Her izzet ve nimet, Allahü teâlâya, ihlâs ile itâat ve ibâdet etmekten, her kötülük ve sıkıntı da, günâh işlemekten hâsıl olur. Herkese dert ve belâ, günâh yolundan, râhat ve huzûr ise, itâat yolundan gelmektedir. Allahü teâlânın âdeti böyledir.

İnansın veya inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veyâ bilmeyerek, Kur’ân-ı kerîmdeki emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Bu, faydalı bir ilâcı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir.

Zamanımızda, inanmadığı halde bazı kimselerin birçok işlerinde, muvaffak olmalarının, râhat ve huzûr içinde yaşamalarının sebebi, inanmadıkları, bilmedikleri hâlde, Kur’ân-ı kerîmin bildirdiklerine uygun olarak çalıştıkları içindir.

Müslümân olduğunu söyleyen, âdet olarak ibâdetleri yapan, çok kimsenin ise, sefâlet, sıkıntılar içinde yaşamalarının sebebi de, Kur’ân-ı kerîmin gösterdiği ahkâma ve güzel ahlâka uymadıkları içindir. Kur’ân-ı kerîme uyarak âhirette sonsuz saâdete kavuşabilmek için, önce buna îmân etmek, inanmak ve bilerek, niyyet ederek uymak lâzımdır.

Huzûr ve sevinç...
Huzûr, gafletten kurtulmak, Allahü teâlâyı hiç unutmamak, Ondan başka hiçbir şeyin kalbde bulunmaması demektir.

Ebû Yâkûb Nehrecûrî hazretleri;
“İnsanda huzûr ve sevinç, şu üç şeyle hâsıl olur: Birincisi; kişi Allahü teâlâya ibâdet edip, beğendiği işleri yaptığı zaman duyduğu sevinç ve rahatlık. İkincisi; kalbini Allahü teâlâdan başka her şeyden sıyırıp, sâdece Allahü teâlâ ile berâber kılmak. Üçüncüsü; Allahü teâlâdan başka şeyler hakkında konuşmayı bırakıp, Allahü teâlâyı anmaktan hâsıl olan tatlılık ve sevinç” buyurmuştur.

Molla Câmî hazretleri, bir gün bir kimseye;
-Ne iş yapıyorsun? diye sorar. O da;

-Hamdolsun huzûrluyum. Sıhhat ve âfiyet içinde bir köşeye çekildim. Cenâb-ı Hakk’ın zikri ile meşgûl oluyorum cevabını verir.

Bunun üzerine Molla Câmî hazretleri;
-Huzûr ve âfiyet bu değildir. Huzûr ve âfiyet, insanın nefsinin emmârelikten kurtulup, itminâna kavuşmasıdır. Nefsi itminâna kavuştur da, ister sâkin bir köşede otur, isterse insanların arasında buyurur.

Abdülhâlık-ı Goncdüvânî hazretleri, talebesi olan Ârif-i Rivegerî hazretlerine hitaben buyurur ki:
“Hak yolcusu, zamânının değerini iyi bilmeli. Şâyet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunun hemen şükrünü yapmalı, gafletle geçen zamanlar için de, tövbe etmelidir.”

Behâeddîn Buhârî hazretlerine;
-Namazda hûdû ve huşû nasıl elde edilir? diye sorulunca,
-Huzurlu bir hâlde helâl lokma yiyeceksiniz. Huzûr ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitâh tekbirini, kimin huzûruna durduğunuzu bilerek, düşünerek söyleyeceksiniz buyurmuştur.

Kriz, insanın içindedir, dışarıda kriz yoktur. Allahü teâlâya inanmayan, Onun emir ve yasaklarına uymayan kimsenin kalbi, bulanıktır, kirlidir. Bulanık ve kirli kapta, temiz, berrak su bulunmaz. İmân edip, emir ve yasakları yerine getirmedikçe, insanın kalbi temiz olmaz.

Temiz olmayan kalbden de iyi, güzel şeyler meydana gelemez. Böyle kimseler, nefislerinin istekleri peşinde koşarlar. Kendileri huzurlu olmadıkları gibi, etrafındakilere de huzur veremezler. İçi karanlık olanın, dışı da karanlık olur. Böyle kimsenin hareketleri, davranışları, kendine de, insanlara da, sıkıntı verir.

Ebû Hamza Horasânî hazretleri;
“Nefsinden sıkılan kimsenin gönlü, yüce Mevlâsına bağlanmakla ünsiyet, yakınlık ve huzur bulur” buyurmuştur.
Nefsinin esiri olan kimseler, huzurun ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilmezler ve kıymetini de anlıyamazlar. Sa’dî-i Şîrâzî hazretleri şöyle bir hikâye anlatır:

“Ben onu sustururum!”
“Bir hükümdarın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun birtakım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra;

-Müsaade ederseniz ben onu susturayım dedi. Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da;

-Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşayan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez dedi.”

Netice olarak, içi aydın olan, huzurlu olan dışına ışık ve huzur verir. Zira her kabdan, içinde olan, dışarı sızar!..


yazar : Osman Ünlü

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 461
favori
like
share