Rifki Amca

Son güncelleme: 26.06.2004 07:05
  • RIFKI AMCA

    Vakit gece yarısı... Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek
    havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır...
    Akşamüzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı
    arkadaşlarıyla vedalaşmış, evine gidiyor. Birkaç gün sonra
    Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola
    çıkacakla. Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla
    paylaşmak için aceleci...

    Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir
    evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini
    kırıyor. Öyle pis koku ki, midesi bulanıyor.
    "Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku
    Allahım. Leş kokusu bu be..."Koku sebebiyle sağına soluna
    bakınırken loş ışıklı penceireden bir ses duyuyor ağlamaklı:
    -Anne pişmedi mi daha?
    Durup içeriye kulak kabartıyor.
    -Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi.
    Diğer kardeşi olmalı.
    -Anne çok acıktım.
    -Tamam kızım pişiyor işte.

    Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için
    çaba gerek.Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin
    sesindeki mahzunluğa ne demeli... Rıfkı amca duramıyor:
    "Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim yahu.
    Bir gidip soracağım." diyor kendi kendine.

    O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına
    gelir art niyet... Üstelik biraz araştırsan herkes birbirini
    tanır. Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz.

    Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor
    kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir
    şekilde gıcırtıyla açılıyor. Tamam işte, o leş kokusu
    içerden geliyor. Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır.
    Kapı aralındı işte. Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş
    yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş
    kapı aralığından soruyor:
    -Kim o?
    -Benim kızım, ismim Rıfkı.
    -Ne istersiniz?
    -Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim
    yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak
    istiyorum.

    O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak
    kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin
    geldiğini anlamak istercesine... Rıfkı amca üstleri
    başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu çocukların halini
    görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor.
    Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi
    heyecan. O yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor.
    Bir mü'min olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu
    tenha sokakta loş ışığın altında hayat
    mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden
    sorumlu hissediyor kendini.
    -Kimin kimsen yok mu kızım?
    -Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım.
    -Evine misafir olabilir miyim?
    -Buyur gel ama...

    Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi
    biliyor Rıfkı amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne
    ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor.
    Ne fark ederdi ki, Rıfrı amca ne misafir köşesine
    kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu
    kimsesiz ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabi. Yüreği
    kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer
    girmez dayanamayıp soruyor:
    -Kızım bu pis koku ne Allasen.
    Susuyor genç kadın. Dudaklan titriyor. Gözlerinden aşağı
    inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle
    bir bakıyor, gece yarısı belki de Allah tarafından
    gönderilen nur yüzlü ihtiyara.
    -Söyle yavrum çekinme söyle...
    -Ölmüş köpek eti amca...

    Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı
    amcanın omuzuna koyup babasına sarılır gibi
    çaresizliğini anlatıyor:
    -Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Kime gideydim?
    Rıfkı amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale?
    Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak
    ağlıyor, hem de çocuklar gibi:
    -Allahım affet... Allahım affet!..
    Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak
    saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar
    Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor:
    -Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın,
    bunlar da torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan.
    Bekleyin ben yarım saate kalmaz gelirim.

    Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar
    çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor
    hem söyleniyor:
    -Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum...
    Allahım affet... Hacca gitmiyorum...
    Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor.
    Eyvah, babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü
    körük gibi inip kalkıyor.
    -Baba, bu ne hal.
    -Hemen dediğimi yapın!
    -Tamam da baba?

    Ardından talimatlar yağdırıyor herkese: -Hanım,
    kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart.
    Yastık yorgan, halı kilim ne varsa çıkartın.
    Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da
    başına üşüşüyor. Ama baba bu. Kimse bir isteğim ikileyemez.
    Öyle bir saygı var o zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor
    hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı:
    -Sen badana boya için kireç vs tedarik et; sen keser çekiç
    çivi falan ayarla. Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın.
    Sen un yağ şeker gibi erzak hazırla... Haydi hemen
    yola çıkacağız!
    -"Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı."
    Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden
    ne oldu da bu hale geldi? "Tamam bu iş burda bitti" diyor aile.
    Ama bakalım ne olacak?

    Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç,
    tencere tabak, ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı
    heyecanla kapıyı tıklatıyor.
    "Geldik yavrum, geldik!" diyor.

    Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın.
    Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı
    anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor.
    Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir
    olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak.
    Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak.
    Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler.
    Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi
    tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar
    yorganlar yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha
    bayram evi gibi hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir
    komşu duyuyor, ne kimse rahatsız oluyor, hayret!..
    Sabah ezanlanyla birlikte herşey tamam...
    Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli...
    Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde ziyaret
    ediyor. Erzak getirilmiş çuval çuval... Ayrıca hacca gitmek
    için ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor.
    -Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin.

    Birkaç gün sonra... Hacı adayları yola revan oluyorlar...
    Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde.
    O mübarek topraklara gidemediği için yüreği buruk.
    Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu.
    Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun
    bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları,
    babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar.

    İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu
    gözlüyor Rıfkı amca. Hiç olmazsa onlardan dinleyecek
    o mübarek yerleri... Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere
    daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk
    aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı
    amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor.
    Rıfkı amca bile şaşkın:
    -Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz. Ben size gelecekken?
    -Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce
    nasıl döndün sen oradan?
    Hacı Rıfkı?
    -Yanılmış olmayasınız.
    -Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri
    hediye vermedin mi?

    Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken,
    hacı arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı
    amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı.



    Yazarı Bilinmiyor
#26.06.2004 07:05 0 0 0