Siyonistler, Sultan II. Abdülhamid, Filistin'deki emellerinin önüne âdeta heykel gibi dikilip gerçekleşmesine müsaade etmeyince, Theodor Herzl liderliğinde onu tahttan indirme kararına varmışlar ve aynı amaç peşindeki İttihatçıların "1908 Meşrutiyet Hareketi" ile hemen arkasından tertipledikleri "31 Mart Vak'ası'nda" aktif görev alan unsurlardan birisi olmuşlardı. Herzl, Abdülhamid karşısında hüsrana uğramış bir ruh hâleti içerisinde, bunu ilk kez 1902'de şöyle açıklamıştı: "Hâlen bir tek plan aklıma geliyor. Sultan'a karşı kampanya açmalı, bunun için de sürgün edilmiş prensler ve Jön Türklerle temas kurmalı. Türkiye'ye malî ambargo uygulamalı ve Türkiye'nin dağılmasını beklemeliyiz." Abdülhamid, Herzl'i kovması münasebetiyle Başkâtibi Tahsin Paşaya söyledikleriyle sanki başına gelecekleri tahmin etmişti: "Göreceksin, beni bu adam devirecek. Eğer o deviremezse kimse beni deviremez."
Bu minvalde Siyonistler, İttihatçıların muhalif cereyanını bütün güçleriyle desteklemiş; bilhassa ülkedeki Mason örgütler aracılığıyla açık bir işbirliğine girişmişlerdi. 31 Mart'ın sahneye konmasında en fazla çabayı, İttihatçıların "akıl hocası ve hâmisi" olan, Selanikli (Rizorta Mason Locasının Üstatı Azamı) Yahudi asıllı Emanuel Karasso'ya düşmüştü. Karasso'nun yüklendiği misyonla alakalı "Avcı Taburlarında Mızıkacı" olan görgü şâhidi Mustafa Turan, şu müthiş bilgileri vermektedir: "Emanuel Karasso, İtalyan Bankasından aldığı 400 bin liralık altınları dört teneke içerisinde Metroviçeli (Necip Draga) isminde zengin bir adama vermiş o da İttihat Terakki'den Eyüp Sabri Bey' iletmişti. Bu para 31 Mart'ın tertibinde sarfedildi. Emanuel Karasso, bu hâdiseyi müteaddit defalar iftihar makamında, "Sultan Hamid'e 5 milyon altına yaptıramadığımız işi biz İttihatçılara 400 bin liraya yaptırdık" diye övünmüştür." C. Rifat Atilhan ise, Siyonistlerin 31 Mart'taki rolüyle ilgili şu mühim malumatı aktarmaktadır: "New York'taki Bene Brit Servisi (Siyonist kuruluş), asıl ismi Grunzenburg olan Mikael Brodin ile 45 Siyonisti, 22 Şubatta İstanbul'a gitmek üzere yola çıkarmıştı ki, hoca kıyafetine girerek ihtilâlde en faal grup bu olmuştur."
31 Mart Vak'ası sonucunda Abdülhamid'in hal' edilmesi, Siyonistlerin sanki bayramı olacaktı. Yahudiler, İttihatçıları iktidara getirmek için sarf ettikleri gayret ve desteğin semerelerini şimdi tabiî olarak devşirmek arzusundaydılar. Bu maksatla, Dünya Siyonist Teşkilatı başkanı David Wolfsohn, İstanbul'a gelerek Abdülhamid'in koyduğu Filistin'e göç yasağının kaldırılması amacıyla İttihatçılar nezdinde girişimlerde bulunacak ve Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa'ya, Mayıs 1909'da göç serbestisini kabul ettirmeyi başaracaktı. Ancak, az bir zaman sonra İttihatçıSiyonist işbirliği nihayete erecek ve İttihatçıların, Siyonistlerin gerçek niyetlerini fark etmeleri ve devletin geleceği ve Ortadoğu'daki varlığı adına ne denli tehlikeli bir unsur olduklarını anlamalarıyla birlikte ipler kopacak ve Abdülhamid'in uyguladığı göç yasağını Ağustos 1909'da yeniden tatbikata koyacaklardı.
Siyonistler, Abdülhamid'i devirmek hedeflerine ulaşmaya yetmeyince ve kendilerine cephe alan İttihatçılardan da aradıklarını bulamayınca; bu defa Osmanlı Devleti'ni yıkma planına hummâlı bir şekilde girişmeye koyulacaklardı. Siyonistlerin, Osmanlı'yı inkırâza uğratma ve Filistin'de Siyon Devleti'ni inşa etme projesinin hayata geçmesi açısından patlak veren I. Dünya Harbi altın bir fırsat niteliği kazanacaktı. Yahudiler, dünyayı saran bu harbe, Osmanlı'nın mutlaka dâhil olmasını ve bitiminde de muhakkak yenilenler cenahında yer almasını arzuluyorlardı. Kâzım Karabekir, Osmanlı'yı harbe sokmada, akla gelmedik çılgınca tahrikler irtikap eden unsurların önünde Siyonistlerin bulunduğundan bahsetmektedir.
Bu esnada Siyonistler, dünyadaki güçlü Yahudi Sermayedarlar ve Medya Patronlarının bütün desteğini İngiltere üzerinden tüm müttefik devletler safına kanalize ederek, harbin İtilaf güçleri tarafından kazanılıp, Filistin'le ilgili heveslerini tahakkuk ettirmek için yoğun bir seferberlik içine gireceklerdi. İlerde İsrail'in ilk cumhurbaşkanı olacak olan Chaim Weizman, 2 Kasım 1914'te İngiliz Hükümeti'ne, "Süveyş Kanalı'nda jandarmalık" görevini rahatlıkla ve severek deruhte edeceklerini ve karşılığında da Filistin'in İngiltere mandası altına girip, Yahudi göç ve yerleşimine müsaade edilmesini teklif edecekti. Weizman ayrıca, İtilaf Devletlerinin harbi kazanmaları için dünya Yahudilerinin diplomasi, para, silah, asker ve casusluk gibi her türlü yardımda bulunmaya hazır olduklarını da İngiliz Hükümetine açık bir teminat olarak verecekti.
Harpte, İngiltere'nin desteklenmesi doğrultusunda harcadıkları çabalarla yetinmeyen Siyonistler, gönüllü birlikler teşkil edip bizzat savaşa iştirak ederek, müttefiklere aktif katkıda bulunmak suretiyle de gayret göstereceklerdi. Harbin, Osmanlı'nın yenilgisiyle sonuçlanacağını öngören Vlademir Jabodinsky ve etrafındaki Siyonistler, devlet çökerken Yahudilere de Filistin'in, mirastan pay olarak düşebileceğini tasarlıyor ve bunun yolunun da savaşa katılıp, İngiltere'ye fiilen yardım etmekten geçtiğine inanıyorlardı. Jabodinsky, 1917'de yayınlanan "Turkey and the War" adlı kitabında, bunu şöyle ifade edecekti: "Mirasın paylaşılması için önce mirası bırakanın ölmesi gereklidir... Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını isteyen, Türk ırkının düşmanı değil, aslında dostudur."
Teşebbüse geçen Siyonistler, Mısır'daki İngiliz komutan General Maxvell'e müracaat edip, Osmanlı'ya karşı İngiliz birlikleri arasında gönüllü olarak savaşabileceklerini bildireceklerdi. Maxvell de, bir "Katır Alayı" kurarak, Çanakkale'de cephe gerisinde askerî malzeme taşıyabileceklerini söylemişti. Nihayet 23 Şubat 1915'te, İskenderun'da temelleri atılan gönüllü "Siyon Katır Alayı" askerî eğitimi tamamladıktan sonra, İngiliz Albay John Henry Patterson komutasında 500 asker, 750 katır ve 20 subaydan mürekkep bir biçimde Gelibolu'ya intikâl etmek üzere 17 Nisan 1915'te gemilere bindirilecekti. Daha çok geri hizmetlerde kullanılan alay, Nisan 1915'te Çanakkale Cephesinde Osmanlı ile çarpışmış ve 6 ölü, 4050 yaralı vermişti. Yahudilere göre Katır Alayı, İngiltere kamuoyu ve hükümet nezdinde, Siyon amaçları yönünde müspet bir havanın esmesine ve davalarının benimsenmesine yol açmıştı. Siyonistler bunu, müttefikler cephesinden bekledikleri "siyasî ödüllerin müjdecisi" olarak telâkki ediyorlardı. Hattâ, İsrail'in temellerinin atıldığı 2 Kasım 1917'deki Balfour Deglerasyonu'nun ilanının önünü açtığını savunuyorlardı. Jabodinsky, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında bu gerçeği şöyle tasdik edecekti: "Eğer biz, 2 Kasım 1917'de Balfour Bildirisi ile Filistin'de yurt edinme konusunda söz aldıksa; buna ulaşan yol Gelibolu'dan geçmiştir."
Çanakkale Harbi'nden sonra lağvedilen alayın yerine, Kudüs ve Filistin'i Osmanlı'dan almak için SinaFilistin Cephesinde savaşmak üzere Weizman'ın emriyle yine Vlademir Jabodinsky'nin organizatörlüğünde, "Kral Askerleri" ismiyle 5000 kişilik 4 alay tesis edilecekti. Kral Askerlerinin Sina ve Filistin'in İngilizlerce işgalinde büyük katkıları dokunmuştu. General Bartholomew, Ürdün'ün İngilizlerin eline geçmesi ve Şam yolunun açılmasında adı geçen askerlerin kendilerine olağanüstü faydalar sağladığını; "büyük bir kahramanlık misâli vererek savaştılar" sözüyle teslim etmişti. Yahudi kökenli İngiliz Tarihçi Martin Gilbert ise, aynı mevzuda şu mühim bilgiyi nakletmektedir: "Birçok Yahudi, Türkiye'nin yenilgisinin Filistin'de bir Yahudi özerkliğine yol açmasını umuyordu. Yahudiler, Müttefik ordularında görev alarak Türklerin bozguna uğratılmasını önemli bir amaç haline getireceklerdi. Allenby ordusu, Kudüs'ün kuzeyine doğru hareket etmeyi beklerken, 5000 Filistinli Yahudi silah altındaydı."
Yahudilerin harp anındaki en büyük icraatlarından biri de, SinaFilistin Suriye Cephesinde İngilizler adına casusluk yapmalarıydı. Filistin'in her yerinde, Aleksander Aronsohn'un öncülüğünde Yahudi aydınlar tarafından kurulan Nili Cemiyeti İngiliz İstihbarat Örgütüne gönüllü olarak fevkalâde ehemmiyeti hâiz casusluk faaliyetinde bulunuyordu. Yahudi Tarihçi Martin, buna şöyle işaret etmektedir: "Filistin Yahudi'si Aleksander Aronsohn, Türkleri Filistin'den çıkartmanın bir yolunu bulmak amacıyla İngilizlere hizmet sundu. Ailesi, Filistin'de bir casus şebekesi kurmuştu. Şebekeyi İngilizlerin hizmetine verdi. Gazze ve Birüssebi arasında çöldeki su kaynaklarını iyi biliyorlardı. Bu bilgi, İngiliz kuvvetleri ileri harekata geçecekleri vakit, çok işe yaradı." Görgü şâhitlerinden General Cevat Rıfat (Atilhan) yakalanan çok sayıda Yahudi casusun Şam'a sevk edilip Divânı Harb'te yargılandığını zikretmektedir. Medine Müdâfii Fahreddin Paşa da, hatıralarında hâdiseden şöyle bahsediyor: "Lawrens, bizim nereden ve ne zaman geleceğimiz hakkında bilgiyi, geceli gündüzlü muhabere hâlinde bulunduğu Yahudi casuslarının merkezi hâlindeki İngiliz makamlarından alarak hareket ediyordu. Yahudi casuslar, Filistin'in her tarafında olduğu gibi ta Amman dolaylarına kadar sızmışlardı." Hattâ, Suriye'deki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa, yoğunlaşan casusluk vak'alarından ötürü Yahudileri Filistin'den tehcire tâbi tutmak zorunda kalacaktı.
Siyonistlerin de burada sözünü ettiğimiz gayretleri sonucunda, Osmanlı Cihan Harbinden mağlup çıkmış ve 1918'deki Mondros Ateşkesi ile fiilen dağılma sürecine girmişti. Filistin'de ise, Milletler Cemiyeti'nin kararıyla, İngiliz manda idaresi ihdâs edilmiş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour'un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştı. William Ziff, "2 bin yıl sonra Filistin'e gelen ilk Yahudi yönetici" ifadesiyle tavsif ettiği Samuel'in gelişini Yahudilerin "yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından" söz etmektedir. Artık İsrail'in inşası için hiçbir mânî kalmamış; her türlü şart ve zemin en elverişli kıvama getirilmişti.
Yukarıdaki mâlumatlara göre, Osmanlı'nın Siyonizm'e kurban gittiği gün gibi âşikârdır. Sultan Abdülhamid'in şahsında Osmanlı, Filistin üzerindeki Siyonist tahakkümü yıkılma pahasına bertaraf etmeye çalışmış; bunu millî ve dinî bir dava ciddiyetinde benimseyerek tavizden şiddetle kaçınmıştı. Dün Osmanlı'nın yıkılışında baş rollerde olan Siyonistlerin, bugün de "Nil'den Fırat'a Büyük İsrail" hedefi doğrultusunda Türkiye'yi tehdit ettiği ise, aklı selim sahipleri için mâlum olan bir başka ürkütücü gerçektir. Dolayısıyla Türkiye'den beklenen; Yahudi'den dost olmayacağını tarihin şehâdeti dahilinde tekrar kavrayıp, Osmanlı'nın Filistin'de sergilediği duyarlı politikanın mirasçısı olduğunu göstermesidir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 398
favori
like
share
milkboy Tarih: 12.09.2007 21:48
emeğine sağlık nergish
dj_deviren Tarih: 11.09.2007 01:23
saolasin
FAQ Tarih: 04.09.2007 21:04
teşekkürler