İnsanlık tarihinin en büyük yalanları
Kısmen tarihi örnekler de içeren bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde, konu nereden başladı nerede bitti diye şaşıranlarınız olacaktır. Ama bu konu şimdi yazılmazsa başka ne zaman yazılmalı ki sorusu önemli olduğundan, “o gün, işte bugündür” diyerek yazmak şart oldu. Konuyu her zaman olduğu yine biraz geriden alalım.

2001 yılının Şubat ayıydı. Türk basınının duayenlerinden, bir dönem Hürriyet’te önemli görevlerde bulunan, daha sonra Dünya gazetesini çıkaran Nezih Demirken’tin Sultanahmet Camii’nde kılınan cenaze namazına katılmıştım. Merhum Demirkent’in eşi Prof. Dr. Işın Demirkent o gün bana, “vaktin olursa bir ara üniversiteye uğra…” dedi.

Işın Hanım o tarihte İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü başkanıydı. Akademik çalışma alanı olarak Haçlı Seferleri üzerinde yoğunlaşmıştı. İlerleyen günlerde kendisini üniversitede ziyaret ettiğimde, “sizi tebrik etmek için davet ettim” dedi. “Propaganda ve Kamuoyu Oluşturma” adlı kitabımda yer verdiğim Haçlı Seferleri ile ilgili tespitimden bahsetti.

Kitabımın ilgili bölümünde ben, Haçlı Seferleri’nin yapıldığı Ortaçağ’da Avrupa topraklarının üçte ikisini elinde tutan ve krallara taç giydirme yetkisi bulunan kilisenin, Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak gibi bahanelerle başlattıkları Haçlı Seferlerini yapmaktan asıl amaçlarının Kudüs’ü kurtarmak değil, İslam sonrası zenginleşen Ortadoğu coğrafyasındaki zenginlikleri yağmalamak olduğunu anlatmıştım. Din olgusunun bu tarihi yağma hareketinde sadece bir kılıf olarak kullanıldığından bahsetmiştim. Işın Hanım o gün beni, “lafı eğip bükmeden işin dosdoğrusunu yazmışsın” dedi.

1096–1270 tarihleri arasındaki iki asırlık dönemde sekiz Haçlı Seferi yapıldı. Milyonlarca insan öldü. Bilindiği gibi Kudüs Müslümanların eline Hz. Ömer zamanında (637 yılında) geçmişti. Bırakın sonrakileri, sadece ilk Haçlı Seferini dikkate alırsak, Kudüs Müslümanların eline geçeli 450 seneden fazla olmuştu. Beş asır boyunca Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunmasından zerrece rahatsız olmayan ve kılı kıpırdamayan kilisenin, Kudüs’ü kurtarmak gibi bahanelerle asırlar sonra harekete geçmesinin tek nedeni, İslam sonrası bölgede oluşan muazzam zenginliği yağmalama arzusundan başka bir şey değildi.

Kime niyet kime kısmet...

Temel niyetlerinin bu olduğunun en önemli kanıtlarından biri de Dördüncü Haçlı Seferi’dir. Papa Üçüncü Innocentius’un çağrısıyla başlatılan Dördüncü Haçlı Seferi için Kudüs istikametine yola çıkan Haçlılar, Venedik gemileriyle önce 1204 yılında İstanbul’a geldiler. Fakat dinlenip yola devam etmeyi düşündükleri bu şehrin zenginliği karşısında şaşkına döndüler ve Kudüs’e gitmekten vazgeçerek İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü ve kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşımak zorunda kaldı. İstanbul’da 57 yıl kaldılar ve 1261 senesine kadar devam eden “Latin İmparatorluğu” kurdular. Dördüncü Haçlı Seferinde Müslümanlardan çok Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Kısacası, Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak bahanesiyle yaklaşık 2 asır boyunca sürdürülen ve (daha sonraki dönemde ve günümüzde de değişik şekillerde devam eden) Haçlı Seferlerinin temel amacı, İslam dünyasındaki zenginlikleri yağmalamaktı. İnsanlık tarihinin bu en büyük yalanının faturası oldukça ağır oldu.

Diğer yalanlar…

Ömer Muhtar filminden hatırlayacaksınız. İtalyanlar Libya’yı, Fransızlar Cezayir’i yağmalamak ve yeraltı zenginliklerine el koymak için işgal ettiklerinde, bu topraklara özgürlük getirdikleri iddiasında bulunmuşlardı. İşgal sırasında milyonlarca insan hunharca öldürüldü. O dönemde dünyanın her yerindeki işgaller benzer gerekçelerle yapıldı. Geride sadece kan ve gözyaşı kaldı. Tıpkı bugün Amerika’nın, demokrasi götürme iddiasıyla Irak’a ve Afganistan’a yerleşmesi gibi… Temel amacın ne olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Hz. Peygamber Mekke’de tebliğ görevine başladığı dönemde de durum bundan farklı değildi. Mekke’nin ileri gelenleri en kıymetli eşyalarını, bir kaşık suda boğmak için can attıkları Hz. Peygamber’e emanet etmekte hiç tereddüt göstermezken, öbür yandan, “Ya Muhammed, senin bu hareketin (davan) bizim çıkarlarımızı zedeliyor… Kadınlara, kölelere, hatta hayvanlara bile hak veriyorsun… Biz bundan çok rahatsızız” diyorlardı. Yani, “yalan söylüyorsun, sen güvenilir bir insan değilsin” demiyorlar, “sen çıkarlarımızı zedeliyorsun” anlayışıyla hareket ediyorlardı.

Gelelim bugüne…

Yazının bir yerinde; “Beş asır boyunca Kudüs’ün Müslümanların elinde bulunmasından zerrece rahatsız olmayan kilisenin, Kudüs’ü kurtarma gibi bahanelerle harekete geçmesinin tek nedeni, İslam sonrası bölgede oluşan muazzam zenginliği yağmalama arzusuydu” demiştik.

Yani, geleneksel kıyafeti içindeki gariban Anadolu insanını köşk ve yalılarında uşak olarak, başı kapalı kadınları şirketlerinde hizmetçi ve çaycı olarak kullanmaya alışkın olanlar, bir gün başı örtülü genç bir kızın, “ben falanca üniversiteyi bitirdim ve burada çalışmaya hak kazandım” diye kapıdan içeriye girmesi karşısında, bazı çevreler gözlerine inanmakta zorlandılar ve “şimdi bu da nereden çıktı” sorusunu sormaya başladılar. Kişisel kanaatime göre temel sorun budur.

Tanzimat’tan bu yana taşralı muamelesi yapılan ve hor görülen Anadolu insanının, bir gün; “bu ülkenin yönetiminde artık ben de söz sahibi olmak istiyorum…” demesi, dahası, “bu ülkenin üretimine, kalkınmasına ve global ölçekteki ticari hayatına ben de katkıda bulunmak istiyorum” anlayışıyla sahneye çıkması karşısında, bazı çevrelerde rant ve egemenlik alanı daralması yaşayacakları endişesi ortaya çıktı. İşte tam bu noktada onları saf dışı etmeye matuf semboller ve dışlayıcı kılıflar mazeret olarak kullanılmaya başlandı. İş yapmak isteyen Anadolu insanına “yeşil sermaye”, devlete ben de hizmet etmek istiyorum diyen insanın önüne de çeşitli dışlayıcı sıfatlar yapıştırıldı.

Vatan yazarı Tuğçe Baran, pazar günü Zaman gazetesinde yer alan söyleşisinde, türbana siyasi simge diyen yazarların fanus içinde yaşadıklarını söylemiş ve "Bu ülkede başörtüsüne karşı çıkanlar Müslümanlıkla problemi olanlardır!" demiş ki, bu da işin ayrı bir yönü.

Sözü uzatmaya gerek yok. Şahsı konusunda hiçbir olumsuz gerekçe öne süremedikleri Abdullah Gül’ü yada benzer durumdaki diğer kişileri, eşinin türbanı üzerinden yıpratmaktan asıl amaç, “Sürdüre geldiğimiz egemenlik alanımızda sizin gibileri görmek istemiyoruz” anlayışından başka bir şey değildir ve burada türban konusu tamamen kılıftır. Gerçek sorunun türban olduğuna inanmak sanmak safdilliktir. Böyle olduğunu iddia etmek koca bir yalandır.

Eğer Gül’ün tek sorunu gerçekten eşinin başörtüsü ise ve Gül’e bunun dışında liyakat ve insanlık kalitesi konusunda hiçbir eleştiri getirilemiyorsa, bu “kirlenme çağında” böyle bir insanı alın, sadece Çankaya’ya çıkarmakla kalmayın, bir kopyasını da “nesli tükenmekte olan nadide insanlar” müzesine koyun.

Akademik hayatım gazete arşivlerinde araştırma yaparak geçti. Değil 100 sene, sadece 15-20 sene sonra bile bugünün gazetelerinden yola çıkarak günümüzün toplumsal ve siyasal hayatını değerlendirmeye alacak olan araştırmacılar, günümüzde bir türban kılıfının altında ne yalanların seslendirilmiş olduğunu acı acı müşahede edecekler ve bu ülkenin yaşadığı kayıp yıllara üzüleceklerdir.

Bu ülke ne zaman gerçek gündemine geri dönecek ve maskeli siyaset ve gazetecilik yapma alışkanlığından vazgeçecek?

Baksanıza, Haçlı Seferleri’ni başlatan kilise bile zaman zaman özür diliyor.

Yetiversin artık.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 473
favori
like
share
pisipisi Tarih: 29.08.2007 01:28
teşekkürler
CA-CHALLENGE Tarih: 21.08.2007 21:11
Paylaım İçin teşekürler