SİNDİRİM SİSTEMİ

SİNDİRİM SİSTEMİNE GENEL BAKIŞ
Sindirim sistemi, yaklaşık 9 m uzunluğunda olan sindirim kanalı, bu kanala sindirim olayıyla ilgili salgılarını akıtan “Salgı bezleri” ve dişlerden oluşmuştur. Sindirim kanalının bölümlerini ağızdan başlayarak sıralarsak şu bölümlerle karşılaşırız:
1) Ağız boşluğu
2) Farinks (yutak)
3) Özofagus (yemek borusu)
4) Mide
5) İncebağırsaklar
a) Duodenum (onikiparmak bağırsağı)
b) Jejunum
c) İleum
6) Kalınbağırsaklar
a) Kolonlar
b) Rektum
c) Anus

Sindirim olayında çok önemli yardımcı işlevler üstlenmiş olan oluşumları şöyle sıralayabiliriz: 1) Dişler, 2) Tükürük bezleri, 3) Sindirim kanalının duvarlarında bulunan salgı bezleri, 4) Karaciğer ve pankreas.

ÖZOFAGUS (YEMEK BORUSU): Özofagus, farinks ile mideyi birleştiren, yaklaşık olarak 25 cm uzunluğunda önemli bölümü kastan yapılmış tüp biçiminde bir organdır. Özofagusun üst sınırı 6. boyun omuru hizasında, alt sınırı da 11. sırt omuru hizasındadır. Özofagus yukarıdan aşağıya doğru “Boyun bölümü”, “Göğüs boşluğu bölümü” ve “Karın boşluğu bölümü” olmak üzere üç bölümden oluşmuştur.
Özofagus, boyun bölümünde nefes borusunun arkasında, boyun omurlarını önünde bulunur. Tiroit bezinin lopları ve “Arteria karotis komunis” adlı atardamarlar, sağda ve solda olmak üzere özofagusun boyun bölümüyle komşuluk ederler. Özofagus göğüs kafesi boşluğuna girdiğinde önce trakeanın arkasında yol alır. Buradan aşağı doğru inerken, hafifçe sola kayar. Bu sırada, aorta kavisinin sağında sol esas bronşun da arkasında bulunmaktadır. Aşağı indikçe aorta damarının göğüs bölümünün sağından, hafifçe soluna geçer. Daha sonra karın boşluğuyla göğüs boşluğunu birbirinden ayırmakta olan “Diyafragma” adındaki kası delerek, karın boşluğuna geçer. Özofagus, karın boşluğu içinde çok kısa bir yol aldıktan sonra midenin giriş deliği olarak niteleyeceğimiz “Kardia” adlı mide deliğine geçer. Özofagusun diyafragmadaki delikten geçtiği bölge 10. sırt omuru hazsındadır.
Midenin kardia adlı deliğine açıldığı yer ise 11. sırt omurunun düzeyine uyar.
Özofagusun bazı bölgelerinde darlıklar vardır. Bu darlıklardan ilki kesici dişlerden 15 cm uzaklıkta bulunmaktadır. İkinci darlık özofagusun aorta kavisini çaprazladığı bölgede, kesici dişlerden 22.5 cm uzaktadır. Üçüncü darlık kesici dişlerden 27.5 cm uzaklıkta olup, özofagusun sol esas bronşla çaprazlaştığı bölgeye uymaktadır. Dördüncü ve son darlıkta kesici dişlerden 40 cm uzakta olup, özıfagusun diyafragmayı geçtiği bölgeye uymaktadır. Bu darlıkların bilinmesi, özellikle doktorlar için önemlidir. Çünkü gastroskop denilen ve teşhis/tedavi amaçlarıyla mideye kadar gönderilen bir aletin hortum biçimindeki bölümü, bu darlıklardan geçerken biraz zorlanır.
Özofagus kas liflerinden zengin bir dokuya sahiptir. Bu kasların ritmik olarak kasılıp gevşemeleriyle, yutulan lokmalar özofagus yoluyla mideye taşınırlar. Nitekim baş aşağı duran bir insan bile, ağzındaki lokmayı yuttuğunda özofagus bu ritmik kasılmalarının yardımıyla lokma mideye kadar taşınır. Sözünü ettiğimiz bu ritmik kasılma ve gevşeme hareketlerine “Peristaltik hareketler” denir.
Özofagustaki peristaltik hareketleri kısaca şöyle anlatabiliriz: Yutulan lokma özofagus boşluna geldiğinde, bu bölge kasılır. Bu sırada kasılan bölgenin hemen altındaki bölge gevşektir. Kasılmış olan bölgede özofagus boşluğu daralacağından, içindeki lokmayı bir alttaki gevşek bölgeye iter. Bu kez biraz önce gevşek olan bölüm kasılarak, içindeki lokmayı bir alttaki gevşek bölgeye gönderir. Bu sırada ilk kasılan bölge gevşer ve yeni gelecek olan lokmaya hazırlanır. Bu biçimde lokmalar mideye kadar taşınır. Bu olayların düzenlenmesinde, özofagus kaslarını kasılmaya yönelten sinir sisteminin çok büyük rolü vardır.

MİDE: Mide, özofagusun sonuyla duodenumun (onikiparmak bağırsağı) başlangıcı arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sindirim kanalının en geniş bölümü midedir. Yeni doğan bir çocukta midenin kapasitesi 30 mililitre iken bu kapasite ergenlik çağında 1000 mililitreye kadar çıkar.
Midenin iki deliği, iki yüzü ve iki de kenarı bulunmaktadır. Midenin ilk deliği mide ile özofagusun ağızlaştığı noktadadır. Buna “kardia deliği” denir. Kardia deliği 11. sırt omuru hizasındadır. Göğüs ön duvarından 10 cm derindedir.
Kesici dişlerden uzaklığı 40 cm kadardır. Özofagusun sol kenarı kardia deliği hizasında midenin sol kenarı ile dar bir açı yaparak birleşir. Bu bölüme “kardia çentiği” denir. Kardia çentiği düzeyinin üstünde kalan mide bölümüne “fundus” adı verilir. Midenin diğer bölümüne “pilor deliği” denir. Pilor deliğinin karın ön duvarındaki izdüşümü vücudunun orta-dikey hattının 1. omurundan geçen yatay hat kesişme noktasının 1-2 cm sağındadır. Mide boşluğu aracılığıyla duodenum boşluğuna bağlanır, yukarıda da kardia deliği aracılığıyla özofagus boşluğuna bağlanmıştır.
Genel bir kural olarak, daha doğrusu normal koşullarda besinlerin akışı özofagustan mideye, mideden de duodenuma doğrudur. Ancak bu değişmez bir kural değildir. Mideye doğru olan geri akıma “regürjitasyon” denir. Bu mideden özofagusa doğru da olabilir. Diğer bir anlatımla, sindirim kanlında besinlerin normal yollarının tersine olarak, bir bölgeden başka bir bölgeye geri geçmelerine regürjitasyon denir. Bu normal bir olay değildir. Midenin iki kenarının bulunduğunu belirtmiştik. Bu kenarlardan biri midenin sağında, diğeri de solunda bulunmaktadır. Sağdaki kenara “küçük kenar”, soldakine de “büyük kenar” denir.
Midenin küçük kenarı midenin sağında kardia ile pilor delikleri arasında uzanmaktadır. Küçük kenar, yukarıdan aşağı doğru bir süre özofagus sağ kenarıyla aynı doğrultuda devam ettikten sonra, kendi üzerinde sağa doğru açılaşarak devam eder. Bu açılaşmanın en keskin olduğu bölgeye “angular insisura” denir. Midenin solunda bulunan büyük kenar, küçük kenardan 4-5 kat daha uzundur.
Büyük kenar da midenin iki deliği arasında uzanmaktadır. Üstte, kardia çentiği düzeyinin üstünde kalan büyük kenar bölümü, midenin fundus bölgesine aittir. Büyük kenar “angular insisura”nın hemen karşısına rastlayan bölgede bir şişlik gösterir. Bu şişlik, midenin “pilor” bölümünün başlangıcına uymaktadır. Pilor bölgesi, sağda pilor deliği ile son bulmaktadır. Midenin pilor bölgesi aslında ikiye ayrılmıştır. Bunlardan solda ve “insisura angularis”e daha yakın olanına “antrum” denir. Sağda olanına “pilor kanalı” denir. Pilor kanalı2-3 cm kadardır. Antrumla pilor kanalı arasında, büyük kenarda bir çöküntü görülür. Bu çöküntü pilor kanalıyla antrum arasındaki sınırı çizer ve “sulkus intermedius” adını alır.
Mide boşken duvarları birbirine değer. Boş durumdaki midenin duvarlarını, duruşu gereği üst ve alt olarak adlandırmak gerekir. Oysa mide dolu olduğunda ön duvar “üst”, arka duvar da “alt” duvar olmak üzere durum değiştirir. Bu nedenle midenin bu iki durumunu da tanımlayan şu terimler daha uygundur: “ön-üst duvar” ve “arka-alt duvar”.
Midenin iç yüzü incelendiğinde, mide duvarlarının mide boşluğuna doğru çok sayıda kıvrımlar biçiminde çıkıntılar yaptığı görülür. Pilor deliğinin çevresinin de pilor kanalının duvarından kaynaklanan bir çıkıntıyla kapandığı görülür. Bu çıkıntı midenin “pilor sfinkteri”ne bağlıdır. Pilor sfinkteri midenin bu bölgesinde kasların kalınlaşarak oluşturdukları bir büzgendir.

DUODENUM (ONİKİPARMAK BAĞIRSAĞI): İncebağırsağın toplam uzunluğu 6-7 m kadardır, ancak bu uzunluğun ilk 25 cm ‘lik bölümü duodenuma aittir. Buna göre duodenum, incebağırsağın en kısa bölümünü oluşturmaktadır. Duodenumun “mezenter”i yoktur ve kısmen peritonla örtülüdür. Duodenum mideyle jejunum arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Genel olarak C harfine benzetebileceğimiz duodenum, pankreas başını çevrelemektedir. Karın ön duvarında göbekten geçen yatay tasarımsal bir çizgi çizdiğimizde, duodenum bu çizginin üstündeki bölgede kalır.
Duodenum üç dirsek yapmaktadır. Bunlardan birincisine “üst fleksura”, ikincisine “alt fleksura”, üçüncüsüne de “dudenojejunal fleksura” denir. Bu dirsekler aracılığıyla duodenum, kabaca C’ye benzeyen bir biçim kazanmaktadır. Dirsekler göz önüne alındığında, duodenum başlıca dört bölüme ayrılır. Yaklaşık 5 cm uzunluğunda olan ilk bölüm, “pilor deliği” ile “üst fleksura” arasında uzanmakta ve “üst bölüm” adını almaktadır. Üst bölümün ön yüzü peritonla örtülüyken, arka yüzü peritonsuzdur. “Üst fleksura” bölgesinde, safra kesesi boynu ile duodenum birbiriyle komşudurlar. Duodenumun üst bölümünün ön yüzü karaciğer ve safra kesesiyle komşuluk yapmaktadır. Üst bölümün arka yüzü de “vena porta”, “ana safra kanalı/koledok” ve “pankreas” ile komşudur. Duodenumun ikinci bölümüne “inen bölüm” denir. 8-10 cm boyunda olan bu bölüm, üst ve alt fleksuralar arasında uzanmaktadır. İnen bölüm önde karaciğer ve transvers kolonla komşudur. Arka yüzü de sağ böbrek ve vena kava inferiorla komşudur. Ana safra kanalıyla pankreas kanalı, duodenumun inen bölümünün iç yan tarafındaki duvarına eğik bir gidişle ayrı ayrı girdikten sonra, bir süre duvarın içinde yol alırlar. Daha sonra birbirleriyle birleşerek tek bir kanal oluştururlar.
Oluşan bu yeni kanala “hepatopankreatik ampula” denir. Hepatopankreatik ampula, doudenumun inen bölümünün iç yan duvarına pilordan 8-10 cm uzaklıkta bir kabartı yaparak açılır. Bu kabartıya “büyük duodenal papilla” ya da “vater papillası” denir. Bazen buna ek olarak küçük ve ayrı bir pankreas kanalı da duodenuma açılmaktadır. Bu kanala “aksesuar pankreatik kanal” denir. Bu kanal “büyük duodenal papilla”nın 2 cm üstünde bir kartıta neden olmaktadır. Bu kabartıya da “küçük duodenal papilla” denir. Duodenumun üçüncü bölümü “horizontal bölüm” (yatay bölüm) adını alır ve yaklaşık 10 cm uzunluğundadır. Horizontal bölüm, karın aortasının önünde sona erer. Ön yüzü peritonla kaplıdır. Duodenumun son bölümüne, “çıkan bölüm” denir ve yaklaşık 2,5 cm uzunluğundadır. Bu bölüm “dudenojejunal fleksura”yı oluşturduktan sonra jejunumla birleşir. Duodenumun üst bölümleri biraz hareketli, buna karşılık alt bölümleri hareketsidir. Baryumlu bir maddenin yapılan röntgen incelemede, midenin pilor kanalından hemen sonraki duodenum bölgesinin tabanının pilora bakan bir üçgen görünümünde olduğu görülür. Röntgende üçgen olarak görülen duodenumun bu bölgesine “bulbus” denir. Bulbus bölgesinde ülser gelişme sıklığı fazladır. Duodenumun jejunuma birleştiği noktaya diyafragmadan kas ve lifsel yapıda bir bağ uzanmaktadır. Buna “treitz” ya da “ treitz fasyası” denir. Treitz kasından önceki sindirim kanalı kanamalarında kan, dışkı içinde sindirilmiş olarak çıkar. Bu noktadan sonraki kanamalarda ise kan, sindirilmemiş olarak dışkı içinde çıkar.

JEJUNUM VE İLEUM: İncebağırsağın duodenumdan sonraki bölümü “jejunum” ve “ileum” tarafından oluşturulmaktadır. Dış görünüşü boğumlu olan incebağırsağın bu ilk 2/5’lik bölümü “jejunum”, son 3/5’lik bölümü de “ileum” adını alır. İleumu jejunumdan ayıran kesin bir çizgi yoktur. İncebağırsak dokusal özellikleri bakımından incelendiğinde, jejunumun yavaş yavaş ileuma dönüştüğü görülür. İncebağırsağın jejunum-ileum bölümü, jejunumun duodenuma birleştiği bölgeden ve ileumun kalınbağırsağın başlangıcı olan “çekum” ile birleştiği noktada biter. İleumun çekuma açıldığı noktada, bağırsak dokusunun öğelerinden yapılmış “ileoçekal valvül” denilen bir kapak bulunmaktadır. Bu kapak normal koşullarda ileumdaki sindirilmiş besinlerin tek yönlü olarak geçişlerini sağlamaktadır.
Jejunum 4 cm çapındadır. Duvarı ileuma oranla daha kalın, daha kırmızı ve daha damarlıdır. İleumun çapı ise 3.5 cm kadardır ve duvarı daha incedir. Jejunumun büyük bir bölümü “göbek bölgesi”nde, ileumun büyük bir bölümü de “hipogastrik bölge”de bulunmaktadır. Jejunum ve ileum hemen hemen tümüyle peritonla örtülüdür.

KALINBAĞIRSAK: Kalınbağırsak, anusa kadar uzanmaktadır ve uzunluğu yaklaşık 1.5 m kadardır. Kalınbağırsakta inceleyebileceğimiz bölümleri şöyle sıralayabiliriz: “Apendiks vermiformis”, “çekum ve ileoçekal valvül”, “çıkan kolon”, “horizontal kolon”, “inen kolon”, “sigmoid”, “rektum” ve “anus”. Kalınbağırsağın başlangıç bölümünün karın ön duvarındaki izdüşümü “sağ iliak” bölgeye uymaktadır. Bu bölgede “çekum” denilen ve kalınbağırsağın başlangıcını oluşturan genişlemiş bir bölüm bulunmaktadır. Çekuma incebağırsağın “ileum” bölümü ve “apendiks vermiformis” açılmaktadır. Kalınbağırsak çekumdan sonra yukarı doğru yükselir. Kalın bağırsağın bu bölümüne “çıkan kolon” denir. Çıkan kolon, aşağıdan yukarıya doğru önce “sağ iliak” bölgede daha sonra da “sağ lumbal” bölgede ilerler. Burada karaciğerin altına ulaştığında sola doğru bir dirsek yaparak kıvrılır. Bu dirseğe “fleksura kolika dekstra” denir. Kolon, “fleksura kolika dekstra”yı yaptıktan sonra vücudun sol tarafına yatay olarak ilerler ve açıklığı yukarıya bakan bir eğiklik yapar. Kalınbağırsağın bu bölümüne “transvers kolon” denir. Transvers kolon sola doğru yönelirken sağ lumbal bölgeden, umbilikal bölgeden, epigastrik bölgeden geçer ve “sol hipokondriak” bölgeye ulaşır. Kalınbağırsak burada da bir dirsek yaparak aşağı yönelir. Kalınbağırsağın sol hipokondriak bölgede yaptığı dirseğe “fleksura kolika sinistra” denir. Kalınbağırsak sol hipokondriak bölgede dirseğini yaptıktan sonra aşağıya, küçük pelvise doğru inmeye başlar. Kalınbağırsağın bu bölümüne “inen kolon” denir. İnen kolonun katettiği yol boyunca karın ön duvarındaki izdüşümleri şu bölgelerden geçmektedir: Sol hipokondriak bölge, sol lumbal (bel) bölge, sol iliak bölge. İnen kolon daha sonra kalınbağırsağın “sigmoid kolon” denilen bölümüne açılır. Böylece kalınbağırsağın kolon bölümü tamamlanmış olur. Sigmoid kolon daha sonra kalınbağırsağın “rektum” adlı bölümüne açılır. Rektum da kalınbağırsağın son bölümü olan “anus”a açılmaktadır.
Kalınbağırsağın yapısında bulunan ve uzunlamasına seyretmekte olan düz kas lifleri, kalınbağırsağın uzunluğu boyunca seyretmekte olan üç bant oluştururlar. Bu bantlara “tenia koli” denir. Kalınbağırsağın peritonla örtülü serbest bölümlerinde, periton yaprakları arasında yağ kümeciklerinin oluşturduğu şişlikler görülür. Bunlara “apendiks epiploika” denir.

ÇEKUM VE İLEOÇEKAL VALVÜL: “Çekum” kalınbağırsağın başlangıç bölümünü oluşturmaktadır. Karın ön duvarındaki izdüşümü “sağ iliak” bölgeye uymaktadır. Yüksekliği yaklaşık 6 cm genişliği ise 7 cm olan çekum, üstte çıkan kolonla birleşmektedir. Çekumun arka bölümüne incebağırsağın “ileum” bölümü ve “apendiks vermiformis” birer delik aracılığıyla açılmaktadırlar. Çekum, hemen hemen tümüyle peritonla örtülüdür ve az da olsa hareketlidir. İncebağırsağın son bölümü olan “ileum”, kalınbağırsağın “çekum” bölümüne açılmaktadır. Çekumun arka duvarında “ileoçekal delik” denilen bir delik oluşturan ileum, burada aynı zamanda iki dudaklı bir kapakçıkta oluşturmaktadır. Bu kapakçığa “ileoçekal valvül” denir. İleoçekal valvül bağırsak dokusunun kendi üzerinde bir kez kıvrılmasıyla oluşmaktadır. Yapısındaki düz kaslar “sfinkter” (büzgen) görevini görmektedir. İleoçekal valvül, incebağırsaktan kalınbağırsağa olan akışın daima tek yönlü olmasına katkıda bulunan önemli bir oluşumdur.

APENDİKS VERMİFORMİS: “Apendiks vermiformis” halk arasında ve kısaca yanlış olarak “apandisit” diye bilinmektedir. Oysa “apandisit” apendiks vermiformisin iltihaplanması durumuna verilen addır. Apendiks vermiformis, 2-20 cm boyunda olabilen bir bağırsak parçasıdır ve çekumun arka yüzüne açılmaktadır. “Mezoapendiks” denilen bir periton yaprağı aracılığıyla ileumun mezenterine asılmıştır. Apendiks vemiformisi besleyen atardamar, mezoapendiksin içinde yol alarak organa ulaşmaktadır. Kalınbağırsağın dış yüzünde bulunan “tenia koli” denilen üç bant, apendiks vermiformisin çekumla birleştiği noktadan başlamaktadırlar.

KOLON: Kalınbağırsağın “kolon” denilen bölümü “çıkan kolon”, “transvers kolon”, “inen kolon” ve “sigmoid kolon” olmak üzere dört bölümden oluşur. Çıkan kolon 15 cm uzunluğundadır. Başlangıcı çekumla ağızlaşmıştır. Çıkan kolonun karın içindeki karın ön duvarındaki izdüşümü sırasıyla şu bölgelerden geçmektedir: En altta başlangıç bölümü olan “sağ iliak bölge” daha sonra “sağ lumbal (bel) bölge”. Sağ lumbal bölgede, karaciğerin alt yüzünün hemen altında bulunan bir yerden çıkan kolon sola doğru bir dirsek yapmaktadır. Bu dirseğe “fleksura kolika dekstra” denir.
Kolonun ikinci parçası olan “transvers kolon” (yatay kolon) yaklaşık olarak 50 cm uzunluğundadır. Sağ lumbal bölgede “fleksura kolika dekstra”dan başlar ve açıklığı yukarıya bakan bir eğiklik yaparak sol hipokondriak bölgeye ulaşır. Transvers kolon, sol hipokondriak bölgede aşağıya yönelik bir dirsek yapmaktadır. Bu dirseğe “fleksura kolika sinistra” denir. Transvers kolonun sağ ucunun arka yüzü peritonla örtülü değildir. Bu bölge, pankreas başı ve duodenumun inen parçasıyla komşudur. Bir bağ ile onlara bağlanmıştır.
Kolonun üçüncü parçasına “inen kolon” denir. Bu bölüm yaklaşık 25 cm uzunluğundadır. İnen kolon “fleksura kolika sinistra”dan başlar, sol hipokondriak, sol lumbal ve sol iliak bölgelerini geçerek aşağıda küçük pelvise gelir. Burada kolonun son bölümü olan “sigmoid kolon”la birleşir. Fleksura kolika sinistra “freniko kolik bağ” denilen bir bağ aracılığıyla diyafragmaya adeta asılmıştır.

Kolunun son bölümünü oluşturan “sigmoid kolon” 40 cm boyundadır ve küçük pelvisin içine yerleşmiştir. Üst ucu inen kolonla, alt ucu da rektumla birleşmektedir. Sigmoid kolon üç bölümden kurulmuştur. İlk bölümü küçük pelvis içinde yukarıdan aşağıya iner. İkinci bölümü dirsek yaparak pelvis boşluğunu kabaca enlemesine kateder. Bu gidişi sırasında, erkeklerde rektumla mesane, kadınlar da ise rahim (uterus) arasındadır. Üçüncü bölümü ise yeniden kıvrılarak orta hatta, rektuma doğru yönelir ve onunla birleşir. Sigmoid kolonun tümü peritonla örtülmüştür.

REKTUM: Rektum, kalınbağırsağın üçüncü bölümünü oluşturmaktadır. Uzunluğu yaklaşık olarak 12 cm kadardır. Orta dikey hat üzerinde, yukarıda sigmoid kolonla aşağıda ise anusla birleşir. Anusla rektumun birleştikleri düzey koksig kemiğinin ucunun 3 cm kadar önüne rastlamaktadır. Rektumun genişliği başlangıç bölgesinde 4 cm kadardır. Ancak anusa yaklaştığında genişlemektedir. Genişlemiş olan bu rektum bölümüne “ampula rekti” denir. Rektum boşluğuna doğru başlıca dört çıkıntının uzandığı görülür. “Yatay çıkıntılar” (transvers fold, huston valvülleri) denilen bu çıkıntılar mukoza tabakası ve kas liflerinden yağılmışlardır. Bunlardan ilki rektumun başlangıç bölümüne yakındadır. Genellikle yarımay biçiminde, sağda ve solda bulunabilir. İkincisi “ampula rekti”nin hemen üzerinde bulunmaktadır ve rektumun ön ve sağ yüzlerinden kaynaklanır. Üçüncüsü bir öncekinin 2.5 cm altında bulunmaktadır ve rektumun sol yan tarafından kaynaklanmaktadır. Rektumda tenia koli ve periton bulunmaz. Rektum işlev bakımından iki bölgeye ayrılmaktadır. Bunlardan ilki ortadaki yatay çıkıntının üzerinde, diğeri ise altında kalmaktadır. Üstteki bölümün içine dışkı birikir. Biriken dışkı belli bir hacime ulaştığında, rektumu gerip dışkılama hissine yol açar. Alt bölüm normalde boştur. Ancak müzmin kabızlarda bu bölge dışkıyla dolu olabilir.
Rektumun ön yüzü erkeklerde mesane, prostat, vezika seminalis, üreterlerin son bölümü ve duktus deferensle komşudur. Kadınlarda ise rahim ve vaginayla komşudur.

ANUS: Anus yaklaşık olarak 4 cm uzunluğundadır. Üst ucuyla rektuma bağlanmıştır. 1.5 cm’lik üst bölümünde mukoza tabakası anusun boşluğuna doğru 6-9 tane uzunlamasına çıkıntı yapmaktadır. Bu çıkıntılara “anal kolumn” denir. Her bir kolumnun içinde anusa gelen birer atar ve toplardamar bulunmaktadır. Bu toplardamarların varisleşmesine “hemoroid” (basur) denilmektedir. Anal kolumnlar, alt uçları arasında bulunan küçük kapakçıklar aracılığıyla birbirleriyle bağlantılı haldedirler. Bu bağlantılara “anus valvülleri” denir. Bu kapakçıklarla anus duvarı arasında küçük boşluklar kalmaktadır. Bu boşluklara “anus sinüsleri” denir. Bu sinüsler içinde dışkının birikmesiyle, buralarda enfeksiyonlar gelişebilir. Anus valvülleri, anusun iç yüzünde bir hat üzerinde dizilmişlerdir. Bu hatta “linea pektinea” denir.
Anusun geri kalan bölümü linea pektineadan ötededir. Anusun sözünü ettiğimiz bu son bölümünün iç yüzü çok katlı keratinleşmeyen epitelle kaplıdır.

Anusun iki tane büzücü kası vardır. Bunlardan “iç sfinkter” bağırsak kanalı boyunca bulunan düz kas liflerinin, bu bölgedekilerin çoğalmalarıyla oluşmuştur. İç sfinkter düz kas liflerinden kurulmuştur ve istem dışı çalışır. Anusun ancak ¾ üst bölümü iç sfinkter ile sarılmıştır. Anusun ikinci sfinkterine “dış sfinkter” denilmektedir. Dış sfinkter çizgili kas liflerinden oluşmuştur. İstemli olarak kontrol edilebilir ve anusun bütün uzunluğu boyunca onu bir halka gibi sarar. Dış sfinkter, dışkılama zamanı dışında, anusu kapalı tutar. Bu sfinkter kesildiğinde ya da başka bir nedenle aksadığında, kişi dışkısını tutamaz.

SİNDİRİM KANALININ DOKUSAL YAPISI: Sindirim kanalının duvarı bütün uzunluğu boyunca başlıca dört tabakadan yapılmıştır. Bu tabakalar içten dışa doğru “mukoza”, “submukoza”, “muskularis” ve “adventisia” tabakalarıdır. Mukoza tabakası kendi kendine üç tabakadan oluşmuştur. Bunlar içten dışa doğru “epitel”, “lamina propria” ve “muskularis mukoza”dır.

ÖZOFAGUSUN DOKUSAL YAPISI: Özofagusun mukoza tabakasının epitel katı çok katlı, keratinize olmamış yassı epiteldir. Epitel tabakasının altındaki lamina propria, gevşek bağdokusudur. Küçük kan damarları, seyrek bir lenfatik doku ve lenf nodüllerine sahiptir. Mukoza tabakasının en alt kısmı olan “muskularis mukoza” tabakası uzunlamasına dizilmiş düz kas liflerinden oluşmaktadır.
Mukozanın altında bulunan “submukoza” tabakası yağ hücreleri, büyük kan damarları içeren bağdokusu yapısındadır. Submukoza tabakasında özofagus bezlerinin salgı hazırlayan bölümleri de bulunmaktadır. Hazırlanan salgılar kısa kanalcıklarla mukoza yüzeyine boşaltılır. Submukozanın altındaki “muskularis” tabakası üç kat kastan oluşmuştur. En iç kat özofagusu halka biçiminde dolanan kaslardan, en dış kat ise uzunlamasına seyreden kas liflerinden oluşmuştur. Ortadaki kat ise eğik seyirli kas liflerinden kurulmuştur.
Submukozanın dışında ise özofagusun en dış katı bulunmaktadır. Bu tabaka bağ dokusu yapısındadır. İçinde yağ hücreleri, damar ve sinirler bulunur. Özofagus karın boşluğuna girdiğindeyse adventisia tabakasının yerini peritonun viseral tabakası (iç organları örten tabaka) alır. Bu tabaka böylelikle “seroza tabakası” adını alır. Halbuki özofagusun servikal ve torakal bölümlerinde seroza tabakası bulunmaz. Bu özellik sindirim kanalının diğer bölümlerine göre önemli bir yapısal farklılıktır.

MİDENİN DOKUSAL YAPISI: Midenin mukoza tabakasının epitel katı, tek katlı mukus salgılayan kolumner epitel hücrelerinden oluşmuştur. Epitelin altındaki lamina propria tabakası, lenf yapısından çok zengindir. İçinde birçok mukoza bezi içeren lamina propria, “foveola” (gastrik pits) denilen girintilere sahiptir. Foveolaların içine mukoza bezleri salgılarını boşaltmaktadır. Bu bezler iki tiptir: a) Basit tübüler kardia bezleri; bunlar yalnız midenin kardia ve özofagusun da mideye yakın bölümlerinde bulunur. b) Basit tübüler mide bezleri; bu bezler genellikle dallanmışlardır. Bu bezler 1) Esas hücreler 2) Parietal hücreler ve 3) Boyun hücreleri olmak üzere üç çeşit salgı hücresinden kurulmuşlardır. Mukozanın üçüncü tabaksı olan “muskularis mukoza”, içte uzunlamasına dışta ise halka dizilişindeki düz kas liflerinden oluşmaktadır.
Midenin submukoza ve muskularis tabakaları özofagustakine benzemektedirler. Seroza tabakası, peritonun viseral tabakası tarafından oluşturulmaktadır.
Midenin pilor deliği etrafındaki kaslar sayıca çoğalmışlardır. Bu kaslar özellikle halka diziliş göstererek, midenin bu bölgesinde sfinkter (büzgen) oluşturur. Buna “pilor sfinkteri” denilmektedir.

DUODENUMUN DOKUSAL YAPISI: Duodenumun mukoza tabakası bağırsağın boşluğuna doğru “villus” denilen çıkıntılar yapmaktadır. Villuslar arasındaki aralığa ise “villuslar arası aralık” denilmektedir. Mukoza tabakasının ilk katını oluşturan epitel katı “tek katlı kolumner epitel hücreleri”nden ve bunların arasına saçılmış “goblet” hücrelerinden kurulmuştur. Kolumner hücreler, mikrovillüs denilen eldiven parmağı biçimindeki uzantıları bağırsak boşluğuna doğru gönderirler. Goblet hücreleri ise mukus salgılarlar. Epitel katının altında bulunan lamina propria tabakasında “liberkühn kriptaları” denilen bezler bulunmaktadır. Bu bezlerin bir ya da birkaçı villuslar arası aralığın dibine açılırlar. Mukoza tabakasının üçüncü katı olan “muskularis mukoza” tabakası, karışık dizilişli düz kas liflerinden oluşmaktadır.
Duodenumun submukoza tabakasında bağdokusunun içinde “brunner bezleri” denilen bezler bulunmaktadır. Brunner bezleri “liberkühn kriptaları”na açılırlar.

JEJUNUM VE İLEUMUN DOKUSAL YAPISI: Jejunum ve ileum yapısı genel hatlarıyla duodenumun yapısına benzemektedir. Burada yalnız farklılıklara değinmekle yetineceğiz. Lamina propriaya yerleşmiş olan “liberkühn bezleri” ndeki basit salgı hücrelerine, iki yeni tip hücrede eklenmiştir. Bunlar “paneth hücreleri” ve “argentafin hücreleri”dir. Lamina propria özellikle lenf yapısı bakımından çok zengindir. Buradaki 10 ya da daha fazla sayıdaki lenf nodülü bir araya gelip, “peyer plakları” denilen yapıları oluştururlar. Duodenumun dışında, bağırsağın hiçbir bölgesinde “brunner bezleri”ne rastlanmaz.

KALINBAĞIRSAKLARIN DOKUSAL YAPISI: Kalınbağırsakların kolon bölümü incebağırsaklardan bazı farklılıklar göstermektedir. Kalınbağırsakların mukoza yüzeyinde villuslar kaybolur ve mukoza yüzeyi düzleşir. Epitel hücreleri arasındaki goblet hücrelerinin sıklığı da artar. Muskularis tabakasının dışında “tenia koli” denilen şerit biçiminde uzanan yapılar bulunur.
Kalınbağırsağın “rektum” bölümü, temelde kolonlara benzemektedir. Tenyaları yoktur. İç yüzünde ise mukoza ve submukozanın birlikte oluşturdukları uzunlamasına seyreden kıvrımlar bulunur.
Anus mukozası “linea pektinea” hattının altında çok katlı keratinleşmemiş epitel hücreleriyle örtülmüştür. Mukozada zengin bir toplardamar ağı bulunmaktadır. Buna “iç hemoroidal venöz pleksus” denilmektedir. Bu toplardamarların varisleşmesine “iç hemoroidler” (basur) denir.

KARACİĞER ANATOMİSİ: Karaciğer insan vücudundaki en büyük salgı bezidir. Karın boşluğu içine yerleşmiş olan bu organın, karın ön duvarındaki izdüşümünü incelediğimizde, şu bölgeleri kapladığını görürüz: Sağ hipokondriak bölgenin tümü, epigastrium bölgesinin büyük bölümü ve sol hipokondriak bölgenin bir bölümü. Karaciğerin normal bir yetişkindeki ağırlığı 1200-1800 gram kadardır. Canlı bir insanda bu ağırlığın üstünde bir de organın içinde dolaşmakta olan yaklaşık 850 gram kan eklenmektedir. Karaciğerin üç yüzü vardır. Bunlar 1) Üst yüz-diyafragma yüzü, 2) Arka yüz-omurga yüzü ve 3) Alt yüz-viseral yüz. Üst yüzü, diyafragma kasıyla komşuluk yapmaktadır ve periton zarıyla örtülüdür. Arka yüzünün büyük bölümü peritonsuzdur. Omurga ve vena kava inferior ile komşuluk yapmaktadır. Alt yüzünde karaciğere ait iki önemli yapı bulunmaktadır. Bunlardan biri safra kesesi, diğeri ise “porta hepatis” denilen oluşumdur. Karaciğerin alt yüzeyi çeşitli iç organlarla komşuluk göstermektedir. Bu organlar şunlardır: Safra kesesi, sağ böbrek, mide, kolon ve duodenum.
Karaciğerin “sağ”, “sol”, “alt” ve “kuadratus” olmak üzere dört lobu bulunmaktadır.

KARACİĞERİN DOKUSAL YAPISI: İnsan vücudunun en büyük salgı bezi olan karaciğerin büyük bir bölümü “periton zarı” ile kaplanmıştır. Bu zarın a) “Tünika seroza” ve b) “Tünika fibroza” olmak üzere iki önemli tabakasın bulunmaktadır. Tünika fibroza (glisson kapsülü) porta hepatisten içeri girer ve karaciğeri lobcuklara ayırır. Lobcuklar altı köşelidirler. Bu lobcuklar arasına uzanmış olan tünika fibroza, “lobcuklar arası kapsül” denilen yapıyı oluşturur. Lobcuklar arası kapsül lobcukları çepeçevre sarmış olmayıp, yalnız köşelerde bulunur. lobcuklar arası kapsülün içinden damarlar, sinirler ve safra yolları geçer. Sözünü ettiğimiz bu lobcuklar arası köşe bölgelerine “kiernan aralıkları” denilmektedir.
Altıgen karaciğer lobcuklarının merkezinde, “vena sentralis” denilen bir toplardamar bulunmaktadır. Bu merkezden lobcuğun kenarlarına doğru ışın biçiminde “remac plakları” denilen oluşumlar uzanmaktadır. Remac plakları sırt sırta vermiş olan karaciğer hücreleri dizilerinden kurulmuşlardır.
Remac plaklarının arasında içinde toplardamar kanının dolaştığı “ven sinüzoidleri” denilen oluşumlar bulunmaktadır.
Vena porta ve arteria hepatika propria karaciğere girdikten sonra çok sayıda dallara bölünürler. Bu dallar kiernan aralıklarına geldikten sonra lobcukların içine, “remac plaklarının” arasına doğru uzanırlar. Lobcukların içine girmiş olan bu dallar birleşip, yukarıda sözünü ettiğimiz ven sinüzoidlerini oluştururlar. Vena porta, sindirim kanalından emilen besin maddelerini içinde taşıyan özel bir toplardamar ağının kanını taşımaktadır. Arteria hepatika propria ise bilinen atardamar kanıdır. O halde bu damarların uzantılarının karaciğer lobcukları içinde birleşmeleriyla oluşan ven sinüzoidlerinin içinde dolaşmakta olan kan, tam anlamıyla toplardamar kanı değil, daha değişik bir kimyasal yapıya sahip olan kandır. Fakat bu kan için kabaca, toplardamar kanı demiş olduğumuzda büyük bir yanlış yapmış olmayız. Ven sinüzoidlerinin duvarını, bütün dolaşım sisteminin duvarının iç yüzünü örtmekte olan “endotel” denilen tek katlı yassı epitel hücreler oluşturmaktadırlar. Ven sinüzoidleri ile remac plakları arsında kalan aralığa ise “disse aralığı” denilmektedir. Disse aralıklarının ince lenf damarları bulunmaktadır.
Remac plakları oluşturan karaciğer hücreleri hepatosit arasında “kupfer yıldız hücreleri” denilen hücreler de bulunmaktadır. Bu hücreler fogositoz özelliğine sahiptirler ve “retiküloendotalial sistemi”ne aittirler. Kupfer yıldız hücreleri makrofojdurlar. Her bir remac plağını oluşturan karaciğer hücrelerinin birbirine bakan komşu yüzleri arasında bir aralık bulunmaktadır. Bu aralığa “safra kanalcıkları” denilmektedir. Çünkü karaciğer hücreleri tarafından salgılanan safra, bu kanalcıklar içine salgılanmaktadır. Safra kanalcıklarının duvarı karaciğer hücreleri tarafından oluşturulmaktadır. Safra kanalcıkları, karaciğer içi safra kanallarına dökülürler. Bu kanallar ise sonunda sağ ve sol “hepatik duktus” denilen iki büyük safra kanalını oluştururlar.
Remac plakları arasındaki ven sinüzoidleri karaciğer lobcuğunun merkezindeki “vena sentralis”e dökülürler. Birçok vena sentralis ise birleşerek, “vena sublobularis” denilen toplardamarları oluştururlar. Bu damarlarında birleşmesiyle “vena hepatika” oluşur.
Karaciğer içindeki bu özel kan dolaşımı göz önüne alındığında, şu özellik göze çarpar: Sindirim kanalında emilen besin maddelerini içeren “vena porta” kanı, karaciğere gelip, karaciğer hücreleri tarafından çeşitli amaçlarla denetlenip, işlendikten sonra vena kava inferiora, yani toplardamar sistemine boşaltılır.

SAFRA KESESİ VE SAFRA YOLLARI: Karaciğer hücrelerinde üretilip “remac plakları” içindeki safra kanalcıkları içine salgılanan safra, daha sonra “karaciğer içi safra kanalları”na ulaşır. Karaciğer içi safra kanalları birbirleriyle birleşerek iki büyük safra kanalı oluşturur. Bunlar “sağ hepatik duktus” ve “sol hepatik duktus”tur. Sağ ve sol hepatik duktuslar birleşerek, karaciğeri porta hepatisten tek bir safra yolu olarak terk ederler. Bu yeni kanala “ortak hepatik duktus” denir. Buna da “duktus sistukus” denilen bir safra yolu açılır. Bu kanal safra kesesini orta hepatik duktusa bağlar. Duktus sistikus ile ortak hepatik duktusun birleşmesiyle oluşan yeni kanala ise “safra kanalı” denilmektedir. Safra kanalı ise “pankreas kanalı” ile birleşerek “hepatopankreatik ampula” denilen yapıyı oluşturur. Bu yapı, dudenumun inen bölümünün arka duvarına pilordan 8-10 cm’lik bir uzaklıkta açılır. Burada “büyük duodenal papilla” denilen bir kabartı yapar.
Safra kesesi 7-10 cm uzunluğundadır ve en geniş yeri 3 cm kadardır. 30-50 ml kadar safra depolayabilir. Safra kesesi karaciğerin alt yüzüne yerleşmiştir ve “fundus”, “gövde” ve “boyun” olmak üzere üç bölümü vardır. Üst yüzü karaciğere bağdokusu aracılığıyla bağlanmıştır. Alt yüzü ise peritonla örtülmüştür; bu, karaciğeri örten peritondan uzanmıştır.

SAFRA KESESİ VE SAFRA YOLLARININ DOKUSAL YAPISI: Safra kesesinin duvarı üç tabakadan oluşur. Bunlar a) Mukoza b) Fibromüsküler tabaka c) Seroza tabakası ile sarılı “perimüsküler bağdokusu”dur.
Mukoza tabakası epitel ve bunun altındaki “lamina propria” tabakasında oluşmaktadır. Epitel, tek katlı kolumnar epitel hücreleridir. Lamina propria ise gevşek bağdokusu yapısındadır ve içinde lenf damarları bulunur.
Fibromüsküler tabaka halka dizilişli düz kas liflerinden, bağdokusunun elastik liflerinden zengin bir gevşek bağdokusudur. Bu tabaka ince kan damarlarında bulunmaktadır.
Perimüsküler bağdokusu tabakası da gevşek bağdokusu yapısındadır. Bu tabaka en dıştan seroza ile kaplanmış durumdadır, içinde kan damarları, lenf damarları ve sinir lifleri bulunur. Yukarıda sözünü ettiğimiz doku tabakaları, karaciğer dışı safra yollarında da aynen bulunmaktadır. Tek fark, “hepatopankreatik ampula” bölgesinde fibromüsküler tabakadaki düz kas lifleri sayıca çoğalarak, bir büzgen oluşturmaktadırlar. Bunun adı “oddi sfinkter”dir. Oddi sfinkteri gevşediğinde safra ve pankreas salgısı duodenum boşluğuna akar.

PANKREAS: Pankreas, 12-15 cm uzunluğunda 60-80 gram ağırlığında, hem iç salgı hem de dış salgı işlevini yüklenen bir bezdir. Midenin arkasında, duodenumdan dalağa kadar uzanır. Baş, boyun, gövde ve kuyruk olmak üzere dört bölümden oluşur.

Pankreas başı dudenumun oluşturduğu kavis içine yerleşmiştir. Pankreas boynunun ön yüzü peritonla kaplıdır. Pankreas gövdesinin de ön yüzü peritonla kaplıdır. Pankreas kuyruğu, dalak ile sol böbrek arasında bulunan “lienorenal bağ” arasına yerleşmiştir. Pankreasın içinde, bu organı kuyruktan başa kadar, boydan boya kat eden bir kanal bulunmaktadır. Bu kanala “duktus pankreatikus” denilmektedir. Duktus pankreatikus, pankreası, pankreas başından terk ederek biraz ileride safra kanalı ile birleşerek “hepatopankreatik ampula”yı oluşturur ve duodenumun inen bölümünün arka duvarına açılır. Duodenumun bu noktasında “majör duodenal papilla” denilen bir kabartı bulunmaktadır. Bazen duktus pankreatikusa paralel olarak seyreden, ondan daha kısa bir kanal daha bulunmaktadır. Bu ikinci kanala ise “aksesuar duktus pankreatikus” denilmektedir. Bu ikinci kanal ilki ile birleşici bir dala sahiptir ve ondan ayrı olarak dudenumun arka duvarında, majör deodenal papillanın 1-2 cm üzerindeki bir noktaya, “minör duodenal papilla” denilen bir kabartıya yol açarak açılır. Aksesuar duktus pankreatikusa “santorini kanalı” da denilmektedir. Duktus pankreatikus ve santorini kanalları pankreasın hazırladığı dış salgıyı dudenuma boşaltırlar.

PANKREASIN DOKUSAL YAPISI: Bilindiği gibi, pankreas, hem iç salgı hem de dış salgı işlevini üstlenen bir bezdir. Organın dokusal yapısı incelendiğinde, en büyük bölümün dış salgı işlevini yürüten hücre ve öğelerden oluştuğu, iç salgı öğelerinin ise dış salgı öğelerinin içinde dağılmış olarak bulunduğu görülür. Pankreasın bu yapısı göz önüne alınarak onu dış salgı bölümü ve iç salgı bölümü olarak iki bölümde inceleyeceğiz.
Dış salgı bölümü: Pankreasın bu bölümü lobcuklu bir yapı göstermektedir. Lobcuklar ise “asinüs” denilen küçük, fakat asıl salgı öğelerinden oluşmuşlardır. Lobcuklar ve asinüsler arasında bağdokusu bulunmaktadır. Asinüslerin duvarları pankreasın dış salgısını üreten epitel hücrelerinden yapılmıştır. Kabaca keselere benzetebileceğimiz asinüsler içlerine biriken salgıyı lobcuklar içi kanalcıklar aracılığıyla lobcuklar arası kanallara boşaltırlar. Lobcuklar arası kanallar ise pankreasın asıl iki büyük kanalına açılırlar. Pankreasın bu yapısında “arjentafin kücreler”e rastlanmaktadır.
İç salgı bölümü: “Langerhans adacıkları” özel hücre ve damar kümeleri tarafından oluşturulmuştur. İnsan pankreasında bir milyondan fazla bulunurlar. Langerhans adacıkları pankreasın dış salgı yapısının içinde, gerçekten adacıklar oluşturacak şekilde dağılmıştır. Bilindiği gibi iç salgı bölümü, başlıca insülin hormonu salgılamaktadır. Langerhans adacıklarında 1) A1, D ya da Alfa1, 2) A2 ya da Alfa 2 ve 3) B ya da Beta olmak üzere üç ana tipte iç salgı hücresi bulunmaktadır. Bunlardan başka endotel hücrelerine ve sinir hücrelerine de rastlanmaktadır.
Beta hücreleri langerhans adacıklarındaki hücrelerin %80’ini oluştururlar ve insülin hormonunu salgılarlar. Alfa 2 hücreleri “glukagon” adlı hormonu salgılarlar. Alfa 1 hücrelerinin serotonin ve penkreatik gastrin hormonu salgıladıkları düşünülmekle birlikte, görevleri tam olarak bilinmemektedirler.
Langerhans adacıkları içinde endotel hücrelerinin kurmuş oldukları yaygın bir kılcal damar ağı bulunmaktadır. Böylece pankreasın bu bölümlerinde üretilen insülin, glukagon hormonlar hızla kılcal damar kanına, oradan da vücudun kan dolaşımına katılırlar.

TÜKÜRÜK BEZLERİ VE DOKUSAL YAPILARI: Vücutta üç çift tükürük bezi bulunmaktadır. Bunlar sağda ve solda birer tane olmak üzere parotis, sublingual ve submandibüler tükürük bezleridir. Parotis adlı tükürük bezi, en en büyük olanıdır. Yaklaşık 25 gram ağırlığındadır. Kulak sayvanı ve dış kulak yolunun önünde ve altında, stenkoleidomastoid kasının ise üst ucunun önünde bulunur. Masseter kasının dış yüzünde öne doğru ilerler. Parotis bezi bir zar ile kaplıdır. Parotis bezinin salgısı parotis kanalı denilen bir kanalcık aracılığıyla ağız boşluğuna akıtılır. Parotis kanalı yaklaşık olarak 5 cm uzunluğundadır ve yanağın iç yüzünde üst ikinci moler diş hizasında ağız boşluğuna açılır.
Sublingual tükürük bezi ağız iç tabanını örten mukozanın hemen altında bulunmaktadır. Kabaca dilin serbest bölümünün alt yüzünün ağız tabanını örten bölümüne komşuluk yapmaktadır. En küçük tükürük bezi, sublingual tükürük bezidir. Ağırlığı 4gr’dır. 8-20 kadar kısa kanalcık aracılığıyla ürettiği tükürüğü ağız tabanına dil altına rastlayan bir bölgeye boşaltır.
Submandibüler tükürük bezi, alt çene kemiğinin gövde bölümünün iç yüzüne komşu olarak yerleşmiştir. Yaklaşık 5 cm uzunluğundaki “submandibüler kanal” denilen bir kanal aracılığıyla organda hazırlanmış tükürük bezinin “frenulum” (dil bağı) denilen bağının iki yanına, ağız tabanına dökülür.
Tükürük bezleri “alveol” denilen çok sayıda küçük salgı keseciklerinden, bunların birleşmesiyle kurulmuş lobcuklardan, lobcukların da birleşmesiyle oluşan loblardan ve üretilmiş olan tükürüğü taşıyan kanalcıklardan kurulmuştur. Tükürük bezlerinde başlıca iki çeşit alveol bulunur. bunlardan birine “seröz alveoller” diğerine ise “müköz alveoller” denilmektedir. Müköz alveolleri oluşturan salgı epitel hücrelerinden, içinde müsin maddesi de bulunan oldukça yoğun bir salgı salgılanır. Seröz alveolleri oluşturan epitel hücreleri ise yoğunluğu daha az bir salgı salgılamaktadırlar. Parotis bezi yalnız seröz alveollere sahipken, diğer iki tükürük bezi hem seröz hem de müköz alveollere sahiptir. Tükürük bezlerinde hazırlanan salgı içinde “tükürük amilazı” denilen bir enzim de bulunmaktadır.

TÜKÜRÜK SALGISI: Günde yaklaşık 1500ml tükürük ağız içinde salgılanmaktadır. Tükürüğün pH’ı yaklaşık 7’dir. Tükürük içinde su, sodyum, klorür, kalsiyum, potasyum, bikarbonat, immün globulin A (IgA), albumin, tükürük amilazı ve glikoprotein yapısında olan müsin bulunmaktadır. Ptiyalin, nişastaların sindirilmesinde görev almaktadır. Müsin ise ağız içindeki besinlerin kayganlaşmasını sağlamaktadır. Tükürük ağız içini sürekli olarak nemli tutar. Besinlerin içindeki bazı molekülleri çözerek, bunların tat alma organcıklarına ulaşmalarını sağlar. Yutma işlemini kolaylaştırdığı gibi dil ve dudakların hareketlerini serbestleştirerek, konuşmayı da kolaylaştırır. Dişleri ve ağız içini sürekli yıkayarak, bunların temiz kalmasını sağlar. pH’ı 7 olan tükürük, kalsiyum ile doymuştur. Bu nedenle dişler, tükürüğe doğru kalsiyum kaybetmezler. Ancak tükürük pH’ı asit tarafa kaydığında, kalsiyum bakımından doymuşluğu azalır. Bu durumda dişler tükürüğe doğru kalsiyum kaybederler. Tükürük salgısı sinirsel kontrol altındadır. Onotom sinir sistemi tükürük salgısının denetiminden sorumludur.

MİDE SALGISI: Mide salgısı, midenin mukoza tabakasındaki hücrelerin bir işlevidir. Mide mukozasında başlıca beş çeşit hücre bulunmaktadır.
Parietal hücreler HCI ve intrensek faktör adlı maddeleri salgılarlar. Esas hücreler ise pepsin salgılarlar. Tek katlı kolumner epitel hücreleri ve boyun hücreleri ise mukus salgılamaktadırlar. Mukus mide duvarını, midenin salgıladığı HCI ve pepsinin sindirici etkisinden korur. Böylece mide kendi kendisini sindirmekten kurtulmuş olur. Midenin günlük salgısı yaklaşık olarak 3000ml kadardır. Bu salgının pH’ı ise yaklaşık olarak 1’dir, yani asittir. Mide salgısı içinde su, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, fosfor ve kükürt bileşikleri, pepsin, intrensek faktör, jelatinaz ve mukus bulunmaktadır.
Midenin pepsin salgısı proteinlerin sindirilmesinde etkilidir, fakat gerekli değildir. Buna karşılık midenin intrensek faktör salgısı B12 vitamini emilimi için kesinlikle gereklidir. Midenin HCI salgısı ise demir emiliminde çok önemli rol oynamaktadır.
Midedeki salgılama olayı, sinirsel ve hormonal olmak üzere başlıca iki mekanizma ile denetlenmektedir. Bunlardan ilkinde, yani sinirsel kontrolde salgılama için gerekli sinirsel uyarılar, vagus siniri içinde mideye ulaşmaktadır. Kandaki glikoz düzeyinin düşmesi ya da iştah açıcı besin maddelerini görmek ve düşünmek, mide salgısının sinirsel dönemini oluşturur. Midenin antrum bölgesindeki G-hücrelerinden kana verilen gastrin adlı hormon ise, mide salgısının hormonal mekanizmasını başlatmaktadır. Antrum bölgesinin besinlerle girilmesi ya da buradaki asitliğn azalması ya da vagus sinirin uyarılması, G-hücrelerinden gastrin salgılanmasına yol açar. Antrum bölgesinin asitliğinin yeterli düzeye erişmesi ya da “atropin”, gastrin salgısını azaltır.

PANKREAS SALGISI: Pankreastan her gün yaklaşık olarak 1500ml pankreas salgısı salgılanmaktadır. Pankreas salgısının pH’ı yaklaşık olarak 8’dir, yani alkalidir. Salgısının içinde su, sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, klor, sülfat, fosfat, albumin, globulin ve sindirim enzimleri bulunmaktadır. Pankreastan salgılanan sindirim enzimleri şunlardır: tripsin, kimotripsin, elastaz, karboksipeptidaz, lipaz, esteraz, amilaz, ribonükleaz, deoksiribonükleaz, fosfolipaz.
Pankreas salgısı, organın dış salgı bölümünün işlevidir. Midenin fundus ve ya antrum bölümünün besinlerle gerilmesi, vagus sinirinin uyarılması, duodenum ve jejunumdan salgılanan “sekretin” adlı hormonlar, pankreasın salgılama işlevini uyarırlar. Duodenuma geçmiş olan besinlerin asitliği ise sekretin salgısı için en etkin uyarıcıdır.
Duodenum ve jejunumdan salgılanan “kolesistokinin-pankreozimin” (CCK-PZ) adlı hormon ise pankreastan, özellikle sindirim enzimlerinden zengin bir salgının salgılanmasına yol açmaktadır. Buna karşılık sekretin, bikarbonat ve sıvıdan zengin bir pankreas salgısına yol açmaktadır. Vagus sinirinin uyarılması da CCK-PZ uyarısına benzer bir etkiye sahiptir.
Pankreastan salgılanan tripsin, kimotripsin, elastaz ve karboksipeptidaz proteinler ve polipeptidler üzerinde sindirici etkiye sahiptirler. Amilaz nişasta üzerinde etkilidir. Lipaz trigliserid yapısındaki, esteraz ise kolesterol yapısındaki yağlar üzerinde sindirici etkiye sahiptir. Fosfolipaz ise lesitin üzerinde etkilidir.

SAFRA SALGISI: Safra karaciğer hücreleri tarafından hazırlanır ve özel kanallardan geçerek, fazlası safra kesesi içinde depolanmak üzere, dudenuma boşaltılır. Günde yaklaşık 500ml safra salgılanmaktadır. Safra salgısının iki önemli fizyolojik etkisi vardır. Bunlardan ilki safra içinde bulunan safra tuzlarının, yağların bağırsaklardan emilimlerini sağlamaları, ikincisi ise safra içinde bilirubin ve benzeri maddelerin salgılanıyor olmasıdır.
Safra, karaciğer hücreleri tarafından sürekli olarak safra yollarına salgılanmaktadır. Buna karşılık yalnız gerekli zamanlarda safra kesesinden salgılanmaktadır.
Safra salgısı, safra tuzları, kolesterol, lesitin, su (%97), bilirubin, sodyum, potasyum, klorür, magnezyum ve bazı inorganik tuzlardan oluşmaktadır.

BAĞIRSAK SALGISI: Bilindiği gibi bağırsaklarda başlıca iki çeşit salgı bezi bulunmaktadır. Bunlardan biri Brunner bezleridir. Bu bezlerden, mukus içeren alkalinden zengin bir salgı salgılanmaktadır. Liberkühn kriptaları denilen diğer salgı bezlerinden ise, enterokinaz salgılanmaktadır. Enterokinaz protein sindiriminde rol oynamaktadır. Bu enzimler karbonhidratlar üzerinde etkilidir. Bağırsaklardan salgılanan “nükleaz” adlı bir enzim ise nükleik asitler üzerinde etkilidir.

SİNDİRİM KANALI HORMONLARI: Sindirim kanalından, kana başlıca dört hormon verilmektedir. Bu hormonlar sindirim kanalı üzerindeki çeşitli etkileriyle, sindirim işlevinde belli düzenlemeler yapmaktadırlar. Bu hormonlar gastrin, sekretin, kolesistokinin pankreozimin (CCK-PZ) ve enterogastrondur.
Gastrin midenin antrum bölgesindeki mukozasında bulunan G-hücrelerinden kana verilmektedir. Kana karışan gastrin midenin fundus bölgesindeki parietal hücrelere ulaştığında, bu hücrelerden HCI salgılanmasına yol açar. Antrum bölgesinin besinlerle gerilmesi, buradaki asitliğin azalması ve vagus sinirinin etkisi gastrin salgısını uyarır.
Sekretin adlı hormon ise duodenumdaki epitel hücreleri tarafından salgılanmaktadır. Bu hormon kan yoluyla pankreasa ulaştığında, bu organdan bikarbonattan zengin bir salgının salgılanmasına yol açar. Sekretin mide salgısını azaltıcı etkiye de sahip olan bir hormondur.
Kolesistokinin-pankreozimin (CCK-PZ) hormonu, incebağırsakların başlangıç bölümlerinden kana salgılanmaktadırlar. CCK-PZ pankreastan, enzim bakımından zengin bir salgının salgılanmasına, safra kesesinden safra salgılanmasına ve oddi sfinkterinin ise genişlemesine yol açar.
Duodenumdan salgılanmakta olan enterogastron ise midenin salgısını ve kasılma hareketlerini azaltır.

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 9846
favori
like
share