EKONOMİK KRİZ KAVRAMI

Ekonomik kriz, ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır.

Ekonomik krizler çok değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Üretimde hızlı bir daralma, fiyatlarda ani düşme, iflaslar, işsizlik oranında ani artış, ücretlerde gerileme, borsada çöküş, banka krizleri vs. ekonomik krizlerin başlıca örnekleridir.

Hemen belirtelim ki, iktisatçıların ekonomik krizlerin nedenlerine, etkilerine ve çözüm yollarına bakış açıları oldukça farklıdır. Klasik iktisat okuluna mensup liberal iktisatçılar genel olarak ekonominin dengede olduğunu, zaman zaman ortaya çıkan krizlerin ise geçici olduğunu ve ekonominin tabii akışı içerisinde bu krizlerin kendi kendine ortadan kalkacağını savunmaktadırlar. Klasik iktisatçılardan Jean Babtiste Say’in Mahreçler Kanunu olarak
bilinen “her arz kendi talebini yaratır” ilkesi, esasen ekonomide bir arz krizinin sözkonusu olmayacağını, ya da bunun geçici olacağını ifade etmektedir. Klasik liberalizmin temel ilkelerine bağlılığını sürdüren çağdaş liberal iktisat okullarına mensup iktisatçılar da genel olarak konjonktür hareketlerinin genel seyri içerisinde ortaya çıkan krizlere karşı devlet müdahalesinin gereksiz, hatta olumsuz sonuçlar doğuracağı düşüncesini paylaşmaktadırlar.


TÜRKİYE’DE KRİZİN GELİŞİMİ VE SEBEPLERİ

Türkiye’de mali sistemdeki sağlıksız yapının varlığı yaşanan krizlerin başlıca nedenleri arasındadır

Türkiye, 1990’lı yılların başından itibaren muhtelif ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan bu krizlerin başlıca nedenleri; sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin oluşması ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemdeki sağlıksız yapının ve diğer yapısal sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır.

Bunlara ilaveten, küreselleşme; ekonomide belirgin bir kriz olmadığında da salgın krizler aracılığı ile Türkiye’de istikrarsızlık yaratmış, Asya ve Rusya krizleri gibi dışsal etkenler ekonominin dayanıklılığını azaltarak durgunluğa veya daralmaya neden olmuştur.

Türkiye’de en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir

Türkiye’de birçok istikrar programı uygulanmış olmasına rağmen, enflasyonu düşürmek ve ekonomide büyüme ortamını yeniden sağlamak amacıyla en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir.


Bu kararda, 1999 yılının ikinci yarısında yaşanan deprem felaketi ve depremin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartları daha da ağırlaştırması, AGİT zirvesinin hemen ardından Avrupa Birliği’nin Helsinki’de yaptığı zirvede, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için adaylığının resmen açıklanması gibi olaylar sonucunda uluslar arası kamuoyunun Türkiye’de kapsamlı bir istikrar programının uygulanması konusunda yoğun baskısının oluşması önemli rol oynamıştır.

Bu gelişmeler sonucunda IMF’nin de destekleyeceği bir istikrar programının hem Türkiye’nin dünyadaki güvenilirliğini sağlayacağı hem de istikrarın gerçekleştirilmesini çabuklaştıracağı düşünülmüştür.

Sıkı maliye politikasının uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi IMF’nin desteklediği program kapsamında yer almıştır
IMF’nin desteklediği program kapsamında sıkı maliye politikası uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesinin yanı sıra, enflasyon beklentilerini düşürmek için döviz kurları önceden açıklanmış ve para politikası likidite genişlemesini yabancı kaynak girişine bağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur.

Programın uygulanmasında kamu açıklarını daraltma ve yapısal reformlar alanında önemli adımlar atılmıştır.


Bu kapsamda yeni bir Bankalar Kanunu hazırlanmış, sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş, mali durumu bozulan bankalara devlet tarafından el konulması kararlaştırılmış, bankaların gözetim ve denetiminden sorumlu bağımsız bir kurum oluşturulmuş, bankacılık sektörünün yapısını güçlendirmek amacıyla sistemdeki mali bünyesi zayıf bankalardevlet kontrolüne alınmıştır.

2000 yılının ikinci yarısına kadar uygulamaya konulan istikrar programı başarılı bir şekilde yürütülmüştür.
Fakat, enflasyonun programda öngörüldüğü hızla düşmemesi sonucunda Türk Lirasının beklenenin üzerinde reel değer kazanması, iç talepte görülen hızlı canlanma, ham petrol, doğal gaz gibi enerji fiyatlarındaki artış ve Euro/$ paritesindeki gelişmeler sonucunda 2000 yılında cari işlemler açığı öngörülen düzeyin önemli ölçüde üzerine çıkmıştır. Bu gelişme iç ve dış piyasalarda mevcut kur sisteminin sürdürülebilirliği ve cari işlemler açığının
finansmanı konusundaki endişeleri artırmıştır.

Arjantin’deki krizin etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.


Özelleştirmenin simgesi haline gelen Türk Telekom’un satışında sorunların yaşanması, Türk Hava Yolları’nın satışının gecikmesi, kamu bankalarına ilişkin düzenlemelerde yaşanan sorunlar, programın uygulanmasında gösterilen kararlılığın azalması, Arjantin ekonomisindeki gelişmelerin de etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara
daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye’ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.

Likidite sıkışıklığı ile beraber faizler daha da artmıştır
Yıl sonuna doğru yaklaşırken bankalar dövizdeki açık pozisyonlarını azaltma yoluna gitmişlerdir.
Bankaların yaratmış olduğu döviz talebi Türk Lirası talebini artırmış ve sonuçta faizler üzerinde yukarı doğru bir baskı oluşmuştur. Para programının bir parçası olan net iç varlıklar hedefini aşmamaya çalışan Merkez Bankası faizlerdeki yükselişe fazla müdahale edememiş, Hazine bonosuna yüksek oranda yatırım yapmış olan bankaların bankalar arası para piyasasında borç bulmaları zorlaşmış, piyasada likidite darlığı baş göstermiştir.

Bunun üzerine, Hazine bonosuna yatırım yapmış olan yabancı yatırımcılar, ileride bu bonoları satamayacaklarını düşünerek piyasadan çıkmaya başlamışlardır.
Yabancı yatırımcıların ülkeyi terk etme çabaları sonucunda Merkez Bankası 6 milyar dolar civarında döviz satışında bulunmuş ve rezervler azalmıştır.


Merkez Bankası bu aşamada da piyasalardaki gelişmelere yeterli derecede müdahale edememiş, programın öngördüğü gibi, faizlerin yükselmesiyle Merkez Bankası’na döviz satışı gerçekleşmemiş, aksine döviz talebi daha da artmıştır. Sonuçta, Kasım ayı sonunda faizler %1000’lere kadar yükselmiştir.

Ek Rezerv kolaylığı altında IMF’den 7,5 milyar dolar tutarında ek kolaylık sağlanmıştır
Bu gelişmeler sonucunda Türkiye, Stand By düzenlemesine ek olarak IMF ile yeni bir düzenleme içine girmiştir.
Aynı dönemde, Dünya Bankası da Ülke Yardım Stratejisi programı altında üç yıl içinde Türkiye’ye 5 milyar dolar vereceğini açıklamış ve bu olumlu gelişmeler piyasalardaki güvensizliği kısmen azaltmıştır.

Ocak ayı süresince Merkez Bankası’nın ilk belirlenen hedefin de üzerinde piyasaya likidite vermesiyle faizler %100’ün altına düşmüştür.

Ancak, 19 Şubat 2001 tarihinde Hazine ihalesi öncesindeki olumsuz gelişmeler mali piyasaları negatif yönde etkilemiş, yabancı yatırımcılar piyasalardan çıkmaya çalışırken bankalar da olası gelişmelere karşı kendilerini korumak için döviz alımına yönelmişlerdir.
Bir gün önce piyasalara 7,5 milyar dolar satan Merkez Bankası, Türk Lirası likidite vermeyerek döviz talebini kısma yolunu seçmiştir. Faizler yine %1000’lerin üzerine çıkmaya
başlamış, Kasım krizinde olduğu gibi Merkez Bankası’nın net iç varlıklar hedefinden taviz vermemesi krizin derinleşmesine yol açmıştır.


Sonuçta, o güne kadar uygulanan en kapsamlı istikrar programlarından biri yarım kalmış, Türk Lirası yabancı paralar karşısında dalgalanmaya bırakılmış, doların fiyatı 685,000 liradan 1 milyon liranın üzerine çıkmıştır.
Ekonomide dolarizasyon artmış, iç talep hızlı bir şekilde azalmış ve bu durum krizi daha da derinleştirmiştir.

Faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik artmaya başlamıştır
Ticaret hacminin düşmesi firmaların tatile girmesini ya da tamamen kapanmasını gündeme getirmiş, faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik de artmaya başlamıştır. İstatistiklere göre 2000 ile 2001 yılları arasında yaklaşık 650 bin kişi işini kaybetmiş, işsiz sayısı 1 milyon 960 bine yükselmiştir.

Daha sonra “Kontrollü kur, serbest faiz” politikası bırakılarak “Kontrollü faiz, serbest kur” politikasına geçilmiştir. Bu ortamda, Merkez Bankası’nın sınırlı bir şekilde döviz satacağını açıklaması piyasalardaki gerginliğin artmasına neden olmuş ve doların fiyatı 1,3 milyon lira civarına yükselmiştir.



Kasım kriziyle beraber faizlerin artmasıyla bankacılık sektörü ciddi boyutlarda zarar etmiştir. Şubat ayında dalgalı kur sistemine geçilmesi sonucunda dolar fiyatının 1,3 milyon liraya yükselmesi bankacılık sektöründeki dövizdeki açık pozisyonlar nedeniyle bankalarda bir başka zararın oluşmasına neden olmuştur. Yapılan tahminlere göre, Kasım ve Şubat krizlerinin bankacılık sektöründe neden olduğu zarar yaklaşık 25 milyar dolar olmuştur.



Ekonomik Kriz Sonrası
Kurumsal Yeniden Yapılandırma Süreci
Mali kriz yaşayan ülkelerde sanayi, hizmetler ve mali sektörde yer alan kurumlar ciddi zararlar görmüştür. Kaldıraç oranı yüksek firmaların sorunları, aktif fiyatlarında meydana gelen ani düşüşler neticesinde iyice artmış, döviz kurları ve faiz oranlarındaki artışlar, pasiflerde ciddi artışlara ve toplam talebin düşmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda bir çok firmanın kredibilitesi azalırken,bir çoğu da ödeme güçlüğüne düşmüştür. Öte yandan, bankalar da durumu hızla kötüleşen firmalar nedeniyle zor duruma düşmüştür.
Nitekim, bankaların krediler için ayırmak zorunda oldukları yüksek karşılıklar, gelirlerinin düşmesine neden olmuş, mali durumu kötüleşen bankalar, böyle bir ortamda daha fazla risk almak istemeyerek varlığını sürdürebilecek durumda olan firmalara bile kredi açmaktan kaçınmıştır.
Mali sektör dışındaki firmalar (bundan böyle firmalar diye anılacaktır) ve mali sektörlerdeki kurumların üzerinde krizin etkilerinin azaltılması ve ekonomide kaybolan güvenin tekrar kazanılması için hem firmaların hem de mali sektördeki kurumların zaman kaybetmeden yeniden yapılandırılmaları büyük önem taşımaktadır.
Bu çalışmada esas olarak kurumsal yeniden yapılandırma süreci ele alınmakta olup, mali sektörün yeniden yapılandırılması bu süreçteki rolü itibariyle incelenmektedir.




Kurumsal yeniden yapılandırma ile;

Varlığını sürdürebilecek durumda olan firmaların yeniden yapılandırılması, buna karşılık varlığını sürdüremeyecek durumda olanların tasfiye edilmesi,
Mali sektörün güçlendirilmesi,
Uzun dönemli ekonomik büyüme için gerekli koşulların sağlanması hedeflenmektedir.

Kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olabilmesi için devletin makroekonomik politikaları ve yasal altyapıyı çok iyi oluşturması yanında,
bankaların da bu süreçte yer alması ve kredi akışının yeniden başlayabilmesi için yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu süreçte devlete;

Bankalar ve borçlu firmalar ile bankaların kendi aralarında aracılık görevi yapmak,
Taraflara gerekli teşvikleri sunmak,
Bankaları yeniden sermayelendirerek, kurumsal sektöre kredi verilmesi sorununu ortadan kaldırmak,
Aktif yönetim şirketi kurmak,
Yeniden yapılandırma sürecini yönetmek üzere bir koordinatör kurum atamak, gibi görevler düşmektedir. Ancak devletin yeniden yapılandırma sürecinin tamamlanmasını takiben sorumluluklarının azaltılması önem taşımaktadır.


Ekonomik kriz sonrası kurumsal yeniden yapılandırma sürecinde
1. Altyapının Oluşturulması
2. Mali Yeniden Yapılandırma
3. Kurumsal Yeniden Yapılandırma
4. Devletin Sorumluluğunun Azaltılması




Sonuç ve Değerlendirmeler
Mali kriz yaşayan Latin Amerika, İskandinav ve Bazı Doğu Asya ülkelerindeki uygulamalarda da görüleceği üzere, kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olması birçok faktöre bağlıdır. Yeniden yapılandırma süreci kamu kaynaklarının yeterli olmasını, kurumlarda köklü değişiklik yapılmasını, yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini, ekonomide istikrarın sağlanmasını, krizin yarattığı sorunların boyutunun belirlenerek kapsamlı bir yeniden yapılandırma stratejisinin uygulamaya geçirilmesini gerektirmektedir. Kurumsal yeniden yapılandırma sürecini, mali yeniden yapılandırma sürecinden ayrı düşünmek imkansızdır.
Kurumların yeniden yapılandırılması ancak, sağlıklı ve etkin işleyen bir mali sistemin varlığıyla mümkündür. Bu bağlamda, ilk olarak mali durumu zayıf ve ödeme güçlüğü içinde olan banka ve kurumların akım ve stok sorunlarının çözümlenmesi gerekmektedir. Bankaların bilançolarındaki sorunlu aktiflerin aktif yönetim şirketi gibi kurumlara aktarılması bankaların stok probleminin çözülmesinde etkin bir yöntem olabilmektedir.
Ancak belirtmek gerekir ki aktif yönetim şirketlerinin kendisi de bazı riskler içermektedir. Devlet de, varlığını sürdürebilir bankaların mali durumunu güçlendirmek için sermaye aktarabilmektedir. Ancak, bu durum özel sektörün özsermaye koyması için motivasyon eksikliği yaratmamalıdır.


Kurumsal yeniden yapılandırma programlarının başarıya ulaşması için, mali sistemin güçlendirilmesinin yanında devletin, krizin ekonomik ve sosyal maliyetinin hafifletilmesinde, piyasada meydana gelen aksaklıkların düzeltilmesinde ve farklı çıkar grupları arasındaki çatışmaların giderilmesinde lider konumda olması gerekmektedir. Ayrıca,
Yeniden yapılandırmayı destekleyen makroekonomik ve yasal çerçevenin oluşturulması,
Kurumsal yönetimin iyileştirilmesi,
Muhasebe ve bilgilendirme standartlarının uluslararası standartlarla uyumlaştırılması,
Krizin ve yeniden yapılandırmanın sosyal maliyetini ortadan kaldıran önlemlerin kısa sürede alınması,
Yeniden yapılandırmanın, kurumsal ve mali sektörü kapsayan şeffaf bir strateji üzerine oluşturulması,
Etkin iflas prosedürlerinin kurulması ve
Yeniden yapılandırma hedeflerine ulaşıldıktan sonra devletin sorumluluğunun azaltılması,
gerekmektedir.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 3419
favori
like
share