FARZET Ki öLDüN

Son güncelleme: 07.02.2008 13:11
  • FARZET Kİ ÖLDÜN
    Feyzullah Birişik


    İstersen gel bir beş dakika ölümü düşünelim Ama senin ölümünü :) nasıl mı? Şöyle:
    Düşün ki hiç hesapta olmayan, hep ertelediğin, ölüm; sana genç yaşta geldi Eve haber saldılar; çocuğunuz hakkın rahmetine kavuştu Aldılar seni sana özel tek kişilik odaya ağırladılar Morgdasın Buz gibi bir mekân Birazdan sevdiklerin başına üşüşüp ağlayacaklar
    Beyaz kefenin başucu en yakının tarafından açılıyor Seni gören fenalık geçiriyor Sana can veremiyorlar Sen morgda bir kişilik yeri işgal ederken boyuna göre küçük yatağın (kabrin) çoktan hazırlanmış O geceyi tüyleri diken diken eden yerde geçirirken sıcacık yatağın korku salacak evdekilere Rahmetlinin yatağıydı diyecekler O odan korku salacak
    Ölümün birçok kişiye kısa zamanda unutacakları önemli dersler verir Ölümünle kimi dul kalacak, kimi yetim Kimine evlat acısı tattıracaksın, kimine adını koyamadığımız acılar
    Sen hala o soğuk yerdeyken cenazenin kılınacağı camii ve kılınacak namaz vakti belirlenmiş ve kısa bir zaman diliminde yakın çevrene bildirilmiştir Cepten arayanlara şu ses ne güzel mesaj verirdi:
    "Aradığınız kişiye ulaşılamıyor Lütfen tekrar denemeyiniz. Ona artık ulaşamazsınız O artık dünyalı değil Lütfen numarasını silin''
    Numaran anında silinir Telefonlardaki numaran ölüm kokar Sen morgdayken ölüm ve ölümün konuşulacak evlerde Ne kabare programları güldürür ne de savaş görüntüleri üzer Gündemde sen varsın Ölümün var
    Şu konuşmalar çok işitildi:
    _ Acaba sıra kimde?
    _ Senden sonra acaba kimin adı okunacak?
    _ Daha dün görüşmüştüm!
    _ Hala inanamıyorum!
    _ Demek ki ölümün yaşı yok!
    _ Bir gün biz de öleceğiz
    Ve sabah olur
    Dünyada bir gün bile kalmana razı olmazlar İlk kez varlığın sıkıntı verir Sen hala oracıktayken ğasilhane kapısına adın yazılır Orası ne hamamdır ne de evindeki banyo Ömürde bir defa yıkanılan bir yerdir orası
    Buz tutmuş bedenin sıcak sular altında çözülürken tenine dokunanlara unutamayacakları bir ürperti verirsin Ve ölümünden sonra ikinci durağın olan tahtadan yapılmış bir binek kapı önünde seni bekliyor Ömürde bir defa binilen tek binektir o Ve iki üç kişinin yardımıyla cansız bedenin tabuta koyulurken kılını dahi kıpır tadamayacaksın
    Yine ömründe ilk ve son kez bineceğin bir araba sana özel kiralanmış Ve yola koyuluyorsun Canlılar arasında kıvrıla kıvrıla ölüm dansı yaparak en azından Cuma kıldığın camiye geliyorsun Daha doğusu getiriyorlar
    O kalabalıkta tek ölü sensin Ve sana ölü muamelesi yapacaklar Çünkü sen ölmüşsün Musalla taşı Taşların en ürperteni! Taşların en acımasızı! Taşların en soğuğu!
    Senin için toplanan kalabalık, öne geçmen için yol açıyor Ve o taş kim bilir kaçıncı konuğunu ağırlıyor! Ne ölüler geçti o tezgâhtan!
    Senin oradaki varlığın bir sünnet namazına vesile Kılınan namazdan sonra; Rahmetliyi nasıl bilirdiniz? Sorusuna seni tanıyan da tanımayanda iyi bilirdik derler. İşlediğin günahları gözlerinin önüne getirdiğinde iyi ki bilmiyorlar dersin
    Ürperttiysem bana kızma! Bu, senin, dünya hayatına yeni bir bakış açısı yakalaman içindi Çünkü ölümü düşünmek az hata yapmanı sağlar
#05.01.2008 15:37 0 0 0
  • Allah razı olsun...
#05.01.2008 21:36 0 0 0
  • bize ölümü hatırlattıgın için teşekkürler bazen insan ihtiyaç duyuyo böyle şeylere

    allah razı olsun
#05.01.2008 22:00 0 0 0
  • seni unutanlar bile unutulduğun da ...

    allah razı olsun
#05.01.2008 22:47 0 0 0
  • Ecmain amin
    Rabbim cümlemizden razi olsun..
#06.01.2008 00:47 0 0 0
  • ALLAH razı olsun...
#07.01.2008 02:02 0 0 0
  • Ve de ßiLki Ya$ıyorSun..


    Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti. Ansızın geliverdi değil mi? Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi. Şaşırdın. Huzurunun göbeğine irice bir taş savruldu; halka halka titremede gönlünün düştüğü göl şimdi. Neşesi kaçtı vaktin; sevinçlerini pervane ettiğin mumlar titredi, bitti. Akrep ve yelkovanın ayakları dolandı; beklediğin "az sonra"lar havada asılı kaldı. Hüznün ölü kelebekleri kıpırdadı, sızılandı. Aşinâlığın tadı bozuldu; acının ketum, kekre sütunları devrildi göğsüne. Başını yasladığın uzun saatler, uzanıp uyuduğun bitmez günler vaadlerini yerine getiremeyeceklerini söylediler; yüzleri yerde, mahçup. Oyala(n)dığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden. Avunduğun/avuttuğun haz perdeleri parelendi. Gözlerini ıslatamadan giden yağmurlar elindeki şemsiyeyi uçurdu. Konforunu bozmamak için parmak uçlarına basa basa odana gören, kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar yakana dolandı şimdi.

    "Daha dün konuşmuştuk ama..." diyorsun. "Ama nasıl olur!"lar çekip çekiştiriyor iki yakanı. "Hiç beklenmedik bir ölüm!" "Vakitsiz" "Erken!" "Sürpriz!"


    İşine ara vereceksin bugün... Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına. Hızını kestim hayatının. Üzerine saldım kaygılarını. Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni. Ölümle arana koyduğun duvarı yıktım. "Ölüm bize de yaklaşırmış/yakışırmış" dedin. "Ölmesi kanıksanmış, ölünesi bir yaştayız artık." "Rahmetli..." sıfatını ismimin üzerine yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
    İki yakasında da eksiğim İstanbul'un. Vapurların hiçbiri beklemiyor beni iskelede. Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi otoyolların.
    Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Hayret! Ben öldüm bu defa...
    Şimdilerimin hiçbirine dokundurmadığım, yarından sonrasına bile yaklaştırmadığım ölüm şimdi/m oluverdi. Oysa, oysa...Gitsen de bir gitmesen de bir; bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda. Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüne... Bir sokağın başında. Yol kenarında, gözünü sakındığın mezarlığın giriş kapısında. "Nasılsa, ölen biri çıkar bu şehirde her gün!" diye kanıksadığın. Adını bile sormaya zahmet etmediğin. Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin. Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte. Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler. Aynı güneş gözlükleri. Ağladığı mı, yoksa ağlayamadığı mı anlaşılmasın diye saklanan gözler. Sanki hayatın ortasında duran ölümü inkâr etmek için göz göze gelmemeler. Sıradan bir cenaze yani.

    Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim. Ayıp olur, çok ayıp... Davetlilerin yüzüne bakamam sonra. Dediği gibi şairin, bir musallâlık saltanatım bu benim. Başroldeyim.

    Toprağa konulacak adam rolü benim. Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım. Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa. Üzerine toprak atılan adamı... Unutulmuşluklar altında yüzü erimeye bırakılan adamı... Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı... Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı.... Elbiseleri evden çıkarılacak adamı... Ben oynayacağım.
    Yatağı soğuk kalacak adamı... Akşam eve dönmeyecek adamı... Kapıyı çalması beklenmeyecek adamı... Sofrada yeri olmayacak adamı... Adı telefon rehberinden silinecek adamı... Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.... Ben oynayacağım. Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adamı... Resmine bakıp bakıp da ağlanacak (yoksa ağlanılmayacak mı?) adamı... . "Adı neydi.... Hani....!" diye yokluğu kanıksanacak adamı.... Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı... Ben oynuyorum bugün... Sahnedeyim.
    Beklerim.
    En öndeki olmalısın ayakta duranların. En dik duranı.
    İşte davetiyen:
    Canını çok seven, her günün sabahında burada sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan, her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan, her hazzın zirvesinde yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren, her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan, doğduğu yılın rakamının büyüklüğünün kendisini kabirden uzak tuttuğunu sanarak avunan, kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan, damarlarının bir köşesinde ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış veda haberleri saklayan, ayrılıkların çatlaklarından giren hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan, sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan, unutulmayı, yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen, güzelliğini aynaların kırıklarında arayan, toprağa girmeye üşenen, uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız, sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız, şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz, bir süre unutmaktan utanacağımız, sonra unutacağımız, en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız
    senai demirci
    doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından, uzun süredir yatalak olmasına yol açan "her nefis ölümü tadacaktır!" yarasından, ömür boyu sancısını çektiği amansız yaşama rahatsızlığından kurtulup aramızdan ayrıl[maya ayarlan]mıştır.
    Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda, sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılacak, gözünden (belki gönlünden) uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.

    Senai Demirci
#07.01.2008 05:14 0 0 0
  • Allah (c.c) razı olsun ikinizdende
#07.01.2008 07:52 0 0 0
  • Kitabini okumustum, basligi bile yeterli, Farz et ki öldün!
#07.01.2008 10:55 0 0 0
  • Kardeşim Yüregine Saglık Çok Güzel Paylaşım ALLAH Celle Celeluhu Senden Ve Senin Gibi Ahiret Safhasında İnsan'lara Uyarıda Hatırlatmalarda ßulunan'lardan Sonsuz Razı Olsun İnşAllah...
#08.01.2008 01:12 0 0 0
  • Allahım Cümlemize İmanla göç etmeyi nasip etsin
#08.01.2008 09:31 0 0 0
  • Tşkler çok güzel bir paylaşım ...
#08.01.2008 12:16 0 0 0
  • ÇOK ETKİLEYİCİ YA..
#08.01.2008 12:18 0 0 0
  • gerçekten de ölümü her zaman hatırlamalıyız
#08.01.2008 13:02 0 0 0
  • @refik adlı üyeden alıntı:
    Allahım Cümlemize İmanla göç etmeyi nasip etsin
    Orijinali Göster...


    AMiN
    Bende nette Feyzullah Birisigin baska bir kitabi üzerinde birsey okurken bu yaziyi bulmustum
    cok etkilemisti beni..
#08.01.2008 23:02 0 0 0
  • allah razı olsun
#07.02.2008 13:11 0 0 0