mevlevi ayin özellikleri - ayin özellikleri
Mevlevî Âyinleri
Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsi'nde insan seslerinin yanı sıra sazlara da yer verilmiştir. Câmi Mûsikîsi'nde ise saz kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtü's-selâm, mi'râciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait formlarla; Mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na' t gibi formlar Dînî Türk Mûsikîsi'ni oluşturur.
Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini tasavvufî bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta yer alan ve mûsikî eşliğinde yapılan "zikir"in rol oynadığı söylenebilir.
Tekke Mûsikîsi formlarından en gelişmiş olanı Mevlevî Âyinleri'dir. Bu eserler aynı zamanda tüm Türk Mûsikîsi'nin en geniş, en sanatlı ve en önemli eserleridir.
Mevlevî Âyinleri, Mevlevîhânelerde Semâ Töreni (yani mukâbele) esnasında "mutrıb" denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği, Mevlevî bestekârlarca semâ'a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere denir. Semâ Töreni gibi Mevlevî Âyini formunun da XV-XVI. yüzyıllardan itibaren kalıp halinde tespit edilip, günümüze kadar gelen son şeklini aldığı söylenebilir.
Mevlevî Âyinleri'nin önemli özelliklerinden biri farklı dönemlerin ve farklı bestekârların eserlerinin bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI. yüzyılda bestelendiği sanılan Pençgâh Âyin-i Şerîf'in başında XIX. yüzyıl bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih Dede'nin peşrevinin çalınması yahut bir âyinin başka bir âyinden alınan bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Kendilerine has özellikleri aşağıda açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ'nın Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat'ından alınmış Farsça şiirlerinden bestelenir. Ender olarak bazı Mevlevî şâirlerin şiirlerine de yer verildiği görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Sultan Divâne - Divâne Mehmed Çelebi, Ahmed Eflâkî Dede, Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir. Ayrıca Yunus Emre'nin,
"Yar yüreğim yâr, gör ki neler var,
Yar yüreğim, del ciğerim, gör ki neler var,
Yâre haber var"
dizeleri pek çok âyinde yer alır.
Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Ahmed Eflâkî Dede'nin,
"Ey ki hezâr âferin bû nice sultân olur
Kûlı olan kîşiler husrev ü hâkân olur
Her ki bugün Vêled'e înanuben yüz süre
Yoksul isê bây olur bây ise sultân olur"
dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm'ında (ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ'nın meşhur,
"Sultân-ı menî, sultân-ı menî
Ender-dil ü can îmân-ı menî
Der-men bidemî men zinde şevem
Yek can çi şeved, sad cân-ı menî"
Sultânımsın, sultânımsın,
Gönlümdesin, cânımdasın, îmânımsın.
İçimdeysen ancak ben dirilirim,
Bir cân ne demek, sen benim yüz cânımsın."
dörtlüğü Ağır Evfer usûlünde bestelenerek kullanılmıştır.
Tıpkı semâ gibi Mevlevî Âyini de her birine "selâm" adı verilen dört bölümden oluşur.
Başta çalınan âyin için yazılmış özel yapıdaki peşrevler, diğer Devr-i Kebîr peşrevlerden farklılık gösterir. Mevlevî bestekârlarca Muza'af Devr-i Kebîr adı verilen bu usûl Devr-i Kebîr'in en ağır mertebesidir. Bu mertebenin kullanılmasının sebebi daha büyük müzik cümleleriyle daha uzun eserler bestelemek, böylece tekrârı azaltmaktır. Çünkü âyin peşrevleri Devr-i Veledî tamamlanıncaya kadar bitince başa dönülmek sûretiyle tekrar edilirler.
Devr-i Veledî'nin bitmesiyle peşrev durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri olabilir. Bu sebeple bazı âyin peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer almamıştır.
Devr-i Veledî'nin bitmesi ve peşrevin durdurulmasıyla neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve makâmı I.Selâm'ın ilk cümlesine getirir.
Mevlevî Âyinleri'nin I.Selâm'ı çoğunlukla Devr-i Revân, bazan da Ağır Düyek usûlleri ile ölçülmüştür. II. ve IV.Selâm'lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir. Âyinlerde bu usûle genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde bu iki selâm güfte ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde ise melodi aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.
Mevlevî Âyinleri'nin III.Selâm'ları en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanı sıra çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm genellikle 28 zamanlı, yürük mertebedeki bir Devr-i Kebîr bölümle başlar. Devr-i Kebîr yerine bazen Ağır Düyek, Frenkçin, Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır. III.Selâm'da bu ilk kısımdan sonra, Aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Ahmed Eflâkî Dede'nin:
Ey ki hezâr âferîn bu nice sultân olur
mısraı ile başlayan Türkçe dörtlük Yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler, Yürüksemâî hızlanarak devam eder, coştukça coşar
Mevlevî Âyinleri'nin selâmları; Semâ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların mânâ ve tezâhürlerine uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nâğmelerle bestelenmiştir.
Semâ Töreni'nin III.Selâm'ı Allah'ın büyüklüğü ve kudreti karşısında duyulan hayranlığın aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize eder. Yani bir nevi Mi'râc hâlidir. Bu yüzden Mevlevî Âyinleri'nde de bu bölümler gittikçe yürüyen ritimlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.
IV. Selâm ise insanın kulluğa dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsil eder. Burada kullanılan Ağır Evfer usûlü ile melodi ve ritimdeki coşkunluk, yerini kararlı bir huzûra bırakır.
IV. Selâm'dan sonra sazlarla icrâ edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî ile âyin sona erer.
Bu yapısı ile Mevlevî Âyinleri Türk Mûsikîsi'nin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek bestekârlıkta zirve kabûl edilir.
Yüzyılımızın en büyük müzikologlarından Rauf Yektâ Bey, 1934 yılında İstanbul Konservatuarı'nca yapılan "Mevlevî Âyinleri" neşriyâtının önsözünde, İstanbul Konservatuarı Tasnîf ve Tesbît Hey'eti Reisi sıfatıyla Mevlevî Âyinleri hakkında şöyle demektedir:
"Türk Mûsikîsi'nin mükemmel bir târihi yazıldığında görülecektir ki, en meşhûr Türk bestekârlarının hepsi Mevlevîdirler. Bu üstadlar mûsikî sahâsındaki zekâ ve dehâlarının en büyük kısmını Mevlevî Âyinleri bestelemeye sarf etmişlerdir. Bunun içindir ki Mevlevî Âyinleri , Türk Mûsikîsi'nin en sanatlı parçalarını hâvî (içeren) bedîalar (kıymetler) hazînesi hâlini almıştır. Mûsikî üstadlarımız, millî mûsikîmizin gavâmızını (inceliklerini) öğrenmek için mutlaka Mevlevî Âyinleri'ni tetebbu' etmek (derinliğine incelemek) lüzûmunu şakirdlerine (öğrencilerine) tavsiyeden halî' (kayıtsız) kalmazlardı. Filhakîka (gerçekten de) güzel sanatların mûsikî kısmında Türklerin ne derece muvaffak olduklarını anlamak ve asrımızda da Türk rûhuna hitâb edecek eserler yazabilmek için ecdâdımızdan kalan bu nefis yâdigârları ciddî sûrette tedkîkden (incelemekten) başka çâre yoktur."