BÜYÜME ve DEVLET


Devletin yaşamış olduğu evrim günümüzde de devam etmektedir. Toplumların yaşadığı ekonomik ve sosyolojik değişim, nasıl devletlerin şehir devletleri şeklinden ulus devletleri şekline dönüşmesine neden olmuşsa, bu gün yaşanan küresel değişim ve dönüşüm süreci de ulus devletlerinin yeni bir şekil almasına neden olacaktır. Bu gün ve gelecek için bir öngörüde bulunacak olursak, ulusal devletlerin yerine bölgesel devletlerin alması ve daha ileri aşamada ise tek bir dünya devletine yönelişin beklenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda dünya ölçeğinde büyük şirketler arasında yaşanan birleşmeler, yıllardır birbirine düşman olmuş ülkeler arasında ki yakınlaşmalar, bölgesel entegrasyonların sayısal olarak artması ve genişlemesi, dinler arasında yaşanan diyalog arayışları, bu gelişimin en önemi işaretleridir. Bu gelişim çerçevesinde hangi alanda bir yakınlaşma olursa olsun ulaşılması gereken nokta, rekabet edebilen, doğru ve insanlığın genel olarak iyiliğine olacak fikirlerin ayakta kalacağı, rekabet edemeyen akımların ise yok olacağıdır. Bunun en güzel örnekleri Afrika' da yaşanmaktadır. Gerek ülke kaynaklarının kullanılamaması gerek doğal kaynak, beşeri ve fiziki sermaye yetersizlikleri gerekse de sorumsuz, israfçı ve yozlaşmış devlet yönetimleri nedeniyle açlıkla ve iç savaşlarla mücadele etmek zorunda olan ülkelerdeki insanlar, kendi devletleri yardımcı olamamaktadır. Bu o ülkelerdeki devlet yönetimlerinin rekabet edemediği ve yol olacağı anlamındadır. Dolayısıyla kurulmakta olan dünya düzeni içerisinde her alanda, dünya ölçeğinde rekabet edebilecek ekonomik ve sosyal kurumların oluşturulması zorunludur. Ülkelerin dünyanın ortak geleceğinde söz sahibi olabilmeleri için; özgürlük, insan hakları, çevre bilinci gibi ortak insani değerlere saygılı, sanal bilgi dünyası, iletişim teknolojisi ve genetik mühendisliğine dayalı bilgi çağını yakalamış ekonomik, bilimsel, politik, sanatsal ve sportif faaliyetlerde rekabet edebilecek bir nüfus potansiyeline sahip ülkeler grubu içinde yer alması gerekmektedir. Bu noktada devletin üstleneceği rol büyük önem kazanmaktadır.
Adam Smith' den bu güne liberal iktisatçılar devletin ekonomideki rolüyle ilgili olarak minimal bir alan tanımlamıştır. Liberal iktisatçılara göre devlet, temel kamu hizmetleri, ulusal savunma, yasama ve yargı işleriyle sınırlandırılmalıdır. Devlet, ekonomik hayata müdahale etmemeli ve sadece bireylerin mülkiyet haklarını ve sözleşmeleri garanti altına almaları, bireylerin ekonomik ve politik özgürlüklerini korumalıdır. 19. yy' da devletin ekonomideki rolü çok sınırlı tutulmuş ve genellikle tahsis karakteri taşıyan fonksiyonlar üstlenilmiştir. 20. yy' da yaşanan politik nedenler krizler gibi ekonomik nedenler ve Marksist ve sosyalist tezlerin yarattığı ideolojik nedenler ile devletin ekonomideki rolü gittikçe genişlemiştir. Devlet harcamalarının GSMH içindeki payı büyüyerek, ortalama 1913' de %12' den 1995' te %45' e yükselmiştir. Bu genişlemenin altında, devletin istikrar, bölüşüm ve büyüme kaygılarına dayalı olarak ekonomide daha büyük bir kaynağa hükmetme kaygısı yatmaktadır.
Devletin ekonomideki rolünün genişlemesine neden olan etkenler:
 Marksist ve sosyalist düşüncenin bölüşümcü adalet çerçevesinde yaratmış olduğu baskı
 Keynesyen iktisat düşüncesinin tam çalışma ve fiyat istikrarı sağlamaya yönelik baskı
 Devletin ekonomiye müdahalesini haklılaştıracak kamu malları, dışsallıklar ve asimetrik bilgi gibi iktisat literatüründeki gelişmeler
 Kalkınma iktisadı alanındaki, özel sektörün oluşmadığı ekonomilerde devletin rol üstlenebileceği ve büyük sermayenin gerektiği üretim alanlarına özel sektörün yatırım yapamayacağı tezlerine dayanan gelişmeler
 Hangi malların üretilmesi gerektiği, vatandaşların daha çok neyi istediği ve piyasaların nasıl çalıştığı konularındaki devlet yargısının en iyi sonucu vereceği varsayımının yaygınlık kazanması ve bu sektörlerin vergiler ve sübvansiyonlar aracılığıyla devletin yönlendirmesine bırakılması
 Savaşların ve krizlerin yol açmış olduğu her ülkenin kendi kendine yeterliliğinin sağlanması gerektiği ve devletin krizleri engellemesi gerektiği fikirlerinin yaygınlık kazanması
Devletin genişleyen rolü, kapasitesinden daha fazla bir alanda faaliyet göstermesine ve etkinsizliklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Devletin çok daha fazla işle uğraşması etkin şekilde yapabileceği işleri dahi yerine getirememesine ve devletin yürütmekte olduğu tüm faaliyetlere ilişkin şüphelerin doğmasına neden olmuştur. Devlet, organlarının yürütmüş olduğu faaliyetlerle ilgili olarak hukuksuzluk, yolsuzluk, etkinsizlik, israf ve kayırmacılık her zaman her toplum için dile getirilen özelliklerdir.



DEĞİŞEN DÜNYADA DEVLET

Bütün dünyada dikkatler devlet üzerinde yoğunlaşmış durumdadır. Küresel ekonomideki kapsamlı değişiklikler, hükümetler hakkındaki temel soruları tekrar gündeme getirmektedir. Bunlar;
- Hükümetlerin rolü ne olmalıdır?
- Neyi yapabilirler ve yapamazlar?
- Yapabileceklerini en iyi nasıl yapabilirler sorularıdır.
Son elli yıl, özellikle kalkınmanın teşvik edilmesi konusunda devlet müdahalesinin yaralarını ve sınırlarını açıkça göstermiştir. Hükümetler, eğitim ve sağlıkta ilerlemelerin kaydedilmesine, toplumsal eşitsizliğin azaltılmasına önemli ölçüde yardımcı olmuşlardır. Ancak devlet müdahaleleri aynı zamanda kötü bir takım sonuçlara da yol açmıştır. Hükümetlerin geçmişte iyi işler yaptığı alanlarda bile küreselleşen bir dünya ekonomisinin gereklerine uyum sağlayamayacaklarından kaygı duyulmaktadır.
Devletin rolü konusundaki yeni kaygılar ve sorular çok çeşitlidir. Ancak yakın bir tarihte meydana gelen dört gelişme bu kaygıları arttırmıştır.
1. Eski Sovyetler Birliği ile Orta ve Doğu Avrupa' daki emir ve denetlemeye dayalı ekonomilerin çökmesi
2. Önde gelen sanayileşmiş ülkelerin bir çoğunda refah devletinin içine girdiği mali kriz.
3. Doğu Asya' daki "mucize" ekonomilerde devletin önemli rolü.
4. Dünyanın çeşitli bölgelerinde devletlerin çöküşü ve insani acil durumlardaki artış.
Bu zıt gelişmelerin arkasındaki belirleyici faktörün devletin etkinliği olduğunu göstermektedir. Etkin devlet, piyasaların gelişmesine ve insanların daha sağlıklı, mutlu bir yaşam sürmelerine imkan veren mal ve hizmetleri, kural ve kurumların sağlanmasında büyük önem taşımaktadır. Etkin bir devlet olmadan gerek ekonomik, gerekse toplumsal sürdürülebilir kalkınma mümkün değildir. Bir çok kişi, elli yıl önce bunların hemen hemen aynısını söylemiştir. Ancak o zaman kalkınmanın devlet tarafından sağlanması gerektiğini kastetmişlerdir. Bu süre içinde kazanılan deneyimin ortaya çıkardığı mesaj oldukça farklıdır. Devlet, büyümeyi doğrudan sağlayan bir varlık olarak değil, bir ortak, katalizör ve kolaylaştırıcı olarak ekonomik ve toplumsal kalkınma için çok önemlidir. Toplumların ilerleyebilmesi için etkin bir devlet yapısına sahip olmaları gerekmektedir. Ancak buradaki "etkin devlet" kavramı 1930' lardaki etkin devlet kavramından farklıdır.
Etkin devlet için gerekli unsurlar, kalkınmanın farklı aşamalarında bulunan ülkeler arasında çok büyük farklılıklar göstermektedir. Örneğin, Hollanda ve Yeni Zelanda için geçerli olan bir şey , Nepal için olmayabilir. Aynı gelir düzeyindeki ülkelerde bile büyüklük, etnik yapı, kültür ve politik sistemdeki farklılıklar her devleti benzersi kılmaktadır. Bu çeşitlilik kalkınmanın sürdürülmesi, yoksulluğun ortadan kaldırılması ve değişime tepki göstermede bazı devletlerin öteki devletlere göre neden ve nasıl daha başarılı olduğu konusunda fikir vermektedir. Özetle her devlet farklı yapılardadır. Bunun içindir ki nicelik ve de nitelik açısından farklı devlet yapılarına ihtiyaç duyarlar.

Değişen Dünyada Devletin Rolünün Yeniden Gözden Geçirilmesi
Dünya değişirken onunla birlikte devletin ekonomik ve toplumsal kalkınmadaki rolü konusundaki görüşlerimiz de değişmektedir. 2. Dünya Savaşı' nın yıkıntıları arasından ortaya çıkan ve gelişen ülkelerin çoğunun bağımsızlıklarını kazanmakta olduğu dönemde kalkınma, daha kolayca üstesinden gelinebilir ve büyük ölçüde teknik bir iş olarak görülmekteydi. İyi danışmanlar ve teknik uzmanlar, iyi politikaları oluşturacaklar, iyi hükümetler de daha sonra bunları toplumun yararı için uygulayacaklardı. Devlet önderliğindeki müdahale, piyasa yetersizliklerini vurgulamış ve bunların düzeltilmesinde devlete merkezi bir rol vermiştir. Teknokratlar tarafından geliştirilen politikaların uygulanmasında esnekliğe birincil öncelik verilmiştir. Denetim mekanizmaları yoluyla getirilen hesap verme sorumluluğu bir yüktür.
Birkaç ülkede işler gerçekten hemen hemen teknokratların beklediği şekilde gerçekleşmiştir. Ancak bir çok ülkede sonuçlar beklenenden çok farklı olmuştur. Hükümetler, hayalperest programları gerçekleştirmeye çalışırken kamu politikalarına veya liderlerin kararlılığına güvenmeyen özel yatırımcılar çekimser davranmışlardır. Güçlü yöneticiler keyfi davranmıştır. Yolsuzluklar yaygınlaşırken, kalkınma yavaşlamış, yoksulluk devam etmiştir.
Son yüzyıl içinde özellikle sanayileşmiş ülkelerde hükümetin büyüklüğü ve kapsamı çok fazla genişlemiştir. ( Şekil 1 ) 2. Dünya Savaşı öncesindeki genişleme, diğer unsurların yanı sıra Büyük Ekonomik Durgunluğun ekonomik ve toplumsal sistemlerde yol açtığı ağır tahribata çözüm bulma gereksiniminden kaynaklanmıştır. Savaş sonrasında devlete duyulan güven, daha fazlasını yapması yönündeki talepleri arttırmıştır. Sanayileşmiş ülkeler refah devletini genişletirken, gelişmekte olan ülkelerin bir çoğu, devlet denetimindeki kalkınma stratejilerini benimsemişlerdir. Bunun sonucunda bütün dünyada devletlerin büyüklüğü artmış, kapsamları genişlemiştir. Devlet harcamaları önde gelen sanayileşmiş ülkelerde toplam gelirin yaklaşık yarısını, gelişmekte olan ülkelerde ise dörtte birini oluşturmaktadır. Ancak devletin nüfuzundaki artış, devletin sadece büyüklüğünden ve müdahalelerinin kapsamından, insanların gereksinimini karşılamasındaki etkinliğine kaydırmıştır.






1940' larda olduğu gibi devletin rolüne duyulan ilgi, devletlerin faaliyet gösterdiği ortamı büyük ölçüde değiştiren küresel ekonomideki çarpıcı olaylardan kaynaklanmıştır. Ekonomilerin küresel bütünleşmesi ve demokrasinin yayılması, keyfi ve kaprisli davranışlar için hareket alanını daraltmıştır. Vergiler, yatırım kuralları ve ekonomik politikalar, küreselleşmiş bir dünya ekonomisinin parametrelerini her zamankinden daha fazla yanıt vermek durumundadır. Teknolojik değişim, hizmetlerin yaygınlaştırılmasına ve piyasaların daha büyük bir rol oynamasına imkan veren yeni fırsatlar yaratmıştır. Bu değişiklikler devlet için yeni ve farklı roller anlamını taşımaktadır. Devletler, artık sadece "temin eden" değil, "kolaylaştıran" ve "düzenleyen" dir. Devletler hükümetlerin geçmişte başarılı oldukları hükümetler de bile baskılara maruz kalmışlardır. Bir çok sanayileşmiş ülke, hantal bir şekilde büyüyen bir refah devletini taşımak ve insanların devletten bekleyeceği hizmetler ve imkanlar arasında güç seçimler yapmak zorunda kalmıştır. Devletin zayıflıklarına tepki duyan yerel ve uluslar arası piyasalar, kitle örgütleri ve diğer kuruluşlar aracılığıyla devletin belirlenmiş amaçlarını gerçekleştirme yeteneğini güçlendirmek için hükümet yönetiminde şeffaflık ve öteki değişiklikler konusunda ısrarcı olmuşlardır.
Hükümetin daha fazla etkin olması yönündeki yoğun çağrılar, devletin mülkiyet hakları, yol, sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetlerini bile gerçekleştiremediği bir çok gelişmekte olan ülkede kriz boyutlarına ulaşmıştır. Burada kısır bir döngüye girmiştir. Kişiler ve şirketler vergiyi ödemekten kaçınarak bozulan kamu hizmetlerine tepki göstermekte, bu da hizmetler de daha fazla bozulmaya yol açmaktadır. Eski Sovyetler Birliği ve Orta ve Doğu Avrupa' da devletin vaatlerini uzun vadede yerine getirmemesi, çökmesine yol açmıştır. Ancak merkezi planlamanın çökmesi, kendi sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan boşlukta, vatandaşlar bazen hukuk ve düzen gibi temel kamu hizmetlerinden mahrum kalmışlardır. En aşırı uçtaki örnekler olan Afganistan, Liberya ve Somali' de olduğu gibi devlet tamamen çökerek bireyleri ve uluslararası kuruluşları dağılan parçaları bir araya getirme göreviyle başbaşa bırakmışlardır.



İki Bölümlü Bir Strateji

Günümüzde dünya ülkelerinin karşı karşıya bulunduğu karmaşık sorunları ve baskıları nasıl aşabiliriz? Burada etkin bir devlet için her duruma uygun bir reçete önerilmemektedir. Devletlerin başlangıç noktaları ve yapısal statüleri büyük farklılıklar göstermektedir. Burada daha çok devletlere yönelik talepler ve devletlerin bu talepleri karşılama yetenekleri arasında açılan uçurumun daraltılması sorununa çözüm bulmak için geniş bir çerçeve sunulmaktadır. Toplumların devletin sorumluluklarını yeniden tanımlanmasını kabul etmeleri çözümün bir bölümünü oluşturacaktır. Bu devletin üstündeki yükü vatandaşlar ve toplulukların temel hizmetlerin sağlanmasına katılmasını destekleyerek kaldırılmasını da amaçlayan vatandaş ve topluluklar ile devlet arasındaki ortak faaliyetlerin stratejik seçimi de kapsayacaktır. Kısaca devlet küçülecek, ortak kamu hizmetleri seçilecek ve de diğerlerini devlet sağlamayacaktır.
Ancak tüm bunlar yani devletin rolünün azaltılması tam bir çözüm değildir. Kamu hizmetlerinin sunumunda, özel sektöre ve vatandaşlara güvenmek, devletin merkezi kurumlarının daha iyi çalışmasını sağlayacaktır. İşte tüm bu sonucu toplumsal refahı arttırmak olan uygulamaların verimli şekilde gerçekleştirilebilmesi için bu konudaki devlet kapasitesinin arttırılması gerekmektedir.
Her devletin ülkesinin kalkınmasında daha etkin rol oynayabilmesi, güvenilir olması için "iki bölümlü strateji" ifadesi bulunmaktadır.
1) En önemlisi devletin rolünün kapasitesine uygun hale getirilmesidir. Devlet nerelerde zayıf, nerelerde güçlü olduğunu ve nasıl müdahale ettiğini bilmek gerekir. Eğer az sayıda kaynak, ve az kapasiteyle bir şeyler yapmaya kalkarsa yarardan çok zarar sağlayacaktır. Yani kapasite analizi yapılmalı ve sonrasında rolü belirlenmelidir.
2) Kapasite, kader değildir. Kamu kurumlarını canlandırarak devletin kapasitesi arttırılabilir. Bu da devletin keyfi uygulamalarına son vermek ve yolsuzlukları bitirmekle mümkündür. Aynı zamanda kurumlar arasında rekabetin arttırılması, verimliliğin de artmasına neden olacaktır. Kurumların performansı artınca ücretler ve teşviklerde artacaktır. Ama en önemlisi devletin insanların gereksinimleriyle daha yakından ilgilenmesi, halka yakınlaşmasıyla olacaktır.

Daha Etkin Bir Devlete Giden Yol

Daha yetenekli bir devlet daha etkin olabilir. Ancak etkinlikle yetenek kavramları farklıdır. Yetenek; devlet için hukuk, düzen, kamu sağlığı, alt yapı gibi toplu hizmetleri gerçekleştirmede maksimumu sağlayabilmesidir. Etkinlik ise işte bu yeteneğin uygulanması sonucudur. Eğer devlet kapasitesini toplumun yararına kullanmıyorsa yeteneklidir ancak etkin değildir.

Rolün Kapasiteye Uygun Hale Getirilmesi

Önemli olan; neyin yapılacağı ve neyin yapılmayacağıdır. Bir de temel hizmetlerin nasıl yapılacağı konusunda etkin karar verebilmek. Buradaki seçenekler çok çeşitlidir ve her ülke kendi şartlarına göre uyarlamalıdır.
Devletin temel görevi;
- Hukuk temelinin oluşturulması
- İstikrarın sağlanması
- Temel toplumsal hizmetlere ve alt yapıya yatırım
- Zayıfların korunması
- Çevrenin korunması
Sürdürülebilir, paylaşılmış, yoksulluğu azaltıcı kalkınma için vazgeçilmez olan beş temel işlev, hükümetin temel işlevini oluşturmaktadır. Bu temel işlevlerin uzun süredir kabul edilmesine karşın bunların gerçekleştirilebilmesi için hükümet faaliyetlerinin ve piyasanın uygun bir karışımının ortaya çıkması gerekmektedir. Piyasalar ve devlet birbirlerini tamamlamaktadır. Devlet, piyasalar için uygun kurumsal temellerin düzenlenmesi açısından büyük önem taşır. Ayrıca bu kural ve politikaların içeriği kadar devletlerin güvenilirliği, kuralların ve politikaların tahmin edilebilirliği ve bunların uygulanmasındaki tutarlılık özel yatırımın teşvik edilmesi açısından aynı derecede önemli olabilir. Ancak yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır ki bir çok ülke piyasaların gelişmesi için temel kurumsal yapıdan yoksundur. Zayıf ve keyfi devlet kurumları genellikle önceden kestirilemeyen ve tutarsız uygulamalarla sorunu daha da karmaşık bir hale sokmaktadır. Bu tür uygulamalar, piyasaların gelişmesine yardımcı olmak bir yana devletin güvenilirliğini zedelemekte ve piyasaların gelişmesine zarar vermektedir.
Kalkınmanın istikrarlı ve sürdürülebilir olması için devlet, toplumsal, temel unsurları yakından izlemelidir. Kanunsuzluk genelde bir marjinalleşme duygusu ile bağlantılıdır. Gerçekte marjinalleşenler için kanunsuzluk tek uygun yol gibi görülebilir. "Devletler toplumsal temel unsurlara öncelik verdikleri zaman, kamu politikaları büyümenin paylaşılmasına ve yoksulluk ve eşitsizliğin azalmasına katkıda bulunabilir. "
Kaynaklar ihtiyacı olan grupların eline geçmelidir. Bir çok bölgede, yoksulluk ve eşitsizlik genellikle etnik azınlıkları, kadınları, veya coğrafik bölgeleri olumsuz yönde etkilemektedir. Kamu oyundaki tartışmaların dışında kalan ve ekonomi ve toplumun dışına itilen bu gruplar, dünyanın giderek daha fazla bölgesinde yaşandığı gibi şiddet ve istikrarsızlık için elverişli bir ortam oluşturmaktadır.
Kamu politikaları ve programları, sadece büyümeyi sağlamakla kalmayıp piyasa öncülüğündeki büyümenin yararlarının, özellikle temel eğitim ve sağlığa yapılan yatırımlar yoluyla paylaşılmasını sağlamalıdır. Ayrıca bireyleri maddi ve kişisel güvensizliğe karşı korumaları gerekir.

Devletin herşeyi sağlayan varlık olması gerekmez;
Bir çok ülkede alt yapı, sosyal hizmetler ve öteki mal ve hizmetleri sağlayan tekel konumundaki kamu kuruluşlarının iyi hizmet verme olasılıklarının düşük olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Aynı zamanda, teknolojik, örgütsel yenilikler, bugüne kadar kamu sektörü ile sınırlanmış faaliyetlerde rekabetçi özel sektör kuruluşları için yeni fırsatlar yaratmıştır. Devletler bu yeni olan fırsatlardan yararlanmak ve kıt olan kamu kapasitesini daha iyi tahsis etmek için alt yapı ve hizmetlerin finansmanını, bu hizmetlerin verilmesinden ayırmaya ve kamu hizmetlerinin rekabete dayalı bölümlerini tekele dayalı kısımlardan ayrı değerlendirmeye başlamışlardır. Reformcular ayrıca toplumun geneli için sağlık ve istihdam sorunlarını çözmeye yönelik sosyal sigorta programlarını toplumda sadece en yoksul kesime yardımı amaçlayan sosyal yardım programlarından ayırmaya yönelmektedirler.


GÜVENİLİRLİK, YATIRIM VE BÜYÜME

69 ülkede yerel girişimciler arasında yapılan bir araştırma, bir çok devletin temel görevlerini yetersiz yaptığını göstermektedir. Hukuk ve düzeni sağlamakta, mülkiyeti korumakta ve kuralları ve politikaları önceden tahmin edilebilir bir şekilde uygulamakta başarısız olmaktadır. Yatırımcılar bu tür develeri güvenilir kabul etmemekte,sonuçta büyüme ve yatırımlar zarar görmektedir. Firmalardan birkaç göstergeden her birini 1'den (aşırı sorunlu) 6'ya (sorunsuz) kadar olan bir cetvel üzerinde derecelendirmeleri istenmiştir. Üstteki grafik dünyadaki her bölge için yatırımların ortalaması alınarak özel girişimciler tarafından algılanan ve bizim kurumsal çerçevenin güvenilirliği konusunda genel bir gösterge teşkil etmektedir. Öteki iki grafik ise gelir ve eğitimdeki farklılıklar ve politikadaki çarpıklıklar denetim altına alındığında;ülkelerin güvenilirlik derecelendirmeleri ile büyüme ve yatırım düzeyleri arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Güvenilirlik dereceleri yatırımcıların algılamalarına dayalıdır. Bu algılamalar aynı zamanda yatırım kararlarını da belirlemektedir.
Özet olarak etkin bir devletin olabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekir:
• Etkin düzenleme
• Sanayi politikası
• Özelleştirmenin idaresi (Bu konudaki temel unsur , devletin mali kapasitesi ve faaliyetleri arasında iyi bir denge kurulmasıdır. Gelişmiş ülkelerde idari kapasite normal olarak güçlüdür ve görevlerini yerine getirmede esneklik sağlansa bile kurumsallaşmış kontrol mekanizmaları ve dengeler, hükümet kuruluşlarının keyfi davranışlarını kısıtlamaktadır. Az gelişmiş ülkelerde devletler keyfi davranabilmektedir. Bunu önleyebilmek için bir takım yollar vardır. Bu iki şekilde yapılabilir: a) Politikaların içeriğini kesin olarak ortaya koyan ve bunları, geriye dönüşü yüksek maliyetli mekanizmalarla ilişkilendiren, kendi kendini kısıtlayıcı kurallar yoluyla b) Firmalar ve vatandaşlarla özel olarak çalışarak.
• Devlet kurumlarının yeniden canlandırılması:
1) Etkin kurallar ve kısıtlamalar
2) Daha fazla rekabetçi baskı
3) Vatandaşın sesinin daha fazla duyulması ve katılımın artırılması
• Kamu hizmetlerinde rekabetin artırılması
• Kamu malları ve hizmetlerinin sağlanmasında daha fazla rekabet
• Devlatin halka yakınlaştırılması
• İnsanlara seslerini duyurma fırsatı verme
• Katılımın genişletilmesi (Başarılı ülkelerde politika oluşturma süreci sivil toplum örgütlerine, işçi sendikalarına ve özel firmalara aktif rol vermektedir.
• Yetkilerin dikkatli bir biçimde devredilmesi. Ancak dikkat edilmesi gereken üç büyük sorun bulunmaktadır. a) Artan eşitsizlik: Bölgeler arasındaki uçurum genişleyebilir. b) Makroekonomik istikrarsızlık: Brezilya' da olduğu gibi yerel ve mali disiplinsizliğin merkezden sık sık yardım yapılmasına yol açması halinde, hükümetler makroekonomik politikanın denetimini ellerinden kaçırabilirler. c) Yerel düzeyde zapt edilme tehlikesi: Ciddi bir tehlike de yerel yönetimin özel çıkar gruplarının etkisi altına girmesi ve bunun sonucunda devletin kaynaklarının ve yetkilerinin kötüye kullanılmasıdır.
Bu tehlikeler bir kez daha devletin, kalkınmanın sürdürülmesinde her zaman nasıl yaşamsal bir rol oynayacağını göstermektedir. Sorun, devlet yönetiminin katmanları arasındaki doğru iş bölümünü bulmaktır.

• Ulusal Sınırların Ötesinde: Küresel Ortaklıkların Sağlanması.
Küreselleşme zayıf veya keyfi bir şekilde yönetilen devletler için bir tehdittir. Ancak, aynı zamanda etkin, disiplinli devletler için kalkınmanın ve ekonomik refahın arttırılması, yolunu açmakta ve küresel ortak çabaların gerçekleştirilmesi için etkin bir uluslararası işbirliğine duyulan ihtiyacı arttırmaktadır.
• Dış rekabetin benimsenmesi
• Ortak küresel faaliyetlerin teşvik edilmesi: Küresel bütünleşme, küresel ısının artması gibi uluslar arası tehditlere karşı devletlerin işbirliği yapmaları yolundaki talepleri de artırmaktadır. Ülkeler arasındaki ekonomik, kültürel ve öteki farklılıklar bu işbirliğini güçleştirebilir ve hatta bazen imkansız kılabilir. Ancak ulusal sınırları aşan en az beş önemli alanda daha güçlü işbirliği açıkça gereklidir:
a) Bölgesel krizlerin yönetimi
b) Küresel ekonomik istikrarların teşvik edilmesi: Sağduyulu ve koşullara zamanında cevap veren ulusal ekonomik politikalar, ülkelerin en iyi koruma yöntemi olacaktır.
c) Çevrenin korunması
d) Temel araştırma ve bilgi üretiminin artırılması
e) Uluslar arası kalkınma yardımının daha etkin hale getirilmesi
• Devletin reformu önündeki engellerin kaldırılması:Genel olarak kur oranları,mali politika ve ticaret politikasından oluşan makroekonomik politikadaki değişiklikler ötekilere göre daha hızlı gerçekleşmiştir. Bu reformlar siyasi etkiler yaratmakla birlikte kurumların yenilenmesini gerektirmemektedirler. Bunlar , genellikle kararnameler yoluyla bir grup yetenekli teknokrat tarafından hızla gerçekleştirilebilirler. Gerekli olan tek şey değişikliğin yapılması için verilecek siyasi karardır. Ancak mevzuat, sosyal hizmetler, maliye, alt yapı ve bayındırlıkla ilgili öteki devlet reformları, oyunun kurallarına uyma için farklı amaçlarla oluşturulmuş kurumsal yapıların değiştirilmesini gerektirdikleri için bu kadar hızlı bir şekilde gerçekleştirilemezler. Bu tür kurumsal reformlar, devletin kapasitesinin arttırılması için mutlaka gereklidir. İyi politikalar ve bunları uygulayacak kapasiteye sahip devlet kurumları, çok daha hızlı ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebilirler.
• Reformlar ne zaman uygulanabilir? Ülkelerin reformlar konusunda başarısız olması, kamu kurumlarındaki kısıtlamalar ve organizasyona ilişkin anlaşmazlıklarla açıklanabilir. Fakat bunlar değişebilir. Sonuçta eski politikaların ve kurumsal düzenlemelerin terk edilmesi yolundaki teşvikler, bunların muhafaza edilmesi yönündeki teşviklerden daha ağır bastığında değişim meydana gelir. İyi ekonomik politikalara ve daha güçlü kurumsal kapasiteye sahip olan ülkeler daha hızlı büyümektedir. Genellikle kazananların ve kaybedenlerin analizi reformların ne zaman gerçekleştirileceği konusunda bir tahmin vermektedir. Eğer kazananlar kaybedenlerin zararlarını tazmin edemezlerse, reformlar çok fazla çekici olmayacaktır. Potansiyel kazancın zararları tazmin etmek için yeterli olması durumunda bile, kazanımlar çok fazla kişiye yayılırken kaybedenler sayıca az olmalarına karşın güçlü oldukları ve seslerini duyurabildikleri için reformun başarılabilmesi zor olabilir.

İyi Hükümet Lüks Değildir- Kalkınma İçin Yaşamsal Bir İhtiyaçtır:
Piyasalarda, sivil toplumlarda ve küresel güçlerde önemli gelişmelerin yaşandığı bir dünyada, devlet daha etkin olması için baskılarla karşılaşmakta ancak bu değişikliklere ayak uydurmak için yeterince hızlı davranmamaktadır. Değişim için tek bir model yoktur ve reformlar, kurumların rollerinin ve vatandaşlarla hükümet arasındaki karşılıklı etkileşimin büyük ölçüde yeniden biçimlendirilmesini gerektirdikleri için genellikle yavaş gerçekleşecektir.
Etkin olmayan devletlerin vatandaşları, bunun sıkıntılarını uzun süredir büyümede ve sosyal kalkınmada yaşanan gecikme şeklinde yaşamaktadırlar. Bunlardan daha fazla maliyet, şu anda reformları erteleyen devletleri tehdit edebilir. Devletin tamamen çöktüğü durumlar hem uç hem de benzer olmayan durumlardır. Devletin yeniden inşası kolay değildir. Her durum, ülkeler komşuları ve uluslar arası sistem için kendi sorunlarını yaratmaktadır.
Önde gelen sanayileşmiş ülkelerde bile daha etkin bir devlet arayışı, minimal iyileştirmelerden elde edilecek yararların bile oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. reformlar, kendi olumlu döngülerini yaratma eğiliminde oldukları için zaman içinde devletin kapasitesindeki en küçük artışların bile insanların yaşamlarının kalitesinde büyük bir değişikliğe yol açtığı görülmüştür. Devletin etkinliğindeki küçük iyileşmeler, daha yüksek yaşam standartlarına yol açmakta, bu da daha fazla reform ve kalkınma için zemin oluşturmaktadır.
1997 yılında dünya ekonomileri üzerine yapılacak bir gözlem, devam eden bu yararlı döngülerin sayısız örneklerini verecektir. Devletin kronik verimsizliğinden kaynaklanan yoksulluk ve az gelişmişlik kısır döngüsüne yakalanmış ülkeler de görmek mümkün olabilecektir. Bu döngüler, kolaylıkla devletin kalkınmayı destekleme ve hatta görevlerini yapabilme kapasitesine zarar veren toplumsal şiddet, suç, yolsuzluk ve istikrarsızlığa yol açabilir. Devlet kurumlarının reformu uzun, güç ve siyasi bakımdan hassas bir konudur. Ancak eğer reformların sağlayacağı yararları anlıyorsak meseleleri olduğu gibi bırakmanın maliyetlerini de anlıyoruzdur.

DEVLETİN OPTİMAL BÜYÜKLÜĞÜNE İLİŞKİN ARAYIŞLAR
Optimal devlet arayışlarının bir başka boyutu da , devletin GSMH içinden almış olduğu payın optimum düzeyinin tespit edilmesine yöneliktir. Burada yapılmak istenen, devletin ekonomiden aldığı payın ekonominin gelişmesi üzerindeki etkisini, toplam refahı maksimum edecek şekilde belirlemektir. Devletin almış olduğu bu pay, kimi iktisatçılar tarafından vergi gelirleriyle, kimi iktisatçılar tarafından ise toplam kamu harcamalarının büyüklüğüyle ölçülmektedir.
Ancak devlet harcamalarının daha geniş kapsamlı olması ve birçok devletin bütçesinin denklikten uzak sonuçlarla kapanması nedeniyle toplam kamu harcamalarının alınması daha sağlıklı sonuçlar vermektedir. Bütün bunlarla beraber vergi gelirleriyle kamu harcamaları arasındaki korelasyonun da çok yüksek olduğuna dikkat edilmelidir.
Devletin sınırlarının ekonomik büyüme hızı üzerinde yarattığı etkileri ölçmeye yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların bir kısmında devletin büyüklüğü kamu harcamalarıyla , bir kısmında ise vergi gelirleriyle ölçülmüştür. Devletin ekonomi içerisindeki büyüklüğünü vergi gelirlerinin GSMH’ye oranıyla hesaplayan ve bu büyüklüğün yıllık büyüme hızı ile ilişkisini inceleyen bir çalışmada tüm ülkeler için toplam olarak bakıldığında vergi gelirlerinin GSMH’ye oranı ile büyüme hızı arasında negatif bir ilişki tespit edilmiştir.
Ayrıca sözkonusu çalışmada , düşük vergigelirleri ve yüksek büyüme oranı ilişkisini gösteren ülkelerde , bu ilişkinin gelir dağılımını bozucu, delet hizmetlerini aşındırıcı, sosyal refahı azaltıcı yönde etki yaratmadığı da tespit edilmiştir.
Devletin sınırlarının ekonomiye etkisini devlet harcamalarının GSMH’ye oranıyla ölçen çalışmalar da vardır. Böyle bir çalışmanın sonuçlarına göre Asya grubu hariç diğer ülkeler grubunda, devletin GSMH’den aldığı payın artış oranıyla ekonomik büyüme arasında önemli ve negatif bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bu sonuç başka döneme ilişkin olarak yapılan çalışmalarda da aynı olmuştur. Ayrıca bu ilişki düşük gelirli ülkeler grubu için daha yüksek çıkmıştır. Devlet tüketimiyle kişi başına gelirdeki artış arasında ilişki arayan başka çalışmalarda da , ilişki negatif çıkmıştır. Devletin vergi gelirleri ve bütçe açıklarının ekonomik büyüme üzerinde negatif etki yarattığına ilişkin bulgular da mevcuttur. Fakat , devletin büyüklüğü ile GSMH’nin artış hızı arasında pozitif ilişki bulan çalışmalar da mevcuttur. Birbirleriyle farklı sonuçlara ulaşan bu çalışmaların sonuçları örnek alınan ülkeler, dönemler, kullanılan model ya da istatistiksel yöntem ve yapılan çalışmaların varsayımlarının farklılıkları nedeniyle zıt sonuçlar vermiş olabilir.
Bu çalışmalardan, devletin büyüklüğü ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi negatif bulan iktisatçılar devletin ekonomi içerisindeki büyüklüğü arttıkça , ekonomik faaliyetin zayıfladığını düşünmektedirler. Ulaşılan bu sonuç devletin ekonomi içerisinden aldığı payın optimum , başka bir deyişle alternatif maliyetine eşit bir fayda yaratan optimum bir düzeyinin olduğunu ve bu düzeyin aşılmaması gerektiğini anlatmaktadır.
Bu çalışmalar optimal devlet büyüklüğünün tespitine yönelik araştırmaların yapılmasına neden olmuştur. Bunlardan bir tanesi de aşağıda gösterilen Richard Armey tarafından geliştirilen ARMEY EĞRİSİ’dir.


Anarşi düzeninin söz konusu olduğu bir ortamda sermaye başına düşen çıktı düzeyi düşüktür. Bununla beraber , tüm girdi ve çıktı düzeylerinin (kararlarının) devlet tarafından belirlendiği ülkelerde de durum aynıdır. Hem devletin hem de özel mülkiyetin ekonominin kaynaklarının tahsisi hakkında birarada karar verdiği toplumlarda ise elde edilen çıktı düzeyi diğer durumlara göre daha yüksektir. Devletin sınırlarının genişlemesiyle çıktı düzeyinin artışı arasında bir bağ söz konusudur. Armey Eğrisi, devlet harcamalarıyla GSMH arasında bir noktaya kadar pozitif , bir noktadan sonra negatif ilişki olduğu temel mantığını yansıtmaktadır.
Devletin çok küçük olduğu bir ortamda , devletin büyüklüğündeki bir genişleme artan getirilerin de beraberinde ekonomik çıktının da genişlemesiyle birleşmektedir. Devletin büyüklüğünün optimal düzeyin üzerinde olduğu noktalarda azalan getiriler kanunu çalıştığı için devletteki genişleme ekonomik çıktının azalmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu nedenle bu noktalarda çıktının arttırılabilmesi ve büyümenin sağlanabilmesi ancak devletin küçülmesiyle mümkün olabilir. Bu durumlarda devletin büyüklüğündeki ilave artışlar , ekonomik durgunluk ve küçülme demektir. Bunun nedenini devletin olmadığı bir dünyayı hayal ederek açıklamak mümkündür. Böyle bir toplumda kanun hakimiyeti olmayacak ve mülkiyet hakları güvence altında bulunmayacaktır. Bunun sonucunda da güçlü olan bireyler toplumdaki güçsüzlerin elindeki varlıkları hiçbir cezalandırma söz konusu olmadan gaspedeceklerdir. Böyle bir ortamda bireyler tasarruf ve yatırım konusunda isteksizleşmeye başlarlar. Dolayısıyla devletin ilk kuruluş aşamasında ve sonraki genişleme sürecinde devletin gelir ve harcamalarıyla ekonomik büyüme hızı arasında pozitif bir ilişkinin olduğunu söylemek mümkündür. Ancak devletin büyüme süreci devam ettikçe azalan getiriler çalışmaya başlayacak ve devletin ilave harcamalarının gelir üzerindeki etkisi azalmaya başlayacaktır. Ayrıca devlet artan harcamalarını finanse etmek için vergileri arttırması ve yeni vergiler almaya başlaması bireylerin iktisadi davranışlarını çarpıtacaktır. Bu nedenle ilave devlet harcamaları iktisadi büyümeyi desteklemeyecek aksine engelleyeci etkiler yaratacaktır.
Benzer durum devletin gelir bölüşümüne yönelik vergi ve transfer harcamaları için de geçerlidir. Büyüyen ve genişleyen transfer harcamaları da ve artan oranlı vergiler devlet harcamalarının negatif etkisini artıracak ve bireylerin çalışma ve tasarruf etme gayretlerini olumsuz etkileyecektir.
Armey’in ortaya koyduğu fikirler, devletin tümüyle kötü, etkinsizlik yaratan bir kavram olduğunu ifade etmemektedir. Çoğu iyi şeyin olduğu gibi devletin de fazlasının zarar olduğunu ortaya koymaktadır. Sınırları çok geniş olmayan devletin ekonomi için herhangi bir olumsuz etkisinin olduğuna inanmamaktadır.
Yukarıdaki grafikte gösterilen Armey Eğrisi basit bir kuadratik fonksiyon ile ifade edilebilir. Buna göre GSMH’yi (O) ile ve devletin toplam harcamalarının GSMH’ye oranını (G) ile gösterecek olursak , Armey Eğrisi’ni aşağıdaki gibi gösterebiliriz. Bu fonksiyonda devlet harcamalarının doğrusal ifadesinin pozitif işaretli olması devlet harcamalarının çıktı üzerindeki olumlu etkileri için, devlet harcamalarının karesel ifadesinin negatif olması , artan devlet büyüklüğü ile oluşan olumsuz etkiler için oluşturulmuştur.

O = a + Bg +cG2

Armey Eğrisi’nin zirve noktası, devlet harcamalarının optimal büyüklüğünü vermektedir. Bu devlet harcamalarının optimal büyüklüğünü saptamak için çok sayıda ülke üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların ortaya koymaya çalıştığı temel mesaj , tıpkı devletin optimal görev ve fonksiyonlarının saptanmasında olduğu gibi, devletin ekonomik yapı içerisinden aldığı payı temsil eden vergi ve harcama büyüklüklerinin de optimal bir düzeyi olduğudur.
Bu düzeyin altındaki ve üzerindeki büyüklükler toplumların iktisadi faaliyetlerini olumsuz etkilemekte, ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta ve durgunluğa yol açmaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir diğer mesele de, devletin ekonomideki payı kadar ekonomik hayata müdahale düzeyinin de ciddi etkilerinin olduğu gerçeğidir. Devletin vergi gelirlerinin ya da harcamalarının toplam kaynaklar içindeki payı, devletin faaliyetlerini gerçekçi bir şekilde hesaplama konusunda yanılgılar oluşturabilmektedir. Yani devlet harcamaları ve vergi gelirleri devletin ekonomi üzerinde yarattığı etkinin sadece bir kısmını temsil etmekte bazı durumlarda devlet uygulamış olduğu yasalar, idari ve bürokratik düzenlemeler ile ekonomi üzerinde çok daha büyük etkiler yaratabilmektedir. Bu nedenle optimal devlet arayışlarının bir diğer boyutu da , devletin müdahale düzenine ilişkindir.
Devletin iktisadi hayata müdahalelerinin etkisini , Yeni Kurumsal İktisat Teorisi ve İçsel Büyüme Teorisi çerçevesinde ele almak mümkündür. Bu iki teori ele aldıkları konular itibariyle birbirleriyle ilişkili ve geçişlerin olduğu bir alanı oluşturmaktadır.

Etiketler:
Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 528
favori
like
share
JoLiE Tarih: 29.01.2008 13:57
Devletin Büyüklüğü ve Ekonomik Yapısı

Tarih boyunca devletsiz hiçbir toplum yüksek refah düzeyine erişememiştir. Toplumlar devlet olmadan ekonomik üretimden daha az verim alabilmişlerdir. Devletin ortaya çıkması, dolayısıyla hukuk kuralları ve mülkiyet haklarının oluşması, batı medeniyetlerinin ekonomik gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Bu katkıdan diğer topluluklarda nasibini almıştır.
Eğer devlet kaynak kullanımında ve diğer ekonomik kararlarda monopol durumunu alırsa, o ekonomide yüksek refah düzeyine ulaşmak mümkün değildir. Ekonomik gelişme, devletin tamamen egemen olduğu ve hiç etkin olmadığı hallerde sınırlıdır.
Sovyetler birliği deneyimi, soğuk savaş sırasında Doğu ve Batı Almanya karşılaştırması ortaya çıkarmıştır ki; devletin faaliyet alanın geniş olması büyümeyi yavaşlatır ve girişimci ruhunu olumsuz etkiler.

BÜYÜMENİN YAVAŞLAMASI
A.B.D.’nin ekonomik alanda diğer ülkelere olan üstünlüğü zamanla kaybolmaya başlamıştır. Yıllık reel çıktı geçmiş yıllara göre azalan bir hızla büyümektedir. Bu ekonomik düşüş, işsizlik sorunuyla beraber uzun süre devam etmiştir. Bu dönemde reel çıktı artış hızı hiç %4 düzeyine ulaşmamıştır.
Çıktı düzeyinde yaşanan düşüş sadece A.B.D.’ye özgü olmamıştır. Büyüme oranları Avrupa' da da daha düşük düzeylerde gerçekleşmiştir. Geçmiş yıllarda gerek Avrupa gerekse A.B.D’de devletin sınırları toplam çıktı düzeyine bağlı olarak büyümüştür. Bugün ise Asya devletlerindeki büyüme oranı öncekilerden daha yüksektir. Bu ülkelerde (Hong Kong, Kore) özel sektör büyümesi devletten daha hızlı olmuştur. Bu, bölgenin etkili ülkeleri Hindistan ve Çin’de de geçerlidir. Kaynakların bölüşümünde devletin rolünün azalması ve dolayısıyla özel sektörün genişlemesiyle büyüme hız kazanmıştır.

DEVLETİN KÜÇÜLMESİNİN MİLLİ HASILAYA ETKİSİ
Tablo I’ de gördüğümüz gibi, devletin gayrı safi yurtiçi hasıla içindeki payının azalmasıyla (91-97) gayrı safi yurtiçi hasıla düzeyi tam olarak %1 yükselmiştir. Bir başka deyişle devletin payının aşırı olmadan azalması,ortalama yıllık gayrı safi yurtiçi hasılaya 0.15 puan eklemiştir. Eğer devletin sınırı daha geniş olsaydı, son zamanlarda büyümede gerçekleşen yavaşlama daha büyük olabilirdi.
Eğer devlet harcamaları gayrı safi yurtiçi hasılanın %20’si civarında ise devletin ekonomiye katkısı pozitiftir. Bu aynı zamanda Milton’ un haklı olduğu başka bir noktadır. 1997 yılı için devletin ekonomiye pozitif katkısı 1 trilyon $’dır.
Buradaki bilgilere göre devletin sınırlarının biraz daha düşürülmesi durumun- da gayrı safi yurtiçi hasıla daha da artar. Devletin küçülmesinin pozitif etkisi optimum noktasına yaklaştıkça azalmaya başlar. Bu tablodan elde edilen sonuçlara göre kamu harcamalarını %2.75 azaltmakla gayrı safi yurtiçi hasıla yıllık 30 milyar $ yükselecektir. Bu artışın bugünkü değerinin anlamı, gelecek kuşakların 100’lerce milyar $’a ulaşmasıdır.
Daha da önemlisi bu etkilerin değerleri çok küçüktür. Devlet harcamalarını düşürerek elde edilen gayrı safi yurtiçi hasıla artışı yıllık 80 milyar $ civarındadır. Ayrıca ek amprik çalışmalar devletin optimal büyüklüğünün %17.45’den küçük olabileceğini önerir.
Eğer bu analizler doğruysa, sağlam bir bütçe politikası, ülkenin kamu harcamalarında mütevazı büyümeye bir izin verir, fakat bu miktar nominal gayrı safi yurtiçi hasıladan küçükse harcamaların gayri safi yurtiçi hasıla içindeki payı azalır. Ayrıca Armey eğrisine alternatif olabilecek görüşler farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir.

DEVLET-YEREL YÖNETİMLER VE ARMEY EĞRİSİ
Elde edilen sonuçların sadece federal yönetimlere ait olduğu söylenebilir. Belki yerel yönetimlerin harcamaları aynı yönde olmayabilir. Uzun süreli analiz için yeterli bilgi kaynağı yoktur. Fakat savaş sonrasına ait bilgiler Armey eğrisinin varlığını kanıtlar. 4 numaralı grafikte merkezi ve yerel yönetim harcamalarının gayrı safi yurtiçi hasıla içindeki payının savaş sonrası dönemde arttığını görüyoruz. 1946’da %5.2 iken 1960’ da %9.9, 1980’de %13.3, 1993’ de %15.7 olmuştur. Yani yarım yüzyılın kısa bir sürede, kamulaştırma üç katına çıkmış, aynı zamanda merkezi ve yerel yönetim harcamaları 1993 yılında 47 yıl öncesine göre %10 artmıştır.
1993’ te merkezi ve yerel harcamalar gayrı safi yurtiçi hasılanın %15.68’ i kadardı. Bu harcamalardaki azalma ekonomik büyüme sağlayacaktı.


YENİ KURUMSAL İKTİSAT TEORİSİ VE DEVLET MÜDAHALESİ

Devlet varlığını GSMH’ den aldığı pay ile hissettirmektedir. Ancak diğer taraftan devlet oyunun kurallarını koyarak yani etkin iktisadi kararları destekleyerek ya da cezalandırarak , bazı durumlarda da oynanan ekonomik oyuna oyuncu olarak katılarak iktisadi faaliyeti olumlu ya da olumsuz olarak etkilemektedir. Dolayısıyla ülkelerin ekonomik performansları üzerinde devletin kural koyucu ve düzenleyici rolleri de etkili olmaktadır.
a) Kurumsal Yapı ve Ekonomik Çıktının İlişkisi
Devlet bir ülkenin kurumsal yapısının önemli bir bölümünü oluşturmakta ,
kanunlar ve düzenlemeler bütününden oluşan resmi kurallar aracılığıyla toplumun ekonomik davranışlarını büyük ölçüde belirlemektedir. Devlet kurumsal yapısıyla toplumun ekonomik gelişmesine olumlu etki edebilmektedir. Bunu üç yolla yapar. Birincisi piyasada yürütülen etkin ekonomik faaliyetleri bozmayan, doğru müşevviklere sahip bir makro ve mikro ekonomik çevrenin sağlanmasıdır. İkincisi uzun dönemli etkin yatırımları destekleyecek olan mülkiyet haklarının korunması , sözleşmelerin yaptırımının sağlanması, hukuk sisteminin adalet ve istikrar üzerine kurulmuş olması gibi kurumsal alt yapının sağlanmasıdır. Üçüncüsü ise ekonomik faaliyet için gerekli fiziki altyapıyla temel eğitim ve sağlık hizmetlerinin sağlanmasıdır. Bu üç unsurun etkin şekilde sağlanamaması çarpıtılmış fiyatlar, yüksek döviz kuru uygulamaları ve taban fiyat tespitleri gibi uygulamalarla refahın yaratılmasının önünde bir engel de oluşturabilmektedir. Bunun yanında devlet yüksek işlem maliyeti, rüşvet ve yolsuzluklar ile piyasanın işleyişini geciktirebilir veya engelleyebilir.
b)Kurumsal Yapının Ekonomik Çıktı Üzerindeki Etkisini Belirleyen Unsurlar
Kurumların ekonomik çıktı üzerindeki etkisini, kurumların doğuş nedenlerine ve kurumsal yapının niteliği ya da işleyişine bağlı olarak iki farklı şekilde analiz etmek mümkündür.
i)Kurumların Doğuş Nedenlerine Bağlı Olarak
Yeni Kurumsal İktisat Teorisi’ ne göre, devletin yapmış olduğu müdahalelerin ekonomik ve politik olmak üzere iki açıklaması vardır. Kurumların ekonomik teori çerçevesinde açıklanmasına göre kurumlar faydaları maliyetlerini aştığı her durumda yaratılmaktadır. Kurumların politik olarak açıklanmasına göre ise kurumlar ve bu kurumlar tarafından yürütülen faaliyetler, yöneten konumunda olanların güçlerini devam ettirmek ve kaynaklarını ele geçirmek için oluşturulmaktadır. Dolayısıyla ekonomik açıklama yaklaşımı kurumların varlık nedenlerini etkinlik temeline dayandırırken , politik açıklama yaklaşımı , kurumların varlığını iktidarı elinde tutma temeline dayandırmaktadır. Devletin çeşitli müdahalelerinden bir kısmı , iktisadi etkinlik ve rasyonalite temelinde oluşturulmuş kurumlarken, bir kısmı da politik nedenlere bağlı olarak oluşturulmuşlardır. Politik yaklaşıma örnek olarak Türkiye’de devletin ilk olarak özelleştirmesi gereken bazı ticaret bankaları ve kamu işletmelerinin bir türlü özelleştirilememesi gösterilebilir.
Devletin iktisadi hayata müdahale düzeyi ile ilgili optimal sınırın , müdahalelerin faydasının maliyetine eşit olduğu noktada belirlenmesi gerektiğini söylemek mümkündür. Devletin oluşturduğu kurumsal yapı içerisinde, politik gerekçeli müdahalelerin ekonomik gerekçeli müdahalelere oranı arttıkça ekonomik performans da olumsuz etkilenir.
Kurallar ve düzenlemeler tüketicilerin , işçilerin ve çevrenin korunmasında yardımcı olabilmektedir. Rekabeti ve teknolojik yeniliği desteklerken tekelci gücün kötüye kullanılmasını da engelleyebilmektedir. Fakat oluşturulan kurallar sisteminin gerekli niteliklere sahip olması gerekmektedir.
ii)Kurumsal Yapının Niteliği ve İşleyişine Bağlı Olarak
Devletin kural koyucu ve düzenleyici rolünün başarılı ya da başarısız olmasında iki süreç etkili olabilmektedir. Bunlardan birincisi etkin kural ve düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu süreçte devletin kuralları ve düzenlemeleri getirirken bu getiriden kural ve düzenlemelerin olabildiğince piyasa mantığı ve iktisadi etkinlik ile çelişmeyen nitelikte olmasına dikkat etmesi gerekmektedir. Devletin getirdiği kural ve düzenlemelerin başarısını belirleyen ikinci süreç ise, belirlenen kural ve düzenlemelerin devlet organları tarafından uygulanma sürecidir. Belirlenen kural ve düzenlemelerin pozitif şekilde uygulanması da önemlidir. Devletin getirmiş olduğu kural ve düzenlemelerin açık olmaması uygulayıcılara yorum yapma ve hareket serbestisi verme oranı yükseldikçe yürütmenin de keyfi ve yolsuzluklara açık bir uygulama belirlemesi kaçınılmaz olacaktır.




İÇSEL BÜYÜME TEORİSİ VE DEVLET MÜDAHALESİ

İçsel büyüme teorisi büyümeyi sadece sermaye ve emek faktörlerine dayandıran , Neo-klasik büyüme teorilerinin büyüme farklarını açıklamada yetersizliklerini gidermeye yönelik olarak ortaya çıkmıştır. İçsel büyüme teorisi ülkelerin büyüme hızlarındaki farklılıkların sermaye ve emek faktörlerinden daha çok ; devletin politikaları, beşeri sermaye birikimi, doğurganlık tercihi ve teknolojinin yayılması tarafından belirlendiği fikrine dayanmaktadır.
Bu alanda oluşturulan modellere göre devlet tarafından sağlanan mülkiyet hakları, güvenlik hizmetleri, yargı hizmetleri, haberleşme ağı gibi altyapı yatırımları özel sermayenin prodüktivitesini arttırmakta ve dolayısıyla üretimi olumlu etkileyen içsel bir üretim faktörü olmaktadır. Ancak burada önemli olan bir başka nokta da , devletin almış olduğu vergilerin yaratmış olduğu etkidir. Dolayısıyla devletin özel sektörün üretim fonksiyonu üzerinde pozitif ve negatif olmak üzere iki etkisi vardır. Devletin ekonomi içerisindeki payının küçük olduğu durumlarda devletin pozitif etki yaratan yönü baskın olmakta ve ekonomik faaliyetleri olumlu etkilemektedir. Fakat devletin ekonomi içerisindeki sınırı genişledikçe vergilerin çarpıtıcı etkileri daha baskın hale gelmekte ve ekonomik faaliyetler bundan zarar görmektedir.
Sonuç olarak devlet faaliyetleri sermayenin ve işgücünün üretkenliği üzerinde etkili olmakta ve büyüme üzerinde içsel bir üretim faktörü gibi etki etmektedir. Devletin yürütmüş olduğu politikaların etkisi ekonomik çıktı üzerinde kendini göstermekte ve büyümeyi ya da küçülmeyi besleyen bir süreç yaratmaktadır. Bazı politikalar sermayenin ve işgücünün üretkenliğini arttırarak ekonomik çıktıyı yükseltirken , bu genişleme vergilenecek gelirin de artması anlamına geldiği için artan vergi gelirleriyle birlikte bu politikalar da güçlenir. Kötü politikalar ise hem ekonomik çıktıyı azaltır hem de vergilere ilişkin toplumsal tepkiyi arttırarak gerekli devlet faaliyetlerinin finansmanını güçleştirir.
İçsel Büyüme Teorisi ile ilgilenen iktisatçıların bu konuda yaptıkları çalışmalar sonucu şu çıkarımlara ulaşmışlardır:
- Başlangıç beşeri sermaye düzeyinin büyüme üzerindeki pozitif etkisi , başlangıç kişi başına GSMH düzeyinin pozitif etkisinden nispi olarak daha önemlidir. Ayrıca başlangıç beşeri sermaye düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde diğerlerine oranla daha yüksek bir büyüme hızına ulaşılmıştır.
- Daha yüksek beşeri sermayeye sahip ülkeler , aynı zamanda daha düşük doğurganlık oranına ve daha yüksek fiziki yatırım oranına sahiptir.
- Büyüme hızı , devlet tüketiminin GSMH’ ye oranıyla ters yönde ilişkilidir.



Etkin Devlet Arayışları ve Devletin Küçültülerek Etkinleştirilmesi:
Devlet organizasyonlarının ülke ekonomilerinde yarattığı sonuçlara bakıldığında, bir çok ülkede devletin etkin üretim düzeylerinin sağlanmasında başarısız olduğu, refah ve büyümeyi destekleyemediği, temel fonksiyonlarını dahi yerine getiremediği görülmüştür. Ulaşılan bu sonuç, başarısız devlet diye nitelenen yeni bir devlet tanımının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Devletin yürüttüğü faaliyetlerdeki etkinsizliğin ; kaynak dağıtımında etkinsizlik, üretimde etkinsizlik, makroekonomik etkinsizlik ve özel sektörce yürütülmesi gereken faaliyetlerin kamu sektörü tarafından yürütülmesi halinde ortaya çıkan etkinsizlik olmak üzere dört kaynağı vardır.
Yeni dünya düzeni olarak tanımlanan ve globalizasyon süreciyle gelişen dünyada, ekonomik sınırlar kalkmakta ve rekabet ülke sınırlarını aşarak dünya ölçeğinde yapılmaktadır. Globalizasyon ve ülkeler arasında yaşanan vergi rekabeti, yatırımların ve üretimin nerede yapılacağını, dolayısıyla hangi ülkedeki refahın yükseleceğini belirleyecektir. İçinde bulunduğumuz yüzyıl içinde refah artışı, etkin devletlere sahip olan ülkelerde beklenecektir.
Devletlerin toprakları üzerinde yaşayan vatandaşlarına bir çok konuda hizmet verme arzusu ve ekonomik olayları yönlendirme iddiası, hedeflerin çoğalmasına, yürütülen faaliyetlerin yayılmasına neden olmuştur. Bir çok devlet yürüttüğü faaliyetlerle ilgili kontrolü kaybetmiş, denetimde ve performans değerlendirmelerinde yetersizlikler söz konusu olmuştur. Devleti küçültmek, küçük düşürmemek için gereklidir. Bir piyasa ekonomisinde devletin yaygın şekilde kabul gören temel görevlerini; hukuk devleti, istikrarlı ve piyasa sinyallerini çarpıtmayan bir makroekonomik ortamın sağlanması, temel altyapı yatırımlarının ve toplumsal hizmetlerin sağlanması, toplumdaki zayıf ve korunmaya muhtaç bireylerin ve çevrenin korunması şeklinde sıralayabiliriz. Bu belirlemeye bağlı olarak, kamu kesimi tarafından yürütülen faaliyetlerin ekonomik etkinliği ve refahı arttıracak şekilde yeniden yapılandırılması süreci başlatılabilir. Bu süreçte özelleştirme, düzenleme,yasal kurumsal serbestleştirme politikaları önem kazanmaktadır.

Özelleştirme uygulamaları
Özelleştirme sürecinde amaç, piyasa kurallarına göre işlemesi mümkün olan alanlarda , devlet mülkiyetindeki ekonomik birimlerin mülkiyetinin özel sektöre devredilerek, rekabet kuralları altında, piyasa kurallarına göre çalışan birimler dönüştürülmesidir. Özelleştirme süreciyle iki temel kazanç elde edilmeye çalışılmaktadır. Birincisi devletin temel fonksiyonlarından yoğunlaşması ve devlet bünyesindeki etkisiz birimlerin ayıklanmasıdır. İkincisi ise, devlet bünyesindeyken siyasal müdahaleler , bu kurumların devlet bünyesinde çalışırken farklı müşevviklere sahip olması, rekabetçi olmayan bir yapı içinde çalışmaları gibi çeşitli nedenlerle etkin şekilde çalıştırılamayan ekonomik birimlerin, özel sektöre devriyle piyasa kuralları içinde etkin şekilde çalıştırılacağı düşüncesidir. Bu iki kazanç kaynak dağılımında etkinlik ve üretimde etkinliktir. Özelleştirme süreci sonunda , ülke ekonomisi açısından etkin sonuçların elde edilmesinin tek şartı , rekabetçi yapıların oluşmasını sağlanmasıdır. Sağlanamazsa sadece bir mülkiyet devri olur.

Ekonomik düzenlemeler
Devletin ekonomik hayata müdahalesini gerektiren piyasa başarısızlıklarından biri de , ölçeğe göre artan getirili sektörlerdir. Bu sektörlerde çok firmanın faaliyet göstermesi ekonomik olarak etkin olmadığı için ve yaşanan rekabet sonucunda, nihai olarak tekel konumunda tek bir firma kalacağı için, tavsiye edilen politikalardan birisi tekel konumundaki kamusal üretimdir. Yaşanan teknolojik gelişmeler sonucunda geçmişte doğal tekel konumunda olan telekomünikasyon hizmetleri, radyo ve televizyon yayıncılığı gibi hizmetlerin doğal tekel niteliğinin ortadan kalkması söz konusu olmuştur.

Geçmişte ekonomik bir zorunluluk olarak görülen ve başka alternatif olmadığı için etkinsiz sonuçlar yaratsa dahi, çok fazla eleştirilmeyen doğal tekel niteliğindeki elektrik, su, telekomünikasyon, demiryolu taşımacılığı, havaalanı işletmeciliği gibi kamu hizmetleri , artık eleştirilmekte ve etkin sonuçların elde edilmesi için özelleştirilmektedir.

Yasal kurumsal serbestleşme
Geçmişte devletin tüketiciyi koruma , rekabeti sağlama gibi nedenlerle idari ve mali düzenlemeler yapmış olduğu alanlardaki düzenleme yetkisinden vazgeçmesini içeren yasal kurumsal serbestleştirme; devletin piyasaya giriş , fiyat, miktar ve ,kalite düzenlemelerine gittiği alanlarda, bu uygulamalardan vazgeçmesi o alandaki faaliyeti tamamıyla piyasa sisteminin çalışma kurallarına bırakmasıdır.
Devletin düzenlemelerden vazgeçerek serbestleşmeye gitmesinin çeşitli nedenleri vardır. Teknolojik gelişmeler , iktisatta yaşanan gelişmeler ve liberalizasyon sürecinin bir sonucu olarak , devletin geçmişte düzenlemelere gittiği bir çok alanda , rekabet koşullarının gerçekleştirilmesi amacıyla yasal kurumsal serbestleşmeye gidilmektedir. Böylece geçmişte rekabete kapalı , teknolojik olarak durağan olan üretim alanlarında, rekabetçi bir ekonomik yapının kurulması ve bunun getirmiş olduğu teknolojik gelişmenin sağlanması, ürün çeşitliliğinde ve hizmet kalitesinde artışla birlikte fiyatlarda ucuzlamanın gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır.

Devletin Kapasitesinin Etkinleştirilmesi
Devlet yönetiminin sahip olduğu kapasitenin etkinleştirilmesinde , yönetim anlayışının ve yönetimin taşıdığı niteliklerin çok önemi vardır. OECD tarafından yapılan tanımlamaya göre iyi yönetimin unsurları olarak ; teknik ve idari rekabet , organizasyon kapasitesi, güvenilirlik ,sorumluluk taşıma ve açık bilgi sistemi sayılmıştır. Devlet bünyesindeki kurumların daha etkin şekilde çalıştırılabilmesi için üç temel mekanizma öngörülmektedir.
• Toplumsal hayatta olduğu kadar , devlet içerisinde de kurallar ve kısıtlamaların güçlendirilmesi
• Devlet kurumları içinde daha fazla rekabetçi bir yapının oluşturulması
• Devlet içinde ve dışında seçmenler ve küresel ortakların katılımının sağlanması
Devletin yasama , yürütme ve yargı erkleri arasındaki yetkilerin tam olarak bölünmesi ve bu erkler arasındaki geçişin kısıtlanması, keyfi devlet davranışlarını engelleyerek ayrı ayrı işlevleri olan güçlerin birbirini denetlemesine ve geri bildirim mekanizmasının işlemesine imkan verecektir. Yasama ve yürütme erklerinin kullanımında hesap verme yükümlülüğünün getirilmesi ve bunun tamamıyla yargısal denetime tabi olması , devlet faaliyetlerinde etkinliği arttıracaktır. Yargının bağımsız olması, idari ve siyasi kararlardan etkilenmemesi ve etkili şekilde işletilmesi gerekmektedir. Devletin keyfi uygulamalarına karşı , uluslararası düzeyde destekler sağlanması da etkili olabilecektir. Bu çerçevede Avrupa Birliği , Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması gibi ticaret birlikleri ve Dünya Ticaret Örgütü gibi ticaret organizasyonları , ticaret üzerindeki keyfi devlet uygulamalarının önüne geçebilmektedir. Devletin tüm kurumlarında rekabetin sağlanması için, devlet personelinin çalışma ve yaptığı işte kaliteyi arama arzusunu canlı tutmak gerekir. Bunun için çalışanları motive edecek bir atama, terfi ve ücret politikasına ihtiyaç vardır. Kayırmaya dayalı atama ve terfi sisteminin olduğu yetersiz ücretlerin uygulandığı bir yapıda hiçbir personelin daha çok ve iyi çalışmak gibi bir arzusu olmayacaktır. Birçok ülkede kamu personeli sayısının düşük kalitedeki işgücünü kapsayacak şekilde adeta bir işsizlik sigortası aracı gibi kullanılarak şişirilmesi sonucunda , kamu personelinin ücretleri aşınmaya uğramıştır. Ayrıca kamu personelinin atanmasında ve terfi ettirilmesinde kayırma esasına dayalı bir sistemim kökleşmesi bürokrasinin kalitesini ve kabiliyetlerini düşürmektedir.
Devletin yürütmüş olduğu çeşitli hizmetler ve izlediği politikalarla ilgili olarak toplumdaki her kesimin katılımının sağlanması ve uzlaşma içerisinde faaliyetlere yön verilmesi başarıya ulaşmayı daha kolaylaştırmaktadır. Bu katılımın ve uzlaşmanın olmadığı ortamlarda genellikle hükümetler çıkar gruplarının ağına düşmekte ve toplumun aleyhine olan politikalar uygulamaya sokulabilmektedir. Devletin doğru politikalar belirleyebilmesi ve bunları geniş bir toplumsal destekle uygulayabilmesi için , toplumdaki her kesime yakın olması gerekmektedir.

SONUÇ:
Her ülkede devletin ekonomik faaliyetler üzerinde yarattığı olumsuzluklardan hoşnutsuzluk ve bunlarla ilgili arayışlar vardır. Bu hoşnutsuzluk arayışı Türkiye, Brezilya, Endonezya gibi gelişmekte olan ülkelerde olduğu kadar İngiltere, Almanya, ABD gibi gelişmiş ülkelerde de söz konusudur. Devletin yeniden yapılandırılması arayışları ve devletin faaliyet alanıyla ilgili optimum bir sınır belirleme çabaları çok eskilere gitmektedir. Devletin optimal büyüklüğünün ve optimal kurumsal yapısının ve olması gerektiğine yönelik bir çok ampirik çalışma yapılmaktadır. Özellikle üzerinde durulması gereken husus devletin GSMH' den kullandığı kaynağın büyüklüğü kadar, devlet organizasyonu çerçevesinde oluşturulan kurumsal yapının da , ekonomik faaliyetler üzerinde etkiler yarattığının görülmesidir. Ekonominin gelişimini belirlemekte olan devlet organizasyonu ve devletin ekonomiye müdahale politikalarının etkinlik düzeyi, ulaşılacak sonuçların da başarılı ya da başarısız olmasına yol açacaktır. Bu nedenle devletin etkinleştirilmesine yönelik arayışlar ve politika önerileri önem kazanmaktadır.