YAPAYANLIZ!!!!!!!

Son güncelleme: 10.01.2009 13:58
  • Ne zaman kalabalıklardan bunalsa, yalnızlığın kuytu sahillerine çekilmek, toplumdan uzaklaşmak üzere sessizliğin kalbine doğru yol alırdı.



    İşte o vakitlerde küçükken öğrendiği bir cümle düşerdi hatırına: "Allah Yalnızdır, Yalnızları Sever!.."



    Yalnızlık; kendini arayanların demirlediği sükûnet limanı!..



    Yalnızlık; büyük davalara adananların, büyük söylemleri, büyük idealleri olanların ayrılmaz yoldaşı!..



    Yalnızlık; iç dünyasına yönelenlerin paha biçilmez hazinesi!..



    Yalnızlık; hakiki aşkı tadanların sessiz-kelimesiz sır lisanıyla maşuk sohbetine koyulduğu kutlu zaman dilimi!..




    Hz.Muhammed (s.a.v) in Risalet öncesinde günlerce, hatta haftalarca süren Hira Mağarası yalnızlıklarını düşündü



    Yanına biraz azık, bir testi su ile çıktığı Cebel-i Nur'da geceleri nasıl geçirirdi?... Neler tefekkür eder, nasıl zikreder, nasıl uyur, nasıl ibadet ederdi?!.. Yıldızlarla, ayla konuşur muydu ki?... Gece karanlığında börtü böcekten, yabani hayvanlardan hiç mi ürpermezdi?.. Hepsiyle dost olmuştu da, çok özel bağlara mı sahipti yoksa?!..



    Sonra dervişleri düşündüTekkelerde 40 günden 1001 güne varan Çile dönemlerini, yapayalnız yaşayan o güzel insanları Küçücük hücrelere, hatta bir insanın zor sığacağı daracık mekanlara onları iten muhabbet nasıl bir şeydi?!.. Neyi arıyorlardı?.. Günlük hayatı, ailesini, işini, çevresini bırakıp neden uzlete çekilmek isterdi insan?!..



    Hz. Mevlana'yı düşündü sonra Hz. Şems'in gelişi ile düşen yıldırım, her şeyini yakmıştı. Selçuklu başkentinde ne kürsü vaizliğinin, ne itibarlı hocalığın önemi yoktu artık. Bir tek Şems vardı. Medresedeki öğrenciler, tekkedeki dervişler, vaaz bekleyen cemaat, sohbet özleyen halk sıfırlanmıştı gözünde. Sadece Şems vardı. Işık parlamış, pervane şulenin yörüngesine girmişti artık Nuru gören için, dışarısı bitiyordu. Nura hayran olana zifiri karanlıktı dış dünya.



    Geceler boyu sohbet edeceklerdi. Şems, Mevlana'nın gözlerine bakacaktı saatlerce.


    Kelimelerin kaçacak delik aradığı konuşmalardı bunlar. Bu mana; kelimelere can çekiştirir, harfler intihar ederdi!.. Şems uzun uzadıya nazar edecek, o nazarla iç aleminde depremler yaşayan Mevlana titreyecek, sarsılacak, kendinden geçecekti. Maşuk nazarının tetiklemesi ile Mevlana'da nice faylar kırılacak, kırılan yerlerden billur kaynaklar fışkıracaktı. Ertesi gün dışarı çıktığında Hak Ziyası Hüsameddin'im dediği dervişe şiirler, beyitler yazdıracaktı.



    Mesnevi-Fihi Ma Fih-Divan-Rubailer doğacaktı Mevlana'dan Hak Aşkının sevda ırmakları çağlara akacaktı gün be gün çoğalarak



    Mevlana, şiirler okuyacaktı Şems'eHüsameddin'in yazdığı defterleri gösterecekti Beyitleri okuyan Şems şöyle diyecekti:"Aşkım bir umman!... Senin yazdıklarınsa damlası bile değil!



    İnan damlası bile değil!.. " Beyite sığmazdı Şems'in gönlü Bunu Mevlana da bilir, Eyvallah derdiOkyanusu kadehe dökmeye çalışmaktı aşkı yazıya yansıtmak!... Söz aşka gelince kelimeler; manaya kelepçe olmaktan başka neye yarardı ki?!..



    Mevlana'dan ayrıldı, Yunus'a doğru yürüdü Onun hali niceydi... Köyünden ayrılıp Taptuk Dergahına kapılanmasına sebep neydi? 40 yıl, dile kolay tam 40 yıl odun taşıdı dergaha. Bir kez olsun sohbet halkasına almadı Taptuk. Çoğu kere yüzüne bile bakmadı. Dağdan odun taşır,kendi yalnızlığı içinde yaşardı Yunus Dağ; benlikti. Kestiği odunları; benliğinden budadığı istek-arzu-beklenti dallarını Taptuk ocağında ateşe verirdi YunusVakit tamam olduğunda bir yalnızlıktan ötekine yol veriyordu Taptuk Sefere çıkacak, ilahi aşk namelerini alıcıları açık sinelere yayacaktı dalga dalga Kalma isteğini reddetti Taptuk, ne dediyse olmadı, çıkacaktı uzak illereGünlerce söyleyecek, aylarca anlatacak, il il, bucak bucak gezecek ama her şiiri Taptuk'la başlayıp Taptuk'la bitirecekti



    Hallac-ı Mansur'u gördü bir an "Enel Hak" sırrını ifşa edince önce zindana, sonra darağacına mahkum edilen o büyük yüreği düşündü Kolları bacakları kesilirken kahkaha attığı naklediliyordu.İşkence edilirken nasıl gülerdi insan?!.. Bu nasıl bir şeydi?... Aşk; acıları sevince,sıkıntıları felaha,derdi huzura, ateşi suya, belayı nimete, cehennemi cennete dönüştürür derlerdi ama anlaşılır gibi değildi. Zaten aşkı kim anlayabilmişti ki yaşayanlardan başka?!..



    Kıtaların kucaklaştığı yerde, Salacak'tan Kız Kulesini seyredecektiYalnızlığın anıtlaşan heykeliydi Kız KulesiEfsanelere sığdırılamayan, asırlara meydan okuyan, cesur yalnızlıkların biricik şahidi, güvenilir sırdaşıydı Kız Kulesi



    Kral kızı Heros, halkın en alt kesiminden Leandros'a tutulunca babası buraya hapsetmişti. Aşk kural tanımaz; kurallı-kayıtlı yaşayanlar da aşka hayat tanımazdıLeandros geceleri kulaç ata ata Heros'un tuttuğu fenerin aydınlığında kuleye ulaşır, sabaha dek yıldızları kıskandıran muhabbet pırıltıları serperlerdi yakamozlar oynaşan dalgalar üstüne. Leandros gün ışımadan dönerdi sahile. Bir gece fener söndü, akıntıya kapıldı Leandros. Heros'un gözleri önünde, çaresiz çırpınışlar, haykırışlar arasında karanlık sulara gömülüyordu dışarıdakilerin kıskandığı ve hiçbir zaman sırrına varamadığı aşk!...



    ***



    Sahilde demlenen şarapçıya takıldı gözleri. Kâh şarkı söylüyor, kâh şiir okuyordu. Göz ucuyla süzdü adamı. Sokakları mekân tutan adam şişeyi uzatarak: "Bir yudum al, iyi gelir!" dedi. Hayır, dedi. Kendini bildi bileli damlasını koymamıştı ağzına. Hayatın sırrına ermenin bir yönü de, bazı şeyleri hiç tatmamaktı.



    "İçmiyorsun bari bir sigara ver" dedi kirli sakalını parmaklarıyla tarayarak. Sigara yok, dedi

    "Ne işe yararsın öyleyse?!.." diye homurdandı adamSarhoşun sorusu, hayatın anlamını çiziyordu sanki. Ne işe yaradığını bir anlasa, çözecekti sırrıNe işe yaradığını anlamak; kendini tanımaktı. Kendini tanımak; Rabbini tanımaktı



    Çayını yudumlarken denizi içine çekercesine derin nefesler aldı.



    Umman kadehe sığar mıydı?

    Denizin önüne baraj konabilir miydi?...

    Akıl kalıplarıyla aşk anlaşılır mıydı?!..



    Mevlana'yı andı tekrar



    Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş, dışarıdan kalabalık bir güruh;"Şeeeems dışarı çıııııkkk!" diye bağırmıştı. Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:



    "Çıkma" diye yalvardı. Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:

    "Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir" diyerek kapıya yöneldi.



    Mevlana: "Ne sözü, nereye, niyeee? "diye yapıştı ellerine Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi: "Şam'da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim. Rabbim seni verdi, sende seyrettim" İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana. Şems; "Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın? Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!..."



    Şems dışarı çıktı. Sadece bir "Allaaaah" nidası duyuldu. Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor, ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu! Aşkları sır olmuştu.



    Mevlana'yı sahiplenenler, Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems'i.

    Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!

    Aşkın doğasıydı Firkat!..





    Güneş, Ayasofya kubbesini okşayarak guruba yönelirken denize kızıl bir yorgan çekiyordu.



    Kim bilir belki de hala Şems'in, Mecnun'un, Leandros'un yüreğinden sızan kan, denize güller serpiyorduÖyleydi hayatın işleyişi; Aşıkların acı çekmesi; dışarıdakilere gül koklatırdı. Çileyi Mevlana çekmiş, Mecnun çekmiş, Şems çekmiş, onların derdi sonradan gelenlere destansı güzellikler armağan etmişti.



    Büyük fikir adamları, çığır açan liderler için de durum aynıydı. Işık olmak; kendini yakıp bitirmekti. Birkaç gönül ehlinin yanışı; nicelerinin aydınlıktan yararlanıp zevk u safa etmesiydi. Hakkın işine akıl mı ererdi?!



    Belki de şehadetin kırmızısıydı denize örtülen..

    Kimilerine göre Vahdete Erme yolu, kimilerine göre Şirkin en âlâsıydı Aşk!..

    Kim bilir belki de aşka tahammül edemeyip darbe indirenler; aşıklara iyilik ediyor, onları şirkten, ikilikten arındırıyordu ()





    Hava kararmaya yüz tutarken, siluetini kubbelerle minarelerin mühürlediği kentte ezan sesleri yankılandı: Allahu Ekber, Allahu Ekber!.. Kanuni'nin muhteşem eseri Süleymaniye'de ışıklar yanmıştı.



    "Dünyaya meydan okuyan koca sultan bir kadına; Hürrem'e yenildi!.." diye yazıyordu siyaset tarihçileri. Hürrem'in başrole oturtulduğu saray entrikaları romancıların vazgeçilmez sermayesiydi.



    Oysa kimse çıkıp "Koca Kanuni'de sadece güç, kudret değil, sevebilecek kocaman bir yürek varmış!.." diyemedi.



    Sevmek; yenilmekti çoğunluğa göre! Ne sevgiyi anlayabildi, ne de hazmedebildi kalabalıklar!





    Hayata yalnız başlıyor, yalnız devam ediyor, yalnız boyut değiştiriyordu insan. Kalabalıklar hep sanaldı.



    Ne diyordu ayette kıyamet günü için? "O gün kişi en yakınlarından bile kaçacak!.."



    Sadece kıyamet günü mü yalnızız, diye düşündü. O gün bugündü, o an bu andı, o dem bu demdi.



    İnsan aslında her an yalnızdı. Aynı yastığı paylaşan eşlerden biri kâbus yaşarken diğeri cennet nehirleri görebiliyordu.



    Kabre çift gömülen hiç yoktu. İnsan; çevresi ile neyini, ne kadar paylaşabiliyordu ki?... Her insan; kendine özgü bir yalnızlık definesiydi.



    Yaşam, Kesret boyutunda sürecek, Vahdet kesretle iç içe yaşanarak sistem deveran edecekti.



    Nicedir daldığı hayallerden, yalnızlığından sıyrıldı, topluma dönmek üzere camiin yolunu tuttu.



    Mehmet Doğramacı
#15.05.2008 11:09 0 0 0
  • teşekkürler sahabeler
#21.05.2008 07:39 0 0 0
  • Yalnızlık; kendini arayanların demirlediği sükûnet limanı!..

    Yalnızlık; büyük davalara adananların, büyük söylemleri, büyük idealleri olanların ayrılmaz yoldaşı!..

    Yalnızlık; iç dünyasına yönelenlerin paha biçilmez hazinesi!..

    Kabre çift gömülen hiç yoktu. İnsan; çevresi ile neyini, ne kadar paylaşabiliyordu ki?... Her insan; kendine özgü bir yalnızlık definesiydi.

    ----------------------------------------------------

    Güzel bir paylaşımdı sahabeler teşekkürler allah razı olsun sağolun
#10.01.2009 02:12 0 0 0
  • okuyan gözlerinize yüreğinize sağlık
#10.01.2009 13:58 0 0 0