biçimlendiği belli olan halk kesiminin yorum ve inançlarını Buda'nın öğretisinin önüne geçirmiş olmaları; İkincisiyse Buda'nın öğretisine daha büyük bir önem, daha büyük bir saygınlık kazandırmak için Buda'yı öteki orman bilgelerinden daha üstün, daha olağanüstü bir sahneleme içinde tanıtmayı gerekli görmüş olmaları. Bunun böyle oluşu da insanlara gerçekleri gösterebilmek, gerçekleri öğretebilmek için bile çok kez gerçeğin zorlanması gerektiğini mi kanıtlamış oluyor acaba?

Buda'nın yaşam öyküsüyle Hinduizm'in temel kitaplarından biri olan Mahabarata destanının kahramanı, insan biçiminde dünyaya gelmiş Tanrı Vişnu ya da Siva'dan başka bir kimse olmayan Krişna'nın öyküsü ve Ramayana destanının kahramanı insan olarak dünyaya gelmiş bir Tanrı olan Rama'nın öyküsü, hatta İsa'nın öyküsü arasında destan bezemeleri bakımından büyük benzerliklere rastlanıyor. (4) Özellikle Asvagoşa'nın yapıtında bu benzerlikler daha da belirgindir. Buda'nın yaşam öyküsünün bu masalımsı destan karakteri hatta bazı bilginleri Buda'nın tarihsel bir kişiliği olduğundan bile kuşkuya düşürmüştür. (5) Ancak 1896 yılında Lumbini koruluğunda bulunan imparator Aşoka zamanından kalma bir dikili taşta Buda'nın doğum yerinin Lumbini olduğunu belirten bir yazıt, Buda'nın gerçekte yaşamış bir kimse olup olmadığı konusundaki tartışmaları sona erdirmiştir. Buda'nın ölüm tarihiyle dikili taşın konulduğu tarih arasında geçen zamanın iki yüz yıl dolaylarında olduğu gözönüne alınınca kuşkusuz bu süre, bütünüyle gerçeklikten yoksun bir masal kahramanını, bu derece kişileştirmeye yetmiş olamazdı.

Yukarda sözünü ettiğimiz kaynaklardan çıkartılan Buda'nın yaşam öyküsünün ne kadarının yakıştırma ve masal, ne kadarının gerçek olduğunu bu gün için kesinlikle saptamak olanağı kalmamıştır. Ama 2500 yıldan beri Budizm öğretisi bu yaşam öyküsüne dayatılmış, bu öykü Budizmin önemli kaynaklarından biri olmuş, sayısız insan bu öyküde yaşamı için bir esin, bir amaç bulmuştur.

I - BUDA'NIN DOĞUMU VE GENÇLİĞİ

Buda'nın doğum tarihi olarak kesin ve tartışma götürmez bir tarih saptanamamıştır. En güçlü olasılık Buda'nın İÖ 563 yılında doğmuş ve seksen yaşında İÖ 483 yılında ölmüş olmasıdır. (6) Uzakdoğu geleneğinin doğum yılı olarak belirttiği tarihse İÖ 623 yılıdır. (7)

Buda adı «aydınlanmış, uyanmış en yüce bilgeliğe ulaşmış» kişi anlamında sonradan verilmiş bir san, bir lakaptır, Buda'nın asıl adı Sidhatta Gotama ya da Sanskritçe söylenişine göre Sidharta Gautama'dır. Sidharta'nın amacına ulaşmış kimse anlamına gelmesi bu sözcüğün de bir ad olmayıp bir san, bir lakap olması olasılığını çoğaltmaktadır. Bazı araştırmacıların savına göre Gotama adıysa Buda'nın soyadıdır. (8)

Buda bu günkü Oudh ilinin Kuzeydoğusunda, Nepal yaylalarının etekleriyle Rapti ırmağı arasında kalan verimli, sulak, ovalık bölgedeki küçük Şakya Krallığının başkenti Kapilavastu'nun yakınında Lumbini Koruluğunda doğmuştur. Budist gelenek Buda'yı Şakya Kralı Suddhodana'nın oğlu olarak tanıtır. Ama Suddhodana'nın hangi yöntemle yapıldığı bilinmeyen bir seçimle soyluların yönetiminde olan Şakya boyunun başkanlığına getirilmiş bir soylu oıması olasılığı daha ağır basıyor, (9) Şakya Krallığının Güneybatısında daha büyük, daha güçlü bir ülke olan Koşala Krallığı vardı. Şakyalar o dönemde biçimsel olarak Koşala Krallığı'na bağımlı, sayılıyorlardı.

Şakyalar'ın ırksal kökenleri tartışmalıdır. Ad benzerliği yüzünden Şakyalar'ı bir İskit boyu olan Saka Türkleri'yle karıştıranlar çıkmıştır. (10) Oysa İskitler'in bu yörelere kadar uzanmaları için Buda'nın yaşadığı dönemden sonra bin yıllık bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Şakyalar'ın Arya soyundan gelmeyen, İç Hindistan'ın yerli halklarından olan bir topluluk oldukları kanısına destek yapılabilecek pek çok ipuçları var. Buda'nın yaşam öyküsünde açıklıkla görülen ağaç totemizmi, kadınlara haklar tanıyan anaerkil aile örneğinden kalan görenekler, yoga uygulaması, Buda'nın brahman'lara ve kurban törenlerine karşı tutumu, Şakya boyunun ve dolayisiyle Buda'nın Arya soyundan olmama olasılığını güçlendiriyor. Adına bakılınca Arya ve ayrıcalıklı Kşatriya kastının üyesi olmakla birlikte Buda'nın Aryalar öncesi kent uygarlığı kültürünün temsilcisi olduğu anlaşılıyor. Olasılıkla Şakyalar Pencap bölgesinde bir oranda Arya kültürünün etkisi altında kaldıktan sonra Doğuya göçmüş Hindistan'ın yerli halklarından olmalıydılar. (11) Buda'nın yaşadığı yörede konuşulan dil Buda'ın ana dili olan Koşala diyaleğiydi. Buda ilk vaazlarını Magadha diyaleğiyle vermiştir. Koşala diyaleği Aryalar'in diliyle yerli halkların dillerinin karışımından oluşan bir dildi. Koşala dili genellikle Hind-Avrupa dilleri içine konan Pali dilinin pek yakın bir akrabası sayılabilir. (12) Bunun böyle oluşu sanıyorum ki Arya'ların Kuzey Hindistan'da Buda'nın çağına gelene dek sürdürdükleri 1000 yıllık egemenlikleri sırasında yerli halkların dillerini bastıran bir dil ve kültür egemenliğini de kurabilmiş olduklarından daha fazla bir şey kanıtlamış olmuyor. Bu gün Hindistan'da yaşayan halklardan üç yüz milyonunun ana dili Hind-Avrupa kökenlidir. Kuşkusuz Hintliler arasında Arya soyundan gelenler yalnızca bir küçük azınlıktır.

Buda'nın ve Cainizm'in kurucusu Vardhamana'nın öğretilerinde, Brahmanizm'in Arya soyundan gelen kastları kayıran tutumuna, yerli halkların göreneklerine geleneklerine ters düşen acımasız, yabanıl kurban törenlerine karşı, yerli halkların açık bir tepkisinin varlığını görmemezlikten gelmek olanaksızdır. Öbür yandan, gerek Budizm, gerek Cainizm Brahmanizm dininde sıkı sıkı gizli tutulan ve ancak yüksek kastlardan olanlara bir bölümü eriştirme (initiation) törenleriyle verilen dinsel öğretiyi, hiç bir ayrıcalık gözetmeden herkese açık tutmuş, gizlemek şöyle dursun yaymak, herkese iletmek için elden geldiğince çaba harcamış, öğretinin yaygınlaştırılmasını dinsel bir görev durumuna getirmiştir.

Destansal yaşam öyküsüne göre Buda kendisinden daha eski çağlarda dünyaya gelmiş bir Buda'lar dizisinin, bir geleneğe göre dördüncüsü, başka bir geleneğe göre de yedincisidir. Gotama Buda'nın kişisel öyküsüyse bundan çağlarca önce yaşamış olan Sumedha'nın Buda olmaya karar vermesiyle başlar. Sumedha daha sonraki dünyaya gelişlerinde Buda'lığın gerektirdiği olgunluğa yetkinliğe giderek daha yaklaşmış, en son prens Vessantra adında bir ermiş kişi olarak yaşamını tamamladıktan sonra Buda olmak zamanı geldiği kanısına varmış ve Şakya Kralı Suddhodana' nın karısı Mahamaya'nın döl yatağına girmiş. Mahamaya' nın çocuğa gebe kalışı kocasıyla olan bir cinsel ilişki sonucu olmamış. Buda ana karnına girmek için bir beyaz fil biçimine girmiş. Burada Krişna ve Rama destanlarını hatırlatan bir destan motifiyle karşılaşmış oluyoruz. Hem Krişna'nın hem Rama'nın doğumu cinsel bir ilişki sonucu olmamıştır. Meryem'de İsa'ya bir güvercin biçimine girmiş Kutsal-Ruh'tan (Rııhul Kudüs) gebe kalmıştır. Masallarda genellikle çocuğu olmayan bir kadın vardır, bir derviş ya da ermiş ona bir elma verir ve kadın böylelikle gebe kalır, masal kahramanı da bu yolla doğar. (13)

Mahamaya o yıl yaz şenlikleri sırasında bir düş görmüş. Gördüğü düşte hortumunun ucunda beyaz bir lotus çiçeği tutan beyaz bir fil gelip Mahamaya'mn sağ böğrüne dokunmuş, oradan da döl yatağına girivermiş. Mahamaya ertesi sabah görmüş olduğu düşü kocası Suddhodana'ya anlatmış. Suddhodana da Brahman'lara danışmış onlardan düşün yorumlanmasını istemiş. Brahman'ların yorumu Ma-hamaya'nm bir erkek çocuk doğuracağı, bu çocuğun ya bütün dünya ülkelerine egemen evrensel bir kral olacağı ya da dinsel yaşamı seçerse dünyayı bilgisizlikten, yanılgıdan, cahillikten kurtaracak bir Buda olacağı yolunda olmuş. Mahamaya o günden on ay sonra çocuğu doğurmak için babasının ülkesi Devadahaya giderken Lumbini Koruluğundan geçtiği sırada Korudaki ağaçlardan birinin dalına uzanırken hiç doğum ağrısı çekmeden ayakta Buda'yı doğurmuş. O anda körlerin gözleri açılmış, dilsizlerin dilleri çözülmüş, topallar yürümeye başlamışlar, bütün ağaçlar çiçek açmış, çocuğu tanrılar yıkamışlar ve çocuk hemen yürümeye ve konuşmaya başlamış, dört bir yöne yedişer adım atmış, aynı anda karısı Yosadhara en sevdiği öğrencisi kardeş çocuğu Ananda ve arabacısı Çanna ve atı Kant-haka da doğmuş. Doğumundan yedi gün sonra anası Mahamaya ölmüş. Babası Suddhodana karısının kız kardeşi Mahapacapati'yle evlenmiş ve çocuğu teyzesi ve aynı zamanda üvey anası olan Mahapacapati büyütmüş.

Bu sırada Himalaya dağının eteklerinde kaçınık yaşamı sürdüren ermiş Asita gördüğü bir çok belirtilerden olağanüstü bir çocuğun doğmuş olduğunu anlamış, Suddhodana' ların sarayına gitmiş çocuğu görmek istemiş. Asita çocukta otuz iki önemli belirti görmüş, insanları ıstıraptan kurtarma yolunu gösterecek bir Buda olacağını müjdelemiş. Ama Suddhodana'yı bu müjde sevindirmemiş, çünkü onun gönlünün isteği çocuğun kendisi gibi bir kral olmasıymış.

Gotama daha bir kaç yaşındayken tarla sürme şenlikleri sırasında Kral Suddhodana şenliği açmak için ilk olarak sabanı sürmeye başladığı sırada bir ağacın gölgesine bir yogi gibi oturmuş ve derin bir meditasyona dalmış, aradan uzun saatler geçmiş ama ağacın gölgesi küçük Gotama'yı güneşte bırakmamak için yerinden oynamamış. Bu durumu gören Kral Suddhodana çocuğun karşısında eğilip saygısını belirtmiş,

Çocuk büyüyünce, Kral oğlu için her mevsimin gereksinimlerine göre oturması için üç saray yaptırmış, dört koru bağışlamış, saraylarda hizmetlerini yapmak ve genç prensi eğlendirmekle bin rakkase'yi görevlendirmiş. Kendisine eğitmen olarak atanan öğretmenlerinin hepsini genç prens çok kısa zamanda aşmış bastırmış savaş sanatlarında kimsenin kendisiyle baş edemeyeceği bir üstünlük sağlamış,

Bütün bu olayların gerçek olmaktan çok masal, destan motifleri olduğu açıkça görülüyor.

Buda onaltı yaşına basınca kral onu dünyasal yaşama daha sıkı bağlayacağını umduğu için evlendirmek için bir kız aramış. Uzun uzun arandıktan sonra Gotama'nın kardeş çocuğu Yosadhara bulunmuş. Ama kızın babası Supra-buddha ailelerinde kızların savaşçılıkta ve savaş sanatlarında üstünlüğünü kanıtlayanlara verildiğini, öyle saraylarda kendini zevke adayan kimselere kızını veremeyeceği yanıtını vermiş. Suddhodana oğlunun zevke düşkün, savaşçılıkta güçsüz, yetersiz görülmesinden üzülmüş. Babasının üzüldüğünü gören Gotama babasından bütün gençlerin katılacağı bir yarışma düzenlemesini ve bu yarışmada savaş sanatlarındaki üstünlüğünü kanıtlamasına olanak tanımasını istemiş. Yarışmada Gotama her dalda birinci gelmiş, Yarışmada yenik düşenler arasında kardeş çocukları, yaşam boyu yardımcısı ve öğrencisi olan Ananda ve kıskançlığı yüzünden yaşam boyu düşmanı olan Devadatta da varmış. Bu başarısı üzerine Suprabuddha kızı Yosadhara'yı Gotama' ya vermiş. Gotama karısıyla birlikte, 29 yaşına gelene dek saraylar dışındaki yaşamdan, halkın çektiklerinden habersiz mutlu bir yasam sürmüş.

Kral Suddhodana oğlunun kâhinlerin haber verdikleri gibi dinsel yaşamı seçmesinden korktuğundan onun gözlerinden yaşamın acı ve katı gerçeklerini saklamak için elinden geleni yapıyormuş. Gotama sarayları, koruları arasında altın yaldızlı arabasıyla gidip geliyor, şenliklere, eğlencelere katılıyormuş, güzelliği, uzun saçları seçkin giysileri içinde bir insanın dünyadan bekleyebileceği her şeye sahipmiş.

Bir gün genç prens arabacısı Çanna'yla saraylarından birinden bir eğlence bahçesine giderken yolda karşısına önce eli ayağı tutmaz iki büklüm bir ihtiyar çıkmış, sonra hastalıktan erimiş bitmiş bir adam görmüş, ondan sonra da yakılacağı yere götürülen bir ölüyle karşılaşmış en sonunda da yüzünden kendine karşı duyduğu güven okunan, dinginlik, iç suskunluk içinde çevresinde saygı uyandıran bir dilenci dervişe rastlamış. İlk üç görünüm yaşamın üç acımasız yanını sergilerken, dördüncüsü yaşamın acımasızlığına karsı koymanın, iç barışa ulaşmanın yolunu göstermiş. Nefis bazlarının geçiciliğini ve bunların peşinde koşmanın yaşamın acılarından kaçıp kurtulmaya yetmeyeceğini anlamış ve yurdunu, sarayını, eşini bırakıp kaçınık gezgin derviş yaşamını seçmeye karar vermiş.

Prens Gotama dervişlik yaşamına başlamadan babası Kral Suddhodana'dan izin istemeye gitmiş. Kral oğlunun isteğini duyunca gözü yaşlarla dolmuş. Bu isteğinden seni vazgeçirmek için ne istersen vereyim, canımı mı istersin, sarayımı mı, yoksa krallığımı mı? demiş. Prensin yanıtı söyle olmuş : «Sizden dört şey istiyorum. Önce şu tenimdeki gençliğin tazeliği hiç solmasın; hastalık her zaman benden uzak kalsın; ölüm hiç bir zaman beni bulmasın, sonsuza dek yaşayayım; ihtiyarlık, çöküntü gibi şeyler beni etkilemesin.» Kral prensin bu isteklerini yerine getirmenin olanaksızlığı karsısında üzüntüden kasılıp kalmış. Genç prens bunun üzerine, «Mademki bunları bana veremiyorsun öyleyse bana izin ver de kaçınıklık yaşamını seçip bir daha doğmamanın, kendimi gene doğumun zorunluğundan kurtarmanın yollarını arayayım» demiş.

Kral oğluna istediği izni vermemiş ve saraydan kaçmasını önlemek için sarayı korumakla görevli askerlere daha beşyüz yeni asker katmış, Ertesi gün prens saraydan ayrılmaya hazırlanırken karısı Yosadhara'nın bir oğlan çocuk doğurduğu müjdesini almış. Bu haber onu sevindirmemiş ve önüme bir engel daha çıktı demiş. Çocuğa engel anlamında «Rahula» adını vermiş,

O gece rakkaseler genç prensi eğlendirmek için çalgı çalıp çevresinde dans ediyorlarmış ama prens onlarla ilgilenmemiş çarçabuk uyuyuvermiş. Gecenin bir vaktinde uyandığı zaman rakkaselerin de birer köşede uyuya kaldıklarını görmüş. Biraz evvel pırıl pırıl giysiler içinde dans edip şarkı söyleyen o güzel kızların şimdi uykuda o yapmacık güzelliklerinden soyunduklarını, kimisinin salyalarının aktığını, kimisinin horladığını, gövdelerinin biçimsiz bir yığıntı durumuna dönüştüğünü görüp tiksinti duymuş. Sarayı o gece bırakıp kaçınıklık yaşamına başlamaya karar vermiş. Çocuğunu kucağına alıp ona bir ayrılık öpücüğü vermek için karısı Yosadhara'nın odasına gitmiş. Çocuğun karısının kolunda, her ikisinin de uykuda olduğunu görünce karısını uyandırmadan çocuğunu kucaklayıp öpemeyeceğini anlamış. Karısının uyanmasınınsa gidişini engelleyeceğinden çekinmiş. Kendi kendine, «Aydınlandıktan sonra döner, o zaman çocuğumla gereği gibi ilgilenirim.» diye düşünmüş. Arabacısı Çanna'ya atı Kanthaka'yı eğerlemesini söylemiş. Prens atına atlamış Çanna da arkasından prensi izlemiş sarayın kapıları kendiliğinden açılmış böylelikle saraydan ayrılmışlar. Uzun süre yol aldıktan sonra bir ırmağa gelmişler. Irmağın öbür kıyısına geçtikten sonra, Prens arabacısına. «Ayrılma zamanı geldi, üstümdeki şu mücevherleri al, atım Khanthaka'yı da al geri götür. Benim için hiç üzülme. Sen geride kalanlara acı», demiş. Sonra da Çanna'nın taşıdığı keskin kılıcı almış, saçlarını kökünden kesip suya atmış. O sıralarda oralardan geçen bir gezgin dervişle giysilerini değiştirerek kaçınıklık yaşamına başlamış.

Bir hafta ormanlarda dolaştıktan sonra Magadha Krallığı'nın başkenti Racagahaya gelmiş, kapı kapı dolaşıp yiyeceğini dilenmeye başlamış. Prensin güzelliği bütün kenti şaşkına çevirmiş, Magadha kralı Bimbisara da böyle seçkin bir dervişin kente geldiğini öğrenince Gotama'yla görüşmek için onun bulunduğu yere gitmiş, görüştükten sonra da ona krallığını sunmak istemiş, kendi yerine Magadha ülkesine kral olmasını önermiş. Gotama, Magadha krallığını da kabul etmemiş. Amacının aydınlanmak, gerçeği bulmak olduğunu, bu amaçla her şeye yüz çevirip yola çıktığını söylemiş, kralın isteği üzerine de aydınlandıktan sonra Magadha krallığında vaaz vermeye söz vermiş.

Racagaha'dau ayrıldıktan sonra bir kaçınıklar barınağına gitmiş. Orada kendi nefislerine görülmedik, işitilmedik eziyetler eden çilecilerle tanışmış. Gotama çilecilerden bu çabalarının amacının ne olduğunu sormuş. Onlardan böyle çilelere katlanarak mutluluğu aradıkları yanıtını almış. Bu yanıt Gotama'ya inandırıcı, kandırıcı gelmemiş. Kendi kendine demiş ki; «Böylesine çaba harcamalarına karşı değilim ama bana öyle geliyor ki bu adamlar asıl özü bir yana bırakıp, özden kopuk bir yol izliyorlar, ıstıraptan kurtulup mutlu olabilmek için kendine ıstırap vermekte açık bir tutarsızlık var. Gövdeye egemen olan zihin olduğuna göre gövdeyi denetim altına almanın yolu, düşünceler üzerinde egemenlik kurmak olmalıdır. Ne yediği, içtiği şeylerin türü, ne de kutsal ırmağın suyu, insanın yüreğini paklamaya, zihnini arıtmaya yetmez.» Bu düşüncelerden sonra bu kaçınıklardan öğreneceği bir şey olmadığı kanısıyla oradan ayrılmış. (14)

O dönemin ünlü bilgesi Alara Kalama'ya öğrenci olmaya gitmiş. Meditasyonun tüm aşamalarını, Atman öğretisini ondan öğrenmiş. Alara Kalama şöyle diyormuş: «İnsan kendini kendinde yok etmesini öğrenince, kuş nasıl kafesinden kaçıp kurtulur, özgürlüğe erişirse, ruhta öylesine gövdeden kurtulur özgürlüğe, bağımsızlığa erişir.» Gotama kendi kendine düşünmüş: «Özgürlüğüne, bağımsızlığına ulaşmışta olsa ruh gene ruhtur. Böyle ikici tanımlarla ruh beden ayrımı sürdükçe, ruh hangi koşullar içinde olursa olsun maddeye bulaşmaktan, gene doğumun zorıınluğundan kendini kurtaramaz. Benim aradığım kurtuluş bu değil... Ben tam ve saltık bir kurtuluş istiyorum. İnsan bir ruha bağımlı olmaktan da kendisini kurtarmalı...» Bu düşüncelerden sonra Alara Kalama'dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını anlamış ve oradan da ayrılmış, (15) Bu kez de bilge Uddaka'nın öğrencisi olmuş. Onun öğretisi de Alara Kalama'nınkine benziyormuş. Öğretisinin amacının, insanı ne algının olduğu, ne de almadığı yere götürmek, olduğunu söylüyormuş. (16) Gotama bunun da kendisini kurtuluşa götüremeyeceği kanısına varmış. Uddaka'dan da öğrenecek bir şeyi kalmadığını anlayınca gerçeği kendi kendine arayıp bulmaya karar vermiş. Bu kararla Uruvila köyü yörelerinde bir ormana gelmiş. Burada kendisi gibi beş kaçınık dervişe rastlamış. Bu kaçınıklar Gotama'nın günün birinde gerçeğe ereceğine inanmışlar, çevresinde kalarak aydınlanması sonucu elde edeceği bilgiden yararlanmak için yanından ayrılmamışlar. Gotama altı yıl boyunca perhizle, meditasyonla günlerini doldurmuş. Günlük yiyeceğini o güzelim bedeni bir deri kemik kalana dek bir pirinç ya da bir susam tanesine kadar indirmiş, Bir gün bacakları gövdesini çekemez olunca düşüp bayılmış. Çevresindekiler önce onun öldüğünü sanmışlar. Güçlükle kendine gelince, perhizin, çilenin, gövdesini horlamanın aydınlanmaya bir yararı olmadığı, güçsüz bir bedenle güçlü bir zihne sahip olunamayacağı kanısına varmış. İçindeki şeytan onu her şeyi bırakıp yeniden nefis hazlarına dönmeye kışkırtmış ama o şeytana da uymamış, orta yolu seçmiş aydınlanmanın yolunun, ne aşırı nefis hazlarına düşkünlük, ne de kendini eziyete sıkıntıya koşmak olmadığını anlamış. (17) Yakın köye gidip, köylülerden yiyecek dilenmeye karar vermiş, Köylülerin verdikleri yiyeceklerle karnını iyice doyurmuş. Beş kaçınık derviş arkadaşı Gotama' nın perhizi bozup, tıka basa yiyip içtiğini görünce tiksinti duymuşlar. Gotama'nın aydınlanacağından umut kesip onu bırakıp Benares yörelerine gitmişler. Böylelikle Gotama yalnız kalmış ve yalnız başına kaçınıklık yaşamını sürdürmüş.

Mayıs ayında dolunay gecesinin günü(18) Uruvila köy ağasının kızı Sucata kutsal incir ağacına özel olarak hazırladığı süt ve pirinçle pişirilmiş bir sungu getirmiş Gotama' yı orada görünce de ağacın perisi olduğunu sanarak onu Gotama'ya vermiş. Gotama aldığı Sungu'yu kırk dokuz bölüme ayırmış ve aydınlantıktan sonra geçirdiği Kırk dokuz gün süresince yiyecek olarak bununla yetinmiş.

O gün gündüzün sıcak saatlerini ormanda dolaşarak geçirmiş, akşam olunca bilgelik ağacı diye bilinen kutsal incir ağacının altına gelmiş, kendi kendine, «Derim, etim, kanım kurusa da, tam ve aşılmaz aydınlanmaya ulaşmadan bu ağacın altından kalkmayacağım» diye and içmiş. Yüzü Doğu' ya dönük olarak bilgelik ağacının altına oturmuş. Hint şeytanı Mara (19) gelmiş, onun aklını çelmek, onu andından döndürmek için yapmadığını bırakmamış ama her ne yaptıysa başarı kazanamamış. Onu ne Mara'nın çıkardığı korkunç fırtınalar, ne tuttuğu taş yağmuru korkutmuş, Mara bir keresinde bir haberci olmuş, kardeş çocuğu Devadatta' nın Kapılavatsu'yu ele geçirdiği, karısı Yosadhara'yı alıp babasını hapse attığı yolunda bir yalan haber getirmiş. Bu haber bile Gotama'yı yolundan caydırmamış. Devadatta' nın aşağılık tutkularını doyurmak için böyle davranmış, Şakyalar'ınsa korkaklıkları yüzünden kralları olan babasını savunmamış olabileceklerini düşünmüş. İnsanların hırslara, isteklere, tutkulara karsı durmaktaki güçsüzlükleri konusunda düşüncelere dalmış. Bu düşünceler Gotama'nın isteklerden, tutkulardan kurtulmak konusundaki kararlılığını güçlendirip pekiştirmiş.

Mara bu yoldan da bir sonuç alamadığını görünce adları İstek, Şehvet ve Tutku (Tanha, Rati ve Raga) olan üç kızını göndermiş. Kızlar kıvrak ve çekici bedenleriyle Gotama'yı baştan çıkarmak için dans edip şarkılar söylemişler. Gotama'nın onlara yanıtı şöyle olmuş;

Yaşamda zevkli anlar bir şimşek
Ya da bir bahar yağmuru kadar kısadır.
Öyleyse neden söz ettiğiniz zevklerin arkasından gideyim?
Bedenlerinizin mundarlıklarla dolu olduğunu biliyorum.
Doğumla ölüm, hastalıkla ihtiyarlık sizinledir.
Bense insanların erişmesi güç olan ödülü istiyorum.
Bilgelerin gerçek ve şaşmaz bilgeliğinin peşindeyim.

En sonunda Mara ve bütün yardımcıları yenilgiye uğramışlar, gün ağarıp, güneş ilk ışınlarını yayarken Gotama tam ve aşılmaz aydınlanmaya (anuttura samyak sambodhi) ulaşmış. O anda dudaklarından şu sözler dökülmüş:

Şimdiye dek her geliş gidişimde,
İçinde hapis olduğum,
Duyularla duvarlanmış bu evin,
Yapıcısını aradım durdum.
Ey yapıcı! Şimdi seni buldum.
Bir daha bana ev yapmayacaksın.
Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü.
İçimde nirvana'nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı.
Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi. (20)

Artık Buda olan Gotama yedi gün hiç yerinden kımıldamamış. Nırvana'ya ermenin zevkini çıkarmış. Sonra yedi gün ayakta, daha sonraki yedi günü bilgelik ağacının çevresinde bir aşağı bir yukarı dolaşarak geçirmiş. Racayatana ağacının altında yedi, Akapala ağacı altında yedi, Mukalida ağacının altında yedi sonra Racayatana ağacının altında bir yedi gün daha geçirmiş böylelikle yedi hafta ya da 49 günü doldurmuş. Aydınlandıktan sonra ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremiyormuş, uyanması aydınlanması sonucu elde ettiği bilgiyi, dharma'yı (Skr: dharma) ya da var olanı da olmayanı da yöneten, ıstıraptan kurtuluşun bilgisini de içeren yasaları insanlara öğretmeli miydi. Bu yasaların, isteklerin, tutkuların körleştirip duygusuzlaştırdığı insanlar tarafından anlaşılması olanağı var mıydı? Bu konularda kuşkulara düşmüş, ama sonunda Tanrı Brahma, Buda ya gelip dharma'yi insanlardan saklı tutmaması için yalvarmış, insanların içinde dharma'yı anlayabilecek düzeyde olanlar çıkabileceğini, iç gözleri açılmak üzere olan kimseler de olabileceğini söylemiş. Tüm canlılara karşı sevecenlik duygularıyla dolu olan Buda, Tanrı Brahma'nın dileğim kabul etmiş. Önce dharma'yı hocaları Alara Kolama' yla Uddaka'ya öğretmeyi düşünmüş ama onların ölmüş olduklarını öğrenince, Uruvila çevresindeki ormanlarda birlikte oldukları beş kaçınık derviş arkadaşını anımsamış, onları bulup dharma'yı onlara öğretmek için Benares'e gitmiş.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1593
favori
like
share