Kentin Kimliği


Diyarbakır Evleri Kentin Kimliği
Siyasal tarihini yukarıda özetlediğimiz Diyarbakır’ın sosyal, kültürel, ticaret ve inanç gibi yönlerini hiç yoksa yüzyıllarla haritalara dökmedikçe, bunların yansıyacağı mimarlık çevresini çözemeyeceğiz. Evliya Çelebi, gördüğü yapıları belirtiyor ve günümüze uyuyor. Ancak sözgelimi belgelere dayanarak çıkarılan mescit, hamam gibi yapıların rakamlarına bakıldıkça ve mevcutlar buna eklendiğinde ~1,5 km2 lik sur içine yollar, meydanlarla birlikte bunların nasıl sığacağını düşündürüyor. Bunlar genel bir dizin olup, hepsinin birden varlığını kabul etmek çor. Yıkılanların yerine yenileri yapılmış olmalı. Bir devingenlik var ki Kanunî günlerinde, 25 yıl arayla 2. sayıma gerek görüldü. Bu hızlı değişimin konut mimarlığına nasıl yansıyacağı da ayrı bir sorundur. Yenileri yapılırken, yorum değişmeleri de izlenemiyor. Bu nedenle en yaşlısından daha eski Diyarbakır konutu için varsayımlar başlıyor. 16. yy’a inen Şehzadeler Konağı, onun batısındaki ve İskender Paşa’nın 3 kubbeli yapısı siyasal gücün ürünüdür. Hemen bunun yanında, İskender Paşa’nın kendi haremlik binası veya Şehzadeler Konağı doğu bitişiğindeki yine haremlik evin aynı yüzyıla indiği bilinmiyor. Hassa Mimarlık Ocağının ürettiği bir yapı kadar güçlü değildir bu konutlar. Halkın kendi olanaklarıyla, ekonomik gücüyle ve o dönemdeki istekleriyle ilişkilidir bu ürünler. Ailenin boyutlarıyla yakın bağı vardır. Doğum, ölüm, miras gibi kaçınılmaz olaylar bunların boyutlarını, özellikle bakımını yakından ilgilendirir. Çok köklü bir aile, anılarına o denli bağlı kalarak bu konutlarda yaşamını sürdürmedikçe, bunların 200- 300 yıldan daha fazla dayanacağını sanmamak gerekir. Öyleyse 400 yıl önceki konutun bunun yorum, tasarım olarak (üslûp) aynı olduğunu kestirmek zor. Diyarbakır’ın bir şansı, çok daha ömürsüz olan ahşap yerine bunların taş, dahası bazalt oluşu.
Amida’nın 638’de İslâm Arap dünyasının eline geçmesi arkasından, ne kadar sürede bir “Müslüman Kenti” görünümüne girdiğini bilmiyoruz. Yunanlıların İzmir’e girdiklerinde Hükümet Binasına kendi bayraklarını asmaları veya Fatih Sultan Mehmet’in ilk Cuma namazını Ayasofyada kılması kadar günlük bir olay değil. Bu kimlik değişimi çok ince dengelere oturuyor. Birikim, deneyim, süre, ilgi, güç ve bilinç istiyor. Bunu çok iyi bilen Fatih Sultan, kentin hemen onarımını isterken değişim sürecini başlatmış oluyor. Diyarbakır’da da bu değişim belgelere yansımıyor. Ancak; yukarı Mezopotamya’nın bu önemli ve tarihsel kenti, Yukarı Suriye coğrafya ve kültür alanı içinde olsa bile, kendine özgü bir bütün ve kendine özgü mimarlık yorumunda olduğu anlaşılıyor. Sözgelimi Gazi Antep’e, Adana’ya yansıyan minare şerefesi burada görülmez. Artukluların uydukları “Mardin, Kızıltepe Ulu Camileri gibi enine plânlı bir örnek Silvan’da var da Diyarbakır’da yok. Sur için sıkışmış olmak mı buna elvermedi bilinmez. Amida’nın bu dönemde- mimarlık çevresi olarak Araplaştığına buranın coğrafyasının ve çok belirleyici olan yapı gerecinin de olanak tanımadığı anlaşılıyor. Dantelli bir kemeri Zinciriye Medresesi dışında başka yerde göremiyoruz. Konut mimarlarının bu yeni sahiplere, alıştığının dışına çıkarak, sıcak baktığını sanmamak gerekir. Ancak bunu söylerken Diyarbakır konut mimarlığının kesin olarak o dönemde de, gördüklerimiz türünde veya çok yakın olduğunu belgelere dayanmadıkça söylemek ancak bir varsayım. Arap halkının bu tarihsel kenti, kentin sosyal kimliğini değiştirecek ölçüde bir göçü gerçekleştirmediği sezgisindeyiz.
O kadar değilse bile belli kaygılar, kentin Oğuz boylarına açıldığı günlerden, Osmanlılara geçtiği 1515’e kadar da sürüyor. Giderek katlanılmaz boyutlara erişen batıya göç karşısında, Büyük Selçuklu Sultanının, Küçük Asyayı yeni yurt edinme politikası “Anadolu ve Turcia” kavramlarını yarattı. “Atlı Göçebe” olan bu süvari alpleri toprağa bağlama politikası dünya çapında üstün bir yerleştirme “İskân” aşamasıdır.
Belgeler, bilgiler, bu göçebe topluluğun kırsal kesimde, gözden biraz uzak, ürkütmeden, koloniler, kurması şeklindedir. Bir dervişin, şeyhin alpin çevresinde, palasını aba altında gizleyen, barıştan, insanlıktan yana, kendi kendine üretken kümeler oluştu. Bunları yeni göçler yeni birimler izledi ve Hacı Bektaş, Seyit Gazi, Hacim Sultan gibi dinsel odaklar giderek doğdu. Bunlar yavaş yavaş gelişirken, kentleşmeye başlamış da olmalılar. Diyarbakır ve çevresinde bu denli önemli odak olmadı. Çünkü burası yol üstü idi. Günümüzde en yakın ziyaretler, Bitlis Vadisi ağzındaki Veysel Karanî, Mardin yolundaki Sultan Şeyhmus olup etkinlikleri çok sınırlıdır. Sadece birer mezardırlar. Kaldı ki Karanî’nin asıl mezarı, bugün Suriye sınırları içinde olup buradaki bir “makam”dır. Amida sur içinde, güçlü bir tarikat odağı bilmiyoruz. Bu, tarikat ehli yok anlamına gelmiyorsa da Balıklı Mescidi (Bektaşi veya İpariye Medresesinin) dinsel etkinlik boyutları sınırlı olsa gerek. Kavis Köşkü ve ona bağlı hikâye herkesçe bilinmektedir. Kapalı bir Orta Çağ kenti özelliğini Diyarbakır, 19. yy. 2. yarısında, dışa taşmaya başlayana kadar korudu. Bu inanç dünyasının sivil yapı olarak kente nasıl yansıdığı bilinmiyor. Balıklı Mescidinin verdiğimiz rölövesinden anlaşılacağı gibi, diğer mescitlerden hiçbir ayrıcalığı yok. Kavis Köşkü, Pamuk Köşkünden, Saman Köşkünden çok farklı değil ve herhalde bir süs olarak değil, gözden uzak olduğu için zaman içinde bu görevi üstlendi. Bu yoldan çıkarak, bu tarikat ehlinin, diğer hocaların, şeyhlerin oturdukları evlerin, diğerlerinden farklı olduğunu sanmıyoruz.
Çevrede, Türklerin gelmesiyle yeni oluşan köy, veya eski köyün büyümesi gibi toponomik bilgiler olmadıkça, bu atlı göçebelerin Amida’ya gelip burada nasıl oturur olduklarını anlamak zor. Yün ve dokuma sanatını, eyer ve koşum takımı üretimini çok iyi bilen, sözlü, müzik ve edebiyatla da dolu bu savaşçı alp süvariler, birden nasıl piyadeden de öteye oturur olabilirlerdi? İç Asya, Orta Asya Türk Dünyası döneminde, etkili olan Budizmin, 3 ay minderinden kalkmayan, et yemeyen anlayışı Türklere hiç uymadığı için, etkisi çok az ve kısa oldu. Bu Oğuzların kısa sürede tarımı öğrenip kırsal kesime yerleşme şansı da pek pratik gelmiyor. Ancak, boy boy, akın akın, Anadolu’ya gelen Oğuz boylarından, bu çok önemli kentin gerekli payı almaması da olanak dışı. Öyleyse bunlar, kısa sürede, ister kırsal kesimde, ister kentte, yerleşik olmanın zorunluluğunu hemen kavradılar ve üstün zekâlarıyla uyum sağladılar. Gelen Türklerin çoğunluğunun öncelikle asker veya yöneticiliği yeğlediğini düşünmek gerekir. Ancak, artık bu ülkenin yeni sahipleri bilincinde iseler, diğer dallara, özellikle ticarete de et atmaları gerekiyordur. Yerel zanaatkâr kesime nasıl yaklaşıp onlarla nasıl kaynaştıklarını ve bunun ne kadar zaman aldığını bilmiyoruz. Hiç bilmedikleri yapı gereç ve tekniğine uyum, daha fazla süre almış olmalı. Bu nedenle konuttan yana üretken değil uzun süre müşteri kaldılar. Kendi evlerini bile yapmadılar, yaptırdılar. Geldikleri ülkelerin mimarlık yorumlarının kente yansımadığı anlaşılıyor. Bu ancak Anadolu için, Moğol dönemiyle ilgilidir ve belli yönetsel kişi ve kentlerden öteye (Konya, Sivas, Amasya gibi) geçmez. Anlaşıldığı kadarıyla o günün siyasal haritasında Amida, Moğollar için bir taşra kentinden öteye geçmedi ve iyi ki böyle oldu.
Saldırgan Moğollar, Anadolu’yu bir gelir kaynağı olarak gördüler. Sömürdüler. Kısa sürede kaynakların tükenmesi, onların buradaki siyasal ömürlerinin sonunu hazırladı. Oysa Küçük Asya’yı yeni ülke hedefleyen Büyük Selçuklu Sultanı 2 yüzyıl öncesinde bunun çok tehlikeli bir yol olduğunu biliyor ve boyları ona göre bilgilendiriyordu. Oğuz boyları bu yeni vatanda, ne kentliye ne köylüye dokundular. Sessiz, sakin yerlerde odaklarla başladı komşulukları ve güven verdikçe bağları gelişti. Aynı yöntemin kentte, yönetim, memur kadrosu yanında zanaatkâr kesime de uygulanmış olması gerektiği bilincindeydiler. Bildikleri dokuma sanatı, bu eskilerle kaynaşma kapısını kısa sürede ve ciddi boyutlarda aralamış olmalı. Demircilik ve bakırcılığın bunu izlediğini kuşku yok. Ancak Osmanlı günlerinde bile sözgelimi 18. yy. başında kentte kaç kuyumcu olduğunu bilmiyoruz. Yapı ekibi de böyle. Kaldı ki göçeri düzenin kurulan, sökülen çadır dışında yapı bilgisi çok sınırlı. O nedenle mimarlık alanında, belirleyici, yönlendirici etkinliklerini düşünmemek gerekir.
Akla gelen ve pratik olan ilk iş, Oğuzların, boş buldukları evlere yerleşmeleri şeklindedir. Bizce bu tarihin her döneminde böyle olmuş olmalıdır. Nitekim 4 kardeşin doğup büyüdüğü evi de babam, devletten “metruk= terkedilmiş” olarak aldığını anlatmıştı. Bu gayrimüslim eve yeni sahibi olarak bir Müslüman aile yerleşti. Kurgusundan dekorasyonuna kadar hiçbir şey değişmedi. 1935- 36’larda eve, yarım masura su almak, avlu kaplamasını onartmak günün olanaklarından yararlanmak demekti.
Bir kentin kimlik değiştirmesi zamana bağlıdır. Anadolu Selçuklularının kente egemenlikleri çok kısadır. Bu süreçte Sultan Şücaeddin Kümbet ve Çeşmesi dışında başka yapı bilmiyoruz. Ulu Caminin onarımına B. Selçuklular da el atmıştı. Bunlar halkın değil, siyasal gücün atılımlarıdır. Amida’da Karakoyunlu yapısı da yoktur. Onlar siyasal tarihlerinin ötesine geçemediler. Türk Dönemi içinde Artuklulardan sonra en etkin güç Akkoyunlulardır. Ancak belgeler de bu döneme fazla ışık tutmuyor. İç Kalede, şimdiki Saray Kapısından girişte az ileride sağda (güney) olduğu belirtilen ve zamanla yok olan Akkoyunlu Hamza Bey Mescidi, bu dönemin en eski dinsel yapısı olmalı. Dörtyol’daki Akkoyunlu Nebi Camisi, Gazi Caddesi genişletilirken yıktırıldı. Şimdiki Cami Osmanlı ürünüdür. Günümüze erişen mescitlerden Ömer Şeddat, Balıklı (yok oldu), Kadı, Şeyh Yusuf, Hoca Ahmet, Lâle Bey, Tacettin, İbrahim Bey, Hacı Büzrük ile Kasım Padişah ve Parlı Camileri onlarındır. Dinsel yapıların bakım ve onarımına, halkın desteği de olduğu için günümüze gelebildiler. Bunların dışında hiçbir sivil veya resmi yapı gelebildiler. Bunların dışında hiçbir sivil veya resmi yapı kalmamıştır. Konut, kuşku yok ki bunların en ömürsüzü idi ve yaşı, doğrudan kullanıcının özeniyle orantılıydı.
Diyarbakır gerçek barışı 1515 ile başlayan Osmanlı Döneminde buldu ve hızla onarıldı. Yukarıda belirttiğimiz gibi konutun en eski örneği bu dönemden olup yerel yorumda değildir. Yaptıranın siyasal, ekonomik gücü, Hassa Mimarları yorumuyla somutlaşmıştır. Osmanlı Amida’sında güçlü bir “Lonca” düzeni vardı. Çeşitli esnaf gruplarının çarşılarını (yemenici, kuyumcu, bakırcı, puşucu, elbiseci vb.) anımsıyorum. Dökümcüler Çarşısında, çekiç seslerinin birbirine karıştığı Bakırcılar, Kalaycılar Çarşısından geçmek, demircilerin örs ve çekiçlerinden sıçrayan kıvılcımları seyretmek oldukça oyalayıcıydı. Sipahi Pazarında top keçeler, asılı abalar, kilimler, eyer ve koşum takımları, enli enli atkılar, Ulu Cami doğu kapısı önündeki satılık kitap sergisi bir dekordu, kültürdü, sanattı. Ancak bunlar basık, ufak, ensiz ahşap dükkânlarda çalışmaktaydılar. Balıkçılar Başından aşağıya (güney) inerken elleri boyalı puşucular, ipek şallar satar bir yandan da kaldırımda ip bükerlerdi. Tüm bunlara karşın sözgelimi bir esnaf hamamı, dua kubbesi veya Ahi Başı yapısı bilmiyoruz. Ulu Cami güneydoğusundaki esnaf kahvesi de günün modasına uymuş, cam yüzeyini arttırmış ahşap bir yapıydı ve besbelli özgünlüğü azalmıştı. “Ehli Süfyan”ın ayrı bir konut tipi ve semti olmadığı gibi, altı katı atölye, arkası depo ve üstü yaşamına ayrılan ev- atölye yapısı yoktur. Diyarbakır’da dükkânlar çarşıdadır, evler sokakta. Ana caddeye sıralı bu alanların, bunların arkasından konutlar başlar. Aralarında sadece seyrek olarak hamam ve çokça mahalle mescidi yer alır. Mescitleri daha çok siyasal, yönetsel kesime yakın halktan saygın ve etkin kişiler yaptırdılar. Etkinlikleriyle orantılıdır bu ürünleri. Zanaatkârların ekonomik güçlerinin kendi yaşamlarını sürdürebilmekten çok öteye geçmediği anlaşılıyor. O nedenle bir yemenicinin, terzinin veya puşucunun mescidi yok. Diyarbakır’da sokağa, mescide, mahalleye, çeşmeye, kısacası somut bir çevreye, yapıya çevrilmiş Ahi adı da yok. Oysa, sözgelimi Sivas’ta kaç tane var. Bunu, kentte ahi yok şeklinde yorumlamamalı. Tarihsel ve oturmuş bir kentte buna belki şans vermek daha fazla olmalı. Nedeni araştırılmalıdır. Ahi Baba’sının esnaftan biri olması ve Diyarbakır’da ayrı konut yorumlarının olmaması bir gerekçemidir bilinmez. Bu kesimin büyük çoğunluğunun gayrimüslim oluşu, sorun olmaması için devletin bu görevi (deneticilik) üstlenmiş olabilmesi şansı da gözardı edilmeyebilir. Nitekim yukarıda Kuyumculuk mesleğinin pirînin, Ahmet Çelebi olduğunu (Bektaşî) belirttik.
Diyarbakır ve Diyarbakırlılarda yaylak- kışlak düzeni yoktur. Bunlar göçeri terminolojisi veya bu yaşam biçiminden tam vazgeçilmese bile tümüyle uzaklaşmayanlara aittir. Oturanların geçim kaynağında ticaret, zanaat ve kuru tarım işi ağırlıklıydı. Kırsal kesim, sözcüğe çok uyarak kır idi, kurak idi, kara idi. Buğday, arpa gibileri ancak üretiliyordu. Traktör tarihinden önce köylerde, kerpiç evler, ahırlar, samanlık vb. bulunuyordu. Köylüyü çalıştıran veya paydaş eden sahipleri, kentte yine, bilinen yaygın konutlarda yaşamaktaydı ve zorunlu olarak yerel dili de kullanmaktaydılar. Ne kırsal kesim yaşam ve mimarlığı kente, ve ne de kentin yapı türü kırsal kesime yansıdı. Biri taşa, diğeri kerpiçe dayalı çok farklı ürünlerdi. Diyarbakır konutunun çekirdeği olan oda- eyvan ikilemi sadece Seyran Tepedeki bağ evlerine ve Mardin Kapı çıkışında Dicle Vadisi batısındaki köşklere yansıdı. Yukarı Mezopotamya, Suriye yapı birimi olan eyvan, bu coğrafik tanımda çok ve vazgeçilmez olarak kullanıldıysa da, Silvan’da, Mardin’de, Urfa’da (vb.) ayrı boyut, renk ve yorumlu kişilikteydiler.
Diyarbakır’ın soylu aileleri, kültür, sanat, edebiyattan yana okumuş ve toplumda bir adım ileride seçkin kişilerdi. Bunların evleri daha geniş, bakımlı ve zengin idi o kadar. bunlar konfor ve fiziksel tanımlardır. Oda sayısı artıyor, avlu genişliyor ve olsa olsa selâmlık ekleniyordu. İlmin, okumuşluğun verdiği alçak gönüllülük vardı. Kentli Türkçe konuşuyordu ve çoğunlukla Hanefiydi. Sade, duru, güçlü bir Akkoyunlu dili doyumsuzdu. Aşirete, tarıma dayalıların evleri daha büyük olup boyutu kapılarından bellidir. Burada bir konut agrandirmanından öteye ekonomik güç bilerek vurgulanmaktadır. Ahırlar, seyisler, abartılı, selâmlıklar, mutfaklar dikkat çeker. Soylusuyla, burjuvalısı arasındaki fark, Diyarbakır geleneksel konutlarının niteliğine değil, sadece niceliğine yansımıştır. Yöneticilerin 3 yapısı bu konuda yoruma yeterli değildir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 805
favori
like
share