Güzel bir bahar gününün akşam güneşi İstanbul’la vedalaşırken, Kadıköy vapuru Kızkulesi önlerindeydi.

Üç yanı denizlerle çevrili ülke insanlarının büyük bölümünün, denizin keyfini çıkarabildiğini düşünmek zordu. Özellikle de, iş dönüşü kalabalıklarının arasındaki o saatlerde.

Yine de denizi duyumsayıp rahatlamaya, keyfini çıkarmaya çalışanlar vardı yolcuların arasında. Ama yolcuların arasında, kendileri keyif alamadıkları benzeri, istemeden de olsa, diğer insanların keyfini kaçırabilenler de vardı.

Kalabalık sıraların yanında dikilen genç bayanın suratı asıktı. Yanındaki genç ısrarla, “ne oldu?” diye soruyordu. Eliyle iteliyordu da arada bir genç bayanı, ısrarlarını sürdürürken. Derken: “Çek şu ellerini. Ağzınla konuşamaz mısın sen?” diye kızgınlıkla söylendi, genç bayan. Yetinmedi, gencin elini tokatlayıp, sertçe iteleyerek uzaklaştırdı kendisinden. Genç sağa-sola baktı, kaçamak. Kimi kızgın bakışlar ve eklenen yüksek sesli söylenmelerle sessiz kaldı. Boş bardakları toplayan garsonun aralarından geçişiyle bir zaman sessizlik sürdü.

“Ne mi oldu?” dedi, kızgınlığını saklamayarak genç bayan. “Bir de utanmadan soruyorsun, ne oldu diye?” Gencin elleri ceplerinde, bakışları yerdeydi bu kez. “Daha ne olacak? Tanıştırdığım arkadaşım çok ilgini çektiyse, beni değil, onu takip et. Beni rahat bırak, anlaşıldı mı?” dedi, yine kızgınlığını saklamayarak. Genç, “özür dilerim” dedi, kontrol etmekte zorlandığı ses tonuyla. Genç bayan, genci tepeden tırnağa süzdükten sonra, dudaklarını büzerek: “Özür dilermiş! Yaptıktan sonra ne anlamı var, özür dilemenin?” dedi. “Beni rahatsız etme artık Okan. Yoksa polise şikâyet ederim seni.” Okan elleri cebinde, ayakları üzerinde yükselip alçalırken, kaçamak baktı genç bayana. “Peki, İyi akşamlar Şule. Ama pişmanım” diyerek uzaklaşırken, genç bayan, “sana da” dedi, kızgın ve küçümseyen bakışlarla.

İstemeden kulak misafirlikleri sona ermişti ki, oturanlardan bir bayanın cep telefonu çaldı. “Bye bye” diyerek telefonun kapağını kapatırken, yanındaki adama döndü. Gülerek: “Akşam annemlerdeyiz Sinan” diye bildirdi, emreden bir amirin ses tonuyla. Adam, bayana bakmadan: “Bu akşam olmaz, ben gidemem Birsenl” dedi. “Bugün aşırı yoruldum. Bir banyo sonrası, biraz dinlenmeyi düşündüğümü de söylemiştim, değil mi?” Birsen, o kalabalıkta yanındaki yolcuya yaslanıp: “İnanamıyorum Sinan. Ama ben söz verdim anneme.” dedi, sıkıntılı. Sinan bu kez Birsen’e baktı. “Sen söz verdin canım” dedi, kızgınlık izleri taşıyan gülümsemesiyle. “Elbette gidebilirsin.” Birsen, yine yanındaki yolcuya yaslanarak, uzaklardan bakındı Sinan’a. “Tek başıma ne yapacağım orada Sinan? Birlikte davet etti annem.” Sinan: “Birlikteki davete, tek başınıza mı karar verdiniz, hanımefendi?” dedi. “Bana da sormak, hiç mi aklına gelmedi?” Birsen’in yüzünde üzgün bir ifade dolaştı. “Ayyy, inanılmazsın Sinan! Bir de alay ediyorsun. Seni artık tanıyamıyorum. Evlendikten sonra çok değiştin sen, çokkk…” Sinan’ın “sen de Birsen, sen de” yanıtı, vapurun düdük sesinin arasında zorlukla duyuldu, ister-istemez. Vapur iskeleye yanaşırken yolcular ayaklandı, vapurda yaşanılanlar vapurda kaldı, çoğu insan için.

İş dönüşü kalabalıklarına, vapurdan inenler de eklendi; kimi yavaş, kimi hızlı adımlarla, yaşamlarının kalan saatlerine dönerken.

Konservatuarın duvar dibinde çiçekçiler sıralanmıştı, her zamanki gibi. Özellikle vapurlar boşaldıkça, ellerinde çiçeklerle kalabalıkların arasında dolaşıyorlardı.

Büfe, ayakta atıştıranlarla yine kalabalık, çalışanlar müşterilerin isteklerine yetişmek için hızlı hareket ediyordu.

Büfenin yanı sıra dizilen gazete bayileri de kalabalık sayılırdı, akşamın o saatlerinde. Kuşkusuz, telefon kabinlerinin önü hepsinden kalabalıktı. Bunun nedeni, cep telefonlarının günümüzdeki kadar yaygın olmayışı olabilirdi. Kim bilir…

Kabinler konuşanlarla, hemen dışı sıra bekleyenlerle kuşatılmıştı sanki… Kabinlerin cam kapıları kapalıydı genellikle. Kimi yalnız, kimi bir yandan sohbet ettiği tanıdık ya da arkadaşlarıyla beklerken, birinin kapısı ardına kadar açıldı.

Yirmi beş yaşlarındaki adam heyecanlı görünüyordu. Gülen yüzünü gözleri yalnız bırakmazken, ahizeyi telefonun izin verdiği kadar çekip, kabinden çıktı. Sağ elindeki ahizeyi sol eline aldı, kulağına yaklaştırıp: “Dinle Ayşe, burası kalabalık. Kadıköy burası, çevre insan dolu, duyuyor musun?” dedi.

Ahizeyi yukarı kaldırıp, sağa-sola çevirirken, kalabalığa gülümsedi. Kalabalıktan gülümsemeler yükseldi. Gülümsemeleri, özellikle bayanların fısıldaşmaları izlerken; bekleyenlere, merak edenler eklendi. Kalabalık artarken, ahizeyi kulağına yaklaştırdı. “Duydun mu Ayşe?” dedi, neşeli.

Ayşe’nin ne söylediğini, kendisi dışında kimse duymadı. O kalabalıkta duyulamazdı da zaten. Duymaya gerek de yoktu, iki insanın arasındaki özel konuşmaları. Ayşe’nin söyledikleri duyulmazken, genç adamın söylediklerini duymamak olanaksızdı. Heyecanı doruklara tırmanırken, neşeyi çoktan gerilerde bırakan coşkulu bir ses tonuyla, bağırarak konuşmaya başladı.

“İşte böyle Ayşem. Ben seni, yalnız seni seviyorum. Bak hiç tanımadığım insanların arasından, Kadıköy’ün göbeğinden haykırıyorum. Ayşeee, seni seviyorummm.”

Şaşkınlıklar çabuk geçti. Bir alkış tufanıdır koptu kabinin önünde. Alkışları “yaşa, bravo, helal olsun” seslenişleri izledi. İzleyenlere ıslıklar katıldı. Bütün o seslerin arasında genç adam, art arda Ayşe’ye sevgisini anlatıp durdu; kapısı açık kabinin önünde.

Sonra kalabalık yavaş yavaş dağılırken ahizeyi yerine koyup, sırada bekleyenleri buyur etti kabine. Kabinin önünde derin bir soluk alıp, ellerini ovuşturdu. “Hepinize teşekkür ederim” dedi gülerek, coşkulu. Bir-iki “biz ne yaptık ki?” itirazlarını, yarıda kesti. “Öyle söylemeyin” dedi, gülerek. “O alkışlarınız, yüreklendirmeleriniz etkiledi, olağan gürültüleri bastırarak Ayşe’yi. Yarın buluşuyoruz. İyi akşamlar.”

Genç adam arka arka yürürken, el salladı bir zaman kalabalığa. Kalabalıktan da benzer karşılıklar verilirken, akşam kalabalığına karışıp, görünmez oldu.

Yaşananlarla karşılaşmadıkça, günün koşturmaları arasında, “her insanın bir dünya olduğu”, hatta her insanın bir öyküsü ve öyküleri olduğunu unuturuz, unutmuş görünürüz çoğu kez. Bu da onlardan biriydi kuşkusuz. İzleyenlerin karşısına çıkan, sürpriz bir yaşanmışlık…

Şimdi o insanlar, ozanın söylemiyle yolun yarısına yaklaşmış olmalılar, birlikte… Bize düşen, sanırım bir arada huzurlu ve mutlu bir yaşam dilemek olmalı. Kısa bir anda izlenip-gözlenen heyecanın yaşamlarına yansıdığını düşünüp; bunu hak ettiklerini, arzuladıkları biçimlerde mutluluklarla kuşatılmalarını dilemek olmalı…


E. Asim Öztürk

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 447
favori
like
share
engülsar Tarih: 13.10.2007 10:47
Eline Sağlık...!
webster90 Tarih: 28.09.2007 21:18
wayyyy bea..
canay Tarih: 22.09.2007 00:43
yüreğine sğlıkk