Kentin Tarihi


Diyarbakır Evleri Kentin Tarihi
Toros Dağlarının güneyinde, Yukarı Dicle Havzasında, nehrin sağ kıyısında ve denizden 650 m yükseklikte bulunan (yaklaşık 400 ve 200 enlem ve 380 ve 500 boylam) Diyarbakır, Karacadağ’ın lavları üzerine kurulmuş olup tarihinin, Hitit ve Hurri günlerine kadar indiği (İ.Ö. 3500’ler) kabul edilir. Ergani- Çayönü’de yapılan yeni arkeolojik araştırmalar, buradaki yerleşik düzeni (İ.Ö. 7000’lere indiriyor. Şurası kesin ki; Yukarı Mezopotamya uygarlığına bağlı olarak, zengin ve etkin hinterlandı nedeniyle tarihin her döneminde önemini koruduğu, kentin bundan geniş ölçüde etkilediği anlaşılıyor. Bu nedenle İ.S. 349 yılında, Roma İmparatoru 2. Konstantin günlerinde kentin çevresi surlarla çevrildi. 363’teki antlaşma gereği, Nusaybin’den gelen 40.000 kadar göçmen, kentin hemen batı yakasına yerleştirilmek istenince, Gazi Caddesi boyunca kuzeyden güneye uzanan surlar (367- 375) yıktırılıp batı yönde genişletilerek şimdiki yerini aldı ve böylece kent bir o kadar daha büyütülmüş oldu. Genelde bir kalkan balığına benzetilen kentte İç Kale, kuzeydoğu yönünde ve savunması en kolay köşededir. Fis Kaya ve burası doğu yönde doğal uçurumuyla çok uygun bir savunma ortamı oluşturur. Bugünkü surlar, yaklaşık 5 km kadar olup eni doğudan batıya elimizdeki haritalara göre ~1400 m’ye, güneyden kuzeye 1040’a yaklaşır (~1,5 km2). Diyarbakır Surları başlı başına bir tarihtir. Siyasal güçlere bağlı olarak yakılmış, onarılmış ve büyütülmüştür.
Âmid (veya Karaamid), Hazreti Ömer’in halifeliği günlerinde (634- 644), 27 Mayıs 638’de Arapların eline geçti. Yayınlar bu tarihi daha çok 639 olarak veriyorlar. Ordu, kendi kuşattığında İyaz bin Gunm Mardin Kapısını, Said bin Zayd Urfa Kapısını, Mirazbin Cabal Dağ Kapısını (Harput Kapısı) ve Halid bin Velid de Yeni Kapıyı zorluyorlardı. Güçlü surlar, kenti almada çok önemli bir engeldi. Kuşatma 5 ay sürdü. Kentin Dicle (doğu) Yakasını sürekli olarak vuran kumandana, bir gün köpeklerin girip çıktığı bir kanalizasyonun görüldüğü haberi verilince, Halit bin Velit yanına çok iyi savaşan 80 kadar bahadırını alarak buradan ilerleyip İç Kaleye vardılar. Fetih Kapısını açarak kentin ele geçirilmesini sağladılarsa da hepsi hemen oracıkta şehit edildi. Bunların 21’inin adları bilinmekte ve Hz. Ömer Camisi haziresinde yatmaktadırlar. Başkumandan İyaz bin Gunm, Sasaa’yı kente Vali olarak atadı. Sırayla Âmida’yı Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdanoğulları, Büveyhoğulları, Mervanoğulları, Büyük Selçuklular (1085- 1093), Şam Selçukluları İnaloğulları, Nisanoğulları, Artuklular (1183- 1232), Mısır ve Şam Eyyubileri (1232- 1240), Anadolu Selçukluları (1240- 1302), Mardin Artukluları (1302- 1394), Timur (1394- 1401), Akkoyunlular (1401- 1507), Safeviler (Şah İsmail 1507- 1515) egemen oldular.
Arap dünyasından, Türk dünyasına geçişte Diyarbakır yine, canlı, hareketli ve zengin bir tarih yaşar. Küçük Asyanın alınmasında, Eksik (Eksük) oğlu Artuk Beyin katkısı çoktu. Yeşilırmak Vadisini ele geçirmiş ve oldukça ün kazanmıştı. Ancak aşırı delişmenliğiyle Büyük Selçuklu “Fetih” politikasının önüne geçince, aldıkları yerler Daniş Gazi’ye verilip kendisi geri hizmete alındı. Bu süreçte onu (1086- 91), Selçukluların Kudüs Vadisi olarak görüyoruz. Bundan böyle, kılıcı değil yönetimi yeğleyecek, ancak bunu içine yediremeyip Süleyman Şah’ın kaderine olumsuz katkısı olacaktır. Oğuzların Kayı boyundan (Döğer boyu olarak da tanımlayanlar vardır) Artuk Bey 1085 Amid kuşatmasına da katıldı. Büyük Selçuklu taht kavgası, Artukluların, Kuzey Suriye’yi almalarını kolaylaştırdı ve Haçli Seferlerine karşı çok zaferler kazandılar. Yine de Selçuklu ve Abbasi Halifesinin etkinliği altındaydılar. Moğal, Akkoyunlu ve Karakoyunlu baskısı, başkentlerini değiştirerek tarihsel süreçlerine son verdi. Hasankeyf, Mardin, Diyarbakır ve Harput onların zengin anılarıyla doludur. İşte bu süreçte Amida’nın tarihsel ve kültürel yönüne katkıları oldu. Günümüze erişen gurur verici yapıları var ve çevredekilerle bir bütün oluyor. Belgeler, dinsel, ulaşım ve eğitim ağırlıklı yapıları yanında konutlar için hiçbir bilgi vermiyor. Yine de İç Kaledeki Artuklu Sarayı, Asya Oğuz boyları yurt, konut ve saray bağını, Yukarı Mezopotamya katılımında sergileniyor. Ne yazık ki kültürel tarih verileri çok az. O tarihlerde de bölge, dinsel ve etnik homojenlikten uzaktı. Buna, göçeri Oğuz Boylarının katkısı, etkisi, egemenliği nasıl oldu ve buna bağlı fiziksel çevre değişimi nasıl bir başkalaşım süreci, aşaması yaşadı bilmiyoruz. Selçuklu hoşgörüsü altında bu heterojen kesimle uyum içinde yaşamak, onları kendilerine bağlı bulmak ustaca yönetim gerektiriyordu. Kuşkusuz bunun tek yolu onları bir varlık değer, gerçek olarak kabul etmek ve haklarını korumakla başlıyordu. İnançlarına, ibadethanelerine ve özellikle tapınaklarına karışmamak önemli bir yöntem oldu. Tüm bunların yanında Akkoyunlular ve Karakoyunlular da dahil Amida giderek Türk kenti oldu. Bu oluşum, değişim Osmanlılara çok yaradı. Mayafarkin, Hasankeyf, Mardin, Harput da bu dönemin sırayla önem kazanan siyasal, kültürel ve sanatsal odaklarıdır.
Tarihsel gelişimine bakarak Amida’nın bu süreçteki yeri yadsınamaz. Osmanlıların bu kente bu denli önem vermelerinin altında sadece jeo- politik neden yoktur elbet. Yalnız Diyarbakır değil, Bitlis’in bile bir Türkmen bilinciyle, Oğuz kültürüyyle beslenip dolması yanında, Küçük Asyayı Anadolulu yapan olgunun iyice olgunlaştığı anlaşılıyor. İşte İdrisi Bitlisî böyle bir ortamda yetişti ve Amida’ya da katkısı oldu. Siyasal eğilim ve yönetimi devirme günü yaklaşmıştı. Bir hamle bekliyordu. Osmanlı gerçeği artık bu yöre için bir can simidiydi. Çünkü Safevilerin Doğu Anadolu’daki yönetimi, Şiiliği tehlikeli boyutlarda yayma politikası, Osmanlıları endişelendirmekteydi. Halk ve çevre beyler baskı, eziyet ve vergiden yakınmaktaydılar. İdrisi Bitlisî durumu Sultana iletiyor ve katılma arzusunun büyüklüğünü dile getiriyordu. Bıyıklı Mehmet Paşa görevlendirildi. Bayburt (1514) dahil, doğuda pek çok yer alındı. Silvan (Meyyafarikin), Eğil, Palo (Palu), Erbil ve Kerkük ele geçirildi. Paşa, Amasya ve Sivas Beyleri kuvvetlerini de yanına alarak Diyarbakır’ı kuşattılar. 15 Mayıs 1515’te (bazı araştırmacılar bunu, 9, 10 Eylül olarak da verirler) Âmid ele geçirildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, kentin ilk Osmanlı Valisi oldu. Yaptığı fetihlerden ötürü halk günümüzde de Fatih Paşa Camisi olarak anar (üstünün kaplamasından ötürü Kurşunlu Cami de denilmektedir). İdrisi Bitlisî’ye büyük yardımlarından ötürü, gerekli atamaları yapması için isim bölümü boş bırakılan ferman gönderildi. Kısa sürede yöre güvene kavuştu ve Ustaclu Karahan’ın bası kesilerek Sultan’a gönderildi.
Âmid Beylerbeyi, Osmanlı düzenine göre merkez ve 24 sancak olarak hemen kuruldu. Harput, Akçakale, Ergani, Çemişgezek, Hasankeyf, Siirt, Sancar, Siverek, Silvan ve Nusaybin (toplam 11 tane) sancak olarak bağlandı. Atak, Portuk, Tercil, Cabakcur, Çermik, Sağman, Kelap ve Mihrani (toplam 8 tane) özel statülü sancaklardı. Eğil, Palu, Cizre Hazo ve Genç idaresi babadan oğula geçen daha özerk sancak durumundaydılar. Bunlardan başka zeamet ve timar sahipleri aşiret beyleri de vardı. Böylece Âmid Beylerbeyliği, ulufeli ve yerlikulu askerleri dışında 18.000 askeri eğiten, donatan bir güce sahip oluyordu. Bugün bu sancaklardan bazıları il olmuş veya çevre illere bağlanmış durumdadır.
Kanuni, Diyarbakır’a gelen ilk Osmanlı padişahı olup 20 Ekim 1535’te, İran Seferi dönüşü Âmida’da 22 gün kaldı. Beylerbeyi Hüsrev Paşa’ya verdiği emirle genişletilan İç Kaleyi (1526) gezdi. 29 Eylül 1549’da, yine İran Seferi nedeniyle Halep’ten dönerken yolda hastalanınca Diyarbakır’da 2 kez kaldı. Onun, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi “sözü o günlerinin deyimidir. Karacadağ yaylalarında dinlenip sağlığına kavuştu. Vali Bali Paşa’ya emredip Gözeli’den kente getirttiği (1535) Hamravat Suyu ve kemerlerini inceledi. Bunu Mimar Koca Sinan’a Kastamonulu kalfası Kasım Çelebi yapmıştı. 4 Kasım 1549’da 34 gün kaldığı Âmida’dan İstanbul’a hareket etti. 19. yy. başına kadar kentteki pöhrenkli su donatısı çalıştı. Son yıllarda çok bozulmuş, su kaybına ve yabancı maddelerin karışımına neden olmuştu. Bunun üzerine 1930 yılında bu su, demir borular içine alındı.
1515 yılında Osmanlılara geçen Âmida, yönetim düzenine göre hemen yeni bir sayıma alındı. 1518’de ki bu ilk sayım defterlerine göre kent; Urfa Kapı, Mardin Kapı ve Dağ Kapı Mahallelerinden oluşuyordu. 1515’te kent nüfusu 2/3 oranında azalmış ve yıkık durumdaydı. Hızlı bir bayındırlık çabası başladı. Kentin 12.500 kişilik nüfusu aşağıdaki tabloya göre dağılıyordu.
Bu dağılıma bakılırsa Müslüman çoğunluğun Yenikapı Urfakapı Mahalleleri ekseninde olduğu görülür. Buna kuzey yarı da eklenince, kentin güneyinin Hıristiyanlara ayrıldığı anlaşılır. Buna kesin bir ayrım değil, yoğunlaşma olarak bakmak gerekir. Çünkü Müslümanlara bağlı olarak Yenikapı Mahallesinde Hıristiyanlarda 554 aile reisliğiyle 1. sıradadırlar. Bunu Mardin Kapı ve Urfa Kapı’dakiler izler. Burada toplam aile sayısı 898 olup her biri beşer kişi sayılsa ortalama 4.500 kişiyle, nüfusun %38’i demektir. Urfa Kapı Mahallesi toplam 592 aile reisi ve bekârlarıyla 3000 kişiyi bulup %25 oranına erişir. Bu durumda 1518’de kentin doğu batı ekseninde halkın %60’ı yaşıyordu. Mardin Kapı ve Dağ Kapı’da sayılar birbirine çok yakındır. Buna İç Kale yönetim ve askerleri de katılırsa, kentin Müslümanlarının, güneyden kuzeye doğru giderek arttığı söylenebilir. Kentin kuzeyi güneye oranla fark az da olsa yüksektir. Dağdan esen temiz havadan Müslüman çoğunluğun daha çok yararlanmak istemesi önemli bir etken olabilir. Doğu yöndeki yoğunluk, Dicle Vadisindeki bahçelere, sebze ve meyvecilik gibi gelir kaynağına bağlanabilir. Bu yerleşme düzeni herhalde her dönemde böyleydi. Çünkü Ulu Caminin yerinde bulunan Mar Toma Kilisesi (Katedrali) kentin kuzey yarısındadır. Diğer kiliseler de güneydoğu çeyreğinde sıklaşır. Yahudilerin nerede yoğunlaştıklarını bilmiyoruz. Kentte o dönemde Gregoryan, Katolik ve Protestan Ermenilerin, Ortodoks ve Katolik Rumların, Katolik Keldanilerin, Katolik ve Yahudi Süryanilerin, Yahudilerin dinsel liderleri ve tapınakları vardı. Latil ve Kapuşen İtalyanların sayısı azdı. Osmanlıların gerileme ve çökme döneminde birbirine yaklaşıp kümelenmeye daha gerek duymuş olabilirler. Çocukluk günlerinde top oynadığımız boşlukların, Pazar yerinin, Gavur Mahallesinin, Sami İşmenlerin tuğla ve kiremit depolarının (Kârhane) hep bu çeyrekte oluşu, Yeni Kapı Hıristiyan yoğunluğunun yerleşim alanı olduğunu gösteriyor.
Urfa Kapı Mahallesi
Müslüman Aile Reisi : 390
Hıristiyan Aile Reisi : 23
Yahudi Aile Reisi : 202
Yahudi Bekâr : 16
Yahudi Aile Reisi : -
Yahudi Bekâr : -
Aile Sayıları Toplamı : 592
Bekârlar Toplamı : 39
Mardin Kapı Mahallesi
Müslüman Aile Reisi : 146
Hıristiyan Aile Reisi : 32
Yahudi Aile Reisi : 254
Yahudi Bekâr : 57
Yahudi Aile Reisi : -
Yahudi Bekâr : -
Aile Sayıları Toplamı : 400
Bekârlar Toplamı : 89
Yeni Kapı Mahallesi
Müslüman Aile Reisi : 344
Hıristiyan Aile Reisi : 22
Yahudi Aile Reisi : 554
Yahudi Bekâr : 48
Yahudi Aile Reisi : -
Yahudi Bekâr : -
Aile Sayıları Toplamı : 898
Bekârlar Toplamı : 70

Dağkapı Mahallesi
Müslüman Aile Reisi : 340
Hıristiyan Aile Reisi : 30
Yahudi Aile Reisi : 55
Yahudi Bekâr : 6
Yahudi Aile Reisi : -
Yahudi Bekâr : -
Aile Sayıları Toplamı : 395
Bekârlar Toplamı : 36
Bu sayının bir diğer yönü, mahallelerin, dinlere özgü bir ayrımda olmadığını gösteriyor. Müslüman ve gayrimüslim kesim iç içe yaşamaktadırlar. Belgeler 19. yy. 1. yarısında da durumun böyle olduğunu gösteriyorsa da her dönem için geçerli olmayabilir. Güneydoğu çeyreğinde Getto’ları andırır bir düzen yukarıda açıkladığımız nedene bağlanabilirse de oldukça sınırlıydı. Çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Yiğit Ahmet Mahallesi Ziraat Bankası Sokağında (Çarşı karakolunu Yüksek Fırına bağlayan şimdiki sokak), Hıristiyan komşularımız vardı. Bu, her kentte böyleydi ve onların bir uygarlık ölçüsüydü. Sözgelimi Sivas 1. İzzettin Keykâvus Şifahanesi vakfiyesinde, yapıyı çevresiyle tanıtırken, Keykâvus’un Sivas’ta inşasını emrettiği darüşşifa, “Tokat Caddesi ağzındadır. Dört taraftan: 1. Nizam Yağıbasan tekkesi ile, 2. Medrese-i Selçukiye ile, 3. Sultan bahçesi ile, Mimar Bedrettin menazili ile Papaz Arakil menzili ile, ikinci dölik ve Fırat menzilleri ile, Bakkal Hüseyin Menzili ile, 4. Mezkur Tokat Caddesi ile mahduttur. Kapısı bu caddeye açılır” denmektedir.
İlk sayımından 22 yıl sonra yine Kanunî günlerinde Âmida Beylerbeyliğinde 1540 yılında yapılan 2. sayım, kent nüfusunun %50 arttığını gösteriyor. Mahalle mescitlerinin dışında bugüne erişen büyük camilerin bazıları bu dönemdedir. 1518’deki 2300’ü aşan hane sayısı 3400’e yaklaşır. Mahalleler küçülür ve sayıları 69’a erişir. Kaynaklara göre bu rakamlar değişebilmektedir. Bunlar arasında gördüğümüz Taceddin, Şeyhmatar gibi isimler, bunların yaptırdıkları yapıları tarihlemede de sağlam kapnak olmaktadırlar. Bu arada gayrimüslim kesimin, Yahudi, Şemsi, Nasturi, Süryani ve Ermenilerden oluştuğu da anlaşılıyor. Bu gelişim ve güven kenti canlandırdı. Kırsal kesimden gayrimüslim kesimin, zanaat sahipleri göç ettikçe ticaret arttı. 1540 sayımına göre Âmid Sancağı yani kent merkezinin nüfusu 142.576’dır. Eyalet 423.270 kişiydi. 1520- 30 yılları arasında Amid’in Ankara’dan daha ileride Konya ve Sivas’ın 3 ve Tokat’ın 2 katına eriştiğini görüyoruz.
Yaygın dilin Türkçe olduğu Âmida, Uzakdoğuyu batıya, güneyi kuzeye bağlayan önemli bir kavşakta olduğundan, tarihin her döneminde, siyasal, askerî yönü yanında canlı bir ekonomi de yaşadı. Bu değişik etnik topluluğu bir arada tutmaya yol açtığı gibi bunlara bağlı olara ticaret, dokuma debbağlık, el sanatlarında da önemini korudu. İpek, pamuk, tiftik, sahtiyan, deri, şişe, çömlek, testicilik, bakırcılık ve kuyumculuk önemli dallardandı. 16. yy.’da ünü çok yayılan kuyumculuk mesleğinin pirî Ahmet Çelebi’ydi. (1523-1601) 1567 yılında Diyarbakır Valiliğine getirilen Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezir Hasan Paşa, kuyumcular için ünlü Kapalıçarşı ve Hanını yaptırdı. Sonra buna Ketenciler Çarşısı da eklenecektir. Padişah 4. Murat Bağdat’ı aldığında “Emâkin-i Mübareke” süslemelerini buradaki kuyumculara yaptırdı. Diyarbakır’da ilk gazete 1869’da yayımlandı. O tarihte Osmanlı sınırlarında ancak 24 ilde gazete çıkarılıyordu. Kurt İsmail Paşa, Diyarbakır’da ilk matbaayı (1869) kurdu. Gazetenin ilk sayısı burada basıldı. 1810 yılında Ergani- Maden ocağı işletilmeye başlandı. İç Kale’de bir dökümanhane vardı. 1908’de Ziraat Bankası kuruldu. Van, Erzurum, Sivas, Rakka ve Musul eyaletleriyle çevrildi. Âmida’ya bu nedenle Paşa Sancağı denir. Cihannuma burayı 8 Kürt Beyleri Ocağı, 11 Osmanlı Sancağı ve devlete tabi 5 hükümet olarak belirler. Evliya Çelebi, ahalinin Türkmen, Arap, Acem, Kürt ve Ermenilerden oluştuğunu yazar. Batılılaşma döneminde yönetimsel dağılım (idarî düzen) değişince Diyarbakır, vilayet oldu (1867 yılı). Osmanlı siyasal ve askeri düzeninde, özellikle İran seferlerinde Âmida çok önemli bir üs olduğundan, yönetim buraya hep çok seçkin sadrazamlarını büyük vezirlerini gönderiyor, güçlü aktif bir orduyu hazır bulunduruyordu. Bu özen, Diyarbakır’ın kültür, edebiyat, şiir ve müzikte de çok geliştiğini gösteriyor. Kuşkusuz mimarlığı da bunun dışında kalamazdı.
Günümüze erişen yapılarda çok daha fazlasının yıkıldığını belgeler kanıtlıyor. Evliya Çelebi gördüklerinin adlarını vermektedir. 1900’daki bir salnamede, kentte 24 cami, 21 mescit, 8 hamam, 1 belediye, 1 hastahane, 6 tekke, 11 kilise, 20 han, 1 basımevi, 1 üstü örtülü çarşı, 3 kitaplık, 11 medrese, 13 çeşme, 1 askerî rüştiye, 1 mülki rüştiye, 1 öğretmen okulu, 5 ilkokul, 10 sübyan okulu, 9 Hıristiyan okulu, 2 yabancı okul, 1 Yahudi okulu, 1 sanat mektebi ve 1 idadî adı geçiyor. Bugün bunların ancak %10’u ayaktadır.
Günümüze erişenlere dikkat edilirse İslamî yapılar Ulu Cami dışında Akkoyunlulardan daha eskiye inmez. Hazreti Süleyman Camisinin geçirdiği değişiklik ve tarihlerini Diyarbakır Camileri yayınımızda açıklıyoruz. Büyük Selçukluluk ancak Ulu Camide onarım yapacak süre kaldılar. Anadolu Selçukluların Sultan Şüçaeddin Kümbeti oldukça onarılmış ve kare plânı ve 2 katlılığı dışında değişmiştir. Bunların da Ulu Camiyi onardıkları yazıtlarından anlaşılıyor. Artukluların kent içinde kendi adlarıyla anılan yapıları sınırlıdır.
Akkoyunluları izleyen Osmanlılar da bu yerel ve yöresel (Yukarı Suriye) özelliklerinin dışında kalamazdılar. Öyle ki, Bir Nebi (Peygamber) Camisinin bunlardan birine maletmek tam olarak mümkün olmaz. klâsik Dönem Osmanlı günlerinin İskender Paşa, Behram Paşa gibi camilerinde bile bunlar varlığını sürdürür. Mimar Koca Sinan’ın doğrudan buradaki bir yapıya ayıracak vakti yoktur. Mahalle mescitleri durumundaki kâgir kemer ve kolona oturan ahşap kirişlemeli toprak damlı enine plânlı yapıları daha sonra da devam edecek olup zaten tarih boyunca evlerde de kullanılan bir yöntemdir.
Diyarbakır’daki yapı kaybını sadece bakımsızlığa bağlamak doğru değildir. Bu nedenlerden sadece biridir. 1114- 15 yılı yangınında Ulu Caminin, temeline kadar yıkıldığını kaynaklar belirtiyor. 1711 ve 13’te 2 yangın daha bu yapılara zarar verir. 1912’de de bir yenisi görülecektir. 1803, 1819 ve 1831 ayaklanması da doğrudan ve dolaylı kente zarar verdi. 1819 kıyımında İç Kaleden atılan top mermileri, Nasuh Paşa Camisi üst yarısı ile Bıyıklı Mehmet Paşa Camisi avlu kuzey duvarı ve buradaki işlemeli kıpısını yıktı. Şeyhzadeler Konağı önemli ölçüde zarar gördü. 1830’larda Ulu Cami ve 5 Mayıs 1828’de Behram Paşa Camisi minaresine yıldırım düştü ve ancak 1930’da onarılabildi. Aynı kış, Melek Ahmet Paşa Camisi minaresi de zarar gördü.
Diyarbakır’ı Mart 1754 ve Aralık 1894’deki kolera salgını adeta boşaltır. Son ki Hüsrev Paşa Mahallesinde başlamış ve 1895’e kadar sürmüştü. Aralık 1790 Taun ve 1916 Tifüs salgınları da ünlüdür. Bu arada yapılara düzenli ve kesintisiz bakım yapıldığı düşünülemez. Karacağdan püsküren kalın lav tabakası üstüne oturan kentin depremden zarar görmediği anlaşılıyor.
1874 Diyarbakır salnamesinde 130 kadar çeşme ve 1869 tarihlisinde hamamlar için ayrıntılı bilgi vardır. Bunlardan ancak 6- 7’si günümüze gelebilmektedir. Dede Korkut Oğuznamelerinde de adı Hamid olarak geçen Diyarbakır ne yazık ki bugün tarihi görüntüsünü büyük ölçüde yitirmiştir. Kırsal kesimden kente hücum, sosyal, kültürel, geleneksel, sanatsal (dil, edebiyat, düşün, müzik) bir yok olmayı beraberinde taşımıştır. Bu nedenle yeni yeni çalışmalarla, korunması gerekli yapıların her yönüyle incelenip yayınlanması ulusal bir zorunluluk olmuştur. Kısa süre sonra bunların pek çoğunu yitirsek şaşmayalım. Ünlü Diyarbakır evleri de öyle oluyor. İşte bu gerçekler, yayınımızın itici gücü oldu.
Kentin suları hakkında yerli ve yabancı yazarların, değişik tarihli gezginlerin kısa notlarını da ekleyerek verdikleri bilgiler birbirini tamamlar durumdadır. Mimarî ağırlıklı yanımızda bu konuya eğilmiyor ancak çok kısa olarak değinmekle yetiniyoruz.
- Urfa Kapısının hemen dışında, sur duvarının eteğinde, tepe üzerinden bir suyun fışkırdığından,
- Kente girdiği yerde Ulu Cami ve çeşmelere doğru kollara ayrılan, dereyi andırır,
- Bir Ermeni misyonerinden iletilmek üzere, kale içinde yer alan 3 çeşmeyi ve buna bağlı birçok değirmeni çalıştıran bir sudan,
- Nasır-ı Hüsrev’e göre beş değirmen taşını çevirecek kadar güçlü bir sudan sözediyor. Evliya Çelebi buna “kent sularından kaynaklanan bir su, değirmenleri döndürüyor, saraya kadar ulaşıyor, şelâle ve sel haline dönüşerek Dicle’ye karışıyor.” bilgisini ekler.
Bilindiği gibi, Diyarbakır surlarını batı ve kuzey yönünde bir yapay kanal savunmada yardımcı olmak üzere dolanıp, Fis Kayasından aşağıya akıyordu. Bu kaynaklar, böylesine bir kanalı besliyor olabilir. Bilindiği gibi Urfa Kapısının biraz güneyinde içeride, sur duvarına bitişik, günümüze kadar gelen, ancak son 10- 20 yıldır çalıştırılmayan bir değirmen vardır. Herhalde bu sudan yararlanıyordu.
Diyarbakır batıdan doğuya (bağlar semtinden kente doğru) az inişli (eğimli) bir düzlük üstünde olduğundan kentin (sur içi) batı yakasından surlarla beslenmesi topografyasından kaynaklanıyor. Ali Pınar Köyü ve kaynağı, Hamravat Suyu, Çifte Kapının hemen içindeki Ayn Zeliha Gözesi hep bu yöndedir. Kentin kuzeydoğusunda yer alan İç Kale suyunun nereden geldiği gizli tutulduğu için bilinmemektedir ve buradan doğuya akan sular günümüzde de birkaç değirmen çalıştırıp, bahçeleri sulayarak Dicle’ye karışır.
Bâkılâ diye adlandırılan su için bir bilgiye sahip değiliz. Ancak sur içindeki pek çok çeşme kuşkusuz göze ve sularla besleniyordu ve bir savunmada halkı aylarca, yıllarca besleyecek çaptaydı. Diğer yandan, İç Kaleden doğuya, Dicle’ye inen bir gizli yol gibi, Mardin Kapısını, Dağ Kapısına bağlayan ve kenti ortasından, güneyden kuzeye ikiye bölercesine uzanan bir yer altı geçidinden kaynaklar sözetmiyor. Bunun, İç Kaleye bağlanmadıkça kime ne yararı olabilir? Oysa Gabriel burada kentin en eski dış surundan sözeder. Bu, Özsezgin’nin üstünde durduğu bir geniş kanalizasyon olabilir. Diyarbakır’ın çok düzenli bir kanalizasyonu vardı ve herhalde Roma günlerindendi.
Diyarbakır, Karacadağ’dan doğuya doğru uzanan az eğimli alanın son sınırında yer alır. Dicle Vadisi kenti doğu yönde sınırlayarak güneyde batıya dönerek Mardin Kapıya kadar uzanır. Bu yaka kentten gelen, değirmenleri çeviren kullanılmış su ve kanalizasyonla beslenen Esfel Bahçeleriyle (halk efsel de der) sarılıdır. 12. yy. da burasının yine bu biçim ve amaçta kullanıldığını bir belge gösteriyor.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1952
favori
like
share
burak_narin_56 Tarih: 16.01.2009 00:22
paylaşımın için tşk edrim
MARDINLI1986 Tarih: 24.08.2007 15:31
Diyarbakır “Taşlar” la “Düşler”in Toplamıdır
“Bir zamanlar Karacadağ'ın Tepesi'nde, dağ büyüklüğünde bir ejderha yaşarmış. Ejderhanın ağzından çıkan alevler kasıp kavururmuş ortalığı. Günün birinde bir zincir şakırtısı duyulmuş. Zincir dağın içine inerek ejderhayı boynundan yakalamış ve göklere çekmiş. Halk böylece kurtulmuş bu ateş saçan ejderhadan...
Derler ki; Karacadağ'ın taşları işte o ejderhanın ağzından çıkan alevler nedeniyle yanmış, kararmıştır...”

Diyarbakır “taşlar”ın kentidir,
Diyarbakır “düşler”in kentidir... Diyarbakır “taşlar”ın “düşler”le buluştuğu yerdir.
Yüzbinlerce yıl önce Karacadağ gibi volkanik dağların kraterlerinden püsküren lavların, yüzbinlerce yıl sonraya armağanıdır Diyarbakır...
Diyarbakır “taşlar”ın başında “bazalt” gelir...Yerkürenin derinliklerinden günyüzüne püsküren lavlar “bazalt”laşırken yüzeyde ya da derinde oluşuna ve çabuk ya da soğumasına bağlı olarak gözenekli veya gözeneksiz olurlar. Diyarbakır'da bazaltın gözeneksiz olanına “erkek taş” gözeneklisine ise “dişi taş” denilir. Gözenekli dişi taşın işlenmesi o denli kolaysa, gözeneksiz erkek taşın işlenmesi de o denli zordur. Gel gör ki, bu iki taş da Diyarbakır mimarisine can verir, ruh katar...
“Erkek taş” azdır; yapıların özellikle söve , lento, sütun, başlık, havuz, pencere, kapı gibi yük binen bölümlerinde kullanılır. Kemerler onunla direnir...
Yazıtlar onunla dile gelir... Ustaların hüneri taşın sertliğini unutturur. Ne denli zor işlenirse de, estetiğinin kalıcılığını onu Diyarbakır yapılarının bir vazgeçilmezi yapmıştır...
“Dişi taş” “erkek taş”ın yandaşıdır. “Erkek taşı”ın yanı başındadır her daim. Birbirlerini tamamlarlar; tıpkı yaşamda erkeğin kadını, kadının erkeği tamamlaması gibi... Taşı sıradan olmaktan çıkaran ise, ustanın “düş”ü ve elindeki murcu, madırgası ve tarağıdır. Taşın böğrüne her bir iniş-kalkış ustanın düşüne biraz daha yaklaşmasıdır...
Taşların düşlerle buluştuğu yerdir Diyarbakır...Taşlarla düşlerin toplamıdır....
Taşların ve düşlerin kenti olan Diyarbakır, gizemli duruşunun arkasında tarihin büyük adımlarını saklar. Bu sadece Anadolu tarihinin değil, insanlık tarihinin büyük adımlarıdır. Kesintisiz, sürekli ve görkemli...

DİCLE :BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Düşünmeyi becerebildiğinden bu yana insanoğlunun en büyük sorusu ortak bir merakımızı ifade eder. “Önce ne vardı?”
Değişik kültürler bu soruya benzer yanıtlar vermeye çalıştılar. Efsaneler ve inançlar, bu meraka yönelik çeşitli çözümler ürettiler. Eğer bir başlangıç aranıyorsa ve bilgi ile henüz keşfedilmemiş ise Anadolu kültürlerinin bugünde yaşayan yalın anlatımı girer devreye. Böylesi bir durumda Anadolu insanı “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlarlar söze. Bu söz, hem gerçeğin hem de düşlerin yolunu açar bize...
Yaratılış efsaneler birbirine benzer. Yunan kaynaklı batı anlatımları, “önce kaos vardı” diye söze başlar ve ilk varlık olarak toprağı öne çıkartır. Doğulu anlatımlar ise, “önce su vardı” diye söze girer ve toprağı suların içinden yaratır... Başlangıç sıralamaları ne olursa olsun, su, toprak ve hava varoluşun ilk üç temel maddesidir. İnsanoğlu bu önceliklerini, ilk tanrılarını anlatırken de kullanır.
Diyarbakır'ı anlamak/anlatmak için de söze “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlamak yanlış olmaz. Ama “Diyarbakır'dan önce ne vardı?” diye sorgulayacak olursak, cümleyi tamamlamak gerekecektir. : “Bir varmış bir yokmuş... Dicle diye bir nehir varmış; azgın, deli ve bereketli.”
Dicle, 1900 km uzunluğunda bir su yolculuğunu ifade eder. Maden suyu adıyla Elazığ'ın Maden ilçesi yakınlarından doğar ve çeşitli su kollarının katılımı ile büyüyerek Basra Körfezinde kardeşi Fırat ile iyice yakınlaşarak denize akar. Dicle'nin 523 km'si Türkiye toprakları içinde kalır.
Dicle tek başına akıp giden değil, kardeşi de olan ve onunla birlikte anılan bir nehir! Onun milyonlarca yıllık öyküsü hep Fırat'la birlikte anılmıştır. Dicle ile Fırat'ın bu uzun yolculuğu sadece sıradan bir su yolculuğu değildir. Bu iki kardeşin birlikteliği, kutsal kitaplarda başlayan bir yol arkadaşlığı, insan oğluna uygarlık kapılarını açan bir “kültür yolu”dur. İnsanoğlu ilk bereketi, ilk hasadı, ilk kentleri, ilk tapınakları ve ilk yazıyı bu iki nehir arasında var etti. Bu iki nehir arasına, her kültür kendi özel diliyle ama saygıyla yaklaştı. Uygarlıkların bu olağanüstü başlangıç noktasına, ortaklaşa Mezopotamya (İki nehir arası) adını verdik. Zaman içinde de Mezopotamya kavramı, bir bölge olmanın ötesine geçti ve uygarlığın başlangıcı ile eş anlamlı hale geldi. Dicle Mezopotamya'dır; Dicle Uygarlıktır. Geçtiği, gezdiği bütün coğrafyalara sadece bereketi değil, uygarlığı da taşır. Sadece Mezopotamya'yı Anadolu'ya, Anadolu'yu Mezopotamya'ya bağlamakla kalmaz; Doğu'u Batı'ya Batı'yı da Doğuya bağlar.
Dicle, aynı zamanda bir düşler imparatorluğudur. Geçtiği coğrafyaların toprağı gibi edebiyatına, sanatına, folkluruna, , efsanelerine de bereket taşıyan bir düş ve düşünce suyudur. Dicle'nin bereket yaratan suları kadar, azgın ve yırtıcı akışı da derin izler bırakmıştır. Yunan mitolojisine göre, Asyalı Nympha kaplana dönüşmüş olan Dionysos'tan çıkarken bir ırmağın kenarına gelir. Ancak ırmağı geçebilmek için Dionysos'un kollarına sığınmak zorunda kalır ve ondan gebe kalır. Doğan çocuğa, sonradan Med soyuna adını verecek olan Medos adı verilir. Dionysos ve Nympha'nın birlikte geçtiği ırmağa ise Tigris (Kaplan) adı verilir. Bu mitos, Dicle Irmağı'nın Batı dillerindeki adını yaratır. Anadolu insanı düşler dünyasına bir başka Dicle söylencesini daha katar. O'nun bereket ile dehşet arasındaki varlığına “adalet” duygusunu ekler. Yöre halkının inanışına göre, Dicle'nin kaynağından Basra Körfezine ulaşan yol haritası Danyal Peygamber tarafından çizilmiştir. Allah, Danyal Peygambere bu görevi verdiğinde onu şöyle uyarır:

“Elinde asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından başlayarak bir çizgi çiz, su arkandan gelecek. Ancak yetimlerin, dul kadınların, fakirlerin vakıfların malına ve mülküne yetiştiğin zaman güzergahını değiştir ki, su bunlara zarar vermesin.”

Dicle'nin akış güzergahındaki ziksakları, mendereslerin, yer değiştirmelerin yöre halkınca yorumu böyledir. Dicle dehşetli bir sudur ama aynı anda adildir de... Bereketin ve uygarlığın kalıcılığı adil olmasından geçer... Bu deli ve hırçın su, Diyarbakır önünde bereketini ve adaletini kanıtlamak istercesine geniş bir deltaya yayılır. Sanki Diyarbakır etrafında oyalanmak istercesine yavaşlar. Diyarbakır'da üzerine yerleşmiş olduğu lav sahanlığından onun bereketini ve adaletini taşıyışını seyretmeye doyamaz.
Dicle ile Diyarbakır birbirine yakışan iki aşık gibidir. İkisi de birbirini besleyen, güzelleştiren iki aşık... Bu yüzden Diyarbakır hep bir “Dicle Başkenti” olarak anılır. Taşlarla yaratılmış, taşlarla var edilmiş bir kültür başkentine, Diyarbakıra, gerçeklerden ve düşlerden örülmüş bir deli su , Dicle eşlik eder.
Bu aşk, aynı anda, binlerce yıllık bir vefadır.

MEZOPOTAMYA'NIN KİLİDİ: DİYARBAKIR
Dicle ve Fırat adlı bu iki kardeş nehir, milyonlarca yıl geçtikleri dağlardan ve ovalardan kopardıkları tonlarca bereketli toprağı Basra Körfezi'ni yığar. İlk uygarlıklar bu bereket birikiminin etrafında ve bu iki nehrin arasında kalan Mezopotamya'da oluşmaya başlar.

Kendisine başlangıç izleri arayan insanoğlu, Mezopotamya denilen toprak üzerinde gerçekleştirdiği inanılmaz değişimi bugün artık biliyor. Arkeoloji dünyası Mezopotamya'yı, diğer bir değişle, başlangıç izlerini genişletiyor. Yeni bilimsel vurgular ve veriler, daha kuzeydeki başka “başlangıç noktaları”na işaret ediyor.
Günümüzde beş bin yıl öncesine ait Sümer ve Akad metinlerinde “Subartu” adlı bir bölgeden söz edilir. Subartu, Dicle ile Fırat arasındaki bölgenin adıdır ve tıpkı Mezopotamya gibi “Irmaklar arası” anlamına gelir. Buraya yerleşmiş halka da “Subaru” denilir. Yukarı Dicle boylarının ilk medeni halkı Subaru'lardan sayılan Hurrilerdir.
Dicle'nin doğduğu topraklar bereket sunmadan, çevresindeki insanlara uygarlığın zemini kurmadan , nimetlerini onlarla paylaşmadan aşağılara akıp gitmesi de adil değil. Nitekim bilim ve kültür çevreleri Mezopotamya bereketinin yayıldığı bu toprakları “Bereketli Hilal” olarak nitelendiriyorlar. Güneydoğu Anadolu Bölgesi “Berekteli Hilal”ın karnı ve iki ucu arasında kalan büyük ve geniş bir coğrafyadır. Bu toprakların önemli bir kent olarak Diyarbakır, bir anlamda Mezopotamya'nın kuzeyde yer alan kilididir.

ÇAYÖNÜ:
Diyarbakır çevresinde yapılan araştırmalar, bölgedeki uygarlık izlerinin Orta Paleolitik Döneme kadar uzandığını gösteriyor. Diyarbakır'ın Ergani ilçesi yakınlarındaki Çayönü Tepesi'nde insanlığın aradığı başlangıç izlerinden birini sunuyor. Bu nedenle de arkeoloji dünyasının ortak noktalarından birini oluşturuyor.
İstanbul Üniversitesi'nden Prof.Dr. Halet Çambel ile Chicago Üniversitesi'nden Prof.Robert J.Braidwwod'un başlattığı kazılar arkeoloji dünyasında heyecan verici sonuçlar ortaya çıkarttı.
Çayönü kazıları, Yakın-Doğu'nun en büyük Neolotik topluluklarından birini ortaya çıkardı. Her türlü bilimsel tespitlerden geçmiş bulgulara göre, Çayönü bizi, 9.500 yıl önceki yaşamla tanıştırıyor. Avcılık ve toplayıcılık dönemini geride bırakmaya çalışan insanoğlunun üretici ve yerleşik döneme geçişini belgeliyor. Çeşitli evreler halinde ortaya çıkan bulgulardan öğrendiğimize göre, Çayönü sakinleri “bitki yetiştirmeyi ve hayvan beslemeyi” biliyor, belli bir plan anlayışına ve yapı tekniğine göre gerçekleştirilmiş evlerde oturuyorlardı. Ele geçen aletler arasında, obsidyen ve kemik aletler, renkli taşlar ve bakırın işlenmesinden elde edilen iğne gibi çeşitli objeler vardır. Çayönü sakinlerinin buğdayın ilkel türünü yetiştirdiklerini; koyun, keçi, domuz ve köpeği evcilleştirdiklerini; obsidyenden yontma taş aletler yaptıklarını, aşındırma yöntemi ile bazalttan çeşitli öğütücü ve ezici aletler geliştirdiklerini biliyoruz.
M.Ö. 7250-6750 tarihleri arasında yerleştirilen ilk köy kuruluşları ortaya çıkartılan yapı tipleri de çeşitlilik gösteriyor. Yuvarlak planı kulübe yapılar, ızgara planlı yapılar, kanallı yapılar ve hücre planlı yapılar. Bu yapılarda; taş temeller, oda, mutfak, depo, kiler, atölye, meydan ve mezarlık gibi giderek özelleşen mekanların oluştuğu da görülüyor.
Bilim çevrelerinin tespitlerine göre, Çayönü yalnız Anadolu değil bütün Güneybatı Asya ve Eski Dünya'da günümüzden 9 bin yıl önce ortaya çıkan “İlk karma besin ekonomisini gerçekleştirilen insan topluluklarının yaşadığı yer olarak kabul edilir. Geliştirdikleri özgün mimari kadar, kullandıkları aletler, hem bir ekonomik hayattan hemde bir kültürel çevreden söz edilmesine kaynak olmaktadır.

HASUNİ MAĞARALARI:
Prof.Dr. İ.Kılıç Kökten tarafından yapılan bilimsel bir araştırmada Diyarbakır çevresinde 1161”i yapay; 2418”i doğal olmak üzere 3579 mağara ve kaya sığınağı tespit edilmiştir. Benzer şekilde yine bölgede, sakladıkları bilgileri insanlıkla paylaşmayı bekleyen yüzlerce höyük bulunmaktadır.
Silvan ile Hasankeyf arasında yer alan Hasuni Mağaraları'nın Mezolotik dönemde yerleşme yeri olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. Anadolu'nun en eski mağara yerleşimlerinden biri olan Hasuni, antik dönemde özellikle de Hıristiyanlığın ilk yapıldığı dönemde ve Ortaçağda'da önemli bir yerleşim alanı olmuştur. Bugün hala yollar, merdivenler, sarnıçlar, su yolları, kaya kiliselire ve dokuma atölyeleri gibi sosyo-kültürel amaçlı yapı birimlerinin kalıntılarını görmek mümkündur.
Hasuni mağaraları özel tarih ve doğa birikimleri nedeniyle yasal koruma altına alınmıştır.

BIRKLEYN MAĞARALARI:
Antik dönemde Dicle'nin doğu kolu olarak bilenen Bırkleyn (Dibni) Suyu'ndan Anadolu ile Kuzey Mezopotamya arasında en kolay geçiş sağlayan yollardan biri geçer. Bırkleyn Suyu bu antik yol ile kesişmeden önce yerin altına iner ve doğal bir tünelden geçtikten sonra yeniden yeryüzüne çıkar. Bu özel oluşuma Bırkleyn Mağaraları ya da Dicle Tüneli adı verilir. Antik dünyada, Bırkleyn Suyu'nun kaybolduğu bu yere “dünyanın bittiği yer” gözüyle bakılmıştır. Plinius, bu geçidi “ölülerin yer altı dünyasına giriş yerlerinden biri” olarak yorumlar.
Belki de bu inanış nedeniyle Asur kralları I.Tiklatpileser ve III. Salmanassar bu özel yere kabartmalar ve yazıtlar bırakarak “ölümsüz” olmayı denediler. Birbirine paralel uzanan iki kayalığın içinde üç mağara vardır. Güneydeki kayalığın altında ve içinde Bırkleyn Suyu'nun açıktan aktığı 1 numaralı mağarada, Asur kralları I.Tiglatpileser'e ait (M.Ö 1114-1076) kabartma ile çivi yazılı kitabe; III. Salmanassar'a ait (M.Ö. 859-828)kabartma ile iki adet çivi yazılı kitabe bulunur. 2 numaralı mağaranın girişinde ise, antik çağa ait yapı kalıntıları ve yine III.Salmansar'a ait kabartma ile iki adet çivi yazılı kabartma yer alır. Diğerlerinden daha büyük olan üç numaralı mağara ise, bir doğa harikasıdır. Onbinlerce yılda oluşan sarkıt ve dikitleri ile bu mağara, yöre halkı tarafından astım tedavisinde kullanılmaktadır. Yine bu mağarada Kuzey Mezopotamya'ya özgü, Hassuna-Samarra seramikleri bulunmuştur.