Yalvaç İlçesi
TARİH ÖNCESİ ÇAĞLARDA YALVAÇ
Göller Bölgesi'nin kuzey kesiminde yer alan Yalvaç'ın kültür tarihi ile ilgili çalışmalar bugüne, kadar bölgede yapılan arkeolojik araştırmalara paralel olarak yürütülmüştür. Yalvaç'ta yapılan tarih öncesi araştırmalar sonucunda birçok yerleşme yeri tespit edilmiştir. Bununla birlikte geç neolitikten eskiye inen bir yerleşme yeri henüz bulunamamıştır. Ancak, devam eden araştırmalar sonucunda erken iskan yerlerine ulaşılacağı inancındayız. Daha öncede belirttiğimiz gibi Tokmacık yöresinde yaptığımız kazılarda yörenin doğa tarihine ait ilginç buluntular elde ettik. Bunlar arasında (gergedan, mamut, at, et obur ve geyikgiller) çok değişik memeli hayvanlara ait olabilecek kalıntılar karışık halde bulunmuştur. Bu hayvanlara ait kalıntıların tümü "Geç Miyosen" dönemine ait olup, günümüzden yaklaşık 9 milyon yıl öncesi yörede yayılım gösteren memeli fauna topluluğunun bulunduğunu yansıtmaktadır.

A- GEÇ NEOLİTİK ÇAĞDAN M.Ö.II. BİNYIL BAŞINA KADAR YALVAÇ

l- Geç Neolitik Yerleşmeler: Göller Bölgesi'nin güneyinde Isparta Ovası'nda ( Bozanönü ovası, Kapalıin, Baladız) üst paleolitik çağa kadar inen yerleşim yerleri tespit edilmiş olmasına rağmen Yalvaç çevresinde bugüne kadar yapılan tüm araştırmalarda Geç Neolitik safhadan daha eskiye giden bir yerleşme yerine rastlayamadık. Bu bakımdan yörenin kültür tarihini şimdilik geç neolitik dönemden başlatmak yerinde olacaktır. Geç Neolitik dönem yerleşmelerine Teknepınar ve Kuyucak hüyükleri örnek olarak gösterilebilir. Teknepınar (Yalvaç'in 10 km. kuzeybatısında Sücüllü Kasabası sınırları içerisinde) verimli ve suyu bol olan bir arazinin ortasında yer almıştır, Teknepınar hüyüğü bölgenin kültür tarihine önemli katkılar sağlayacak buluntular vermiştir. Çakmaktaşı-Obsidyen aletler pişmiş toprak keramikler burada oldukça yoğun bir Geç Neolitik yerleşmesinin varlığına işaret etmektedir. Özellikle burada bulduğumuz obsidyen ok ucu aletler bizi o devrin yaşantısının özünü vermesi bakımında çok önem arz etmektedir. Kuyucak (Yalvaç'ın 8 km. güneydoğusunda Kuyucak Kasabası'nın arazisi içerisinde bulunmakta ve çok geniş bir alanı kapsamaktadır.) hüyüğünde Geç Neolitik çağ özelliklerini gösteren keramiklerin yanı sıra çakmaktaşı aletlerin bulunması Kuyucak bölgesinin de en eski yerleşme yerlerinden biri olduğunu kanıtlaması bakımından büyük önem taşımaktadır.

2- Kalkolitik Çağ Yerleşmeleri: Bu döneme ait yerleşme yerlerine ait merkezlerin başında Yarıkkaya ve Kayadibi hüyükleri gelmektedir.
Yarıkkaya: Yalvaç'ın 21 km. kuzeybatısında Sultan Dağları'nın eteklerinde aynı adla anılan köyün hemen kuzeyinde geniş yerleşim alanı bulunan bir hüyüktür. Hüyük yüzeyinden elde edilen Erken Kalkolitik Çağ form ve özellikleri gösteren keramik parçaları bu döneme ait bir yerleşmenin olduğunu kanıtlamaktadır.
Kayadibi: Yalvaç'ın kuzeyinde Yarıkkaya Köyü'nün 1 km. kuzeybatısında Sultan Dağları'nın 1. yükseltileri üzerinde yer alan bir yerleşmedir. Bir yamaç yerleşmesi olan Kayadibi, keramik buluntuları bu dönemde buranın iskan gördüğüne işaret etmektedir.

3- Tunç Çağı Yerleşmeleri: Anadolu'da M.Ö. 3200-1200 yılları arasına tarihlenen Tunç Çağı, İlk Tunç Çağı (M.Ö.3200-2000), Orta Tunç Çağı (M.Ö.2000-1500) ve Son Tunç Çağı (M.Ö.1500-1200) olmak üzere 3 ana başlık altında toplanmıştır. Özellikle madencilik sanatında görülen teknolojik ilerleme ve tuncun yaygın bir biçimde kullanılması sonunda kültür tarihinin yeni bir ivme kazandığı dönemdir. Bu dönemde araç yapımında kullanılan malzeme ve uygulanan yöntemin çeşitliliği sonunda ulaşılan teknik gelişimi hızlı bir üretim artışını ve sonuçta yeni bir toplumsal organizasyonu oluşturmuş, hızla artan kültürel birikim kent yaşamının temellerim atmış ve olgunlaşmasını sağlamıştır. Kent yaşamı ile birlikte ise toplumsal yapıda yeni bir yapılaşma olmuştur. Anadolu'nun siyasi yapısını edindikleri güç ve zenginlik sayesinde çevrelerindeki daha küçük yönetim birimlerinde egemenlikleri altına alan sürekli birbirleriyle çekişme halinde olan çok sayıda küçük krallıkların belirlediği Tunç Çağı'nın ilk döneminde Anadolu'nun birçok yerinde Göller Bölgesi'nin hemen her kesiminde olduğu gibi, Yalvaç yöresinde de çok sayıda yerleşme yeri olduğu yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu yerleşmelerin belli başlıları üzerinde kısaca durmanın yararlı olacağı inancındayız.
Ağap: Bugünkü adı Koruyaka olan köyün 200 m. kadar kuzeydoğusunda ve Ağap Çayı'nın doğu kesiminde yer almaktadır.
Yağcılar: Yalvaç'ın 4 km. güneybatısındaki Yağcılar Köyü'nün 1 km. güneybatısında aynı adla anılan hüyük yer almaktadır.
Hüyüklü: Yalvaç'ın 8 km. güneybatısında yer alan Hüyüklü Kasabası'nın merkezi yerinde ve bugünkü iskanın altında yer almaktadır.
Akçaşar: Yalvaç'ın 11 km. güneybatısındaki Akçaşar Köyü'nün 1 km. güneydoğusunda sulak ve verimli bir arazi ortasına kurulmuştur.
Tokmacık: Kasabanın yaklaşık 500 m. güneydoğusunda Tokmacık- Gelendost yolunun batısında üç tepeden yolun kenarındaki büyükte tunç yerleşmesine işaret eden buluntular ele geçirilmiştir.
Değirmen: Mısırlı ile Celeptaş Köyleri arasında uzanan Yeldeğirmeni adlı tepenin doğusundaki doğal bir tepenin üzerinde bulunmaktadır.
Hoyran Ovası: Hoyran Ovası'nın içinde yer alan hüyük oldukça tahrip görmüştür.
Terziler: Yalvaç'ın 11 km. kuzeybatısında bulunan Terziler köyünün 300 m. kuzeybatısında yer almaktadır. Buluntulardan anlaşıldığına göre, bu hüyükte sözü edilen döneme ve sonrasına ait yerleşmenin varlığı ortaya çıkmaktadır.
Sücüllü: Yalvaç'ın 5 km. kuzeybatısında yer alan Sücüllü Kasabası'nın 2 km. güneybatısında bulunmaktadır. Bu dönemin ileri teknikte yapılmış keramiklerine rastlanmıştır.
Kurusarı: Yalvaç'ın 8 km. güneybatısındaki Kurusarı Köyünün 800 m. güneydoğusunda yer almaktadır. Yerleşmenin varlığını büyükte bulunan keramik parçaları doğrulamaktadır.
Göynücek: Eyuplar köyünün 4 km. kadar kuzeybatısında yer almaktadır. Toprağı verimli, suyu bol olan bu yerdeki buluntular yerleşmeye işaret etmektedir. Ayrıca, mezar buluntularının yoğunluğu burada bu döneme ait bir nekropolün bulunduğuna işaret etmektedir.
Altınoluk: Tokmacık kasabasının 2.5 km. kuzeybatısında Yukarı Tırtar'a yakın bir yerde bulunmaktadır. Ayvalı: Yalvaç'ın 18 km. kuzeybatısında yer alan Ayvalı Köyünün hemen yanında yeralmaktadır.
Çamharman: Yalvaç'a 15 km. uzaklıktaki Çamharman köyünün 500 m. kuzeybatısında Yalvaç-Yarıkkaya yolunun 200 m. batısında yer almaktadır. Bu hüyükte bulunan gerek fon gerek teknik yönden oldukça gelişmiş çeşitli kap kaçak parçalarına rastlanmıştır.
Dedeçam: Yalvaç'ın 20 km. güneydoğusunda aynı adla anılan kasabanın 2 km. güneyinde Kırkuyusu mevkiinde yer almaktadır. Hüyük üzerinde bu dönem özelliklerini taşıyan keramikler bulunmuştur.
Kozluçay: Yalvaç'ın 15 km. güneydoğusunda Kozluçay kasabasının 2 km. güneyinde Samılca mevkiinde bulunmaktadır. Hüyük yüzeyinde görülen keramiklerin büyük bir bölümü bu döneme aittir.

Görüldüğü gibi genel olarak Eğirdir Gölü'nün kuzeyinde uzanan Sultan Dağları'nın güney eteklerini izleyerek Beyşehir Gölü'ne kadar olan kesimdeki merkezlerde oldukça yaygın bu döneme veya sonrasına ait birçok çanak, çömlek parçalarının bulunması, bu geniş alanda anılan dönemin yerleşme merkezlerinin çokluğuna işaret etmektedir. Doğal olarak bu merkezler arasında kültürel ve ticari ilişkilerin varolduğunu kabullenmek gerekir.
Kuzeyde Akşehir, Afyon, Tunç Çağı yerleşme merkezleriyle ilişkileri olan Hoyran- Sultandağ kültür grubu, batıda Beyce Sultan'da benzer pişmiş toprak kap-kacak örneklerine rastlanmaktadır. Geniş bir alanda varlığını izlediğimiz bu kültür gurubu Tunç Çağı'nda bu bölgelerde kuvvetli bir ticari ilişki ya da büyük bir ihtimalle politik bir birliğe işaret etmektedir. Böyle bir birliğin Yalvaç bölgesindeki önemli merkezlerinden Teknepınar, Kuyucak, Göksöğüt ve Yağcılar hüyükleri olmalıdır.
İşaret ettiğimiz bu geniş alanda henüz bir kazı yapılmadığından birçok kültürel sorunla birlikte bilgilerimiz yüzey araştırmaları ve buluntularına dayanarak sınırlı kalmaktadır. Bu bakımdan Geç Neolitik-İlk Kalkolitik Çağ'dan Tunç Çağı'na kadar buluntu veren Kuyucak ve Teknepınar hüyüklerinde yapılacak kazıların bu kültürün karanlıkta kalan kısımlarını önemli ölçüde aydınlatabileceği inancındayız.

Burada hemen ilave etmemiz gereken önemli bir husus, Tunç Çağı'nın ilk ve orta safhalarında Yalvaç ve çevresinde yaygın yerleşmelerin olmasına karşın Son Tunç Çağı'nda (M.Ö. 1500-1200) bu bölgede yerleşme yerlerinin sayılarında bir azalma görülmesi dikkat çekicidir. Bu dönem yerleşme yerlerine Yarıkkaya ve Hüyüklü gösterilebilir. Bu belki salgın hastalık ya da doğa şartlarının değişmesi gibi nedenlerle yerleşme yerlerini terk eden insanlar başka yerlere göç etmiş olabilir. Ayrıntılı araştırmalar ilerledikçe bu sorunun da çözüleceğine inanmaktayız.

M.Ö. II. BİN YILDAN HELENİSTİK DEVİRE KADAR
M.Ö. Il.bin yılda Anadolu başta Hint-Avrupa kökenli toplumların göç dalgaları ile gelmeleri ve böylece ülkenin etnik ve kültürel yapısının değişmesi olmak üzere birçok önemli olaylara ve gelişmelere sahne olmuştur.

Anadolu'ya gelen bu Hint-Avrupa kökenli insanlar ülkenin zayıf siyasal dokusundan yararlanarak M.Ö.III.bin yıldan başlayarak M.Ö.II. bin yılda varlıklarını sürdüren yerel kralların içine sızmışlar. Ve hatta yerel krallıkların bazılarının yönetimini de ellerine geçirmişlerdir.

Anadolu'da, Mezopotamya'dan gelen Asurlu tüccarlar ile yapılan ticaret sonucu ülkenin sosyo-ekonomik-kültürel yapısında önemli bir değişim ve gelişim olmuştur. Anadolu, bu tüccarlardan yazıyı öğrenmiş ve böylece Anadolu'nun tarihi çağları başlamıştır. Bu dönemde, kendilerini Kültepe'de (kaneş) krallık yapmış olan kişilerin soyuna bağlayan Hititler, Anadolu'da büyük bir krallık olarak ortaya çıkmışlardır.

Yalvaç yöresinin M.Ö.II bin yıl tarihi henüz tam olarak açıklığa kavuşmamakla beraber, çevrede yapılan araştırmalar neticesinde Teknepınar, Ayvalı, Yağcılar ve daha güneyde Yakaemir ve Arak hüyüklerinde bu dönem yerleşmelerine ait keramikler bulunmuştur.
Sürdürülen araştırmalar ilerledikçe yörenin M.Ö.II bin yılının aydınlığa çıkacağına inanmaktayız. Aslında bunun doğal sonuç olması gerekir. Zira Beyşehir Gölü'nün hemen doğusunda bulunan Eflatunpınar Anıtı ve hemen yanındaki II bin yerleşmesinden başka, biraz daha kuzeyinde Kıreli Kıyakdede, Tola, Armutlu ve Karaçayır gibi çağdaş yerleşmenin bulunması da sorunun çözümünde büyük kolaylıklar sağlayacaktır.

Özsait, (Göller Bölgesi'nin ayrıntılı tarih araştırması Prof.Dr.M.Özsait tarafından sürdürülmektedir.) Göller Bölgesi'nin geniş anlamdaki Arzava Krallığı'nın bir parçası olduğunu ileri sürmekte ve yukarıda belirtilen merkezlerin göz önüne alınmasıyla burada M.Ö.II bin yılda yoğun bir yerleşmenin varlığını kabul etmektedir. Ne var ki; arkeolojik yönden önemli bir ölçüde açıklayabildiğimiz bu konuyu, henüz filolojik yönden destekleyecek yönlerden yoksun bulunmaktayız.

Hitit İmparatorluğu'nun Ege Göçleri sırasında Anadolu'ya gelen Thrak kökenli (Phryg) kavimler tarafından (M.Ö.1190) ortadan kaldırılmadığı bilinmektedir. Ancak, Yalvaç yöresindeki hüyüklerde kazı yapılmadığı için hüyüklerde bu dönemi yansıtan tahrip olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak yörede yapılan araştırmalar sırasında Phryg Devrine ait kalıntılar pişmiş toprak buluntular ile Yukarı Kaşıkara'da bulduğumuz Phryg'ce bir yazıtta yörede bu medeniyetin varlığı kanıtlanmış bulunmaktadır.

Yalvaç'ın ilk ve orta Demir Çağı da Anadolu'nun birçok kesiminde olduğu gibi henüz yeterince aydınlanamamıştır. Ancak, bölgede Akçaşar, Tokmacık ve Yağcılar'da bu döneme ait keramikler bulunmuştur. Bunların dışında yukarıda M.Ö. II bin yıl yerleşmeleri olarak verilen hüyüklerde İlk ve Orta Demir Çağı buluntusuna az rastlanması bu devirde yerleşimin uzun süre terk edildiğini göstermektedir. Ancak, ovalık kesiminde bulunmayan yerleşme yerlerini Sultan Dağları'nın yukarı eteklerinde aramanın yerinde olacağı kanısındayız.

M.Ö. 546 yılında Lydia Kralı Kroisos'un Pers Kralı Kyros'a yenilmesinden sonra tüm Anadolu toprakları gibi Pisidia'da Pers idaresi altına girmiştir. Persler, idari geleneklerine uygun olarak Satraplıklara ayırmışlardır. Yalvaç'ın da belki de 3.Satraplığın içinde kaldığı anlaşılmaktadır.

Perslerin işgalini gösterecek herhangi bir kanıt diğer Pisidia şehirleri gibi, Yalvaç ve yöresinde de ele geçmemiştir. Pers-Yunan savaşları sırasında Pers ordusu içinde yer alan ulusların arasında Pisidia'nın adına rastlanmamaktadır. Ancak, Ramsay ayrıntıya girmeden, Kilikia'dan batıya hareket eden Pers Kralı, Xerxes'in M.Ö. 481 yılında Suğla (Trogitis) ve Beyşehir (Karalis) Göllerinin doğusundan ve Antiocheia üzerinden geçerek Eğirdir Gölü'nün (Limnia) kuzeyinden Apollonia (Uluborlu) ve Keleinai'den (Dinar) Sardes'e gittiğini ileri sürer.

Pisidialılar'ın, adına ilk defa M.Ö.5. yüzyılın son yıllarında Xenophon'da rastlamaktayız. Burada, Batı Anadolu Satrabı olan Genç Kyros'un, Pers Kralı Artaxerxes II'ye karşı yapacağı seferin hazırlıkları sırasında durumu gözlemek ve asker toplamak için saldırgan Pisidialılar'ı cezalandıracağı öne sürülmektedir. Bu kayıttan Pisidialılar'ın bu sırada Phrygia'ya yağma akınları yaptığı anlaşılmaktadır.

Kyros'un doğu seferi sırasında Dinar'dan sonra Sultan Dağları'nın kuzeydoğu eteklerindeki Konya yolu üzerinden Kilikia'ya geçtiğini biliyoruz.

M.Ö. 372 yılından itibaren küçük Asya'daki Pers Satraplıklarının büyük kral Artaxerxes II'ye (M.Ö.405-359) başkaldırması sırasında Pisidialılar'ın yalnızca adına rastlıyoruz. Bu durumda Pisidialılar'ın Pers devrinde fazla baskı altında bulunmadığı anlaşılmaktadır.

HELENİSTİK DEVİRDE YALVAÇ
Yalvaç ve yöresinin tarih öncesi çağlarda Helenistik Çağa kadar olan tarihçesi, yaptığımız araştırmaların sonucunda elde edilen arkeolojik verilerin ışığı altında ortaya konmuştur. Bu bölümde ise tarihi olayların akışı içinde Yalvaç (Antiocheia) şehrinin tarihçesini çıkarmaya çalışacağız.

Makedonya Kralı Büyük İskender M.Ö.334 yılında, Persler'in egemenliği altında olan Küçük Asya'ya Hellespontos üzerinden geçer. Pers kuvvetlerini aynı yıl Granikos'da yendikten sonra Küçük Asya'nın batı ve Side'ye kadar güney sahilindeki tüm şehirleri zapteder. Böylece, Hellespontos Phrygia'sından itibaren Lydia, Karia, Lykia, Pamphylia bölgelerinin hakimi olur. Daha sonra, ordusunun diğer bölümü ile buluşmak üzere Pisidia üzerinden Büyük Phrygia'ya geçer. Büyük İskender'in Pisidia üzerindeki yürüyüşü sırasında Termessos ve Sagalassoslular'la savaştığını, Selge'nin ise Kralın tarafını tuttuğunu öğreniyoruz. Kralın Keleinai'ye gidişi sırasında ve ondan sonraki Satraplık düzeni içinde Pisidia dolayısıyla Antiocheia ile ilgili açık bir kayıt bulunmamaktadır.

Büyük İskender'in ölümünden sonra M.Ö. 323'de Babylon'da yapılan toplantıda Antigonos Monophtalmos'a Lykia ve Pamphylia ile birleştirilen büyük Phrygia verilmişti. Yalvaç yöresinin bu şekilde Antigonos'un idaresi altına girdiğini düşünebiliriz.

M.Ö. 321'de İmparatorluk naibi Perdikkas'ın öldürülmesinden sonra satraplıkların yeniden paylaşılması sırasında Antigonos'a Lykia ile Phrygia verilmiştir. Aynı zamanda Asya ordularının başkomutanlığını da elde eden Antigonos Eumenes'i de yenerek Indus'tan Ege Denizi'ne kadar olan toprakların da tek hakimi olur. Bu nedenle M.Ö. 301 yılında Sultan Dağları'nın hemen kuzey eteklerinde Yalvaç'a çok uzak olmayan bir yerde Helenistik Çağın en büyük çarpışmalarından biri olan İpsos (Şuhut çevresi) Savaşı yapılır. Savaş sırasında Antigonos ölür ve toprakları galiplerden Lysimakhos ile Selevkos arasında paylaşılır. Bunun sonucu Kral Toros Dağları'na kadar olan tüm Küçük Asya'ya sahip olmuştur. Böylece Yalvaç ve yöresinde Lysimakhos'un krallığı içine girmiştir. M.Ö. 281 yılında Magnesia ad Sipylos'un (Manisa) kuzeyinde Kurupedion (Kyros Ovası) da yapılan savaşta Lysimakhos yenilerek öldü. Savaş'ın galibi olan Seleukos, Büyük İskender'in hayatta kalan tek generali idi. Helenistik dünyanın da tek hakimi olmuştu.

M.Ö. 281-280 yıllarında Seleukos, Ptolemaios Keraunos tarafından öldürülünce Ptolemaios Makedonia Kralı ilan edildi. Seleukos tahtına ise Selevkos I Niketor'un oğlu Antiokhos I geçmiştir.

Seleukos I ve Antiokhos I, krallık topraklarının stratejik noktalarına koloniler kurmuşlardır. Pisidia'nın kuzeyinde yer alan Apollonia'nm bir selevkos kolonisi olduğu bilinmektedir. Antiocheia'nın da komşusu Apollonia gibi bir selevkos kolonisi olduğu sanılmaktadır.

Pisidia Antiocheia; Isparta iline bağlı Yalvaç ilçesinin yaklaşık 1 km. kuzeyinde ve Sultan Dağlan'nın güney yamaçları boyunca uzanan verimli bir arazide kurulmuş Pisidia kentidir.

Antiocheia adında yirmiden fazla antik şehir olduğu için, bu şehirler birbirlerinden bulundukları bölgelere göre ayrılmaktadırlar. Bazen de yakında bulunan nehir veya benzeri isimlerde şehir adı yanında kullanılmaktadır. Buna bir örnek vermek gerekirse, Orontes Antiocheia'sı gibi.

Antik literatürde Antiocheia Pisidiae veya ad Pisidiam olarak ifade edilen şehir, Frigya'nın (Phrygia Paroreia) ve Pisidia'nın sınırlarında bulunmaktadır.

Antik çağlarda bölge sınırlarının esnek olduğu, tarihin akışı ile sınırların zaman zaman değiştiği bilinen bir gerçektir.

Antiocheia'nın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber M.Ö. 281-261 yılları arasında Antiokhos I tarafından kurulduğu kabul görmektedir. Kuruluş amacının Seleukos Krallığı'nın iki kısım arasında bulunan dar dağ geçitlerini saldırgan Pisidia Isauria ve Lykaonialılar'dan korumak olduğu anlaşılmaktadır. Kent ve çevresinde yapılan araştırma ve kazılar neticesinde şehrin bu dönemine ait kalıntılar ve çeşitli arkeolojik buluntular ele geçirilmiştir. Antiokhos I, bir taraftan yeni kurulan krallıklarla mücadele ederken, aynı zamanda Galatlar ve Ptolemaioslarla savaşmak zorunda kalmıştır. Antiokhos I'in ölümünden sonra krallık önemli toprak kaybına uğramış ve Küçük Asya'da Ptolemaios'lar, Pergamon (Bergama) ve Pontus krallığı karşısında gerileyerek bir kara devleti durumuna düşmüştür. Özellikle Bergama Kralı Attalos I (M.Ö. 241-197) Küçük Asya'da Galatları yendikten sonra (M.Ö.240) sınırlarını Toros dağlarına kadar genişletti. Bu süre içinde Antiocheia topraklarında Attalos I'in idaresi altına geçtiğini düşünebiliriz. Seleukos Krallığı'nın en parlak devri Antiokhos III (M.Ö.223-218) zamanında olmuştur. Yönetimde kolaylık sağlamak amacıyla Yukarı Asya satraplıkları valiliğine Molon'u, Küçük Asya Valiliğine de Akhaios'u atamıştır. Akhaios, Attalos I'i hemen her tarafta yenerek kısa bir sürede Küçük Asya'nın tek hakimi olur. Daha sonra Antiokhos I ile Akhaios arasında yapılan savaş sırasında Akhaios yenilir. M.Ö.190 yılında Antiokhos III, Roma ve müttefikleri arasında Yunanistan'da ve Magnesia'da yapmış olduğu savaşlarda yenilir. Kaynaklardan, Antiokhos III'ün ordusunda 4000 Pisidialı, Pamphlialı ve Lykialı savaşçı olduğunu öğrenmekteyiz. Savaşın sonuçlanması ile barış arasında geçen yaklaşık 2 yıllık süre içinde Antiocheia için önemli olaylar cereyan etmiştir. Savaşın komutanı Konsül L.Cornelius Scipion'un görev süresi sona erince, M.Ö. 189 yılı konsülü seçilen Gn. Manlius Vulso, Küçük Asya işlerini düzenlemekle görevlendirilir. M.Vulso, hazırladığı bir ordu ile Antiokhos III'e yardım eden Galatları cezalandırmak için sefere çıkar. Pamphylia ve Pisidia içlerinden geçerek Galatların sınırına gelir, burada yaptığı 2 savaşı da kazanır, büyük ganimet ve esirlerle Efesos'a döner.

Manlius, bu seferi sırasında Sultan Dağları'nın batı ve kuzey eteklerinden geçmiştir. Burası Antiocheia'ya çok yakındı. Ancak, Antiocheia ile Romalılar arasındaki ilişkiyi gösteren bir kayda henüz rastlanmamıştır. Bununla birlikte yaklaşık 200 yıl sonra Strabon Phrygia Paroreidan bahsederken onun eteklerinde Antiocheia adım taşıyan bir Roma kolonisinin bulunduğuna işaret eder. Ve Antiocheia hakkında şu bilgiyi verir:

" .... Şehir vakti ile Maiandros Nehri yakınında oturmuş olan Magnetler tarafından iskan edilmiştir. Romalılar Tourosların bu tarafında kalan Asia parçasının Eumenes'in egemenliğine verirken onları ayırarak bağımsız olarak iskan ettiler......"

Bu anlatımdan Antioklos III ile Roma ve müttefikleri olan Bergama ile Rodos arasında M.Ö.188 yılında Apemeia Barışı imzalanmadan önce, Maiandros (Büyük Menderes) kenarlarındaki Magnesia (Magnesia Ad Maendrum) Magnetlerin kolonisi olarak Antiocheia'ya yerleştiğini anlıyoruz. Burada Magnetlerin iskanından sonra şehre verilen bağımsızlık son derece önemli idi. Olaylardan çıkardığımız sonuca göre Antiocheia Romalılar tarafından çok iyi bilinmekte idi. Gelişmiş bir kültür merkezi güçlü bir ticaret potansiyelinin bulunduğunu düşündüğümüz şehir, stratejik konumdan dolayı Termessos ve Sagalassos gibi Roma'nın dost ve müttefiki statüsünü kazanmış olmalıdır.

Apemeia Barışı ile Bergama'nın kazandığı topraklar doğuda Karalis Gölü'nün (Beyşehir) güneyine kadar uzanmaktaydı. Antiocheia Bergama topraklarında bulunmakla beraber, diğer şehirlerin aksine kazandığı statü sayesinde vergiden muaftı.

Küçük Asya'nın bu kesiminde Bergama idaresi üzerinde zamanla giderek artan Roma baskısı ve Galatlar'in Romalılar tarafından kışkırtılması gibi nedenlerle Attalos III (M.Ö.138-133) Roma'nın er veya geç buralara hakim olacağını anladığından bir vasiyetname ile Bergama şehri dışındaki topraklarını Roma'ya bırakmıştır.

ROMA DEVRİNDE YALVAÇ
M.Ö.133-129 yıllan arasında süren savaşlardan sonra Roma, Bergama topraklan üzerinde Asia Eyaletini (Provincia Asia) kurmuştur.

Asia Eyaletinin doğusunda yer alan Pisidia'nın nereye bağlandığı üzerinde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Phrygia'nın Pontus Kralı'na, Pisidia ve Pamphylia'mn Lykaonia ile birlikte Kappadokia Kralı'na verildiği akla yakın olarak gelmektedir. Ancak, Pisidia'nın adı geçen krallıklara uzak olması ve burada Roma egemenliğinin yeterince olmaması sebebiyle ortaya çıkan otorite boşluğu Pisidia'da korsan krallıkların kurulmasına sebep olmuştur. Özellikle esir ticareti yapan bu korsanlar Romalılar'ın da esir ihtiyacını karşılamışlar ve hatta Roma'nın ticaretini engellemeye başlamışlardır. Romalı M.Antonius bunlarla savaşarak M.Ö. 102 yılında merkez Kilikia olmak üzere Pamphpylia, Pisidia Phrygia'nın batısıyla Milyas'tan oluşan Kilikia Eyaletini kurar. Güney Pisidia'da korsanlık yaygın bir hal alırken, kuzeyde Antiocheia'da nelerin cereyan ettiğini bilmemekle beraber Roma'nın ünlü diktatörlerinden Sulla M.Ö. 90 yıllarda bu eyaletin valiliğini yapmış, böylelikle Antiocheia'da Roma hakimiyetini fiilen başladığını kabul etmek gerekir.

Peompeius zamanında yapılan düzenlemelerde (M.Ö. 59) Apameia, Antiocheia ve Synnada (Şuhut) Asya Eyaletlerinden alınarak bu eyalete bağlanmıştır. M.Ö.49 yılında yapılan yeni bir düzenleme ile Doryleion (Eskişehir) Apameia, Pamphylia ve Batı Pisidia ile beraber Antiocheia'da tekrar Asya Eyaletine bağlanmıştır.

Roma'daki politik çekişmeler sonunda iç çekişmelere dönüştü. Roma'nın iki ünlü komutanı Pompeius ile G.I.Caesar, M.Ö.48'de Pahasalos'ta karşılaştılar. Burada Pompeius'u yenen G.I.Caesar Roma dünyasının tek hakimi oldu. Caesar'ın Küçük Asya'da kaldığı kısa süre içinde kalıcı idari düzenlemeler yaptığını biliyoruz. Bunların başında geleni ise, bölgenin Romanize olması için stratejik yerlere Roma veteranlarının yerleştirilerek askeri koloniler kurulması idi. Ancak, O'nun M.Ö. 44'de Roma'da öldürülmesi ile bu yöndeki planları hemen gerçekleşmedi.

Roma'daki iç savaşlar sırasında Küçük Asya'da kurulan dengenin fazlaca bozulmadığını görüyoruz. Bununla birlikte Ceaser'ın katillerinin (Brutus Cassius) yapacakları savaş için Küçük Asya'daki tapınakları yağma ettiklerini ve şehirlere zor günler yaşattıklarını kaynaklardan anlamaktayız. Pek tabi olarak bu olayların Antiocheia'yı etkilemesi doğaldır.

Köken olarak Kuzey Pisidia'lı ve Antiocheia ile Apollania arasındaki toprakların sahibi bulunan Amyntas, kendisine verilen bölge de Romalı idarecilerin sağlayamadığı otoriteyi kurmaya çalışacaktı. Pisidia'da M.Ö. 189 yılından beri Termessos, Sagalassos ve Antiocheia Roma'nın dostluk paktı içinde özgürlüklerini korumuşlardı. Şimdi, esasta Roma adına harekete geçen Pisidia Kralı Amyntas bu bölgede tam olarak egemenliğini kurmak zorundaydı.

Strabon'da Amyntas'ın bu yöndeki çalışmalarını, aşağıda aynen aldığımız pasajda, kısmen de olsa izlememiz mümkün olmaktadır.

"Çünkü O, Pisidia Antiocheia'sına ve Apameia Kybotos yanındaki Apollonia Ülkesi'ne kadar olan yerlere ve dağın yanındaki bazı topraklara ve Lykaonia'ya sahip olduğundan, Tauroslar'dan Phrygia'ya ve Kilikialılar'a ait topraklara yayılan Kilikia ve Pisidialılar'ı imha etmeye uğraşıyordu ve vaktiyle zapt edilemez denilen bazı yerleri, bu arada Kremna'yı almıştı...

Antonius ile Octavianus arasındaki çekişme sonuçta kopma noktasına gelince savaş kaçınılmaz olmuştur. M.Ö. 31 yılında yapılan Actium Savaşı'na Galatia ve Pisidia Kralı Amytas, Antonius'un yanında katılmakla birlikte, onun zafer şansının olmadığının farkına varınca savaştan önce Octavianus'un tarafına geçmiştir. Böyle olunca, Actium Savaşı'nın galibi, Roma'nın tek hakimi olan Octavianus, Amyntas'ın topraklarına dokunmadığı gibi, M.Ö. 36 yılından beri Kleopatra'nın olan Kilikia Trakheia'yı da (dağlık Kilikia) ona vermiştir.

M.Ö.39 ila 36 yılları arasındaki bir tarihte Amyntas'ın idaresi altına giren Antiocheia, onun M.Ö.25 yıllarında Homanadlarla savaşırken; Kremna'yı zapt ettikten sonra öldürdüğü Homanades'li şefin karısı tarafından tuzağa düşürülüp hayatını kaybetmesi üzerine, bölgenin bütün şehirleri gibi; Galatya eyaletine dahil edilmiştir. Birçok tapınak hizmetkarı ve toprak sahibi Amyntas'ın ölümünden sonra şehrin yüksek mevkilerini ele geçirmişlerdir.

Galatia; Pisidia ve Doğu Pamphylia'da huzuru sağlayan yasal Kral Amyntas'ın bir anda siyasi sahneden çekilmesi, Küçük Asya'da esas Roma eyaletlerinin dışında kalan bu geniş alanda büyük bir boşluk oluşturdu. Amyntas'ın idaresinde olan bu topraklar, şimdi verasetle Augustus'a geçmişti. Durum böyle olunca, Augustus bu toprakları alırken aynı zamanda Amyntas'ın da intikamını alacak, onun öldürdüğü kesimde zedelenen Roma egemenliğini yeniden kurmuş olacaktı.

Amyntas'ın topraklarına yeni bir şekil vermek düşüncesinde olan Augustus, M.Ö. 25 yılında, doğrudan kendisine bağlı Galatia Eyaletini kurdu.

Galatia Eyaletinin ilk yıllarında Pisidia'da birbirinin sebep ve sonucu durumunda olan iki önemli olay cereyan etmiştir. Aynı zamanda birbirini tamamlayan bu olaylar, Romalı yöneticileri M.Ö. 4 yılına kadar meşgul etmiştir. Bunlardan birincisi Pisidia Askeri Kolonileri, ikincisi de Homanadeisler (Homanadlar) savaşıdır.

Colonia Caesarea'nın Kuruluşu: Galatia Eyaletinin teşkilinden sonra bu geniş topraklar üzerinde otoriteyi Roma Legionları sağlayacaktı. Bu bakımdan stratejik yerlere kurulacak Roma ileri karakolları ile çevredeki halk bir taraftan kontrol edilirken, diğer taraftan da barış içinde Roma Uygarlığı içine çekilmiş olacaklardı. Şimdiye kadar Roma Kolonilerinin kuruluşlarında deniz kıyıları tercih edilmişti. Bu bakımdan Pisidia'da kurulacak koloniler, iç kesimde bulunmaları nedeniyle bir istisna teşkil ederler.

Roma'da iç savaşlar sırasında ordu mevcudu 52 legionu bulmuştu. Şimdi savaşlar sonuçlanmış ve bu kadar kalabalık bir orduyu beslemek sorun olmuştu. Bu bakımdan Augustus G.I. Caesar'ın modeline uygun olarak belki de onun planladığı şekilde yeni koloniler kurarak hizmet süresi dolan askerlerini (Veteran) yerleştirecekti.

Böylece Pisidia Augustus'un barış sistemi içine girecekti. Bunda başarı şansı vardı. Zira, Philipti Savaşı'ndan sonra Parthlar'lar yapacağı savaş için Antonius Küçük Asya'dan asker toplamıştı. Şimdi bu askerler hizmet sürelerinin sonunda burada kurulacak kolonilere yerleştirilecekti. Legion hizmeti yapmış,Roma'nın dilini öğrenmiş olan küçük Asya'nın bu yerlileri şimdi Roma'nın dil ve uygarlığını burada yaygınlaştırırken,aynı zamanda bölgenin güvenliğimde sağlamış olacaklardı.

Pisidia'nın kuzeyinde, önce de belirttiğimiz gibi Sultan dağlarının güney batısı boyunca uzanan verimli Phrygia Proreia'da stratejik bir konumu olan Antiocheia böylece roma koloni düzeni içine giriyordu. Şehrin Colonia Caesarea Adıyla bir Roma kolonisi olması Galatia Eyaletinin kuruluş yıllarına rastlar (İ.Ö.25) Buna göre, Antiocheia'nın İ.Ö. 25 yılında veya biraz sonra Augustus Tarafından "Colonia Caesarea Antiocheia" adıyla anılan askeri koloni haline getirildiği anlaşılmaktadır. Daha sonra Pisidia'da, Colonia Julia Augusta Felix Cremna, Colonia Julia Augusta Comama, Colonia Julia Augusta Olbasa ve Colonia Julia Augusta Parlais'te Augustus'un askeri birer kolonisi olmuşlardır. Augustus'un kolonileri arasında en eskisi ve en fazla romanize edileni Antiocheia idi. Saydığımız bu koloniler Antiocheia dan sonra kurulmuşlardır.

Pek çok Latince yazıtında kanıtladığı gibi,Colonia Caesarea yaklaşık iki yüz yılından daha fazla koloni statüsünü korumuştur. Şehire "İus İtalicum" hakkıda sunulmuştur. Yazıtlardan anlaşıldığına göre (CIL,III,293-294,6824-6828) Legion V Gallica ve Lepran VII 'nin veteranları Antiocheia 'ya yerleştirilmiştir. Legion V Gallica Vaktiyle Antonius'un Kurduğu bir Legiondur. Daha sonra Macedonica adını almıştır. Legion VII İse, İ.Ö. 44 Yılında Caesar 'in öldürülmesinden hemen sonra İtalia'da Campania bölgesinden toplanan askerlerden oluşmuştur.

Ele geçen yazıtlardan emekli askerlerden bazılarının adlarını öğreniyoruz. Öğrendiğimiz Campanien,Latium ve Gallia Narbonensis adları Gallica adları ile yakın benzerlik göstermektedirler. Bu veteranlar arasında ilk veteranların isimlerine de rastlanılmaktaydı. Bunlardan Drusus'un Valisi ve şehir adalet memuru olan "Statius Pecennius L.F.Ser" in adını sayabiliriz.

Bu kolonilerin kuruluşları tamamlanırken, Roma'nın bölgedeki egemenliğini zedeleyen Homanedeisler ( Homanadlar) sorunu ihmal edilmiştir. Augustus bu toplumla savaş için P. Sulpicius Qurinius'u görevlendirmiştir (Strabon, XII, 569). Savaştan önce Homanadeisler memleketine ordunun ulaşımını sağlayacak, ayrıca zapt edilecek yerleri de güvenle elde tutmak için düzenli bir yol yapımı gerekiyordu. Bu amaçla Galatia Eyaleti valisi Cornutus Arrutius Aquila tarafından Via Sebaste'nin yapımına başlandı. Via Sebaste Colonia Caesarea merkez olmak üzere güneydoğu ve güneybatı yönünde uzanacaktı. Bu yol Efessos'dan başlayarak Tralleis (Aydın) Laodikeîa (Eskihisar) Apameia (Dinar) üzerinden gelen yolla bağlanarak Antiocheia'dan sonra Beyşehir Gölü'nün doğu kıyısını izleyerek ayrıldığı iki kolla Homanadların topraklarını çevirmiştir. Bu yol daha sonra doğuya doğru Garsaura Arkhlais (Aksaray), Kaisareia (Kayseri), Melitene (Malatya) üzerinden Fırat vadisine kadar uzanarak Roma'nın ve ondan sonraki en önemli askeri ve ticaret yolu olmuştur. Via Sebaste yolunun yapımı sırasında Homanadlar savaşının da hazırlığı yapılmaktaydı. Savaşın komutanı P. S. Quirinius Torosların geçit vermez yüksek tepeleri ile çevrili olan yerlerde yaşayan Homanatların ülkesini Trogitis'i (Suğla Gölü'nün güney doğusu) ordusuyla çevirmiş ve başkentleri Homanay'ı (İ.Ö.4-3) de ele geçirmiştir.

Antiocheia'nın, savaşın yapıldığı yıllarda ordunun ikmal merkezi görevini üstlendiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Augustus, kolonileri kurarken amaçladığı tasarılardan birisini de böylece gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Antiocheia'nın tarihi hakkında bilgi edinmek için sikkelerini de kısaca incelemek yerinde olur. Müze kataloğundaki sikkeler ile kazılar sırasında elde ettiğimiz sikkeler genellikle Roma İmparatorluk devrine ait sikkeler olup, Augustus'dan (M.Ö.27-M.S.14) başlayarak Teodosius I (M.S. 379-395) devrine dek devam eder. Helenistik (M.Ö.1. yy.) devre ait sikkeler de bulunmaktadır. Bu devre ait sikkelerin ön tarafında kartal, yıldırım demeti; arka tarafında 8 şualı yıldız ve memur adı yer almaktadır. İmparatorluk devri sikkeleri üzerinde, ön tarafta; Kermes Karykeion, Herakles veya Men başı, arka tarafta; horoz, oğlak tasviri vardır. Şehrin ismi bu sikkeler üzerinde Anti.Colo, Antioch, Coloniae ve Antioch Colo. olarak geçer. Roma Koloni sikkelerinde ön tarafta; Zeus, Athena, Artemis, Apollon, Hermes, Dionisos, Kybele, Genius, Signum ve tapınak tasvirlerine rastlanır. Bu sikkeler üzerinde Ant Col, Col Caes Antioch, Antioche Ge Col Ca, Coloniae Antioch, Antioch Fortuna Colonia, Anti Coloni SR. şeklinde kentin ismi belirtilmiştir. Bu sikkelerden, Coloni'nin M.S.III. yy.'da en doruk noktasına ulaştığını anlamaktayız. Zira kent M.S.III. yy. sonlarında kurulan genişletilmiş, Pisidia Eyaletinin metropolisi durumuna gelmiştir.

47.9 hektar araziden oluşan koloninin Akropolis sur duvarlarının içerisinde 7 küçük tepe görülmektedir. Kent, Roma'da olduğu gibi latince Vici denilen 7 mahalleye bölünmüştür. Bu mahallelerin adları: Aedilicius, Cermalus ya da Germalus, Patricius, Salutaris, Tuscus, Verabrus ve Venerius'dur. Roma'daki mahallelerden 3 tanesi sadece isim benzerliği gösterdiği halde diğer 4 mahalle isim benzerliği yanında topoğrafik benzerlikler de göstermektedir. İsim benzerliği gösteren Salutaris mahallesine karşılık kent merkezindeki Verabrus ile Tiber nehri kıyısındaki Papatine Tepesi'ne tesis edilen Germalus mahalleleri Antiocheia'daki mahalleler ile hem isim hem: de topoğrafik benzerlikler göstermektedir. Şehrin eski halkı (İncolae) yeni gelenlere göre ikinci sınıf vatandaş duruma düştüler. Fakat onlar da zamanla Roma vatandaşlık hakkını aldılar. Şehir Urbs, halk populus olarak isim alırdı. Kolonide, kurumları ile birlikte küçük bir Roma yaratılmak istenmiştir. Her aileden bir şefin katıldığı küçük bir senatus oluşturuldu. Bunların senatörlerine Decuriones adı verildi. Bu senato üyeleri arasında koloninin belediye hizmetlerini idare edecek memurlar seçilirdi. Bunların en önemlileri Duoviri (Preaetores) olarak isim alırdı. Görev ve yetki bakımından Roma'daki konsülleri temsil ederlerdi. Ayrıca bunlar "Duoviri quinquenhales" olarak Roma'daki censorların görevini de yaparlardı. Zira, kolonide censorlar yoktu. Her 5 yılda bir sayım yapılarak durum Roma'ya bildirilirdi.

I.A.Richmond ve R.G. Collingwood'un tahminlerine göre kent merkezindeki nüfus 7500-10.000 civarında idi. B.Levick ise üçbinin üzerinde veteranın bulunduğu ileri sürmektedir. Ancak, Antiocheia'nın geniş sınırları içerisinde 70-80 bin civarında bir nüfusun yaşadığını söyleyebiliriz.

Kolonide yalnızca seçim sistemi değil, idare organları da Roma örneğini izliyordu. Şehrin idareci sınıfı bir Roma kolonisinde görülen Ordo'da yerini alıyordu. Böylece koloni öncesindeki Demos, koloni kuruluşu ile birlikte populus şeklini alırken, Ordo'da Bule'nin yerine geçmiştir.

Levick, Antiocheia'da bulunan bir yazıtta M.Ö.200 yıllarında gelişmiş bir Greek kenti olduğunu ve idari organların (Boule, Demos, Strategi ve Grammateis) tam olarak tesis edildiğini belirtmektedir.

Adliye ile ilgili işleri yürüten hakimlerin (Magistratus) yanında bir gymnasiarkh'ın bulunması şehrin koloni öncesi kurumlarının bir kısmını koruduğunu göstermektedir. Ancak, Grammateus koloninin erken zamanlarında bilinen koloni Quaestor'unun (Hazine Memuru) yardımcısı Scriba (Yazıcı)'dan farklı bir görev üstlenmektedir.

Diğer önemli memuriyetler arasında zabıta hizmetleri yanında vatandaşlara oyun ve eğlenceler düzenleyen Aediller, din ve kültlerle ilgili seremonileri idare eden Pontifeks gibi görevliler de bulunmakta idi. Bazen de birkaç görevi yürüten görevlilere de rastladık, kent içerisinde bulduğumuz bir yazıtta "Caio Valerio'nun" Questor ve Aedile görevini yürüttüğü ve emniyetten de sorumlu baş memur olduğu zikredilmektedir.

Koloni de resmi dil Latince idi. Köklü ailelerin ve idarecilerin dışındaki halk Grekçe konuşmaktaydı. Mevcut kayıtlardan koloni kuruluşu sırasında yerlilerden çok azının koloni vatandaşlığına geçtiği anlaşılmaktadır. Koloninin başlangıcında yerli ahalinin hukuken tercih edilen yeni göçmenlerle olan ilişkisi ve yabancı güçlerin yeri, konumu ve sadece kısmen Helenleştirilmiş halk içinde ne gibi bir değişiklik ve tesir yarattığı konusunda maalesef yeterli bir bilgimiz yoktur. Arazinin verimli, ayrıca ticaret ile gelişen hayat şartlarının iyi olması; kolonideki iki kesimin kaynaşmasında yapıcı etken olduğu kabul edilebilir.

İmparator ve legatlan ile ilgili yazıtlardan kolonide Latice'nin M.S. 295 yılına kadar resmi dil olduğunu, ondan sonra Decurionlar'ın (Koloni Senatörleri) protokollerinin Grekçe olarak yazılmasından anlaşılmaktadır. Sikkeler üzerinde Cladius II. (268-270) devrine kadar olan Latince yazılar hemen sonra yerini Grekçe yazı ve lejantlara terk eder. Ayrıca bu durum yazıtlarda Tanrı Men için yapılan adaklarda Latince oranının Grekçe'ye göre azalmasından anlaşılmaktadır.

B.Levick, "Antiocheia'nın sadece şehir meclisleri ve rahiplik kurumları ile nüfuslu vatandaşlardan oluşan Roma'daki mahalle adlarının bulunması ve de Roma gibi 7 tepesi ile kalmayıp aynı zamanda surlar içerisinde kalan İtalik olmayan unsurlarıyla da Roma şehrinin bir kopyası" olduğunu belirtmektedir. Koloni hakkındaki bu görüşe biz de katılıyoruz.

BİZANS DEVRİNDE YALVAÇ
Roma İmparatorluğunun M.S. 395 yılında ikiye ayrılıp İstanbul Doğu Roma İmparatorluğunun merkezi olması, bu şehre yakın olan kentler veye Başkent'e ulaşan yollar üzerine bulunan Şehirler yeniden önem kazanmaya başladı.

Diokletianıus (284-305) İmparatorluğu 12 dioces'e (bölge) bölerek otoriteyi sağlamayı başardı. O'nun zamanında eyaletler yeniden tanzim edildiler. Böylece yeni düzenleme sırasında Küçük Asya'nın büyük bir kısmını kapsayacak büyüklükte bir Pisidia Eyaleti kuruldu. Doğu sınırı Konya Ovası'nda olan bu eyaletin metropolisi Antiocheia oldu.

Bizans'ın kuruluşundan sonra geçen iki asır içerisinde önemli ticaret yolu üzerinde bulunan Apameia ile ticaret potansiyeli yüksek olan ve aynı yol üzerinde bulunan Antiocheia bu dönemde de önemini koruyan şehirler arasında yer almakta idi. Ayrıca Hıristiyanlığın doğuşunda ve dünyaya yayılmasında önemli bir dini merkez olan Antiocheia bu özelliğinden dolayı bu devre damgasını vuran nadir kentlerimizden biri olma özelliğine sahip bulunmaktadır. Aslında kilise kayıtları da Antiocheia'nın önemini koruduğuna işaret etmektedir.

M.S. 311 yılında İmp.Konstantin Hıristiyanlığı serbest bırakmış ve bu dini teşvik için yasa çıkarmış. Bu kanuna göre Hıristiyanlar büyük şehirlerde toplanan konsil veya meclislere metropolitlik olarak katılmakta idiler. Antiocheia'nın da bu tür toplantılara katıldığını biliyoruz. Bu amaçla toplanan 325 İznik konsiline İsauria listesinden katılmıştır. Daha sonra toplanan meclislere ise Pisidia listesinden ve ilk sırada yer alarak iştirak etmiştir. Antiocheia Meclisi'nin metropolit olarak katıldığı konsiller şunlardır: 325 İznik, 451 Kadıköy, 530-536-553-680-692-787 yıllarında muhtelif yerlerde yapılan konsiller ile 458 yılında İmparator Leon'a mektup yazılması, bu dönemde metropolit olarak Antiocheia'ya Neapolis (Şarkikaraağaç), Sozopolis (Uluborlu), Metropolis (Şuhut) yakınlarında bağlı idiler.

Bilindiği gibi 6. yüzyıldan itibaren Araplarla Bizans ilişkileri başlamış, uzun süren bu mücadele çok şiddetli geçmiştir. Abbasiler'in ilk dönemlerinden itibaren Araplar Anadolu'ya her yıl muntazam akınlar düzenlemişlerdir. Bu akınlarda sadece ganimet amacı düşünülmedi. İstanbul'u alarak İslami bir vazifeyi yerine getirmek istiyorlardı. Bu seferlerin birçoğunda Pisidia ve Phrygia bölgelerinden yani Antiocheia'dan geçerek İstanbul veya Ege sahillerine ulaşmışlardır. Halife Muaviye'nin ilk yıllarından itibaren Akıncılar Yalvaç'a ulaşmışlar ve fethetmişlerdir. Halid B.Velid'in oğlu Abdurrahnıan 664 yılında Anadolu'ya girerek Aksaray'a kadar gelmiş ve kışı orada geçirdikten sonra ertesi yıl (665) Beyşehir Gölü'ndeki Uzun Ada'ya taarruz etmiş, ancak başarılı olamamıştır. Bununla birlikte Antiocheia'yı (Yalvaç'ı) almaya muvaffak olmuştur. 665 kışını Yalvaç'ta geçiren Abdurrahman 666 yılında geri dönmüştür. Daha sonra Abdurrahman b.Elkayni adındaki bir başka komutan Anadolu seferi sırasında Yalvaç'ta kışlamıştır.

Yalvaç'a yapılan akınların en şiddetlisi Halife Velid devrinde oğlu Abbas tarafından 713 yılında yapılmış olanıdır. Bu akın sırasında Araplar, şehri baştan sona yakıp yıkmışlardır. Bugün dahi bu ağır tahribata kentte yer yer rastlamak mümkündür. Burada dikkatimizi çeken önemli bir husus Araplar'ın Anadolu'ya yapmış oldukları seferlerin birçoğunda Antiocheia'ya uğramalarıdır. Bunun nedeninden birincisi, Antiocheia'nın anayol üzerinde bulunması, ikincisi ise kentin Bizans döneminde de önemli bir merkez ve sağlam bir savunmaya sahip olmasıdır. Bu döneme ait şehir surları ki; birçok yapıdan alınan ve devşirme malzeme ile kısa zamanda yapılan bu savunma duvarları bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

Bizans artan Arap akınları sırasında savunma stratejisini biraz daha kuzeye ve savunmaya daha elverişli şehirlere kaydırmaya başladı. Bu devirde Afyonkarahisar ve Sivrihisar gibi şehirler daha çok önem kazandılar. Ancak, Yalvaç bundan sonra da önemli tarihi olaylara (Haçlı seferlerine, Myriokephalon Savaşı gibi) şahit olmuştur. Bu konular üzerinde ileride duracağız.

SELÇUKLULAR DEVRİNDE YALVAÇ
Antiocheia'nın Türkler tarafından ne zaman ne şekilde feth edildiği, ne zaman ve nasıl iskan edildiği hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Ancak, Yalvaç çevresindeki kent ve kasabalardaki gelişmelerden hareketle Yalvaç hakkında genel bilgiler vermeye çalışacağız.

Türklerin Anadolu'ya girmeleri 1071 Malazgirt Savaşı'ndan önce olmasına rağmen yerleşmeleri bu tarihten sonra olmuştur. Bu savaştan sonra imzalanan anlaşmanın Bizans tarafından bozulması üzerine Sultan Alparslan bazı Türk beylerini Anadolu'nun fethine memur etmiştir. Malazgirt Savaşı'nda Bizans ordusunun mukavemeti kırıldığından, Türkmenler birçok yerin işgal ve iskanına başladılar.

Malazgirt Zaferi'nden 4 yıl sonra 1075 yılında İznik merkez olmak üzere Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından kurulan Türk Selçuklu Devleti döneminde Antiocheia'nın feth edildiği ancak, Selçuklular zamanında şehrin hangi adla anıldığını bilemiyoruz. Bilinen o ki; Yalvaç adını ilk defa Türk beyliklerinden Hamitoğulları zamanında tesadüf edilmiştir. Ancak, Yalvaç'ın bu beylik zamanında kurulduğunu söylemek doğru değildir. Pek tabidir ki, Selçuklular zamanında Antiocheia adı yerine Yalvaç isminin kullanıldığı akla yakın bir ihtimal olarak gelmektedir. Çünkü Selçuklular feth ettikleri yerin adını Türkçeleştirmişler yada oraya yeni bir isim vermişlerdir. Yalvaç adı da bu ikinci görüşe uymaktadır.

Antiocheia'nın Selçuklular tarafından fethi ve Yalvaç'ın yeniden kuruluşu hakkında bilinen genel bilgiler kısaca şöyledir: Anadolu'nun Selçuklular tarafından feth edilip ebedi bir Türk vatanı olması Oğuz akınları ile Anadolu'da kurulan mahalli devletlerin giriştikleri fetihler sayesinde gerçekleştirmiştir. Selçuklu Sultanı Süleyman Şah, 1045 tarihinde İznik'e yerleştikten sonra Bizans'ın iç karışıklığından faydalanarak topraklarını genişletme siyaseti gütmüş ve bunda da başarılı olmuştur. Böylece Türkler hakimiyetlerini Anadolu'nun kuzey, güney ve batı sahillerine kadar her tarafta genişlettiler. Süleyman Şah Anadolu'ya akın akın gelen Türkmenleri idaresinde toplamış ve onları belirli merkezlere yerleştirmiştir. İsyanlardan perişan olan yerli halk da huzuru Selçuklu idaresinde bulmuştur. Böylece Süleyman Şah boğazlardan Suriye'ye kadar olan yerlere sahip olmuştur. Bu arada Şah yaptığı yardımlar karşılığında Phrygia ve Galatlar'daki bazı Bizans şehirlerini de almıştır. Batı Anadolu'da Süleyman Şah'tan başka ondan bağımsız olarak fetihte bulunan ve beylik kuranlardan biri de Çaka Bey olup kardeşi Galabaç (Yalvaç) ile birlikte İzmir'i feth ederek İzmir'de bir beylik kurmuş ve Anadolu'nun fethinde önemli rol oynamıştır.

1071'de I.Haçlı Ordusu Nikaia (İznik)'i ele geçirdiler ve I Aleksios'la yapılan anlaşma uyarınca kenti Bizans'a bıraktılar. Bundan sonra Bizanslılar Batı Anadolu sahillerini kurtarmaya başladılar. Bizans çekilen Türkleri takip ederek Alaşehir, Denizli ve Honaz şehirlerini ele geçirdiler.

I.Haçlı Seferi sırasında, bu sefere katılan Bizans ordusunun bir bölümü Antiocheia'da konaklamıştır. Haçlı ordusunun kentte ne kadar kaldığı bilinmemekle beraber Bizanslılar içinde kentin korunaklı bir kale olduğu anlaşılmaktadır.

1098 ilkbaharında Jean Ducas, Antalya'ya kadar olan yerleri, Bizans'a kattıktan sonra kuzeydoğuya yöneldi. Hoyran Gölü'nün kuzeyinden (Yalvaç'tan) geçerek o sırada Bolvadin'de toplanmaya başlayan Türkmenler'in üzerine yürüyerek hezimete uğratmıştır.

Böylece Türkler, 1098 yılında Anadolu'nun kuzey, güney ve batı sahillerini terk ederek İç Anadolu'ya çekilmeye mecbur kalmışlar ve Bizanslılar da Akşehir'e doğru ilerlemişlerdir. Sultan I.Kılıç Arslan İznik'in kaybından sonra Konya'yı kendisine başkent yapınca İstanbul-Konya yolu üzerinde bulunan Antiocheia (Yalvaç)'in önemi daha da artmıştır.

1101'de haçlılar, Sultan I.Kılıç Arslan'ın ani hücumlarından kurtulmak için bilinen ve çok kullanılan yolu değil de, Eskişehir-Seyitgazi-Yalvaç-Konya ve Ereğli yolunu tercih etmişlerdir. Ne var ki Selçuklular'ın taarruzlarından kurtulamayan Haçlılar, henüz Türklerin eline geçmemiş, korunaklı ve yiyeceği, içeceği bol olan Antiocheia'ya sığındıktan sonra Sultan Dağları'nı aşarak Akşehir'e ve oradan da Konya'ya intikal etmişlerdir.

Selçuklu Sultanları Anadolu'ya hakim olmak için Göller Bölgesi'nin alınmasında her türlü fırsatı değerlendirmişler ve fetihlere devam etmişlerdir. Buna bağlı olarak Selçuklu Sultanı I.Mesut (1116-1155) zamanında Türkler Bizanslılar tarafından işgal edilen yerleri geri almaya başlamışlardır. Böylece yerleşme yerleri sıkça el değiştirmiştir. Bulunduğu yer itibariyle önemli bir kale olan Uluborlu, I. Mesut zamanında önce Türklerin sonra Bizanslılar'ın hakimiyetine geçmiştir. I. Mesut zamanında Dinar, Uluborlu, Konya ve Antalya yolu üzerinde bulunan Yalvaç'ın da aynı şekilde el değiştirdiği yani Uluborlu ile aynı kaderi paylaştığı anlaşılmaktadır. Çünkü I. Mesut Konya, Akşehir, Yalvaç yolunu takip ederek Uluborlu'ya ulaşmış buna karşılık Bizans İmparatoru Alexis, Komnenos'un oğlu Yuannis (1120-1121) yıllarında Uluborlu'yu geri almış ve buradan Yalvaç-Şarkikaraağaç-Beyşehir yoluyla Antalya'ya gitmiştir. Sultan I.Mesut, 1132 ve 1142 yıllarında Uluborlu'yu almak için 2 kez kuşatmak istemiş fakat bunu başaramamıştır.

1146'da Manuel Komnenos, Selçuklular'ın Bizanslılar'a karşı artan üstünlüğüne son vermek için Konya'yı alma çabası I.Mesut'un zaferi ile sonuçsuz kalmıştır.

Selçuklu Bizans mücadelesinin 1071 tarihli Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu'nun tapu savaşı olarak kabul edilen ve 17 Eylül 1176 tarihli Myriokephalon Savaşı Selçuklu Sultanı II.Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru Manuel Komnenos arasında yapılmıştır. Savaşın yeri hakkında ileri sürülen görüşlerden birisi ve akla en yakın olan Yalvaç olduğuna göre Türklerin zaferi ile neticelenen bu olayın Yalvaç tarihindeki yeri ve önemi tartışılmaz. Çünkü Türkler bu zaferden önce Yalvaç ve yöresine gelmiş olsalar bile bu zaferden sonra kesin olarak yerleşmişler ve yöre her yönüyle Türkleşmiştir.

1186 yılında II. Kılıç Arslan daha hayatta iken oğullan arasında ülkeyi paylaştırdığında Yalvaç'ında dahil olduğu anlaşılan Uluborlu'yu küçük oğlu I. Gıyasettin Keyhüsreve vermiş ve bu durum 1192 de Gıyasettin'in Konya'da tahta çıkışıyla son buldu.

Bu dönemin kayda değer olayı 1190 III. haçlı seferlerinin diğer bazı seferlerde olduğu gibi bölgeden geçmesidir.. Haçlı ordusu Denizliyi geçerek Uluborlu'ya kadar herhangi bir Türkmen veya Selçuklu saldırısına maruz kalmadan ulaştılar, ancak Uluborlu'dan sonra dağ ve geçitlerde Türkmenlerin saldırısına uğramışlardır. Buradan anlaşılmaktadır ki 12. yüzyıl sonlarında Yalvaç ve civarında Türkmenler'in olduğu ancak yerleşik düzene geçilmediği ve bir devlet otoritesinin kurulmadığı ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber Haçlı ordusu Çay yolunu takiple Akşehir'e ; ulaşmıştır. Biz burada tarihin akışı içerisinde Yalvaç adı ve iskanına ait bazı bilgi ve belgeleri de aktarmak istiyoruz.

Yalvaç şeklinde de ifade edilen Yalvaç kelimesi "Yolavaç" kökünden gelir. Bir haber bildirmek üzere gönderilmiş kimse, saveci, haberci, peygamber, resul, nebi gibi manalara gelen eski Türkçe kelimelerinden birisidir. Kelimenin "Yalvı" kelimesinden geldiği iddia edilmiş ve eski Türk dininde gaipten haber veren peygamberlere, resullere veya elçilere de "Yalvı" denildiği tespit edilmiştir.

Yalvaçlılar'ın bir Türk boyu olarak tespitine gelince, Oğuz soyunun Dağhan boyundan ve Salvur oymağından ayrılan bir Türkmen aşireti olup bunların ilk olarak bu ismi almaları Türk halkı arasında Şaman Yalvılığı yani dini sihir yapmalarından ileri geldiği iddiası ileri sürülmekte ise de Oğuz Han'ın 24 kabilesinden ve Dağhan boyundan olan Salur Türkmenleri 3 büyük kola ayrılmaktadır. Bunlar;
l- Yalvaçlılar: Bunlar dağhan boyundan olan Eymir Türkmenleri ile birlikte bugünkü Yalvaç kasabasına da yerleşmişlerdir. Bugün hala Yalvaç'taki "Salur ve Eymür" isimleri bir mahallenin adı diğeri de mesirelik adı olarak kullanılmaktadır.
2- Karamanlılar: Konya havalisini işgal eden eski Karaman halkı da Salur boyundandır.
3- Ana Böleği : (Anakucağı) manasına gelen bir kelime olup, Salur Türkmenleri'nden oluşan bir gruba da İran'ın kuzeydoğusunda Zor Abad'da iskan edilmişlerdir.

Yalvaç adına Selçuklu döneminde hiç rastlanmaz iken Bizans tarihinde yer almaktadır. Ne var ki, Anadolu'nun fethi ve Türkleşmesini sağlayan Anadolu Selçukluları zamanında bütün Anadolu şehir ve kasabaları gibi Yalvaç da fethedilmiş, iskan edilmiş ve yeniden kurulduğu muhakkaktır.

Selçuklu Türkiyesi'nde yepyeni bir kimlikle kurulmuş olan Yalvaç tam bir Türk beldesidir. Salur, Eymür, Bayındır, Bayat, Avşar, Yüreğir, Büğdüz ve Yıva gibi Oğuzboyları'nın köy, kasaba ve semt isimleri olarak günümüze kadar ulaşmış olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Ayrıca, Yalvaç'ta bu döneme ait yapılardan olup, günümüze ulaşan Eski Cami adıyla da anılan "Devlethan Camii" bir başka açıdan bizi teyit etmektedir. Çünkü bu cami I. Mesut'un oğlu ve II.Kılıç Arslan'ın kardeşi Devlethan adına yapılmıştır. Bu durumda Yalvaç'ın o dönemde iskan edildiğine işaret etmektedir. Ahi Teşkilatı'nın yaygın olduğu Yalvaç ve yöresi Tabaklar, Abacılar, Yağcılar ve Terziler gibi esnaf kuruluşlarını, demirciler, keçeciler, kunduracılar, semerciler, yağcılar gibi arastaları da mesleğe uygun olarak devam ettire gelmiştir. Ayrıca köy ve mahalle adlarının da günümüze dek değişmeden kullanılması gözden kaçmamaktadır.

Bugün Yalvaç'ta her pazartesi günü yapılan "Pazar Duası" dini bir vecibe olarak günümüze ahi geleneğinin bir hatırası olarak gelmiş ve bu gelenek sürüp gitmektedir.

HAMİTOĞLU BEYLİĞİ DÖNEMİNDE YALVAÇ
Selçuklular zamanında pek fazla bilgi sahibi olamadığımız Yalvaç, 1300 yıllarından önce bütün Anadolu gibi bu bölgede hareketli günleri geçirmiştir. Nitekim bu yıllarda Felekûddin Dündar Bey'den önce babası İlyas Bey Anadolu Selçuklular'ının bir uç beyi olarak bu bölgede bulunmuş, Selçuklular'ın son yıllarında Göller Bölgesi'ne gelmiş ve beyliğini kurmuştur. Beyliğin başkenti önce Uluborlu, sonra Eğirdir olmuştur. Hamitoğullan daha sonra güneye genişleyerek Antalya'ya kadar ilerlemişlerdir.

1365 yılında başa geçen İlyas Bey; Karamanoğlu Alaaddin Bey ile oldukça çok uğraşmış savaşta yenilerek geri çekilmiş, ancak Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın yardımı ile kaybettiği yerleri geri almıştır. 1375'den önce İlyas Bey vefat edince yerine Kemalettin Hüseyin geçti.

Hamitoğullan devrinde Yalvaç tarihini önemli olaylardan biri cereyan etmiştir. Yalvaç diğer Hamit şehirlerinden Şarkikaraağaç, Beyşehir, Seydişehir, Akşehir, Osmanlı Devleti'ne para ile satılmıştır. Hüseyin Bey'in Osmanlı padişahı Sultan I.Murat'ın isteği üzerine yukarıda adı geçen yerler 80.000 altın karşılığında istemeyerek de olsa Osmanlılar'a satılmıştır.

Tarihte az da olsa görülen bu ihale şeklinin sebebi, bu sırada Hamitoğlu Bey'i olan Kemalettin Hüseyin Bey'in Karamanoğullarının tecavüzüne maruz kalmasıdır. Bu yüzden Hüseyin Bey, 1375 yılında Osmanlılar'dan yardım istemiştir. Kendi elinde zoraki bu bölünmeden sonra Isparta, Eğirdir ve birkaç kent kalmıştır. Neticede ise I.Murat Kosova Savaşı'ndan sonra Hüseyin Bey'in oğlu Mustafa komutasında bir kuvvet göndermiştir. 1391 yılında Hüseyin Bey'in bütçesinin bir kısmı Osmanlılar'ın bir kısmı da Karamanoğulları'nın eline geçmiştir. Bu şekilde Hamitoğulları'nın Eğirdir kolu da yıkılmıştır.

OSMANLILAR DÖNEMİNDE YALVAÇ
Yalvaç'ın Osmanlılar'a nasıl geçtiğini yukarıda kısaca anlatmıştık. Böylece Osmanlı Devleti, Karamanoğulları ile kuzeyden ve batıdan komşu olmuştu. Ancak bu yakınlık hem Osmanlı Devleti'ni hem de Karamanoğulları'nı tedirgin etmiş ve aralarını açmıştır.

Karamanoğulları'ndan Alaaddin Bey, padişahın Rumeli'de bulunmasından istifade ederek Karaağaçla beraber Yalvaç'ı kendisinin Hamitoğlundan satın aldığını iddia ederek bu yerleri ve Beyşehir'i işgal etti. Aslında Hüseyin Bey buraların zorla alındığını ileri sürerek Karamanoğulları'ndan yardım istedi. Sultan I.Murat Konya üzerinden hareket ederek, "freg yarısında" yapılan savaşta Karamanoğlu'nu yendi ve kaybedilen yerleri yeniden Osmanlı Devleti'ne bağladı.(1387)

Yalvaç'taki Osmanlı hakimiyeti Ankara Savaşı'na kadar devam etmiştir. Bu savaştan sonra Timur Anadolu Beylerinin topraklarını iade ederek, beylikleri yeniden ihya etti. Yalvaç'ın da içinde bulunduğu bazı Hamitoğlu topraklarını ise Karamanoğlu'na bıraktı. Eğirdir'i fetheden Timur, yanında Yıldırım olduğu halde Akşehir'e yöneldi. Bu yolculuk sırasında Yıldırım esrarlı bir şekilde Akşehir'e ulaşmadan muhtemelen Yalvaç civarında vefat etmiştir. Ankara Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan karışıklıklardan galip gelen Yıldırımoğlu Çelebi Mehmet, devlete tek başına sahip olduktan sonra Anadolu'da kaybedilen topraklan almak ve birliği sağlamak maksadıyla gerekli çalışmalara başladı. Çelebi Mehmet Osmanlıların para ile satın aldığı yerlerden olan Yalvaç'ı almak için 1414'de Karamanoğulları üzerine bir sefer tertip ederek, Beyşehir ve Seydişehir'i kurtarmıştır. Ancak anlaşmayı bozan Karamanoğlu Mehmet Bey'in üzerine tekrar yürüyen Mehmet Çelebi, bu sefer Yalvaçla beraber Beypazarı, Sivrihisar'ı Osmanlı Devleti'ne katmıştır.(1415) Bu tarihten sonra Yalvaç'ta kesintisiz Osmanlı hakimiyeti kurulmuş oldu. Bundan sonra Isparta çevresi ile birlikte Hamit Sancağı adıyla Konya'ya, daha sonra Isparta Sancağı vasıtasıyla Bursa'ya 1840 yılında kaza haline geldikten sonra yeniden Konya'ya bağlanmış, kısa bir süre sonra Isparta'ya bağlanan Yalvaç'ta 1864 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 858
favori
like
share