Resullah efendimiz keşkek yemeğini severdi. Herise, yani keşkek pişirmesini, Peygamber efendimize, Cebrail aleyhisselam öğretti. Herise, insanı çok kuvvetlendirir. Bütün Peygamberler arpa ekmeyi yemiştir. Resulullah kabak tatlısını ve mercimek çorbasını, av etini ve koyun etini severdi. Koyunun kol ve göğüs ve kürek tarafını severdi. Oğlağın kürek etini çok severdi. Oğlak etinin hazmı kolaydır. Herkes için uygundur.
Erkek hayvan eti, dişiden ve esmer et beyazdan daha kolay hazm olur. Hazmının kolaylığı ve lezzeti bakımından koyunun eti, ineğin sütü daha iyidir. Av etlerinin en iyisi geyik etidir. Tavşan eti helaldir. Peygamberimiz yemiştir. İdrar söker, fazlası uykusuzluk yapar. Herkes için uygundur. Kuş, piliç eti herkes için iyidir. Kümes hayvanlarından eti en iyi olanı tavuktur.
Peygamberimiz, "Sirke, ne güzel yiyecektir" buyurdu. Sirke, en faydalı yemektir. Hurma da yemektir. Yani ekmek ile yenir. Üzüm, hem yemektir, hem de meyvedir. Üzümü ekmekle yemek sünnettir. Hurmayı tek yemek sünnettir.
Kuru üzüm, ceviz, badem yemek sünnettir. Balda şifa vardır. Yetmiş Peygamber bala bereket ile dua etmiştir. Resul, hurmayı çok severdi. Hurma ile kavun, karpuzu birlikte yerdi. Kavun, karpuz böbrekleri temizler, baş ağrısını giderir. Solucan düşürür. Gözlere kuvvet verir. Resulullah serin şerbetleri çok severdi. Pilav yirken salevat-i şerife okumalıdır.
Peygamber efendimiz, baklayı kabuğu ile yemek medh etti. Habbetüssevda, yani çörek otu derdlere devadır buyurdu. Cevizi peynirle yemek şifadır. Bunları yalnız yemek zarardır. Bir şey ile beraber yimelidir. Üzüm çekirdeği zararlıdır. Efendimiz, üzüm salkımını sol eline alır, üzümü sağ el ile yerdi. Ayva, kalbden sıkıntıyı giderir. Her kavun, karpuz ve narda bir damla Cennet suyu vardır. Bir narı yalnız yimeli, bir damlası boş yere gitmemelidir. Nar, çarpıntıya iyidir. Mideyi kuvvetlendirir. Et kısmı ile birlikte sıkılıp içilirse, safra söker, pekliği giderir. İncir, kalbe ferahlık verir. Kuluncu, sindirim organı sancılarını giderir.
Yeşil hıyarı tuz ile yemek, cevzi hurma ile bal ile yemek Resulullahın sünnettir. Peygamberimiz, patlıcanı medhetti ve zeytin yağlı yapınız buyurdu. Semizotunu da medh buyurdu. Kereviz, unutkanlığı giderir. İdrar söker. Kan ve süt yapar. Kara ciğeri temizler. Harşef, ya'ni enginar, safra taşını eritir, kanı temizler, damar sertliğine iyi gelir. Ter kokusunu da giderir.
Bir memlekete gelenin, önce biraz çiğ soğan yimesi sıhhate iyidir. Soğan, mikroplara karşı koyma gücünü arttırır. Soğandan sonra kereviz yinirse, fena kokusunu giderir. Sedef otu yemekle de kokusu gider denildi. Resulullahın son yediği yemeyin içinde soğan vardı.
Resulullah efendimiz İbadet ve taat için kendisinde tam bir istidad vardı. Ne hakkı tecavüz, ne de, onu yerine getirmekte kusur ederdi. Kendisine yakın olanlar, insanların en hayırlıları idiler.
O'nun katında Eshabın en üstünü, öğütü en şumullü ve mertebece en büyüğü de, muhtaclara yardımı ve iyiliği en güzel olandı. Kainatın efendisi, Allah'ı anmadıkça, ne oturur, ne de, kalkardı.
Mecliste yerlerden bir yeri kendisine belirlemez, böyle yapmayı, men ederdi. Nerede olursa olsun, oturan bir cemaatın yanına vardığı zaman, üst başa geçmez, meclisin sonuna oturur ve böyle yapmalarını, Müslamanlara da, emrederdi.
Kendisiyle birlikte oturan herkese nasibini verir, öyle ikram ederdi ki, herkes, Resulullah katında, kendisinden daha kıymetli bir kimse yok sanırdı. Kendisiyle oturan veya gelip hacetini arz eden kimsenin her şeyine, dönüp gidinceye kadar katlanırdı.
Bir kimse, kendisinden bir hacette, istekte bulununca, onu red etmez, verir, yahut, tatlı ve yumuşak dille geri çevirirdi. Onun güzel ahlakı, bütün insanları, içine alacak kadar genişti.
Onlara şefkatlı bir baba olmuştu. Hak hususunda herkes, O'nun katında eşid idi. Peygamber efendimizın Meclisi; bir ilim, haya, sabr ve emanet Meclisi idi.
Meclisinde ne sesler yükselir, ne bir kimse suçlanır, ne de, işlenmiş bir kusur ve hata açığa vurulurdu.Kainatın efendisiın Meclisinde bulunanlar, birbirlerinin dengi olup birbirlerine karşı üstünlükleri, ancak Takva yönündendi. Hepsi de, alçak gönüllü idiler.
Büyüklere tazim ederler, küçüklere şefkat ve merhamet gösterirler, ihtiyaç sahiplerini, başkalarına tercih edip ihtiyaçlarını karşılamağa çalışırlar, garib, yabancı olanları korur ve kollarlardı.
Peygamber efendimiz daima güler yüzlü, yumuşak huylu idi. Esirgemesi, bağışlaması boldu. Katı kalbli değildi.
Hiç kimse ile çekişmezdi.Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Cimri değildi. Hoşlanmadığı şeye göz yumardı. Umanı, umutsuzluğa düşürmez, bir şey hakkındaki hoşnudsuzluğunu açığa vurmazdı.
Resulullah efendimiz üç şeyde uzak dururdu:İnsanlarla çekişmekten,Çok konuşmaktan,Yararsız, boş şeylerle uğraşmaktan.
İnsanları da, üç şeyde kendi hallerine bırakırdı:Hiçbir kimseyi ne yüzüne karşı, ne de, arkasından kınamaz, ayıplamazdı,Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı,Hiç kimseye, hakkında sevaplı ve hayırlı olmayan sözü söylemezdi

Hz. Hüseyin anlatır: Peygamber efendimizın ev içindeki meşgalesini Babamdan sordum. Babam şöyle anlattı:
Peygamber efendimiz, evine girişinden itibaren vaktini: Allah'a ibadete, evhalkının işlerine ve kendi şahsi işlerine aid olmak üzere üçe ayırmıştı.
Şahsına ayırdığı vakti de, kendisiyle insanlar arasında bölüştürmüştü. O vakitte, yanına insanlardan ancak seçkin sahabileri girerdi. Halka, dini meseleleri, onlar aracılığı ile tebliğ eder, halkı ilgilendiren hiçbir şeyi yanında tutmaz, biriktirmezdi.
Peygamber efendimizın, Ümmetine aid vakti, fazilet sahiplerine, dindeki üstünlük derecelerine göre bölüştürüp kendilerini ona göre huzuruna çağırmak adeti idi. Onlardan kimisi bir hacetli, kimisi iki hacetli, kimisi de, daha çok hacetli idi.
Peygamber efendimiz, onların dini hacetlerile meşgul olur, sorularına gereken cevapları verir, sonra da "Bunları, burada bulunan, burada bulanmayanlara tebliğ etsin! Bana kendisi gelip hacetini arz edemeyen kimsenin hacetini siz bana arz ediniz. Muhakkak ki, hacetini arz edemeyenin hacetini arz eden kimsenin ayaklarını kıyamet gününde Allah, Sırat üzerinde sabit kılar!" buyururdu.
Peygamber efendimizın yanında bundan başka bir şey anılmaz, dile getirilmezdi. Zaten, kendisi de, hiç kimseden, bundan başkasını kabul etmezdi.
Peygamber efendimizın huzuruna girenler, talib olarak girerler, en büyük ilim zevkini tatmış ve onlara delalet edici oldukları halde, çıkarlardı!.
Hz. Hüseyin babasından, Peygamber efendimizın, evinden çıkışında ne yaptığını sordu. Bunları da şöyle anlattı:
Kainatın efendisi, dışarıda konuşmazdı. Ancak, konuşması, Müslümanlara yararlı olacak, onları, birbirlerine ısındıracak, aralarındaki tefrikayı, soğukluğu kaldıracak ise, konuşurdu.
Her kavmin yüksek hasletli kişisine ikram eder ve onu, kavmının üzerine Vali yapardı. Halkı, sakındırır ve onlardan da, sakınırdı. Hiçbir kimseden güler yüzünü ve güzel huyunu esirgemezdi.
Eshabını göremese, arar, halka, aralarında olan bitenleri sorardı. İyiliği, över ve berkiştirir, kötülüğü ise, yerer ve zaifletirdi. Kendisininh her işi, itidal üzere idi, ihtilafsızdı. Gaflete düşerler endişesiyle, Müslümanları uyarmaktan geri durmazdı. Her hali mutad idi.
Peygamber efendimiz, konuşurken, huzurunda bulunanlar, başlarına kuş konmuş gibi, sessiz ve hareketsiz dururlar, sözünü bitirip susunca, öyleyeceklerini söylerler, fakat, kendisinin yanında asla tartışmaz ve çekişmezlerdi.
Peygamber efendimizın yanınnda birisi konuşurken, konuşmasını bitirinceye kadar o birleri susarlardı. Peygamber efendimizın yanında en sonrakinin sözü ile en öncekinin sözü farksızdı.
Meclisinde bulunanlar, bir şeye gülerlerse, O da, onlara uyarak güler, bir şeye hayret ederlerse, O da, onlara uyarak hayret ederdi.
Huzuruna gelen gariplerin, yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa Eshabı da, kendisi gibi davransınlar diye katlanırdı.
"Bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını talep ettiğini gördüğünüz zaman, ihtiyacını ele geçirmesi için ona yardım ediniz!" buyururdu.
Gerçeğe uygun olmayan övmeyi kabul etmezdi.Hakka tecavüz etmedikçe, hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Hakka tecavüz ettiği zaman da, ya onu men ederek sözünü keser, yahut Meclisten kalkıp giderdi. Kainatın efendisinin susması, dört şey üzerine;hilm, hazer,takdir,tefekkür üzerine idi.
Takdir, insanlara eşit bakış ve dinleyişte; Tefekkür, dünya ve Ahiret işlerini düşünmesinde göze çarpardı.Hilm ve sabrı, kendisinde toplamıştı. Dünyaya ait hiçbir şey, kendisini kızdırmazdı.
Kainatın efendisinin herhangi bir şey için "Hayır!" dediği olmazdı. Yapmak istediği bir şey kendisinden istenildiği zaman "Olur!" buyurur, yapmak istemediği bir şey kendisinden istenilince, susar, onu yapmak istemediği, kendisinin bu susuşundan anlaşılırdı.
Herkesin dünya ve ahıret saadeti için çalışırdı. Bir gazada, kafirlerin yok olması için dua buyurması istendiğinde,"Ben, lanet etmek için, insanların azab çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim," buyurdu.
Enbiya suresinin yüzyedinci ayetinin meal-i şerifinde, "Seni, alemlere rahmet, iyilik için gönderdik" buyurulmuştur. Bunun için herkesin iyiği için uğraşırdı.
Hind bin Ebi Hale Peygamber efendimizin yürüyüşünü şöyle anlatır:
Kainatın efendisi, yürürken, ayaklarını, yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını, geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükunetle, rahat yürürdü.
Bakmak istediği, bakacağı tarafa, tamamile dönerek bakardı.
Etrafına gelişi güzel bakınmazdı.
Yer yüzüne bakışı, semaya bakışından uzundu.
Yer yüzüne bakışı da, göz ucu ile idi.
Yürürken, Sahabilerinin gerisinde yürürdü.
Birisile karşılaştığı zaman, önce, kendisi selam verirdi.
Ebu Hüreyre hazretleri de şöyle anlatır:
Yürüyüşte, Kainatın efendisidan daha hızlı bir kimse görmedim. Yürürken, yer yüzü, sanki O'nun ayağının altında dürülürdü!
Biz, ardından yetişmek için kendimizi son derecede zorlar, sıkardık. Kainatın efendisi ise, yürürken, kendisini hiç sıkmazdı.
Enes bin Malik'in bildirdiğine göre: Peygamber efendimiz, birisiyle karşılaştığı zaman, Musafaha eder, o kimse, elini çekmedikçe, Peygamber efendimiz de, elini çekmez, o kimse, yüzünü çevirmedikçe, Peygamber efendimiz de, ondan yüzünü çevirmezdi. Musafaha; iki kişinin, karşılaşınca, avuçlarının yüzlerini, içlerini birbirine yapıştırıp birbirlerinin yüzlerine bakışmaları demektir.
Enes bin Malik hazretleri anlatır: Efendimize, "Ya Resulellah! Bazımız, bazımıza eğilsin mi?" diye sorduk. "Hayır!" buyurdu. "Bazımız, bazımızla kucaklaşsın mı?" diye sorduk. "Hayır! Fakat, Musafaha ediniz!" buyurdu.
Bera bin Azib de, Peygamber efendimizin "İki Müslüman karşılaşıp selamlaşır ve Musafaha ederlerse, onlar, daha birbirlerinden ayrılmadan önce mağfiret olunurlar!" buyurduğunu bildirir.
Kainatın efendisi, daima düşünceli idi. Kendisinin usması, konuşmasından uzun sürerdi. Resulullah, lüzumsuz yere konuşmazdı. Söze başlarken de, sözü bitirirken de, Allah'ın ismini anardı.
Konuşurken, kısa ve özlü kelimelerle konuşurdu. Resulullahın sözleri, hep gerçek ve yerinde idi. Resulullah konuşurken, ne fazla, ne de, eksik söz kullanırdı.
Kimsenin gönlünü kırmaz, kimseyi hor görmezdi. En ufak nimete bile saygı gösterir, hiçbir nimeti yermezdi. Bir nimeti, ne hoşuna gittiği için över, ne de, hoşlanmadığı için yererdi.


Peygamber efendimizin bir tane Hıbere elbisesi vardı. Hıbere; pamuk ve keten ipliğinden dokunan çizgili, yollu Yemen kumaşına denir. Peygamberimiz, Hıbere elbisesini giymeyi çok severdi.
Peygamberimizin, bir de Uman işi iki İzar'ı vardı. Belden aşağısına tutulan fota ve peştemala İzar denir. Peygamberimizin, kıldan dokunmuş, üzerinde deve semerlerini andıran bir takım çizgiler bulunan İzarımsı bir fotası daha vardı ki, bununla, dışarı çıktığı, olurdu.
Ebu Bürde "Ziyaretine vardığımız zaman Hz. Aişe, bize Mülebbede diye anılan sırınmış, keçeleşmiş bir elbise ile Yemende yapılan kalın bir İzar çıkarıp yemin ederek "Resulullah aleyhisselamın Ruhu, işte, bunların içinde alındı!" dedi."
Peygamberimiz, soğuk kış gecelerinde namazlarını da, dokuması ne pek sert, ne de, pek yumuşak olmayan yün bir fota tutunmuş olarak kılardı.
Peygamberimiz, erkek Mü'minlerin, bellerine tuttukları İzar'ı, ancak, bacağın yarısına, yumuşak etine ve biraz daha aşağısına kadar uzatabileceklerini, fakat, topuklara kadar uzatamayacaklarını, gerektiğini bildirmiş.
Büyüklük taslamak için İzarlarını yerde sürükleyen erkeklere, Kıyamet gününde, yüce Allahın Rahmet nazarile bakmayacağını haber vermiş Cabir bin Süleym'e "İzarını, yarı bacağına kadar kaldır! Bunu, yapamazsan, topuklarına kadar uzat! Yerde sürüklenecek kadar uzatmaktan sakın! Çünki, bu, gurur alametdir. Allah ise, gururlanmayı sevmez!" buyurmuştur.
Bunun için, Abdullah bin Ömer, İzarını, bacaklarının yarısına kadar uzatır, gömleğini onun üzerinde, Ridasını da, gömleğinin üzerinde bulundururdu.
Peygamberimizin, giyinip gelen Heyetlerin yanına çıktığı Hadrami Ridasının uzunluğu: Dört arşın, eni: İki arşın bir karış kıymeti de: Bir dinardı. Rengi, yeşildi.
Peygamberimizin bu Ridası, Halifeler devrinde dürülüp bir bohça içinde Halifeler katında bulundurulurdu. Halifeler, Ramazan ve Kurban bayramlarında onu giyerlerdi.
Peygamberimizin Suhar işi iki elbisesi vardı. Suhar, Uman'da bir kasabadır. Peygamberimizin Suhar işi gömleği de, vardı. Suhar kasabasında yapılan gömlek, Suhari diye anılır. Peygamberimizin en çok sevdiği elbise, Kamis (Gömlek) idi. Kamis, yalnız pamuk ipliği ile dokunmuş bezden yapılan gömleğe denir. Peygamberimizin gömleklerinin boyları kol uzunluğu, bileğe kadardı. Habeş Necaşisinin Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasında bir de, gömlek vardı.Peygamber efendimizin, tek kat pamuk ipliğinden dokunmuş bezden yapılmış gömleği vardı. Suhul, Yemen kariyelerinden olup orada tek kat pamuk ipliğinden dokunmuş bezden yapılan elbiselere Suhuliye denir. Habeş Necaşisnin Peygamberimize gönderdiği hediyeler arasında birde, don bulunuyordu.
Peygamberimizin beyaz bir elbisesi de, vardı. Efendimiz, "Elbiselerinizden, beyazını giyiniz! Dirileriniz, beyaz elbise, giysin. Ölülerinizi de, beyaz kefene sarınız! Çünki, o, giyimlerinizin hayırlısı ve iyisidir!" buyurmuştur.
Peygamberimizin yeşil elbise giydiği de, görülmüştür. Ebu Rimse, Peygamberimizi, üzerine iki parça altlı üstlü, eşil elbise giymiş olduğu halde, gördüğünü söyler.
Peygamberimiz, kırmızı (Alacalı) Hulle de, giyerdi. Bera' bin Azib "Kırmızı (Alacalı) Hulle içinde, saçları, kulak yumuşağına ulaşanlar arasında Resulullah aleyhisselamdan daha güzelini görmedim!" demiştir. Peygamberimizin Cuma ve Bayramlarda, üzerine giydiği kırmızı bir Cübbesi vardı. Peygamberimizin bir tane de, Yemen işi Cübbesi bulunuyordu. Peygamberimiz, yenleri (Kol ağızları) dar olan Şam işi bu Cübbeyi, seferlerde giyerdi.
Peygamberimiz, İran Şahlarının giydikleri Taylesan kumaşından yapılmış, yakasında atlastan bir parça, eteğinin ön ve arkadaki iki açık yanında ve yenleri üzerinde atlastan birer çevre kıvrıntısı bulunan bu Cübbeyi de savaşlarda düşmanlarla karşılaştığı sıralarda giyerdi.
Hz. Aişe'nin vefatına kadar yanında bulunan bu Cübbe'yi, ondan sonra, Esma bint-i Ebi Bekir almıştı. Peygamberimizin giymiş olduğu bu Cübbenin yıkandığı su ile hastalar yıkanır, şifa umulurdu.
Dumetülcendel Hakimi Ükeydir'in öldürülen kardeşi Hassan'ın, erişi ve ırgacı ibrişile dokunmuş atlas kumaştan yapılmış, işleme yerlerine altın sırma ile hurma yaprakları işlenmiş Cübbesi, Peygamberimize gönderilmişti.
Peygamberimiz, bu Cübbeyi giyerek Minbere çıkıp oturmuş, hiç konuşmadan Minberden inmişti. Müslümanlar, ellerini, ona, sürüyorlar bakıyorlar güzelliğine hayran oluyorlardı.
Peygamberimiz "Siz, bunun güzelliğine mi şaşıyorsunuz? Bu, pek mi hoşunuza gitti?" diye sordu. "Biz, bundan daha güzel bir elbise görmedik!" dediler.
Peygamberimiz "Varlığım, Kudret Elinde bulunan Allaha yemin ederim ki Sa'd bin Muaz'ın Cennetteki Mendilleri, gördüğünüz şeyden daha güzel ve hoşturlar!" buyurdu.
Resulullah efendimiz, Tebükte, Eyle halkına bir Eman Fermanı yazıp verdiği zaman, eman alameti olmak üzre bir de, Bürde (Hırka) vermişti.
Ebül'Abbas Abdullah bin Muhammed, bu Bürde'yi, onlardan üç yüz dinara satın aldı. Abbas oğulları, bu Hırkaya, seleften halefe tevarüs ettiler.
Halifeler, bayram günlerinde onu üzerlerine giyip Peygamberimize aid Asa'yı ellerine alarak dışarı çıktıkları zaman, kalbler ürperir, gözler kararırdı.
Meşhur Arap şairlerinden Ka'b bin Züheyr, af dilemek ve Müslüman olmak için Peygamberimize gelip içinde "Şüphe yok ki: Resulullah, doğru yolu gösteren bir Nur, kötülükleri yok etmek için Allahın sıyırılmış keskin, yalın kılıçlarından bir kılıçtır!" beyti de, bulunan (Banet Süad) kasidesini okuduğu zaman, Peygamberimiz, sırtındaki Bürdesini (Hırkasını) çıkarıp ona giydirdi.
Hz. Muaviye, halifeliği sırasında, Ka'b bin Züheyr'e "Resulullahın Hırkasını, bize sat!" diye haber saldı. Kendisine on bin dirhem gönderdi.
Ka'b. bin Züheyr "Ben, Resulullahın Hırkasını giymek hususunda hiç kimseyi, kendime tercih edemem!" diyerek Hz. Muaviye'nin dileğini reddetti.
Hz. Ka'b bin Züheyr, vefat ettiği zaman, Hz. Muaviye onu, Ka'b'ın oğullarından yirmi bin dirheme satın aldı. Peygamberimizin, Ka'b bin Züheyr'e vermiş olduğu bu mübarek Hırka, Halifeden Halifeye tevarüs edilerek geçti.
Emevi saltanatının çöküşünden sonra ilk Abbasi Halifesi Ebül'Abbas Seffah bin Abdullah bin Muhammed tarafından üç yüz dinara satın alındı.
Bayramlarda Halifeler tarafından giyildi. Halife Muktedir'in, öldürüldüğü zaman kanı, bulaşarak kirlendi. Abbasiler, Mısır'a gelirken, onu, yanlarında getirdiler. Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı alıp Halife olduğu zaman Mısırdaki "Mübarek Emanetler" arasında bu mübarek Hırka da, İstanbula getirildi.
İstanbulda Topkapı Hırka-ı Seadet Dairesinde herkes tarafından ziyaret olunan bu mübarek Hırka: 1,24 santim boyunda, geniş kollu siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.
Hırkanın içi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır. Önünde sağ tarafından 0,23x0,30 eb'adında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da, eksiklik vardır. Hırka, yer yer haraptır.
Müteaddid bohçalara sarılmış olarak 0,57x0,45x0,21 ebadında üstten açılır kapaklı altın bir çekmece içindedir. Hırka-i Seadetin, bu ebadda Sultan Murad III. Tarafından yaptırılmış olan altın bir mahfazası da; mevcuddur. Bu mahfaza, sanat itibarile fevkal'ade olup ayrıca zümrüdlerle de bezenmiştir

Peygamberimizin, üzerinde yatıp uyuduğu döşeğin, yatağın yüzü, deridendi. İçi, hurma lifi doldurulmuştu. Kendisi de, Zevcesi de, onun üzerinde yatardı. Başının altına koyduğu yastığının da, yüzü deriden olup içi, hurma lifi doldurulmuştu.
Hz. Aişe validemiz anmlatır: "Yanıma, Ensar kabilesinden bir kadın geldi. Resul aleyhisselamın döşeğini görünce, gidip içi yün doldurulmuş bir yatak gönderdi.
Resul aleyhisselam, yanıma gelip "Nedir bu?" diye sordu. "Ya Resulallah! Ensardan filanca kadın, yanıma gelmişti. Döşeğini görünce, gidip bunu, sana gönderdi." dedim. "Bunu, hemen ona geri çevir!" buyurdu.
Fakat, ben, geri çevirmedim. Onun, evimde bulunması, hoşuma gitmişti. Resul aleyhisselam, bu sözünü, üç kere tekrarladı. Sonunda "Vallahi, ey Aişe! İsteseydim, Allah, altın ve gümüş dağlarını benim yanımda yürütürdü!" buyurdu. Peygamber aleyhisselamın minderi de, iki Abadan ibaretti.
Bir gece, yanıma geldiği zaman, bu Abayı katlayıp daraltmış idim. Onun üzerinde uyudu. Sonra "Ey Aişe! Bu geceki döşeğim, ne için her zamanki gibi değildi?" diye sordu. "Ya Resulallah! Onu, senin için katlayıp daralttım." dedim. "Sen, onu, eski haline çevir!" buyurdu.
Yine Hz. Aişe anlatır: "Kureyşilere, Mekkede serir üzerinde uyumaktan daha hoş bir şey yoktu. Resul aleyhisselam, Medine'ye geldiği ve Ebu Eyyub'un evine indiği zaman, ona "Ey Ebu Eyyub! Sizin bir seririniz yok mu?" diye sordu. Ebu Eyyub da "Yok vallahi" dedi.
Ensardan Sa'd bin Zürare, bunu, haber alınca, Resulullaha, direkleri saç ağacından yapılmış, üzeri keten lifle dokunmuş hasırla kaplı bir serir gönderdi.
Resulullah, evine taşınıncaya kadar, onun üzerinde uyumuştu. Vefatına kadar da, onun üzerinde uyudu."
Resulullah aleyhisselam, yıkanıp kefenlendiği zaman, bu Serir'in üzerine konularak cenaze namazı da, kendisi bu Serir üzerinde bulunduğu halde, kılınmıştı. Halk, ölülerini taşımak üzre, onu, bizden isterler ve onunla teberrük ederlerdi. Ebu Bekir'in Ömer'in cenazesi de, onun üzerinde taşınmıştı."
Hz. Aişe der ki "Resul aleyhisselamın bir Hasır'ı vardı ki, geceleyin onun üzerinde namaz kılar, gündüzün de, serip üzerinde halk ile otururdu."



Peygamber efendimizin, bir arşın boyunda veya biraz daha uzun bir Mıhcen'i vardı.
Mıhcen, ucu eğri değneğe denir. Hacerülesved'i, uzaktan onunla işaret ederek İstilam ederdi.
Deveye bindiği zaman, onu, önüne asardı. Efendimizin, Urcun diye anılan bir de Mıhsarra'sı vardı. Peygamberimiz, Bakiülgarkad'a giderken, onu, yanında bulundurur, ona dayanır otururken, onu, elinde evirir çevirirdi.
Peygamberimizin, elinde bu Mıhsarrası bulunduğu halde, hutbe irad buyurduğu da, olurdu. dağ ağaçlarından kesilmiş, Memşuk adıyla anılan bir de, Kadib'i Değneği vardı.
Hz. Osman, Peygamberimizin Kadib'i, elinde bulunduğu ve Minberde hutbe irad ettiği sırada, Cahcah bin Said veya Cahcah bin Kays, varıp Hz. Osman'ın elinden Kadib'i alır ve dizine dayayarak büker, kırar. Halk, Cahcah'a bağırırlar. Hz. Osman, Minberden iner ve evine girer.
Bunun üzerine, yüce Allah, Cahcah'ın eline veya dizine Ekile (kaşıntı) hastalığı verir. Cahcah, Hz. Osman'ın şehadetinden sonra bir yıla varmadan, kaşına kaşına ölür.
Peygamberimiz; yanında tarak, ayna, misvak, gülyağı, sürme makası bulunduğu halde, sefere çıkar seferde ve hazerde bunları, yanından ayırmazdı.
Hz. Aişe "Gazalar için Resul aleyhisselamın gülyağını, tarağını, aynasını, iki Makas'ını, Sürmedanlığını ve Misvak'ini hazırlardım." buyurdu.
Peygamberimiz, her gün, sakalını iki kere tarardı.
Enes bin Malik "Resul aleyhissleam, sık sık, başının saçına gülyağı sürer, sakalını, su ile tarardı." diyor.

17 (ALINTIDIR)

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 1059
favori
like
share
Çetin Tarih: 07.10.2007 08:09
ellerine sağlık
paylaşım için teşekkürler
külkedisi22 Tarih: 05.10.2007 19:10
paylasma icin cok tesekkürler