Urfa Turu Notları







ÇARŞILAR
Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde Urfa çarşılarından "...Çarşısı dört yüz dükkandır. Her türlü değerli eşya bulunur. Saraçhanesi İbrahim Halil Irmağı kıyısındadır. Onun için Bağdat Serdabı gibi soğuk su ile sulanmış ana yolun iki tarafı mamur ve güzel, mevsiminde türlü çiçeklerle süslü olup geçenlerin içini açar. Oralarda bütün bilgi sahiplerinin toplandığı, dinlendiği yerler vardır." cümleleriyle bahsetmiş. Evliya Çelebi Urfa''daki Bedestenlerden de şu şekilde söz eder: "... İki bedesteni vardır. Biri eski usul kargir kubbeli yapı olup uzunlamasına yapılmıştır. Üç tane demir kapısı vardır. Bütün kıymetli mücevherler bulunur." Burası belki Kazzaz Pazarı'dır.
( İnanılmaz ucuza kilimler bulabilirsiniz burada. Ben iki tane aldım.. )

Gece bir başıma dolaştığım Urfa'nın aynı sokaklarında ertesi gün yeniden, bu kez grubumla dolaşıyorum. Önce otele uğrayıp bacağı kırık müşterimin odasına çiçekler bırakıyor, gelenekselleşmiş, alçının üzerine ben de ben de imza atayım çekişmesinden sonra Urfa'da çarşı içinde kaybolmaya gidiyoruz. Herkese söyledim. Bu bir kaybolma turu. En azından akşam 7buçuğa kadar. Ya da "akşama kadar birbirimizi bulabilecek miyiz bakalım" turu...Grubumu çarşının başlama noktasında toplamış anlatıyorum.

“Burada biri biter diğeri başlar çarşıların. Ve çeşit çeşit meslek insanları vardır çarşının. Dabbak ustaları denilen sanatçılar varmış mesela. Şu an göremezsiniz. Nesli tükenmiş dabbakçıların. Öküz, inek, deve, gibi büyükbaş hayvanların derilerini koyun ve keçi gibi küçük baş hayvanların işlerlermiş.

Ağaç Oymaçılığı sanatçıları varmış örneğin. Neccar pazarı'nı bulursanız birkaç ustayla karşılaşabilirsiniz . Yok bulamazsanız müzede gördüğünüz kapı pencere dolap kapaklarıyla yetineceksiniz. Ya da Rızvaniye Camii'nin kapısına bakın üşenmeyip ve mihrabına da elbette (18.YY). Ya da eski Urfa'da , terkedilmiş Süryani mahallelerinin iki katlı taş evlerindeki birkaç yıl sonra göremeyeceğiniz pencere işlerine bakın. Dokunamayacaksınız. Bakmanız doyuracak.( Çoğu 19 YY). Kimi işlemeler geometrik, kimilerinde vazolardan çiçekler taşıyor.

Saraçlık varmış bir de. "Kösele"denilen kalın deri ve normal ince deri ile hayvan koşum takımları, kemer, silah kılıfı, mermi kılıfı, çanta gibi avcı g ereçlerinin yapıldığı sanata denirmiş saraçlık..

Atçılık ve At''a verilen önem dolayısıyla Saraçlığın eski Türk sanatları arasında önemli bir yeri varmış. Urfa''da ünlü Arap Atlarının yetiştirilmiş olması saraçlık sanatının önemini arttırmış ve bu sanata büyük ilgi duyulmuş.

Hüseyniye Çarşıları yakınındaki "Saraç Pazarı" denilen çarşıda saraççıları görebilirsiniz. . Eskiden 15-20 dükkanın yer aldığı bu çarşıda şimdi 3-4 dükkan bulunuyormuş.

Çulculuk denilen başka bir sanat türü varmış ayrıca. At ve merkep gibi binek hayvanları üzerine atılan semerlere Urfa''da "Palan", bu sanatla uğraşanlara da "Çulcu" (Palancı) denilir Urfa'da. 30-40 yıl öncesine kadar At, Eşek ve Deve gibi hayvanların binek ve yük taşıyıcı olarak Urfa''da önemli bir yeri varmış. Ve çulculuğun da tabii.

Şehir merkezine yakın taş ocaklarından kesilen taşlar merkepler sırtında şehre getirilirmiş. Ayrıca kamyonlarla şehrin belli yerlerine yığılan kumlar merkeplerle inşaat alanına taşınırdı. Şehir içerisinde her çeşit yük taşıma cılığı da "Eşek Hamalları" ile yapılırmış. Çulcular ayrıca yük hayvanlarına "Palan" yanında "Sırga" denilen ve palanın üzerine atılarak iki yana sarkan geniş cepleri bulunan örtüler de dikerlermiş.


"Kürkçü Pazarı" nda ve Çulcu Pazarında 3-5 dükkan hala ayakta.

Kürkçülük sanatı ise size garip gelecek ama bu bir geleneksel sanat. Ana rahminde ölen, ya da en fazla 5 aylık iken ölen kuzuların tüylü derilerinden yapılan yakasız, dış kısmı siyah kumaşla kaplı aba gibi bolca giysiye Urfa''da Kürk denilir. Urfa''ya has olan bu giysi Anadolu''da Urfa dışında bir yerde yapılmamaktadır. Mevsimi değil, Bu yüzden göremedik demeyin ama hala yapılıyor ve giyiliyormuş da. .Bir de buna benzer Abacılık sanatı var Urfa’da. Aba, deve yününden dokunan ve elbise üzerine giyilen bol bir giysi. Kürk''ü andırıyor.Giymiş insan görürseniz şaşırmayın dedim grubuma.

( Yazanın notu: Üç gün içinde en çok beş kişinin üzerinde gördüm. Bitti bitecek bir sanat daha. Bu sıcakta nasıl taşınır diye de kendime sormadan edemedim. Harran Kapısı, Kaleboynu, Eyyübiye Mahallelerinde hala tezgahlar varmış. Göremedim)

Cülhacılık sanatı ise yünden, pamuktan ve floştan tezgahlarda dokunan ve yerel ağızla yaşmah, puşu, ehram denilen kadın örtüleri sanatı. Hekim dede mahallesi bir zamanlar bu sanatın merkeziymiş. ( Yazanın notu: Hekim Dede, çarşının dışında sayılır. Ben gittim ve bir tane tezgah göremedim. Evliya Çelebi bile bu bezlere "kapu gibi sağlam" demiş... Yazık !)

Bakırcılık sanatını yapan ustaları hala görebilirsiniz. Hem fotoğraf çekmek isterseniz size gülümseyerek bakarlar.. Urfa''daki tarihi geçmişi eskilere dayanan bakırcılık sanatı 1960''lı yıllara kadar önemini korumuş, 1950''li yıllarda 100 iş yerinde 300 usta ve kalfa ile sürdürülen bakırcılık sanatı günümüzde 10 işyeri ve 30 civarında usta ile sürdürülmeye çalışılmakta...

( Yazanın notu: Fakat benim gördüğüm çok daha fazlaydı çarşıda. Ara sokaklarda dizi dizi tepsiler, üzerinde İbrahim Tatlıses ve başka şarkıcıların resimleri işlenmiş tabaklar, cezveler.. Genç işçiler ateş başında ellerindeki çekiçlerle küçücük bir tabağa şekil vermek için vuruyor da vuruyorlar. Durun izleyin ama sokaklar çok dar...)

Kuyumculuk. İşte bu vitrinlere bayılacaksınız. Ben bayıldım. Tamam alıp takmam o başka ama harikulade parçalar var. Her vitrinde oyalanın, iyice bakın tamam mı? Yıldız meydanı civarındaki dükkanlarda ve bedesten yakınındaki Pamukçu Pazarı ve Kınacı Pazarı kapalı çarşılarında ;bol miktarda doğu işi kuyum görebilirsiniz".

( Yazanın notu: Ben vitrinlerde durup "aa ne güzel, ne ilginç" diye heyecanla bakarken, grup başkanım bana çok kitch diyip duruyordu. Oysa hem rengarenk kumaşların, allı pullu parlak kadifelerin her birine dokundukça mutlu oluyordum. Bana sürekli şaşıran grup başkanıma en sonunda "bak, ben ve benim gibi şehirde yaşayan okumuş, çalışan bir sürü insan var. Size Avrupalı gelen. Ama biz buyuz işte. Bizden oryantallik eksik değildir. Dinlemez ama arabesk şarkıları da pekala biliriz" dedim. İstanbul'da iki yıl kadar bulunmuş grup başkanım, nihayet beni anladı. Ve keyif almalarımla başbaşa bıraktı.)

Açıklamalarım bitti.

Sorusu olan? Grubun 60 yaşlarında hiperaktif üyesi Antonio Garrote elini kaldırdı ve bana çarşıların ismini yazamadığını söyledi. Ben de ona "Antonio, bu bir bulma turu değil, kaybolma turu. Ben tüm isimleri Sevda ne çok şey biliyor diyin diye söyledim size" Herkes gülerek yanımdan ayrıldı...

Grubumu kaybolsunlar diye bırakıp Süryani kilisesinden kültür merkezine dönüştürülmüş Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi’ni görmeye gittim. Yol üzerinde, akşam yemek yiyeceğimiz konuk evine uğradım.Kunduracı Pazarı’ndan yukarı doğru yürüyüp, Kazancı Bedih Caddesi’ne saptım ve birden karşıma yol boyu Urfa’nın sıcaktan korunmak üzere daracık yapılmış , kemerlerle süslenmiş yolları ve bu yolların iki yanında üst katı taş cumba ile dışarıya çıkıntı yapmış taş evleri çıktı. Nasıl anlatmalı bu sokakları? Yol boyunca evler, evlerin kapısında hacca gitmiş olanların astığı arapça yazılı levhalar, hekim dede sokağa yakın bir şifacının kapısında bekleyenler, Nimetullah ca mii’nin güzelim taş işçiliği, karakol sokak ve eski karakol binası , ve Kurtuluş İlkokulu. Okul 19 yy yapısı. Ara sokaklarda kaybolmadan duruyor. Ve en sonunda Kültür Merkezi’ne ulaştım. Kısa zaman öncesine kadar yıkıntı halinde terkedilmiş halde bulunan bina Şanlı Urfa Valiliği’nce restore edilmiş. Kilisenin (1861) olduğu bina, şimdi çok amaçlı, tiyatro, konser, kongre vs salonu olarak kullanılıyor. Bir çocuk kütüphanesi ve içinde dünya edebiyatından seçme çocuk kitapları yer alıyor. Gap projesi’ni bir videoda izleyebiliyorsunuz (ben ertesi gün grubuma izlettim). Manastır bölümü halen restore ediliyor ve bittiğinde halk oyunları, müzik dersleri, dokumacılık gibi dersler verilecek Harran Üniversite’si tarafından.. Etkileyici.

Görevliye buralarda başka eski kilise, ev varsa görmek istediğimi söyledim çıkarken. Bana yolu tarif etti ve oradan yanımda grup başkanı ayrıldık birlikte. Tam dışarıya çıkmış ve köşedeki bakkalın önüne varmışken, üç çocuğun kavga ettiğini gördük. Kapkara saçlı, kapkara gözlü, uzun kirpikli, beya z kazaklı ufak tefek çocuk iki iri kıyıma karşı durmuş bağırıyordu. İki iri çocuk onu iteleyip duruyordu. Yanımda grup başkanımla yaklaşıp çocuğu çektik. Bu arada küfürler havada uçuşuyordu.. Mesele ne diye sorduk. Kara kaşlı-Mehmet- iki köpek yavrusu bulmuş, caminin yanındaki merdivenlerin dibine koymuş, bakıyormuş. Bu iri kıyımlar onları atmak istiyormuş. Öyle etkiledi ki çocuğun köpeklerini koruma azmi. Neyse sakinleştirdik hepsini. Birkaç dakika içinde Mehmet yanımızda yürüyorduk. Bizi o sokaktan bu sokağa, bu yıkıntıdan oraya, terkedilmiş konaklardan restore edilen yeni konaklara gezdirdi durdu. Beklentisiz. Susayıp bir şeyler içerken ona ne iç ersin, ne istersin diye sorduğumuzda utandı. Zorla bir yedigün içirebildik Mehmet’e. Öyle güzeldi ki. Ve temiz. Ve akıllı. Duyarlı.. Ayrılırken sarıldım. Yarın daha kalabalık geleceğiz saat 11’de, sen de gelir misin Mehmet? Gelirim abla ,dedi. Ayrılırken içim ağladı. Belki de hiç göremeyecektim Mehmet''i.Sarılmaktan başka bir şey yapamadığım çocuktu Mehmet.

Ertesi gün gittiğimizde bulamadık onu. Bakkala haber bırakmış, ablama ve abiye selam söyleyin(grup başkanı) , kutlamalara gidip geleceğim demiş. Biliyordum , içime doğmuştu göremeyeceğim. Yine de adresimi bıraktım, telefonumu da. Belki bir gün arar diye. Ne bileyim işte. Bıraktım..


URFA EVLERİ
Sıcaktan korunmak için daracık tutulan sokakların iki yanına kalker taşından yapılan evler oldukça serin tutuyor mekanı. Bir konağı yeniden yapan usta ve ev sahibiyle konuştuk. Taş çok ucuz da işçilik pahalıdır dedi usta. Evlerde haremlik ve selamlık bölümleri mevcut. Dışarıya kapalı evlerin içine girdiğinizde ortasında küçük bir havuzcuk olan avlu karşılıyor sizi. Üst katlardaki odaların hepsi bir terasa açılıyor. Ataerkil ev düzeni bir çok yerde olduğu gibi burada da görülüyor. Evliya Çelebi, şehirde 75 saray olduğundan bahsetmiş o dönemde. Belki de bu konaklardan bahsediyordu..Pencerelerdeki ahşap işçiliği artık çok yerde görülmüyor ama taş işçiliği hala çok özel. Benim gördüğüm yapılmakta olan konakta- her oda ve her pencerede- güzelim taş oymacılığının örnekleri görülüyordu. Mimarı kim diye sordum. Usta geldi yanıma. Abla burda mimar yoktur, biz gördüğümüzü yaparız böyle dedi.. Alçakgönüllü bir biçimde. Düz damlarda uyumanın güzelliğini anımsadım o konağı gezerken. (Henüz bitmemiş ama adı Ruha Konağı olacakmış. Sorun gösterirler) .

Akşam 7 gibi otele döndüğümde elimde çok ucuza aldığım iki kilimimle çok mutluydum. O sırada yanıma, Van’da televizyon kanalına, Hürriyet gazetesi’ne çıkan Mercedes geldi. Bak, diyerek ayaklarını gösterdi. Elinde botlarından birini tutuyordu. Ayaklarında ise, hani camilerde kavuniçi plastik terlikler olur ya onlardan. Kahverenk çorap üstüne giyilmiş 5oo bin liralık terlikler. Gülmeye başladım. Hepimiz gülüyorduk. Kahkahalarla. Sakinleştikten sonra nihayet, " ne oldu" dedim. "Botumun biri kayıp", dedi. "Çalındı "demedi, buna sevindim. "Mercedes, görüyorum kayıp olduğunu, nasıl oldu, anlat" dedim.

Müze’den çıkıp (bizden ayrılmışlardı) Fırfırlı Camii’ne giderken iki çocuk gelmiş yanlarına. Bunları-üç kişi- camiiye kadar götürmüş. Bunlar da ayrılırken, teşekkür edip çiklet vermişler, çocuklara. Bizimkiler camiye girip çıkmışlar ki botun teki kayıp. İmama söylemişler. Otelin adını vermişler. İmam çok üzülmüş. Caminin terliklerini vermiş Mercedes''e. Polise gidilmiş. Polisler gülmüşler önce. Bizimkiler kızınca da ciddiye alıp tutanak hazırlamışlar. Neyse otelin adı verilmiş ve Mercedes, tüm gün o plastik terliklerle dolaşmış Urfa’da. 7 buçuk ta Sıra Gecesi için çıkarken, telefon geldi. Fırfırlı camiinin imamı. "Çok yoruldum ama sonunda buldum botu "dedi bana. Çocuklar botu caminin çatısına atmışlar. İmam etrafın çocuklarına sormuş soruşturmuş en sonunda bulunmuş çocuklar ve tabii bot da. İmam, akşam 9 gibi botu otele bırakacağını söyledi. Biz de çok teşekkür edip ayrıldık. Terlikleri de bırakarak elbette.

SIRA GECESİ
Bir konakta sıra gecesindeyiz. Daha önce uyarmıştım grubu. İsterseniz masada yiyelim diye ama dinlemediler. Ve şimdi sağa sola kaykılıp duruyorlar. Neyse ki yemekler yendikten hemen sonra alçak masalar toplanıyor. Sonra istedikleri gibi bacaklarını uzatıp oturabilirler terasta. Urfa’ya özgü yemekler yeniyor. İçki yok. Gecenin sonunda ise ilk kez içki içmeden bu kadar çok eğlendiklerini söyleyip duruyorlardı. Ve ben de onlar kadar keyif aldım geceden.

Sıra geceleri, bir halk mektebi gibi imiş bir vakitler. Kitaplar okunur, yorumlar yapılırmış. Çocuklar buralarda konuşmayı, oturup kalkmayı öğrenirlermiş.Dostluklar doğarmış sohbetlerden. Usta çırak ilişkisi içinde müzik öğretilir, türküler söylenirmiş. Urfalı sıra gecelerinde türküyü, makamı, usulü notayı öğrenirmiş. Bir tek eğlence değilmiş toplanmanın amacı. Urfa işgal edildiğinde şehrin kurtarılması planları sıra gecelerinde yapılmış.

Urfalılar –kadın, erkek- birlikte ya da ayrı ayrı düzenleyebiliyor sıra gecesini. Bizim olduğumuz yerde, iki oda kadınlara ayrılmıştı. İki oda da erkeklere. Diğer kısımlarda kadın erkek karışık oturuyorlardı insanlar. Tek yabancı bizlerdik. Bir de İstanbul’dan gelen bir çift. Orada evlendiler. Yöresel kıyafetler giymiş bir genç çift ve arkadaşları. Avluda evlenip yanımıza yukarıya geldiler. Kına törenini benim grubumla yaptılar. Grubumdaki herkes ellerine onların verdiği kınayı yaktı. Araceli ise-grubun en yaşlı kadını- verilen kınayı yeşil çay diye yemeye kalktı. Tadı fena değilmiş. Dokunmadı. Yemek yendi, türküler söylendi, oynandı. İlerleyen saatlerde çiğköfte yoğruldu.Gözlerimizden acının tadı çıkıyordu ama midede yanma uyandırmıyordu hiç.

Urfa’nın şıllık tatlısı yendi. Üzerine acı kahve içildi. Acı kahve iki defa verilir, ikisini de için dedim benim gruba. Böylece ardarda acı tatlı ve yine acı tadı tattılar.

Peygamberler şehri, bir yol geçen hanı görünümünde. Gelen kalmış, gitmiş, bir şeyler bırakmış.

Urfa''da benim adımladığım yerlerden geçenler: Hurri, Sümer, Mitanni, Asur, Pers, Helen Seleukosları, Roma, Bizans, Hıristiyan; hıristiyanlar içinde Nestoriyanlar, Süryani ortodokslar, Ermeni gregoryanlar, museviler, Araplar,Araplar içinde Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, yeniden hıristiyanlar-Bu kez Haçlı Ordusu olarak-, Akkoyunlular, ve Osmanlılar ve uzun süre sonra yeniden hıristiyanlar- Fransızlar- . Nihayet yeniden 1921’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti.

Bu denli birbirine karışmış halkların birlikte yaşadığı çok az kent vardır. Ulu cami ''de bir sütun başlığı üzerinde uzanmış- nasıl sığdığını hala anlamış değilim - uyumaya çalışan bir müslüman rüyasında hangi peygamberi görüyordu acaba? İbrahim Peygamberi mi, yoksa yüzünün sureti mendile çıkmış İsa Peygamberi mi, yoksa Nemrut’un Kaleden aşağıya atlayan kızı Zeliha’yı mı ? Yedi çeşit hastalıktan muzdariplerin kurtarıcısı Eyyüp Peygamber’i mi yoksa? Kimi?

Ben heryerinde Şanlı Urfa’nın insanlar gördüm.. Her din ve her dil, ve kökenden. Ve hiç bir dinden, hiç bir dili konuşmayan ve kökeni kimle konuşuyorsa ona dönen..

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 747
favori
like
share