[FONT="Arial Narrow"]KUR’ÂN’ın bize Peygamberimizi anlatan ve ona uymayı emreden pek çok
âyeti vardır. Bu âyetlerden biri olan Tevbe Sûresinin 128. âyeti, onu
beş önemli özelliğiyle bize tanıtıyor:



1. O bir elçidir, bir peygamberdir.2. O bizden biridir.3. Bizim sıkıntıya uğramamız ona ağır gelir.4. O bize çok düşkündür.5. Mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.



Bu maddeleri alt alta sıraladığımız zaman, pek büyük bir ibret tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz:



Âyet,onu bir elçi olarak nitelemiştir. Bu elçi, Âlemlerin Rabbi tarafından
gelen bir elçidir; izzet ve şerefi pek yüksektir. Onun emrine uymak ve
yasakladığı şeyden sakınmak, onu elçi olarak gönderen Âlemlerin Rabbine
itaat etmek anlamını taşır. Ona isyan da, dolayısıyla, Allah’a isyan
demektir.



Fakat âyet, dikkat çekici bir şekilde, onun
elçiliğinden sonra sıraladığı özellikleriyle, onun heybet ve
haşmetinden ziyade, bize yakınlığını vurguluyor, bize düşkünlüğünden ve
bize olan şefkat ve merhametinden söz ediyor.



Burada tasvir edilen Peygamber, biz âciz ve günahkâr kulların asla erişemeyeceği, çok
uzaklarda duran, durduğu yerden de bizim ihmal ve isyanlarımızı çatık
kaşlarla izleyen haşin bir gözetleyici değildir.



Yahut bize bir kitap getirip bıraktıktan sonra “Benden bu kadar; ne haliniz varsa
görün” deyip kenara çekilmiş birisi de değildir.



Kur’ân’ın bize anlattığı Âhirzaman Peygamberi, herşeyden önce, bizden biridir. Bizim
dünyamızda yaşamış, bizim katlandığımız sıkıntılara fazlasıyla
katlanmış, yetimlikten evlât acısına kadar tatmadığı acı kalmamış,
açlık ve yoksulluk çekmiş, sadakatler ve ihanetler görmüş, dostları ve
düşmanları olmuş, mutlulukları ve ıztırapları bir arada yaşamış bir
insandır.



Gün gelip de Müslümanlar güçlü bir devlet halini aldığında, o, yine bizden biri olarak yaşamaya devam etmişti. Onunlagörüşmek için gelen elçiler, tahtına kurulmuş bir hükümdar yerine,yoksullarla oturup kalkan, söküğünü diken, insanlarla şakalaşan bir
insan buldular. Üzerinde yamalı bir elbise ile vefat ettiğinde, zırhı,otuz ölçe arpa karşılığında bir Yahudiye rehin olarak bırakılmış bulunuyordu.



Kur’ân, Peygamberimiz için “sizden biri” buyurduktan sonra, onun bize olan ilgi ve şefkatini, peş peşe sıfatlarla vurguluyor:



Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir.O size çok düşkündür.O mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.



Bunlardan bir tanesi bile bir peygamber ile ümmeti arasındaki gönül bağının
sıcaklığını anlatmaya yeterken, ard arda sıralanan şu özellikler, bir
ana-baba şefkatinden daha büyük bir ilgiyle ümmetine bağlı bir
peygamberin portresini çizmiyor mu?



Bir mü’minin başına gelensıkıntının ona pek ağır geldiğine dair vak’alar saymakla bitecek gibi değildir. Hz. Cafer’in şehit düştüğünü ailesine haber vermeye gittiği zaman, henüz bir şey söylemeye dili varmadan onun çocuklarını kucağına almış, öpüp koklamaya başlamış, bu arada gözlerinden süzülen yaşlardan onun acı bir haberle geldiği anlaşılmıştı. Bir tarafta kendisini elçi olarak gönderen Rabbinin takdirini teslim ve tevekkülle karşılamak, bunu yaparken de, bir parçası olduğu mü’minler vücudunun çektiği acıyı bütün zerrelerinde yaşamak hiç kolay değildi şüphesiz.



Onun düşkünlüğü sadece kendi zamanında yaşamış insanları ve kendi
akrabalarını değil, kıyamete kadar gelip geçecek bir bütün iman ehlini
kucaklıyordu. Bu düşkünlüğü onu her gece uykusunun en tatlı yerinde
yatağından kaldırır, sabahlara kadar ümmeti için yüreğinin
derinliklerinden kopup gelen dualarla Rabbine yakarmaya sevk ederdi.
Bir gün, Peygamberimiz ellerini kaldırmış, “Allah’ım, ümmetimi koru,
ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e
buyurdu ki:



“Ey Cebrail! Gerçi Rabbin her şeyi bilir; ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor.“



Cebrail geldiğinde, Peygamberimiz, ona, ümmeti için ağladığını söyledi.



Cebrail Allah huzuruna dönüp durumu anlattı.



Yüce Allah buyurdu ki:



“Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.“1



Yüce
Allah, bize elçi olarak gönderdiği Peygamberimizi bu şekilde
anlatırken, sadece onun bize şefkat ve merhametini vurgulamakla
kalmıyor; onun daha ötesini de gösteriyor:



Bize elçi olarak
gönderilen zâtın bize olan düşkünlüğü böyle bir derecede ise, ya onu
bize gönderenin biz kullarına olan şefkat ve rahmeti nasıl bir şeydir?



Ve bu âyetin önümüze serdiği bir başka ibret levhası daha:



Rahmeti
sonsuz bir Rab tarafından böyle bir şefkat ve muhabbetle donatılıp bize
gönderilen bir elçiyi tanımamak, yahut ona karşı ilgisiz kalmak nasıl
bir bir hüsrandır?



1. Müslim, İman: 346.



Ümit Şimşek

Beğeniler: 0
Favoriler: 0
İzlenmeler: 318
favori
like
share